
SAYFA 1
[Otuz birinci Mektûb’un Birinci Lem‘a’sı]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
فَنَادٰی فِی الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ اِذْ نَادٰی رَبَّهُٓ اَنّٖی مَسَّنِیَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِیِّ الْعَظٖیمِ
(یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی)
Otuz birinci Mektûb’un birinci kısmının, her zaman, hususan mağrib ile ışâ ortasında otuz üçer def‘a okunması çok fazîleti bulunan mezkûr kelimât-ı mübârekenin her birinin çok envârından bir nûrunu gösterecek altı lem‘a dır.
[BİRİNCİ LEM‘A]
Hazret-i Yûnus ibn-i Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münâcâtı, en azîm bir münâcâttır ve en mühim bir vesîle-i icâbe-i duâdır. Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssa-i meşhûresinin hulâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı, gece dağdağalı ve karanlık; ve her taraftan ümîd kesik bir vaz‘iyette, لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ münâcâtı, ona sür‘atle vâsıta-i necât olmuştur.
Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaz‘iyette esbâb, bilkülliye sukūt etmiş. Çünkü o hâlde ona necât verecek öyle bir zât lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz, hût ittifâk etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir zât, onu sâhil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı olsa idiler, yine beş para fâideleri olmazdı. Demek esbâbın te’sîri yok.
Müsebbibü’l-esbâbdan başka bir melce’ olamadığını aynelyakîn gördüğünden; sırr-ı ehadiyet, nûr-u tevhîd içinde inkişâf ettiği için, şu münâcât birdenbire geceyi, denizi, hûtu musahhar etmiştir. O nûr-u tevhîd ile, hûtun karnını
SAYFA 2
bir tahtelbahir gemisi hükmüne getirip; ve zelzeleli dağvârî emvâc dehşeti içindeki denizi, o nûr-u tevhîd ile, emniyetli bir sahrâ ve bir meydân-ı cevelân ve tenezzühgâh eyleyerek, yine o nûr-u tevhîd ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdîd ve tazyîk eden o mahlûkāt-ı müdhişe, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sâhil-i selâmete çıktı. Şecere-i yaktîn altında, o lütf-u Rabbânîyi müşâhede etti.
İşte biz, Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın birinci vaz‘iyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaz‘iyetteyiz. Gecemiz, istikbâldir. İstikbâlimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlıklı ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdân küre-i zemînimizdir ki, bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz ise, hûtumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu, yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz, yüz milyonlar senelik hayâtımızın mahvına çalışıyor.
Mâdem hakîkî vaz‘iyetimiz budur; biz de Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’a iktidâ edip, umûm esbâbdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya müsebbibü’l-esbâb olan Rabbimize ilticâ ederek لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ demeliyiz. Ve aynelyakîn anlamalıyız ki, gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifâk eden istikbâl ve dünya ve hevâ-yı nefsimizin zararlarını def‘ edecek yalnız o zât olabilir ki, istikbâl taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idâresindedir.
Acaba Hâlik-ı Semâvât ve Arzdan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi bilecek; ve bizim için istikbâli, âhiretin îcâdıyla ışıklandıracak; ve bizi dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak? Hâşâ Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’dan başka hiç bir şey, hiç bir cihette, onun izin ve irâdesi olmadan imdâd edemez ve halâskâr olamaz.
Mâdem hakîkat-i hâl böyledir. Nasıl ki, Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’a o münâcâtın netîcesinde hût bir merkûb ve tahtelbahir; ve deniz bir güzel hoş sahrâ; ve gece mehtâblı bir latîf sûret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla
SAYFA 3
لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ demeliyiz. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesiyle istikbâlimize; سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza; اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celb etmeliyiz. Tâ ki, nûr-u îmân ile ve Kur’ân’ın mehtâbıyla istikbâlimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâb etsin. Ve mütemâdiyen mevt ve hayâtın değişmesiyle, senelerin ve karınların emvâcı üstüne hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimiz dahi, Kur’ân-ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefîne-i ma‘neviye hükmüne geçen hakîkat-i İslâmiyet içine girsin; ve selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sâhil-i selâmete çıkarak hayâtımızın vazîfesi bitsin.
Ve o denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur’ân’la ve o terbiye-i Furkāniye ile, nefsimiz bize binmeyecek bir merkûbumuz olsun; bizi nefsimize bindirip, hayat-ı ebediyemizi kazanmaya kuvvetli bir vâsıtamız olsun.
Elhâsıl: Mâdem insan, mâhiyetinin câmiiyeti i‘tibâriyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzelesinden ve ihtizâzâtından ve kâinâtın kıyâmet hengâmındaki zelzele-i kübrâsından müteellim oluyor. Hem nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkan, ecrâm-ı ulviyeden zuhûr eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hânesini sever, öyle de koca dünyayı da sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî cenneti dahi müştâkāne sever. Elbette böyle bir insanın Ma‘bûdu, Rabbi, melcei, halâskârı, maksûdu öyle bir zât olabilir ki, umûm kâinât onun kabza-i tasarrufunda; ve zerrât ve seyyârât dahi onun taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan, dâimâ Yunusvâri as لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ demeye muhtâçtır.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
SAYFA 4
[İKİNCİ LEM‘A]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِذْ نَادٰی رَبَّهُٓ اَنّٖی مَسَّنِیَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ
Sabır kahramanı Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm’ın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem te’sîrlidir. Fakat âyetten iktibâs sûretinde bizler münâcâtımızda, رَبِّ اِنّٖی مَسَّنِیَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَdemeliyiz.
Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm’ın meşhûr kıssasının hulâsası şudur ki: Pek çok yaralar ve bereler içinde epey müddet kaldığı hâlde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek kemâl-i sabır ile tahammül etmiş, kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştikleri zaman, zikir ve ma‘rifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisânıyla yaptığı ubûdiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirâhati için değil, belki ubûdiyet-i İlâhiye için demiş: Yâ Rab Zarar bana dokundu. Lisânen zikrime ve kalben ubûdiyetime halel veriyor diye münâcât etmiş. Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfî ve garazsız, lillâh için olan o münâcâtı gāyet hârika bir sûrette kabûl etmiş. Kemâl-i âfiyeti ihsân edip envâ‘-ı merhametine mazhar eylemiş.
İşte bu lem‘ada beş nükte var.
Birinci Nükte: Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm’ın zâhirî yaralarının ve hastalıklarının mukābili, bizim bâtınî ve rûhî ve kalbî hastalıklarımız var. İçimiz, dışımıza; dışımız, içimize bir çevrilse, Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm’dan daha ziyâde yaralı ve hastalıklı olduğumuz görünecek. Çünkü işlediğimiz her bir günâh, kafamıza giren her bir şübhe, kalb ve rûhumuza mütemâdiyen yaralar açıyor.
Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm’ın yaraları, kısacık hayât-ı dünyeviyesini tehdîd ediyordu. Bizim ma‘nevî yaralarımız ise, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdîd ediyor. O münâcât-ı Eyûbiyeye, o hazretten bin def‘a daha ziyâde biz muhtâcız. Bâhusûs, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar, kalb ve lisânına ilişmişler, öyle de; bizlerin günahlarımızdan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler ve şübheler, neûzübillâh mahall-i îmân olan bâtın-ı kalbimize ilişip îmânımızı zedeliyorlar ve îmânın tercümanı olan lisânın zevk-i rûhânîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.
Evet, günâh kalbe işleyip, kalbi siyahlandıra siyahlandıra, tâ nûr-u îmânı kalbden çıkarıncaya kadar kalbi
SAYFA 5
katılaştırıyor. Her bir günâh içinde küfre gidecek bir yol var. O günâh, istiğfâr ile çabuk imhâ edilmezse, kurt değil, belki küçük ma‘nevî bir yılan olarak ısırır.
Meselâ, utandıracak bir günâhı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılâından çok hicab ettiği zaman, melâike ve rûhâniyâtın vücûdu ona çok ağır gelir. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu eder.
Hem meselâ, cehennem azâbını intâc eden büyük bir günâhı işleyen bir adam, cehennemin tehdîdâtını işittikçe, istiğfâr ile ona karşı siper almazsa, bütün rûhuyla cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre veya şübhe, cehennemi inkâr ettirmeye cesâret verir.
Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazîfe-i ubûdiyetini yerine getirmeyen ve küçük bir âmirinden küçük bir vazîfesizlik yüzünden aldığı tekdîrden müteessir olan bir adama, Sultân-ı Ezel ve Ebed’in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı verir. ve o sıkıntıdan arzu eder ve ma‘nen der ki: Keşke o vazîfe-i ubûdiyet bulunmasa idi Bu arzudan bir ma‘nevî adâvet-i İlâhiyeyi işmâm eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şübhe, vücûd-u İlâhîye dâir kalbe gelse, kat‘îbir delîl gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, Gāyet cüz’î bir sıkıntı vazîfe-i ubûdiyetten gelmeye mukābil, inkârda milyonlarla milyarlarla o sıkıntıdan daha müdhiş ma‘nevî sıkıntılara kendini hedef ediyor. Bir sineğin ısırmasından kaçıp, yılanların ısırmasını kabûl ediyor.
Ve hâkezâ Bu üç misâl kıyâs edilsin ki, بَلْ رَانَ عَلٰی قُلُوبِهِمْ sırrı anlaşılsın.
İkinci Nükte: Yirmi altıncı Söz’de sırr-ı kader bahsinde beyân edildiği gibi, musîbetler ve hastalıklarda insanların şekvâya üç cihet ile hakları yoktur.
Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücûd libâsını san‘atına mazhar etmiştir. Yani, insanı bir model yapmıştır. O vücûd libâsını o model üstünde keser, biçer, tebdîl eder, tağyîr eder; muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi; Rezzâk ismi de açlığı iktizâ ediyor. Ve hâkezâ; مَالِكُ الْمُلْكِ یَتَصَرَّفُ فٖی مُلْكِهٖ كَیْفَ یَشَٓاءُ
İkinci Vecih: Hayat musîbetlerle, hastalıklarla tasaffî eder, kemâl bulur. kuvvet bulur, terakkî eder. netice verir, tekemmül eder. vazîfe-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak, istirâhat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücûddan ziyâde, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
SAYFA 6
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünyâ, meydân-ı imtihândır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfât yeri değildir. Mâdem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubûdiyettir; hastalıklar ve musîbetler, dînî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubûdiyete çok muvâfık olur ve kuvvet verir. Ve her bir saati, bir gün ibâdet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.
Evet, ibâdet iki kısımdır: Biri müsbet, biri menfîdir. Müsbet kısmı ma‘lûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musîbetlerle, musîbetzede za‘fını hissedip, Rabb-i Rahîm’ine ilticâ ederek teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvararak hâlis bir ubûdiyet yapar. Bu ubûdiyete riyâ giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musîbetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibâdet hükmüne geçer. Kısacık bir ömrü uzun bir ömür olur. Hatta bir kısmı var ki, bir dakîkası bir gün ibâdet hükmüne geçer. Hatta Muhâcir Hâfız Ahmed ismindeki bir âhiret kardeşimin müdhiş bir hastalığını ziyâde merâk ettim. Kalbime ihtâr edildi ki: Onu tebrîk et. Hastalığının her bir dakîkası, bir gün ibâdet hükmüne geçiyor. Zâten o zât, sabır içinde şükürediyordu.
Üçüncü Nükte: Bir iki sözde beyân ettiğimiz gibi, her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbi ve lisânı ya Âh der veya Oh der. Yani ya teessüf eder veya Elhamdülillâh der.
Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zevâl ve firâkından neş’et eden ma‘nevî elemlerdir. Çünkü zevâl-i lezzet, elemdir. Bazen muvakkat bir lezzet, dâimî elem verir. Düşünmek ise, o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor.
Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevâlinden neş’et eden ma‘nevî ve dâimî lezzet, Elhamdülillâh dedirtir. Bu fıtrî hâletle beraber, musîbetlerin netîcesi olan sevâbı ve mükâfât-ı uhreviyeyi ve kısa ömrünün musîbet vâsıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse, sabırdan ziyâde, şükreder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ سِوَی الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ demesi iktizâ eder. Meşhûr bir söz vardır ki: Musîbet zamanı uzundur. Evet; musîbet zamanı uzundur. Fakat, örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğu için uzun değildir. Belki uzun bir ömür gibi hayatî netîceler verdiği için uzundur.
Dördüncü Nükte: Yirmi birinci Söz’ün Birinci Makamı’nda beyân edildiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini insan evhâm yolunda dağıtmazsa, her musîbete karşı kâfî gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fânî hayatı bâkî tevehhüm etmesiyle, insan sabır kuvvetini mâzî ve müstakbele dağıtsa, o vakit hâl-i hâzırdaki musîbete
SAYFA 7
karşı sabrı kâfî gelmez, şekvâya başlar. Âdetâ, hâşâ, Cenâb-ı Hakk’ı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir sûrette, hem dîvânecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir.
Çünkü geçmiş her bir gün musîbetin ise, zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzeti kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevâbı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilakis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fânî ömrü, musîbet vâsıtasıyla bâkî ve mes‘ûd bir nevi‘ ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp, bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak dîvâneliktir.
Ama gelecek günler ise, mâdem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalığı veya musîbeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek ve şekvâ etmek, ahmaklıktır. Yarın, öbür gün aç kalacağım, susuz kalacağım diye bugün mütemâdiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakçasına bir dîvâneliktir. Öyle de, gelecek günlerdeki şimdi adem olan musîbet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek ve hiç bir mecbûriyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyâkatini selbediyor.
Elhâsıl: Nasılşükür, ni‘meti ziyâdeleştiriyor. öyle de şekvâ, musîbeti ziyâdeleştirir Hem merhamete liyâkati selbeder.
Birinci harb-i umûmî’nin birinci senesinde, Erzurûm’da mübârek bir zât, müdhiş bir hastalığa giriftâr olmuştu. Yanına gittim. bana dedi: Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım diye acı şikâyet etti. Ben çok acıdım.
Birden hâtırıma geldi, dedim: Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün, şimdi sürûrlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp, şekvâ etme; onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, mâdem daha gelmemişler. Rabbin olan Rahmânü’r-Rahîm’in rahmetine i‘timâd et. Dövülmeden ağlama. Hiçten korkma. Ademe vücûd rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate kâfî gelir. Dîvâne bir kumandan gibi yapma ki, düşmanın sağ cenâh kuvveti, onun sağındaki kuvvete iltihâk etmiş. Ona taze bir kuvvet olduğu hâlde, o tutar mühim bir kuvvetini sağ cenâha gönderir. Düşman askeri yokken ve daha gelmeden, o tutar, büyük bir kuvveti sol cenâha gönderir. merkezi bütün bütün kuvvetten düşürür. Düşman işi anlar. merkeze hücûm eder. târ u mâr eder.
Dedim: Kardeşim sen bunun gibi yapma. Bütün kuvvetini bu saate karşı tahşîd et. Rahmet-i İlâhiyeyi ve mükâfât-ı uhreviyeyi ve fânî
SAYFA 8
ve kısa ömrünü, uzun ve bâkî bir sûrete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferahlı bir şükret
O da tamamıyla bir ferah alarak, dedi: Elhamdülillâh, hastalığım onda bire indi.
Beşinci Nükte: Üç mes’ele dir. Birinci Mes’ele: Asıl musîbet, muzır musîbet, dine gelen musîbettir. Musîbet-i dîniyeden her vakit dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ edip feryâd etmek gerektir.
Fakat dînî olmayan musîbetler, hakîkat noktasında musîbet değildirler. Bir kısmı ihtâr-ı Rahmânîdir. Nasıl ki bir çoban, gayrın tarlasına tecâvüz eden koyunlarına taş atar. Onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtârdır. Memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musîbetler var ki, İlâhî birer ihtârdır, birer îkāzdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünûbdur. Ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşeri olan aczini ve za‘fını bildirerek bir nevi‘ huzûr vermektir. Musîbetin hastalık olan nev‘i, sâbıkan geçtiği gibi, o kısım, musîbet değil, belki bir iltifât-ı Rabbânîdir. bir tathîrdir.
Rivâyette vardır ki: Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyorsa, sıtmalı bir hastanın titremesinden de günâhları öyle dökülüyor. Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm, münâcâtında istirâhat-i nefsi için duâ etmemiş. Belki musîbet, zikr-i lisânîye ve tefekkür-ü kalbîye mâni‘ olduğu zaman, ubûdiyet için şifâ taleb eylemiş.
Biz, o münâcât ile birinci maksadımız, günâhlardan gelen ma‘nevî, rûhî yaralarımızın şifâsını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için, ubûdiyete mâni‘ olduğu zaman ilticâ edebiliriz. Fakat, mu‘terizâne ve müştekiyâne bir sûrette değil, belki mütezellilâne ve istimdâdkârâne bir sûrette ilticâ edilmeli. Mâdem onun rubûbiyetine râzıyız, o rubûbiyeti noktasında verdiği şeye rızâ lâzımdır. Kazâ ve kaderine i‘tirâzı işmâm eder bir tarzda Âh Of deyip şekvâ etmek, bir nevi‘ kaderi tenkîddir, rahmeti ithâmdır. Kaderi tenkîd eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ithâm eden, rahmetten mahrûm kalır. Kırılmış el ile intikām almak için o eli isti‘mâl etmek, nasıl kırılmasını tezyîd ediyor; Öyle de; musîbete giriftâr olan adam, i‘tirâzkârâne şekvâ ve merâk ile onu karşılasa, musîbetini ikileştirir.
İkinci Mes’ele: Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür. küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde