MEKTÛBATBirinci Mektub

1

[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]

وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ

[BİRİNCİ MEKTÛB]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

[Dört suâlin muhtasar cevabıdır.]

Birinci Suâl: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayâtta ise, ne için bazı mühim ulemâ hayatını kabûl etmiyorlar?

Elcevab: Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ulemâ hayatında şübhe etmişler.

Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.

İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımâtıyla dâimî mukayyed değillerdir. Bazen istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler. Fakat bizim gibi mecbûr değillerdir. Tevâtür derecesinde, ehl-i şuhûd ve keşif olan evliyânın Hazret-i Hızır ile mâcerâları, bu tabaka-i hayatı tenvîr ve isbat eder. Hatta makamât-ı velâyette bir makam vardır ki, Makam-ı Hızır ta‘bîr edilir. O makama gelen bir velî, Hızır’dan ders alır. Ve Hızır ile görüşür. Fakat bazen o makam sâhibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telakkî olunur.

Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdrîs ve Îsâ aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levâzımâtından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayâta girerek, nûrânî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misâlî letâfetinde ve cesed-i necmî nûrâniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvâtta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i Îsâ aleyhisselâm gelecek. Şerîat-ı Muhammediye asm ile amel edecek meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabîiyenin verdiği cereyân-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, Îsevîlik dîni tasaffî ederek ve hurâfâttan tecerrüd edip İslâmiyet’e inkılâb edeceği bir sırada; nasıl ki Îsevîlik şahs-ı ma‘nevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı ma‘nevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm Îsevîlik şahs-ı ma‘nevîsini temsîl ederek, dinsizliğin şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden Deccâl’ı öldürür. Yani inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.

2

Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şühedâ hayatıdır. Nass-ı Kur’ân ile, şühedânın ehl-i kubûrun fevkınde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şühedâ, hayat-ı dünyeviyelerini tarîk-i hakta fedâ ettikleri için, Cenâb-ı Hakk kemâl-i kereminden onlara hayât-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsân eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerini daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar. Kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar. Ölümdeki firâk acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kubûrun çendân rûhları bâkîdir. Fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedânın lezzetine yetişmez. Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir. Aldığı keyif ve lezzet pek noksândır. Ben uyansam şu lezzet kaçacak diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor. Hakîkî lezzet ile hakîkî saâdete mazhar olur.

İşte âlem-i berzahtaki emvât ve şühedânın hayat-ı berzahiyeden istifâdeleri öyle farklıdır. Hadsiz vâkıâtla ve rivâyâtla şühedânın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat‘îdir. Hatta seyyidü’ş-şühedâ olan Hazret-i Hamza radıyallâhü anh, mükerrer vâkıâtla kendine ilticâ eden adamları muhâfaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıâtla, bu tabaka-i hayat tenvîr ve isbat edilmiş.

Hatta ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehîd olduktan sonra, üç aylık mesâfede esârette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim hâlde, bence bir rüyâ-yı sâdıkada tahtelarz bir menzil sûretindeki kabrine girmişim. Onu şühedâ tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayâtta biliyor. Fakat Rus’un istîlâsından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz’î rüya, bazı şerâit ve emârâtla, geçen hakîkate bana şuhûd derecesinde bir kanâat vermiştir.

Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kubûrun hayat-ı rûhâniyeleridir. Evet, mevt, tebdîl-i mekândır, ıtlâk-ı rûhtur, vazîfeden terhîstir. İ‘dâm ve adem ve fenâ değildir. Hadsiz vâkıâtla ervâh-ı evliyânın temessülleri ve ehl-i keşfe tezâhürleri ve sâir ehl-i kubûrun yakazaten ve menâmen bizlerle münâsebetleri ve vâkıa mutâbık olarak bizlere ihbârâtları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvîr ve isbat eder. Zâten bekā-yı rûha dâir Yirmi Dokuzuncu Söz bu tabaka-i hayatı delâil-i kat‘iye ile isbat etmiştir.

3

İkinci Suâl: Furkān-ı Hakîm’de اَلَّذٖی خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَیٰوةَ لِیَبْلُوَكُمْ اَیُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا gibi âyetlerde, Mevt dahi hayat gibi mahlûktur, hem bir ni‘mettir diye ifhâm ediliyor. Hâlbuki, zâhiren mevt inhilâldir, ademdir, tefessühtür. Hayâtın sönmesidir. Hâdimü’l-lezzâttır. Nasıl mahlûk ve ni‘met olabilir?

Elcevab: Birinci suâlin cevabının âhirinde denildiği gibi; mevt, vazîfe-i hayattan bir terhîstir, bir paydostur. Bir tebdîl-i mekândır. Bir tahvîl-i vücûddur. Hayât-ı bâkiyeye bir da‘vettir. Bir mebde’dir, bir hayât-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasıl ki hayâtın dünyaya gelmesi bir halk ve takdîr iledir. Öyle de dünyadan gitmesi de bir halk ve takdîr ile, bir hikmet ve tedbîr iledir. Çünkü en basît tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san‘at olduğunu gösteriyor. Zîrâ meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti tefessüh ile, çürümek ve dağılmakla göründüğü hâlde; gāyet muntazam bir muâmele-i kimyeviye ve mîzânlı bir imtizâcât-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibâret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizâmlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatı ile tezâhür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde’-i hayatıdır. Belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahlûk ve muntazamdır. Hem zîhayat meyvelerin yâhûd hayvanların mi‘de-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe’ olduğundan, o mevt onların hayatından daha muntazam ve mahlûk denilir.

İşte en ednâ tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti böyle mahlûk, hikmetli ve intizâmlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir.

Ama mevt ni‘met olduğunun ciheti ise, çok vücûhundan dört vechine işâret ederiz.

Birincisi: Ağırlaşmış olan vazîfe-i hayattan ve tekâlîf-i hayatiyeden âzâd edip, yüzde doksan dokuz ahbâbına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visâl kapısı olduğundan, en büyük bir ni‘mettir.

İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs‘atli, sürûrlu, ızdırâbsız, bâkî bir hayâta mazhariyetle, Mahbûb-u Bâkî’nin dâire-i rahmetine girmektir.

4

Üçüncüsü: İhtiyârlık gibi, şerâit-i hayatiyeyi ağırlaştıran bir çok esbâb vardır ki, mevti hayâtın pek fevkınde ni‘met olarak gösterir. Meselâ, sana ızdırâb veren pek ihtiyâr olmuş peder ve vâliden ile beraber, ceddin cedleri sefâlet-i hâlleriyle senin önünde şimdi bulunsa idi, hayat ne kadar nikmet, mevt ne kadar ni‘met olduğunu bilecektin. Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedâidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

Dördüncüsü: Nevm, nasıl ki bir râhat, bir rahmet, bir istirâhattir. Hususan musîbetzedeler, yaralılar, hastalar için. Öyle de, nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musîbetzedelere ve intihâra sevk eden belâlarla mübtelâ olanlar için ayn-ı ni‘met ve rahmettir. Ama ehl-i dalâlet için müteaddid Sözler’de kat‘î isbat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nikmet içinde nikmet, azâb içinde azâbdır. O, bahisden hâriçtir.

Üçüncü Suâl: Cehennem nerededir? Elcevab: قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ; Cehennemin yeri, bazı rivâyâtla tahte’l-arz denilmiştir. Başka yerlerde beyân ettiğimiz gibi; küre-i arz hareket-i seneviyesiyle, ileride mecma‘-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir dâire çiziyor. Cehennem ise, arzın o medâr-ı senevîsi altındadır, demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nûrsuz ateş olduğu içindir. Küre-i arzın seyâhat ettiği mesâfe-i azîmede pek çok mahlûkāt var ki, nûrsuz oldukları için görünmezler. Kamer, nûru çekildikçe vücûdunu kaybettiği gibi; nûrsuz çok küreler, mahlûklar, gözümüzün önünde olup göremiyoruz.

Cehennem ikidir. Biri suğrâ, biri kübrâdır. İleride suğrâ kübrâya inkılâb edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i suğrâ yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i tabakātü’l-arzca ma‘lûmdur ki, ekseriyâ her otuz üç metre hafriyâtta bir derece-i harâret tezâyüd eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u arz, altı bin küsûr kilometre olduğundan, iki yüz bin derece-i harâreti câmi‘, yani iki yüz def‘a ateş-i dünyevîden şedîd ve rivâyet-i hadîsiye muvâfık bir ateş bulunuyor.

Şu cehennem-i suğrâ cehennem-i kübrâya âit çok vezâifi dünyada ve âlem-i berzahta görmüş. Ve ehâdîslerle işâret edilmiştir.

5

Âlem-i âhirette küre-i arz, nasıl ki sekenesini medâr-ı senevîsindeki meydân-ı haşre döker. Öyle de, içindeki cehennem-i suğrâyı dahi cehennem-i kübrâya emr-i İlâhî ile teslîm eder. Ehl-i İ‘tizâl’in bazı imamları, Cehennem sonradan halk edilecektir demeleri, hâl-i hâzırda tamamıyla inbisât etmediğinden ve sekenelerine tam münâsib bir tarzda inkişâf etmediğinden galattır ve ibârettir.

Hem perdeli gayb içindeki âlem-i âhirete âit menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için ya kâinâtı küçültüp iki vilâyet derecesine getirmeli veyâhûd gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki, yerlerini görüp ta‘yîn edelim. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ Âhiret âlemine âit menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat bazı rivâyâtın işârâtıyla âhiretteki cehennem bu dünyamızla münâsebetdârdır. Yazın şiddet-i harâretine مِنْ فَیْحِ جَهَنَّمَ denilmiştir. Demek bu dünyevî küçücük ve sönük akıl gözüyle o büyük cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîm’in nûruyla bakabiliriz. Şöyle ki:

Arzın medâr-ı senevîsi altında bulunan cehennem-i kübrâ, yerin merkezindeki cehennem-i suğrâyı güyâ tevkîl ederek, bazı vezâifini gördürmüş. Kadîr-i Zülcelâl’in mülkü pek çok geniştir. Hikmet-i İlâhiye nereyi göstermiş ise, cehennem-i kübrâ oraya yerleşir. Evet, bir Kadîr-i Zülcelâl ve امر كن فیكونە mâlik bir Hakîm-i Zülkemâl, gözümüzün önünde kemâl-i hikmet ve intizâm ile kameri arza bağlamış. Azamet-i kudret ve intizâm ile arzı güneşe rabt etmiş. Ve güneşi seyyârâtıyla beraber arzın sür‘at-i seneviyesine yakın bir sür‘at ile ve haşmet-i rubûbiyetiyle bir ihtimâle göre Şemsü’ş-şümûs etrafına bir hareket vermiş. Ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları saltanat-ı rubûbiyetine nûrânî şâhidler yapmış. Onunla saltanat-ı rubûbiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelâl’in kemâl-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rubûbiyetinden uzak değildir ki, cehennem-i kübrâyı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip, âhirete bakan semânın yıldızlarını onunla iş‘âl etsin. Harâret ve kuvvet versin. Yani âlem-i nûr olan cennetten yıldızlara nûr verip, cehennemden nâr ve harâret göndersin. Aynı hâlde o cehennemin bir kısmını ehl-i azâba mesken ve mahbes yapsın. Hem bir Fâtır-ı Hakîm ki, dağ gibi koca bir ağacı tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zât-ı Zülcelâl’in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki, küre-i arzın kalbindeki cehennem-i suğrâ çekirdeğinde cehennem-i kübrâyı saklasın.

Elhâsıl: Cennet ve cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehâsındadır. Hem şu silsile-i kâinâtın iki netîcesidir. Neticelerin mahalleri silsilenin iki tarafındadır.

6

Süflîsi, sakîli aşağı tarafında; nûrânîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuûnâtın ve mahsûlât-ı ma‘neviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsûlâtın nev‘ine göre, fenâsı altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyân eden ve dalgalanan mevcûdât-ı seyyâlenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu‘ ettiği yerdedir. Yani habîsâtı ve müzahrafâtı esfelde, tayyibâtı ve sâfiyâtı a‘lâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecellîgâhıdır. Tecellîgâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahmân-ı Zülcemâl ve Kahhâr-ı Zülcelâl nerede isterse tecellîgâhını açar.

Ama cennet ve cehennemin vücûdları ise, Onuncu ve Yirmi Sekizinci ve Yirmi Dokuzuncu Sözler’de gāyet kat‘î bir sûrette isbat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücûdu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsûlât kadar ve havzın ırmak kadar ve tecellîgâhın rahmet ve kahrın vücûdları kadar kat‘î ve yakîndir.

Dördüncü Suâl: Mahbûblara olan aşk-ı mecâzî aşk-ı hakîkîye inkılâb ettiği gibi; acaba ekser nâsda bulunan, dünyaya karşı olan aşk-ı mecâzî dahi bir aşk-ı hakîkîye inkılâb edebilir mi?

Elcevab: Evet, dünyanın fânî yüzüne karşı olan aşk-ı mecâzî, eğer o âşık o yüzün üstündeki zevâl ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâkî bir mahbûb arasa, dünyanın pek güzel ve âyîne-i esmâ-yı İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmaya muvaffak olursa, o gayr-i meşrû‘ mecâzî aşk, o vakit aşk-ı hakîkîye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, hâricî dünyaya iltibâs etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi, kendini unutup, âfâka dalıp, umûmî dünyayı husûsî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer, boğulur. Meğerki hârika olarak bir dest-i inâyet onu kurtarsın. Şu hakîkati tenvîr için şu temsîle bak.

Meselâ, şu güzel ziynetli odanın dört duvarında dördümüze âit dört endâm aynası bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakîkî ve umûmî, dördü misâlî ve husûsî. Her birimiz kendi aynamız vâsıtasıyla husûsî odamızın şeklini, hey’etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir. Ve hâkezâ, aynada tasarrufla çok vaz‘iyetler verebiliriz. Çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat hâricî

7

ve umûmî odayı ise, kolaylıkla tasarruf ve tağyîr edemeyiz. Husûsî oda ile umûmî oda, hakîkatte birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harâb edebilirsin. Ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.

İşte dünya, süslü bir menzildir. Her birimizin hayatı, bir endâm aynasıdır. Şu dünyadan her birimize birer dünya var. Birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı hayatımızdır. Belki o husûsî dünyamız ve âlemimiz bir sahîfedir. Hayatımız bir kalem. Onunla sahîfe-i a‘mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdik ise, sonra gördük ki, dünyamız hayatımız üstünde binâ edildiği için hayatımız gibi zâil, fânî, kararsızdır. Hissedip bildik. Ona âit muhabbetimiz, o husûsî dünyamız ayna olduğu ve temsîl ettiği güzel nukūş-u esmâ-yı İlâhiyeye muhabbetimize döner. Ondan cilve-i esmâya intikāl eder. Hem o husûsî dünyamız, âhiret ve cennetin muvakkat bir fidanlığı olduğunu derk edip, ona karşı şedîd hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyâtımızı onun netîcesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecâzî aşk, hakîkî aşka inkılâb eder. Yoksa نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰیهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayâtın zevâlini düşünmeyerek, husûsî kararsız dünyasını aynı umûmî dünya gibi sâbit bilip, kendini lâyemût farz ederek dünyaya saplansa, şedîd hissiyât ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz belâ ve azâbdır. Çünkü o muhabbetten yetîmâne bir şefkat, me’yûsâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır. Hatta güzel ve zevâle ma‘rûz bütün mahlûkāta bir rikkat ve bir firkat hisseder. Elinden bir şey gelmez. Ye’s-i mutlak içinde elem çeker.

Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedîd şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryâk bulur ki, acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevâlinde, bir Zât-ı Bâkî’nin bâkî esmâsının dâimî cilvelerini temsîl eden âyîne-i ervâhları bâkî görür. Şefkati bir sürûra inkılâb eder. Hem zevâl ve fenâya ma‘rûz bütün güzel mahlûkātın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsâs eden bir nakış ve tahsîn ve san‘at ve tezyîn ve ihsân ve tenvîr-i dâimîyi görür. O zevâl ve fenâyı, tezyîd-i hüsün ve tecdîd-i lezzet ve teşhîr-i san‘at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyâdeleştirir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Saîd

8

[İKİNCİ MEKTÛB]

O mezkûr ve ma‘lûm talebesinin hediyesine karşı, cevâbdan bir parçadır.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Sâlisen: Bana bir hediye gönderdin. Gāyet ehemmiyetli bir kāidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki, kardeşim ve biraderzâdem olan Abdülmecîd ve Abdurrahmân’dan kabûl etmediğim gibi, senden de kabûl etmem. Çünkü sen onlardan daha ileri ve rûhuma daha yakın olduğundan herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir def‘aya mahsûs olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münâsebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim. Şöyle ki:

Eski Saîd minnet almazdı. Minnetin altına girmekten ise, ölümü tercîh ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği hâlde kāidesini bozmadı. Eski Saîd’in senin bu bîçâre kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun‘î bir istiğnâ değil. Belki dört, beş ciddî esbâba istinâd eder.

Birincisi: Ehl-i dalâlet; ehl-i ilmi, ilmi vâsıta-i cer etmekle ithâm ediyorlar. İlmi ve dîni kendilerine medâr-ı maîşet yapıyorlar deyip, insafsızcasına onlara hücûm ediyorlar. Bunları fiilen tekzîb lâzımdır.

İkincisi: Neşr-i hak için enbiyâya ittibâ‘ etmekle mükellefiz. Kur’ân-ı Hakîm’de hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğnâ göstermişler. Sûre-i Yâ-Sîn’de اِتَّبِعُوا مَنْ لَا یَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ cümlesi, mes’elemiz hakkında çok ma‘nîdârdır.

Üçüncüsü: Birinci Söz’de beyân edildiği gibi, Allâh nâmına vermek, Allâh nâmına almak lâzımdır. Hâlbuki ekseriyâ ya veren gāfildir, kendi nâmına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gāfildir, Mün‘im-i Hakîkî’ye âit şükrü ve senâyı zâhirî esbâba verir, hatâ eder.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç