Bağış Yap
MEKTÛBATBeşinci Mektub

15

Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâl’in Birer mu'cize-i kudret, birer harika-i san'at-ı Hâlıkane,

Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, Birer nûr âlemiyiz biz.

Böyle yüz bin dil ile yüz bin burhân gösteririz. İşittiririz insan olan insana.

Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü. Hem işitmez sözümüzü, Hak söyleyen âyetleriz biz.

Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz abîdâne

Kehkeşân’ın halka-i kübrâsına mensûb birer meczublarız biz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

[BEŞİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Silsile-i Nakşî’nin kahramanı ve bir güneşi olan İmâm-ı Rabbânî ra, Mektubât’ında demiş ki: Hakāik-i îmâniyeden bir mes’elenin inkişâfını, binler ezvâk ve mevâcid ve kerâmâta tercîh ederim. Hem demiş ki: Bütün tarîklerin nokta-i müntehâsı, hakāik-i îmâniyenin vuzûh ve inkişâfıdır. Hem demiş ki: Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhûr velâyettir. Biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakîkate yol açmaktır. Hem demiş ki: Tarîk-i Nakşî’de iki kanat ile sülûk edilir. Yani hakāik-i îmâniyeye sağlam bir sûrette i‘tikād etmek ve ferâiz-i dîniyeyi imtisâl etmek ile olur. Bu iki cenâhta kusur varsa, o yolda gidilmez.

Öyle ise, Tarîk-i Nakşî’nin Üç Perdesi var. Birisi ve en birincisi ve en büyüğü Doğrudan doğruya hakāik-i îmâniyeye hizmettir ki, İmâm-ı Rabbânî de ra âhirzamanda ona sülûk etmiştir.

İkincisi: Ferâiz-i dîniyeye ve sünnet-i seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izâlesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir.

16

Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir. Mâdem hakîkat böyledir. Ben tahmîn ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkādir-i Geylânî ra ve Şâh-ı Nakşibend ra ve İmâm-ı Rabbânî ra gibi zâtlar bu zamanda olsa idiler, bütün himmetlerini hakāik-i îmâniyenin ve akāid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saâdet-i ebediyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekāvet-i ebediyeye sebebiyet verir. Îmânsız cennete gidemez. Fakat tasavvufsuz cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz. Fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir. Hakāik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr-ü sülûk ile bazı hakāik-i îmâniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakîkada o hakāike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil.

İşte otuz üç aded Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.

Mâdem hakîkat budur. Esrâr-ı Kur’âniyeye âit yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münâsib bir ilaç, bir merhem ve zulümâtın tehâcümâtına ma‘rûz hey’et-i İslâmiyeye en nâfi‘ bir nûr ve dalâlet vâdîlerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu i‘tikādındayım.

Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehâletten gelse, izâlesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izâlesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşâd ile yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hakk şu zamanda, i‘câz-ı Kur’ân’ın ma‘nevî lemeâtından olan ma‘lûm Sözler’i, şu dalâlet zındıkasına bir tiryâk hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

17

[ALTINCI MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَیْكُمَا وَعَلٰٓی اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَامَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ

Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyâr-ı gurbette medâr-ı tesellilerim,

Mâdem Cenâb-ı Hakk sizleri, fikrime ihsân ettiği ma‘nâlara hissedâr etmiştir. Elbette hissiyâtıma da hissedâr olmak hakkınızdır. Sizleri ziyâde müteessir etmemek için gurbetimdeki firkatimin ziyâde elîm kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki: Şu iki-üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir def‘a misâfir yanımda bulunur. Sâir vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok, dağıldılar.

İşte gece vakti, şu garîbâne dağlarda sessiz, sadâsız, yalnız, ağaçların hazînâne hemhemeleri içinde kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm. Birincisi: İhtiyârlık sırrıyla hemen ekseriyet-i mutlaka ile akrân ve ahbâbımdan ve akāribimden yalnız ve garîb kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazîn bir gurbeti hissettim. İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir dâire-i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadâr olduğum ekser mevcûdât beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir dâire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akāribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde gecenin ve dağların garîbâne vaz‘iyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi şu fânî misâfirhâneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan rûhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden فسبحان اللّٰە dedim.

Bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır, düşündüm. Kalbim feryâd ile dedi:

یَارَبْ غَرٖیبَمْ, بٖی كَسَمْ, ضَعٖیفَمْ, نَاتُوَانَمْ, عَلٖیلَمْ, عَاجِزَمْ, اِخْتِیَارَمْ بٖی اِخْتِیَارَمْ, اَلْاَمَانْ كُویَمْ, عَفُوْ جُویَمْ, مَدَدْ خَواهَمْ, زِدَرْكَاهَتْ اِلٰهٖی

Birden nûr-u îmân, feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahmân imdâdıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri beş nûrânî ünsiyet dâirelerine çevirdiler. Lisânım حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ söyledi. Kalbim فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ âyetini okudu. Aklım dahi ızdırâbından ve dehşetinden feryâd eden nefsime hitâben dedi:

18

Bırak bîçâre feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zîrâ feryâd, belâ-ender hatâ-ender belâdır bil.

Belâ vereni buldunsa eğer, safâ-ender vefâ-ender atâ-ender belâdır bil.

Mâdem öyle, bırak şekvâyı, şükret. Çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.

Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender fenâ-ender hebâ-ender belâdır bil.

Cihân dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.

Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Hem üstâdlarımdan Mevlânâ Celâleddîn’in nefsine dediği gibi dedim: اُو كُفْتْ اَلَسْتُ وَتُوكُفْتٖی بَلٰی. شُكْرِ بَلٰی چٖیسْتْ كَشٖیدَنِ بَلَا سِرِّ بَلَا چٖیسْتْ. یَعْنٖی كِە مَنَمْ حَلْقَە زَنِ دَرْكَهِ فَقْرُ و فَنَا

O vakit nefsim dahi: Evet, evet. Acz ve tevekkül ile, fakr ve ilticâ ile nûr kapısı açılır, zulmetler dağılır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ وَالْاِسْلَامِ dedi. Meşhûr Hikem-i Atâiye’nin şu fıkrası مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ; وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ Yani Cenâb-ı Hakk’ı bulan neyi kaybeder? Ve onu kaybeden neyi kazanır? Yani onu bulan her şeyi bulur. Onu bulmayan hiç bir şeyi bulmaz. Bulsa da başına belâ bulur. Ne derece âlî bir hakîkat olduğunu gördüm. Ve طُوبٰی لِلْغُرَبَٓاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.

İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendân nûr-u îmân ile nûrlandılar. Fakat yine bende bir derece hükümlerini icrâ ettiler. Ve şöyle bir düşünceyi verdiler: Mâdem ben garibim ve gurbetteyim. Ve gurbete gideceğim. Acaba şu misafirhânedeki vazîfem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkîl etsem ve bütün bütün alâkamı kessem fikri hâtırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki: Acaba yazılan Sözler kâfî midir? Noksânı var mı? Yani vazîfem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nûrlu, zevkli, hakîkî bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlânâ Celâleddîn’in dediği gibi دَانٖی سَمَاعْ چِە بُوَدْ بٖی خُودْ شُدَنْ; زِهَسْتٖی اَنْدَرْ فَنَایِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشٖیدَنْ deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim diye, sizi o suâller ile tasdî‘ etmiştim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

19

[YEDİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz kardeşlerim,

Bana söylemek üzere ŞamlıHâfız’a [iki şey] demişsiniz. [Birincisi] Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın (Zeyneb’i ra) tezevvücünü, eski zaman münâfıkları gibi yeni zamanın ehl-i dalâleti dahi medâr-ı tenkîd buluyorlar. Nefsânî, şehevânî telakkî ediyorlar, diyorsunuz.

[Elcevab: Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ! O dâmen-i muallâya şöyle pest şübühâtın eli yetişmez! Evet, on beş yaşından kırk yaşına kadar, harâret-i garîziyenin galeyânlı hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin iltihâbı zamanında, dost ve düşmanın ittifâkıyla kemâl-i iffet ve tamâm-ı ismet ile (Hatîcetü’l-Kübrâ radıyallâhü anhâ )gibi ihtiyârca bir tek kadın ile iktifâ ve kanâat eden bir zâtın, kırktan sonra, yani harâret-i garîziye tevakkufu hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivâc ve tezevvücâtı, bizzarûre ve bilbedâhe nefsânî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenid olduğunu, zerre kadar insafı olana isbat eder bir huccettir.

O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât-ı risâletin akvâli gibi, ef‘âl ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menâbi‘-i dîn ve şerîattır. Ve ahkâmın me’hazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahâbeler hamele oldukları gibi, husûsî dâiresindeki mahfî ahvâlâtından tezâhür eden esrâr-ı dîn ve ahkâm-ı şerîatın hameleleri ve râvîleri de Ezvâc-ı Tâhirât’tır. Ve bilfiil o vazîfeyi îfâ etmişlerdir. Esrâr ve ahkâm-ı dînin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazîfeye bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvâc-ı Tâhirât lâzımdır. Gelelim Hazret-i Zeyneb’in ra tezevvücüne: Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şu‘lesi’nin Üçüncü Şuâ‘ının misâllerinden olan (مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِیّٖنَ) âyetine dâir şöyle yazılmış ki: İnsanların tabakātına göre bir tek âyet, müteaddid vücûhlarla, her bir tabakanın fehmine göre bir ma‘nâ ifade ediyor. Bir tabakanın şu âyetten hisse-i fehmi şudur ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya oğlum hitâbına mazhar olan Zeyd radıyallâhü anh, rivâyet-i sahîha ile i‘tirâfına binâen, izzetli zevcesini kendine ma‘nen küfüv bulmadığı için

20

tatlîk etmiş. Yani Hazret-i Zeyneb ra, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış. Ve bir peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ra ferâsetle hissetmiş. Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, ma‘nevî imtizâcsızlığa sebebiyet verdiği için tatlîk etmiştir. Allâh’ın emriyle Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Yani زَوَّجْنَاكَهَا nin işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî olduğuna delâletiyle, hârikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriye fevkınde, sırf kaderin hükmüyledir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm-ü kadere inkıyâd göstermiştir ve mecbûr olmuştur. Nefis arzusuyla değildir.

Şu kader hükmünün de ehemmiyetli bir hükm-ü şer‘î ve mühim bir hikmet-i âmmeyi ve şumûllü bir maslahat-ı umûmiyeyi tazammun eden لِكَیْ لَا یَكُونَ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ حَرَجٌ فٖٓی اَزْوَاجِ اَدْعِیَٓائِهِمْ âyet-i kerîmesinin işaretiyle, büyüklerin küçüklere Oğlum demeleri, zıhâr mes’eleleri gibi, yani karısına Anam gibisin dese haram olduğu gibi değildir ki, ahkâm onun ile değişsin. Hem büyüklerin raiyetlerine ve peygamberlerin ümmetlerine pederâne nazar ve hitâbları, vazîfe-i risâlet i‘tibâriyledir. Şahsiyet-i insaniye i‘tibâriyle değildir ki, onlardan zevce almak uygun düşmesin.

İkinci bir tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederâne bir şefkat ile bakar. Eğer o âmir, zâhirî ve bâtınî bir pâdişâh-ı rûhânî olsa, merhameti pederin yüz def‘a şefkatinden ileri gittiği için, raiyetinin efrâdı onun hakîkî evlâdı gibi, ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı ise, zevc nazarına inkılâb edemediğinden; ve kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede Peygamber’in mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediği için, Kur’ân o vehmî def‘ maksadıyla der: Peygamber, rahmet-i İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder. Ve risâlet nâmına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniye i‘tibâriyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münâsib düşmesin. Ve sizlere oğlum dese, ahkâm-ı şerîat i‘tibâriyle siz onun evlâdı olamazsınız

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

21

[SEKİZİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ isimleri بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ girdiklerinin ve her mübârek şeyin başında zikredilmelerinin çok hikmetleri var. Onların beyânını başka vakte ta‘lîkan, şimdilik kendime âit bir hissimi söyleyeceğim. Kardeşim Ben er-Rahmân er-Rahîm isimlerini öyle bir nûr-u a‘zam görüyorum ki, bütün kâinâtı ihâta eder. Ve her rûhun bütün hâcât-ı ebediyesini tatmîn edecek ve hadsiz düşmanlarından emîn edecek, nûrlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nûr-u a‘zam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesîle, fakr ile şükür; acz ile şefkattir. Yani ubûdiyet ve iftikārdır.

Şu mes’ele münâsebetiyle hâtıra gelen ve muhakkikîne, hatta bir üstâdım olan İmâm-ı Rabbânî’ye muhâlif olarak diyorum ki: Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı şedîd ve parlak hissiyâtı, muhabbet ve aşk değildir. Belki şefkattir. Çünkü şefkat aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezîhtir. Ve makam-ı nübüvvete lâyıktır. Fakat muhabbet ve aşk, mecâzî mahbûblara ve mahlûklara karşı derece-i şiddette olsa, o makam-ı muallâ-yı nübüvvete lâyık düşmüyor. Demek, Kur’ân-ı Hakîm’in parlak bir i‘câz ile parlak bir sûrette gösterdiği ve ism-i Rahîm’in vusûlüne vesîle olan hissiyât-ı Ya‘kūbiye as, yüksek bir derece-i şefkattir. İsm-i Vedûd’e vesîle-i vusûl olan aşk ise, Züleyhâ’nın Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı olan muhabbet mes’elesindedir. Demek Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın hissiyâtını ne derece Züleyhâ’nın hissiyâtından yüksek göstermişse, şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek görünüyor.

22

Üstâdım İmâm-ı Rabbânî, aşk-ı mecâzîyi makam-ı nübüvvete pek münâsib görmediği için demiş ki: Mehâsin-i Yûsufiye mehâsin-i uhreviye nev‘inden olduğundan, ona muhabbet ise, mecâzî muhabbetler nev‘inden değildir ki kusur olsun. Ben de derim: Ey üstâd O tekellüflü bir te’vîldir. Hakîkat şu olmak gerektir ki: O, muhabbet değil, belki yüz def‘a muhabbetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek bir mertebe-i şefkattir. Evet, şefkat bütün envâıyla latîf ve nezîhtir. Aşk ve muhabbet ise, çok envâına tenezzül edilmiyor.

Hem şefkat pek geniştir. Bir zât, şefkat ettiği evlâdı münâsebetiyle bütün yavrulara, hatta zîruhlara şefkatini ihâta eder. Ve Rahîm isminin ihâtasına bir nevi‘ aynadârlık gösterir. Hâlbuki aşk ise, mahbûbuna hasredip her şeyi mahbûbuna fedâ eder. Yâhûd mahbûbunu i‘lâ ve senâ etmek için, başkalarını tenzîl ve ma‘nen zemmeder. Ve hürmetlerini kırar. Meselâ biri demiş: Güneş, mahbûbumun hüsnünü görüp utanıyor. Görmemek için bulut perdesini başına çekiyor. Hey âşık efendi Ne hakkın var, sekiz ism-i a‘zamın bir sahîfe-i nûrânîsi olan güneşi böyle utandırıyorsun?

Hem şefkat hâlistir. Mukābele istemiyor. Sâfî ve ıvâzsızdır. Hatta en âdî mertebede olan hayvanâtın yavrularına karşı fedâkârâne, ıvazsız şefkatleri buna delîldir. Hâlbuki aşk ücret ister. Ve mukābele taleb eder. Aşkın ağlamaları bir nevi‘ talebdir, bir ücret istemektir. Demek süver-i Kur’âniyenin en parlağı olan Sûre-i Yûsuf’un en parlak nûru olan Hazret-i Ya‘kūb’un as şefkati, ism-i Rahmân ve Rahîm’i gösterir. Ve şefkat yolu rahmet yolu olduğunu bildirir. Ve o elem-i şefkate devâ olarak da فَاللّٰهُ خَیْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ dedirir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç