
SAYFA 1
Nûr Kahramanı Husrev’e
[504]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bayram tebrîkiyle beraber her birinizi derecesine göre birer Saîd ve birer vârisim ve benim yerimde nûrların birer bekçi ve muhâfızı olarak, ma‘nevî bir hâtıraya binâen kabûl ettiğimi haber verdiğim gibi, şimdi de size beyân ederim. Mâdem haddimden çok ziyâde hüsn-ü zannınızla bana ulûm-u îmâniye ve hizmet-i Kur’âniyede bir üstâdlık vermişsiniz. Ben de başta Husrev ve erkânlar, her birinize derecesine nisbeten, eski zaman üstâdlarının icâzet almaya lâyık olan talebelerine icâzet-i ilmiyeyi verdikleri misillü icâzet veriyorum. Ve bütün kanâatimle ve rûh u cânımla sizi tebrîk ediyorum. İnşâallâh şimdiye kadar sadâkat ve ihlâs dâiresinde fevkalâde neşr-i envâr ettiğiniz gibi, daha parlak devam edip, bu âciz, zayıf, mütekāid bir Saîd bedeline, binler muktedir, kuvvetli, vazîfeperver Saîd’ler olursunuz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 2
[505]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Her hâlde biriniz benim bedelime Diyânet Riyâseti’ne gitsin, benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdî Efendi’ye desin ki:
Zâtınız iki sene evvel nûrun külliyâtından bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular, tashîh edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashîhiyle meşgūlüm. Fakat tesemmüm hastalığıyla ziyâde perîşâniyetimden çabuk bitiremeyeceğim. Bitirdikten sonra, İnşâallâh takdîm edilecektir. Hediye almayan elbette hediye veremez kāidesine binâen, bu ziyâde kıymetdâr, ma‘nevî tefsîr-i Kur’ân, bu memleket-i İslâmiyenin âlimler reîsi olan zât-ı âlînize, nûrların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve numûne için üç cüz’ size evvelce gösterdiğimiz Kur’ân’ımızın basılmasına himmet ve sa‘y etmenize bir kudsî ücrettir.
Kat‘iyen size beyân ediyorum ki: Mes’elemizde, hiç bir târihte ilm-i hakîkate ve hakāik-i îmâniyeye karşı bu derece garazkârâne, gaddârâne tecâvüz olmamış. Sizin dâire-i ilmiyeniz ve riyâsetiniz, her şeyden evvel bu vazîfe-i dîniye ve ilmiyeyi yapmanızı iktizâ ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, benim bedelime Ahmed Hamdî nûrlara sâhip çıkacak diye kalbim ferâhlanıyordu,
SAYFA 3
teselli buluyordum. Size mahkeme müdâfaâtımızdan bazı parçalar evvelce dâirenize gönderdiğimiz hâlde, şimdi tamam, mükemmel ve aynı hakîkat bir nüsha müdâfaâtımı da size gönderiyorum. Ona göre sizin delâletinizle nûrların serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me’haz olarak göstermek niyetiyle gönderdik.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[506]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Gāyet Kıymetli, Fedâkâr, Nûr Kahramanı Ağabeyimiz Husrev,
Şimdi beş def‘adır, Diyânet Reîsi, nûrdan bir takımı musırrâne istedi. Üstâd da şiddetli hastalığı içinde tashîh edip şimdi bitmek üzeredir Diyânet Reîsi’nden onun ma‘nevî fiyatı olarak üç madde istemiş.
Birisi, sizin hârika yazdığınız Mu‘cizeli Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘etmek. Bu maddeyi kabûl etmiş, Yalnız Başındaki Türkçe ta‘rîfâtı müstakil kalsa, ayrı tab‘edilse münâsibdir demiş. İşte Üstâdımızın ona yazdığı mektûbu, berây-ı ma‘lûmât leffen size gönderiyoruz. Üstâd diyor ki: Hem bir takım Risâle-i Nûr’u, hem makine ile çıkan mecmûaları ona göndermek ve Husrev gibi bu işte en ziyâde alâkadâr bir kardeşimizin eliyle teslîm etmek cihetini meşveretinize havâle ediyoruz. Siz de tam bir meşveretle, sizin bu mes’elede oraya gitmenizin, vücûdca sıhhatiniz müsâidse
SAYFA 4
ve fikriniz de muvâfık ise, muayyen bir vakitte acele oraya gidersiniz ve adresinizi bildirirsiniz. Biz de takımı ve mecmûaları size Ankara’ya elinize yetiştireceğiz. Hatta siz isterseniz, kendi hesabınıza, onları müftüler neşretmek niyetiyle Diyânet Reîsi’ne verirsiniz.
Nûr Talebelerinden Sâdık, İbrâhîm
Üstâdın Hizmetinde Halîl
[507]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim Safranbolu, Eflâni Havâlîsi Nûr Şâkirdleri,
Sizlere, gönderdiğiniz nûr eczâlarının hediyesine binler Bârekallâh ve Mâşâallâh deriz. Cenâb-ı Hakk sizleri iki cihânda mes‘ûd eylesin. Âmîn.
Nûr’un mübârek, fedâkâr şâkirdlerinin her biri, bir kısım risâleleri güzelce yazıp, bu sırada bana hediye etmeleri ve bir kısım tatlı teberrük ile beraber, şiddetli hastalığım ve sıkıntılarım içinde garîp bir tarzda bana gelmesi, eskiden beri mukābelesiz hediyeyi kabûl etmemek kāidem iken, o kāidenin aksine olarak kemâl-i sevinç ve memnûniyetle kabûl ettiğime sebeb, üç ma‘nîdâr ve garîp hâdiselerdir:
Birincisi: Bir kısım paramla aldığım bana mahsûs makine mahsûlü on bir mecmûa ve elmas kalemli nûrun kıymetdâr üç şâkirdinin yazdıkları tam bir takım
SAYFA 5
Risâle-i Nûr’u, Diyânet Riyâseti’nin beş altı def‘a musırrâne istemesi üzerine hâzırladığım aynı zamanda ve bir derece yabânî kalan müftüler ve hocalara bir ma‘nevî hediye ve müşevvik olarak göndermek teşebbüsü zamanında, böyle çok ehemmiyetli bu vazîfeyi yerine getirmek için Husrev’i buraya istiyordum. Hâlbuki vaz‘iyetim müşkil bir hâlde, çok merâk ediyordum. Birden küçük bir Husrev olan kahraman Sungur aynı vakitte geldi. Beni çok endişe ve telâşlardan ve masraflardan kurtardığı gibi, bu vazîfe, iki sene mütemâdiyen yanımda hizmeti kadar kıymetdâr olduğu için, kat‘î kanâatim geldi ki, bu da nûrun neşrindeki muvaffakiyetin bir kerâmetidir.
İkinci hâdise: Ben kendime âit nüshalarımı Diyânet Riyâseti’ne gönderdiğim aynı zamanda, aynen mîzânla ziyâdenoksân olmayarak tartılsa, aynen o kadar, nûrun Safranbolu, Eflâni havâlîsindeki nûrun küçük kahramanları gönderdikleri mübârek hediyeleri lisân-ı hâl ile bana dediler: Merâk etme Biz zâyiât yerine geldik. O zâyiâtın yerini doldurduk. Ben de rûh u cânla kabûl ettim ve gönderenleri tebrîk ettim. Daha teberrükleri bana dokunmadı.
Üçüncü hâdise: O mübârek hediyeler odada geldiği zamandan on dakîka evvel, serçe kuşuna benzer bir kuş yatağımın ayağı altında gördüm. Hâlbuki pencereler ve kapı kapalı. Hiç bir delik yok ki, o kuş girebilsin. Baktım, benden kaçmıyor. Bir parça ekmek verdim, yemedi. Kalben dedim: Üç dört sene evvel, aynı burada
SAYFA 6
kuşların müjde vermesi gibi, bu da müjde veriyor. Hakîkaten aynı zamanda o mübârek nûrlu hediye geldiği gibi, üç senedir haber almadığım müftü kardeşim Abdülmecîd’den güzel bir mektûb aldım. Bana hizmet eden Halîl geldi. Bu kuşa bak, bu da eski kuşlar gibi bir müjdecidir dedim. Sonra pencereyi açtık ki, gitsin, gitmiyordu. Yukarıda beş altı def‘a uçtu, gitmedi. Sonra Sungur da geldi: İşte sen de gör dedik, o da gördü. Yarım sâat sonra, nasıl görülmesi hârika oldu, bulunmaması da hârika oldu. Pencereden çıkmadan, Halîl ile aradık, bulamadık, kayboldu. Hatta bu ma‘nevî hediyenin gelmesi ve Husrev yerinde Sungur imdâda yetişmesi, ehemmiyetini göstermeye bir kat‘î hâdise budur ki, Sungur gelmeden iki gün evvel demek o evden çıktığı gün Halîl rüyada görüyor ki, Sungur, Mustafâ Usman ile buraya gelmişler. Büyük bir hâdise ve şa‘şaalı bir merâsim yapılmış. Benden Ta‘bîri nedir? diye sordu. Ben de merâk ettim, Sen ne için bu rüyayı bana söyledin? Acaba onların başına bir zarar mı gelmiş? diye bir gece sabaha kadar endişe ile müteessirdim. O rüyâ-yı sâdıka az ta‘bîr ile çıktı. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 7
[508]
Muhterem Husrev Ağabeyimiz Aşağıdaki istid‘â Reîs-i Cumhûr’a, Başvekîl’e, Hey’et-i Vekîleye, Adliye Vekîli’ne ve berây-ı ma‘lûmât Diyânet Riyâseti’ne gönderilmiştir. Kahraman Sungur bu vazîfeyi görmek için bugün Ankara’ya hareket etmiştir.
Reîs-i Cumhûr’a, Hey’et-i Vekîleye, Başbakanlığa, Adliye Bakanlığı Yüksek Katı’na, Diyânet Riyâseti’ne Ankara
Hakîkî adâlet ve hürriyet için çalışan zâtlara birkaç nokta beyân ediyorum:
Birinci Nokta: Hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara Ağır Cezâ Mahkemesi, bütün Risâle-i Nûr eczâlarını tedkîk edip ve ehl-i vukûfun da iştirâkiyle berâetlerine ve sâhiplerine iâde etmesine bir mahzûr olmadığına karar verip, Saîd’i arkadaşlarıyla berâet ve tahliye ederek, iki sene ellerde ve mahkemelerde kalan Nûr Risâleleri’nin tamamıyla Saîd’e ve arkadaşlarına iâde edildiği ve aynı kararı Mahkeme-i Temyîz kaziye-i muhkeme hâline getirip tasdîk ettiği hâlde, şimdi Afyon’un, Saîd’in şahsına karşı iki garazkârın aynı kitabları, hem gāyet antika mu‘cizâtlı yazılı Kur’ân’ını, bütün bütün hilâf-ı kānûn olarak müsâdere edip, Saîd ve arkadaşlarına verdiği asılsız hükmünü yine aynı Mahkeme-i Temyîz bozduğu ve şimdi vatan ve milleti eski partinin garazkârâne istibdâdından kurtaran hamiyetkâr, vatanperver bazı demokrat liderleri kemâl-i istihsân ile o risâleleri kabûl edip sâhib oldukları
SAYFA 8
hâlde, üç senedir hiç sebebsiz binler lira bizim gibi fukarâya zarar vermek, üç def‘a berâet etmiş bir mahkemeyi üç sene uzatıp acîb bir zulüm içinde şahsî bir garazkârlık vardır ki yirmi ay tecrîd-i mutlakta hizmetçisiyle temas ettirmediler. Tahliyeden sonra iki polis kapısında nöbetçi bıraktılar. Hem o gāyet müttakî nûr şâkirdlerini kasten, sebebsiz, sırf takvâlarına ihânet için, mağrib namazının vaktinde muhâkeme edip, namazlarını kazâya bırakarak acîb bir zulmetmişler. Hem bütün bu Risâle-i Nûr eserlerini bir def‘a da Isparta tamâmen müsâdere edip tedkîkten sonra tekrar aynen iâde etmiş.
Demokratların zamanında mâdem Ezân-ı Muhammedî asm ve dîn dersleri gibi şeâir-i İslâmiye ile Kur’ân’a hizmet ve eskilerin Kur’ân zararına tahrîbâtları ta‘mîre başlanılmış. Ve mâdem dinsizlerin ve masonların ve komünistlerin eserleri intişâr ediyor. Âlem-i İslâm’ın Mekke, Medîne, Şâm gibi yerlerinde büyük âlimlerin takdîr ve tahsînlerine mazhar olmuş ve Diyânet Riyâseti’nde hocalara okutturulan Zülfikār, Asâ-yı Mûsâ as ve Sirâcü’n-Nûr gibi, feylesofları susturan mübârek mecmûaları müsâdere etmek, üç sene onlarla beraber binler lira kıymetinde değerli, muʻcizâtlı, altun ile ism-i Celâl yazılmış, Diyânet Reîsi bütün takdîri ile tab‘ına çalıştığı Kur’ân’ı müsâdere eden adamlar, elbette adâlet ve adliye ve hakîkat hesabına değil, belki komünist, masonluk hesabına bir garazkârlık ediyorlar. Ben kendim zehir hastalığıyla şiddetli
SAYFA 9
hasta olduğumdan ve kendi hukūkumu müdâfaa edemediğimden, Sungur’u kendime vekîl ediyorum. Eski hükûmetin bana karşı yirmi senelik işkence ile bu tahrîbâtın kaldırılmasını, adâletperver yeni hükûmetin bakanlarından bekliyorum. Kardeşlerimden Mustafâ Sungur’u tevkîl ediyorum.
Nûr Şâkirdleri nâmına Saîdü’n-Nûrsî
(Sungur Ankara’da iken Üstâdımıza yazdığı mektûbun sûretidir)
[509]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Azîz, çok Mübârek, çok Müşfik, çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Mübârek, makbûl duâlarınız ile bugün Risâle-i Nûr denilen şems-i ma‘neviyeyi, hem çok mübârek ve kıymetli mektûbunuzu Diyânet Riyâseti Başkanı Ahmed Hamdî Efendi’ye teslîm ettik. Sevinçler içinde mübârek mecmûa ve nûrları kendi husûsî kütübhânesine koydu. İnşâallâh bunları kendi öz ve hâs kardeşlerime okumak için vereceğim ve bu sûretle tedrîcî tedrîcî neşrine çalışacağız dedi.
Çok sevgili Üstâdım efendim Mübârek mektûbunuzdaki emirlerinizi yapacağını söyledi. Fakat şimdi, hemen, birden bire bunların neşri olmaz. Ben bu eserleri
SAYFA 10
hâs arkadaşlarıma okutturup, merâklılara göre ileride neşrederiz. İnşâallâh tam ve parlak şekilde ileride neşrine çalışacağını söyledi.
Azîz Üstâdım efendim, şimdi derhâl bu bîçâre talebeniz, nûrların neşri için elimizde bir vesîka vermediğinden üzüldüm. Fakat kendisi Risâle-i Nûr’un neşrine tarafdâr ve bütün kuvvetiyle çalışacağını söylediği için sevindim.
Çok sevgili Üstâdım Ahmed Hamdî Efendi, siz sevgili Üstâdımıza nasıldır dediler. Bu bîçâre Evrâd ve ma‘nevî vazîfeler cihetinde bir noksânlık yok. Fakat başka cihette her türlü perişanım perişan olmayan ve dâimâ azîz olan siz sevgili Üstâdımızın bu sözlerini söyleyince, gözleri yaşararak dediler ki: İnşâallâh o daha çok yaşayacak ve pek büyük hizmetler daha yapacak dediler.
Çok sevgili Üstâdım efendim Bundan sonra bu bîçâre, yine görüşmek üzere oradan ayrıldım. Konya’lı ve Mülkiye’de okuyan, nûrlara çok bağlı Ahmed Atak kardeşimizle ve onunla beraber gelen ve aynı mektepte okuyan, Afyonlu ve Emirdağı’nda sizinle beraber görüşen ve mübârek ellerinizi öpmek şerefine nâil olan Cemîl’in kardeşi Mustafâ ile beraber, şimdi Ankara Müftüsü olan ve siz sevgili kahraman Üstâdımızla Erzincan ve İstanbul’da arkadaşlık eden ve ihtiyâr olan Sâdık ile görüştük.
SAYFA 11
Âh, sevgili Üstâdımız Bize, kurtarıcımız ve vesîle-i saâdetimiz olan sevgili Üstâdımızın eski hâtıralarından biraz bahsettiler. Kendisi anlatırken dâimâ âh çekiyor. Hayret ve istihsânla kâh gülüyor, kâh üzülüyor. Ve bize diyor ki: Kardeşler, o zât bize benzemez. O bir hârikadır. Hem onun bazı hâlleri vardır ki, o zaman kendine sâhib değildir. Kalbine ne doğarsa o tecelliyât-ı İlâhiyedir diye Risâle-i Nûr’un kudsî tercümanını bize anlatıyordu. Hatta Ayasofya Câmi‘nde, binlerce kişiye azîz, kahraman Mollâ Saîd’in nutkunu anlatırken, hayretler içinde kaldık. Ey mühdîler Bu kurulacak binâ-yı devletin mühdîleri sizsiniz. Bu binâ yâ binâ-yı küfür, yâ binâ-yı îmân, yâ binâ-yı nifâk olacak İlâ-âhir; nutkunuzu ve sonlarında Kalpten hakāik çıplak çıkıyor. Nâmahrem olanlar dışarıya gitsinler. diye bütün binlerce halkı hayretlere sevkeden, kahramanlar kahramanının nutkunu bize söylerken, Keşke ne olaydı, o zamanki nutkunu dinlese idik, diye içimizden âh ettik. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür, mübârek kalbinizden fışkıran Risâle-i Nûr’u okuduk Elhamdülillâh, o bize yeter.
Hem Dîvân-ı Örfî’de, mahkemedeki paşalara, azîz Üstâdımızı i‘dâmla tehdîd etmelerine karşı: Ben ecel istasyonunda, ölüm şimendiferini bekleyen bir kimseyim. Ben korkmam diye istikbâlin kahraman kurtarıcısının kahraman sözlerini bu mübârek ihtiyâr müftüden dinledik. Sonra üçümüz ayrılıp postahânede bu mektûbu siz
SAYFA 12
müşfik ve çok sevgili Üstâdımıza yazdık. Bu iki kıymetli kardeşler, pek çok selâm ve hürmetler ile mübârek el ve ayaklarınızdan öpüyor ve mübârek duâlarınızı pek çok yalvarıyorlar. Ve onlar da ma‘nen imzalarını siz sevgili Üstâdımıza duâlarınızla arz ettiğimiz bu sönük, perişan ve pek acele yazabildiğimiz bu mektûba imzalarını atıyorlar.
Çok sevgili Üstâdım Kusur ve hatâlarımı af buyurun. Bu nihâyetsiz lütuflara mukābil, ben bir hiçim. Binler selâm ve hürmetle mübârek el ve ayaklarınızdan öper, duâlarınızı yalvarır, kusurlarımı affetmenizi çok müşfik Üstâdım, yalvarırım. Çok azîz, çok mübârek, çok sevgili Üstâdım efendim hazretleri, emirlerinizi bekliyorum. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç, perişan ve çok kusûrlu hizmetkârınız Sungur
SAYFA 13
[510]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem Ahmed Hamdî Efendi Hazretleri,
Bir hâdise-i rûhiyemi size beyân ediyorum. Çok zaman evvel, zâtınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların, zarûrete binâen ruhsata tâbi‘ ve azîmet-i şer‘iyeyi bırakan fikirlerine, benim fikirlerim muvâfık gelmiyordu. Ben hem onlara, hem sana hiddet ederdim. Neden azîmeti terkedip ruhsata tâbi‘ oluyorlar? diye, Risâle-i Nûr’u doğrudan doğruya sizlere göndermezdim. Fakat üç dört sene evvel, yine şiddetli, kalbime sizi tenkîdkârâne bir teessüf geldi. Birden ihtâr edildi ki:
Bu senin eski medrese arkadaşların olan, başta Ahmed Hamdî olan zâtlar, dehşetli ve şiddetli bir tahrîbâta karşı ehvenü’ş-şer düstûruyla mümkün olduğu kadar, bir derece, bir kısım vazîfe-i ilmiyeyi mukaddesâtın muhâfazasına sarfedip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecbûriyetle bazı noksânlarına ve kusurlarına
SAYFA 14
İnşâallâh keffâret olur, diye kalbime şiddetle ihtâr edildi. Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakîkî uhuvvet nazarıyla bakmaya başladım. Onun için benim bu şiddetli tesemmüm hastalığım vefâtımla netîcelenmesi düşüncesiyle, sizi nûrlara, benim bedelime hakîkî sâhib ve hâmî ve muhâfız olacağınızı düşünerek, üç sene evvel, mükemmel bir takım Risâle-i Nûr’u size vermek niyet etmiştim. Fakat şimdi hem mükemmel değil, hem tamamı değil, fakat ekseriyet-i mutlaka eczâları nûr şâkirdlerinden gāyet mühim üç zâtın onon beş sene evvel yazdıkları bir takımı, sizin için şiddetli hastalığım içinde bir derece tashîh ettim. Bu üç zâtın kaleminin benim yanımda on takım kadar kıymeti var. Senden başka bu takımı kimseye vermeyecektim. Buna mukābil onun ma‘nevî fiyâtı da üç şeydir:
Birincisi: Siz mümkün olduğu kadar Diyânet Riyâseti’nin şu‘belerine vermek için; mümkünse eski hurûf, değilse yeni harf ile ve hâs arkadaşlarımdan tashîhe yardım için birisi başta bulunmak şartıyla, memleketteki Diyânet Riyâseti’nin şu‘belerine yirmi otuz tane teksîr edilmektir. Çünkü hâricî dinsizlik cereyânına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyânet Riyâseti’nin vazîfesidir.
İkincisi: Mâdem Nûr Risâleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esası, hem başları, hem şâkirdlerisiniz. Onlar sizin hakîkî malınızdır. Münâsib görmediğiniz risâleyi, şimdilik neşrini geri bırakırsınız.