BEŞ RİSÂLEYazı Mektubu

7

[Bir kısım kardeşlerime husûsî bir mektûbdur]

Yazıda usanan; ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede, sâir evrâdı, beş cihetle Hâşiyeibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime, iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.

Birincisi: یُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِ ev kemâ kāl; Yani Mahşerde ulemâ-yı hakîkatin sarf ettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur. İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ ev kemâ kāl; Yani Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında, sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.

Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofî meşreb kardeşlerim. Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki:, Böyle bir zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîate ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek hâlis kalemlerden akan siyah nûr; ve âb-ı hayât hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise onu kazanmaya çalışınız. Eğer deseniz:, Hadîste âlim ta‘bîri var. biz, bir kısmımız yalnız kâtibiz?

8

Elcevab: Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma‘nevîsi var. şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî, bu zamanın mühim büyük bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum hâlde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen, bu fakîre bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaz‘iyetini verdiğinizden, bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır. hadîste gösterilen ecri alırsınız

Saîdü’n-Nûrsî

9

[Onuncu Huccet-i Îmâniye ]

Asâ-yı Mûsâ Aleyhisselâm’dan

Yirminci Mektûb’un Birinci Makamı’dır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ بِیَدِهِ الْخَیْرُ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ

Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı pek çok fazîleti bulunan; ve bir rivâyet-i sahîhada ism-i a‘zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhîdiyenin, on bir kelimesi var. Her bir kelimesi’nde, hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i tevhîd-i rubûbiyet, hem bir ism-i a‘zam noktasında bir kibriyâ-yı vahdet ve bir kemâl-i vahdâniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakîkatlerin îzâhını sâir sözlere havâle edip, bir va‘de binâen şimdilik mücmel bir hulâsa sûretinde İki Makam bir Mukaddeme ile ona bir fihrist yapacağız.

10

Mukaddeme: Ey insan kat‘iyen bil ki: Hilkatin en yüksek gāyesi ve fıtratın en yüce netîcesi, îmân-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki ma‘rifetullâhtır. Cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni‘meti, o ma‘rifetullâh içindeki muhabbetullâhtır. Ve rûh-u beşer için en hâlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki lezzet-i rûhâniyedir. Evet bütün hakîkî saâdet ve hâlis sürûr ve şirin ni‘met ve sâfî lezzet, elbette ma‘rifetullâh ve muhabbetullâhtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saâdete, ni‘mete, envâra, esrâra ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakîkî tanımayan sevmeyen, nihâyetsiz şekāvete, âlâma, evhâma ma‘nen ve maddeten mübtelâ olur. Evet şu perişan dünyada, âvâre nev‘-i beşer içinde, semeresiz bir hayâtta, sâhibsiz, hâmîsiz bir sûrette, âciz, miskîn bir insan, dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev‘-i beşer içinde, bu perişan fânî dünyada, insan sâhibini tanımasa, mâlikini bulmasa, ne kadar bî-çâre, sergerdân olduğunu herkes anlar. Eğer sâhibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine ilticâ eder. kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner. Ve bir ticaretgâh olur.

11

Birinci Makam: Şu kelâm-ı tevhîdiyenin on bir kelimesinin her birinde, birer müjde var. Ve o müjdede birer şifâ, ve o şifâda birer lezzet-i ma‘neviye bulunur.

Birinci Kelime: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta mübtelâ ve nihâyetsiz a‘dânın hücûmuna hedef olan rûh-u insanî, şu kelimede öyle bir nokta-i istimdâd bulur ki: Bütün hâcâtını te’mîn edecek bir hazîne-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinâd bulur ki: Bütün a‘dâsının şerrinden emîn edecek bir kudret-i mutlakanın sâhibi olan kendi Ma‘bûdunu ve Hâlikını bildirir. ve tanıttırır. Sâhibini gösterir. Mâliki kim olduğunu, irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve rûhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, dâimî bir sürûru te’mîn eder.

İkinci Kelime: وَحْدَهُ Şu kelimede şifâlı ve saâdetli bir müjde vardır. Şöyle ki: Kâinâtın ekser envâıyla alâkadâr ve o alâkadârlık yüzünden perişan ve keşmekeşlik içinde boğulmak derecesine gelen rûh-u beşer ve kalb-i insan, وَحْدَهُ kelimesi’nde bir melce’ ve bir halâskâr bulur ki, onu bütün o keşmekeşlikten, o perişaniyetten kurtarır. Yani وَحْدَهُ ma‘nen der: Allâh birdir. Başka şeylere mürâcaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun

12

eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünki Sultân-ı Kâinât, birdir. Her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir. Her şey, onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlûbunu buldun, hadsiz minnetlerden ve korkulardan kurtuldun.

Üçüncü Kelime: لَا شَرٖیكَ لَهُ Yani nasıl ki: ulûhiyetinde ve saltanatında şerîki yoktur. Allâh bir olur. Müteaddid olamaz. Öyle de, rubûbiyetinde ve icrââtında ve îcâdâtında dahi şerîki yoktur. Bazen olur ki, sultân bir olur. Saltanatında şerîki olmaz. Fakat icrââtında onun me’mûrları, onun şerîki sayılırlar. Ve onun huzûruna herkesin girmesine mâni‘ olurlar. Bize de mürâcaat et, derler. Fakat ezel ebed sultânı olan Cenâb-ı Hakk, saltanatında şerîki olmadığı gibi, icrâât-ı rubûbiyetinde dahi muînlere, şerîklere muhtâç değildir. Emir ve irâdesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiç bir şey hiç bir şeye müdâhale edemez. Doğrudan doğruya herkes, ona mürâcaat edebilir. Şerîki ve muîni olmadığından, o mürâcaatçı adama: Yasaktır, Onun huzûruna giremezsin, denilmez. İşte şu kelime rûh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki: Îmânı elde eden rûh-u beşer, mâni‘siz, müdâhalesiz, hâilsiz, mümânaatsız, her hâlinde, her arzusunda, her anda

13

her yerde o ezel ve ebedî ve hazâin-i rahmet mâliki ve defâin-i saadet sâhibi olan Cemîl-i Zülcelâl ve Kadîr-i Zülkemâl’in huzûruna girip hâcâtını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinâd ederek, kemâl-i ferah ve sürûru kazanabilir.

Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ Yani mülk, umûmen onundur. Sen hem onun mülküsün, hem memlûküsün. Hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime şöyle şifâlı bir müjde veriyor. ve diyor: Ey insan; Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünki sen, kendini idare edemezsin. O yük ağırdır. Kendi başına muhâfaza edemezsin. Belâlardan sakınıp levâzımâtını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhûde ızdırâba düşüp azâb çekme. Mülk başkasınındır. O mâlik, hem Kadîr’dir, hem Rahîm’dir. Kudretine istinâd et. Rahmetini ithâm etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul. Hem der ki: Ma‘nen sevdiğin ve alâkadâr olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslâh edemediğin şu kâinât, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sâhibine teslîm et. Ona bırak. Cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîm’dir, hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrâhîm Hakkı gibi: Mevlâ görelim neyler. Neylerse güzel eyler

14

de. Pencerelerden seyret. İçlerine girme.

Beşinci Kelime: وَلَهُ الْحَمْدُ Yani hamd ü senâ, medih ve minnet, ona mahsûstur. Ona lâyıktır. Demek ni‘metler onundur. Ve onun hazînesinden çıkar. Hazîne ise, dâimîdir. İşte şu kelime şöyle müjde verip diyor ki: Ey insan; Ni‘metin zevâlinden elem çekme. Çünki rahmet hazînesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp, o elemden feryâd etme. Çünki o ni‘met meyvesi, bir rahmet-i bî-nihâyenin semeresidir. Ağacı bâkîdir. Meyve gitse, yerine gelen var. Ni‘metin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyâde lezzetli bir iltifât-ı rahmeti, hamd ile düşünüp, lezzeti birden, yüz derece yapabilirsin. Nasıl ki bir pâdişâh-ı zî-şânın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde, yüz, belki bin elmanın lezzetinin fevkınde bir iltifât-ı şâhâne lezzetini sana ihsâs ve ihsân eder. Öyle de لَهُ الْحَمْدُ kelimesi ile; yani hamd ve şükür ile; yani ni‘metten in‘âmı hissetmekle; yani Mün‘imi tanımakla ve in‘âmını düşünmekle; yani onun rahmetinin iltifâtını ve şefkatinin teveccühünü ve in‘âmının devamını düşünmekle; ni‘metten bin derece daha lezîz ma‘nevî bir lezzet kapısını sana açar.

Altıncı Kelime: یُحْیٖی Yani hayatı veren odur. Ve hayatı rızık ile idâme eden de odur. Ve levâzımât-ı hayâtı ihzâr eden,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç