
SAYFA 1
[Gençlik Rehberi]
[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]
Câzibedâr bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhâveredir.
Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyât ve hevesâtın hücûmları karşısında, Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız? diye Risâle-i Nûr’dan meded istediler. Ben de Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yol dan başka yol yok.
Birinci Yol: : O kabir, ehl-i îmân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci Yol: Âhireti tasdîk eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps-i ebedî ve bütün
SAYFA 2
dostlarından bir tecrîd içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve i‘tikād ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muâmele görecek.
Üçüncü Yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir i‘dâm-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i‘dâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için cezâsı olarak aynını görecek. Bu iki şık bedîhîdir. Delîl istemiyor. Göz ile görünür. Mâdem ecel gizlidir. Her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç ihtiyâr farkı yoktur. Elbette dâimâ gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında bîçâre insan o i‘dâm-ı ebedî, o dipsiz nihâyetsiz haps-i münferidden kurtulmak çâresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saâdet-i ebediyeye ve âlem-i nûra açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.
Bu kat‘î hakîkat, bu üç yol ile bulunduğunda; ve bu üç yolun da mezkûr üç hakîkat ile olacağını ihbâr eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişâne-i tasdîk olan mu‘cizeler bulunan
SAYFA 3
enbiyâlar as; ve o enbiyâların as haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhûd ile tasdîk eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyânın aynı hakîkate şehâdetleri; ve had ve hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat‘î delilleriyle o enbiyâ as ve evliyânın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri Hâşiyeve yüzde doksan dokuz ihtimâl-i kat‘î ile i‘dâm ve zindân-ı ebedîden kurtulmak; ve o yolu saâdet-i ebediyeye çevirmek, yalnız îmân ve itâat iledir diye ittifâken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimâl-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa; ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın endîşe-i helâketten gelen elem-i ma‘nevî, onun yemek iştihâsını kaçırdığı hâlde, böyle yüz binler sâdık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimâl ile dalâlet ve sefâhet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat‘î sebeb olduğunu; ve îmân ve ubûdiyet yüzde yüz ihtimâl ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp,
SAYFA 4
şu göz önündeki kabri bir hazîne-i ebediyeye bir sarây-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbâr eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri hâlde, bu acîb ve garîb ve dehşetli ve azametli mes’ele karşısında bulunan bîçâre insan ve bâhusûs Müslüman, eğer îmân ve ubûdiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
Mâdem ihtiyârlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefiyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtâr ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet ve sefâhet yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o ma‘nevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Mâdem ehl-i îmân ve tâat göz önündeki gördüğü kabri, bir hazîne-i ebediyeye bir saadet-i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu; ve o ezelî mukadderât piyangosundan milyarlar altın ve elmasları
SAYFA 5
kazandıracak bir bilet dahi îmân vesîkasıyla ona çıkmış. Her vakit Gel, biletini al, diye beklemesinden derin esaslı hakîkî lezzet ve zevk-i ma‘nevî öyle bir lezzettir ki, eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama husûsî bir cennet hükmüne geçtiği hâlde, o zevk ve lezzet-i azîmeyi terk edip gençlik sâikasıyla o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhâne ve heveskârâne muvakkat bir lezzet-i gayr-i meşrûayı ihtiyâr eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar peygamberi aleyhissalâtü vesselâm inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allâh’ı tanıyabilirler. Allâh’ı bilmeseler de, kemâlâta medâr olacak bazı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir müslüman hem enbiyâyı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vâsıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiç bir peygamberi tanımaz. ve Allah’ı da tanımaz. Ve ruhunda kemâlâtı muhâfaza edecek hiç bir esâsâtı bilemez. Çünki peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri; ve dîni ve da‘veti umûm nev‘-i beşere baktığı için; ve mu‘cizâtça ve dînce umûma fâik ve bütün nev‘-i beşere bütün hakāikte üstâdlık edip on dört asırda parlak
SAYFA 6
bir sûrette isbat eden ve nev‘-i beşerin medâr-ı iftihârı bir Zât’ın asm terbiye-i esâsiyelerini ve usûl-ü dinini terk eden, elbette hiç bir cihette bir nûr, bir kemâl bulamaz. Sukūt-u mutlaka mahkûmdur.
İşte ey hayât-ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endîşe-i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını te’mîn için çabalayan bîçâreler Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, râhatını isterseniz, meşrû‘ dâiredeki keyfe iktifâ ediniz. O keyfinize kâfîdir. Hâricinde ve gayr-i meşrû‘ dâiredeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyânâtta elbette anladınız. Eğer mâzî yani geçmiş zamanın hâdisâtı sinema ile hâl-i hâzırda gösterdikleri gibi, istikbâldeki ahvâl dahi, meselâ elli sene sonraki hâlleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefâhet şimdiki güldüklerine yüz binler nefrîn ve nefret edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve dâimî sürûru isteyen, îmân dâiresindeki terbiye-i Muhammediyeyi aleyhissalâtü vesselâm kendine rehber etmek gerektir.
SAYFA 7
Bir zaman Eskişehir Hapishânesinin penceresinde oturmuştum.
Karşısında bulunan lise mektebinin büyük kızları, onun havlusunda gülerek raks ederken onları o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat birden elli sene sonraki vaz‘iyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları sûretini aldı. Ondan bu gelen hakîkat inkişâf etti. Yani elli sene sonraki hâllerini ma‘nevî ve hayâlî bir sinema ile gördüm ki: o gülen altmış kızdan ellisi, kabirde azâb çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celb ediyorlar. Ben de onlara ağladım. Fitne-i âhirzamanın mâhiyeti bana göründü ki: O fitnenin en dehşetlisi ve câzibedârı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyârı selb edip pervâne gibi sefâhet ateşine atıyor. Ve bir dakîka hayât-ı dünyeviyeyi, senelerle hayât-ı bâkiyeye tercîh ettiriyor.
SAYFA 8
Ben bir gün sokağa bakarken o fitnenin te’sîrli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: Bu bîçâreler, kendilerini bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşinden kurtaramazlar, diye düşünürken, birden o fitneyi ateşlendiren ve ta‘lîm eden irtidâdkâr bir şahs-ı ma‘nevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:
Ey cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini fedâ eden; ve sefîhâne dalâleti severek irtikâb eden; ve hevesât-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhâdı kabûl eden; ve hayatı perestişedip ölümden şiddetli korkan; ve kabri hâtırına getirmek istemeyen; ve irtidâda yüz tutan bedbaht Kat‘iyen bil ki: dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan bu saatten evvel ve bu dakîkadan sonra, bilumûm senin bu kâinâtın ve mâzî ve müstakbelin ve geçmiş nev‘in ve cinsin ve gelecek mahlûklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve tâifeler tamâmen ma‘dûm ve ölüdürler. İşte insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadâr olduğun