BEŞ RİSÂLE

64

[YİRMİ ÜÇÜNCÜ LEM‘A]

Tabiat Risâlesi

On Yedinci Lem‘a’nın On Altıncı Nota’sı iken, ehemmiyetine binâen Yirmi Üçüncü Lem‘a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor. küfrün temel taşını zîr u zeber ediyor.

İhtâr: Şu notada tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü, ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne kadar hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden dokuz muhâl ile beyân edilmiştir. Sâir risâlelerde o muhâller kısmen îzâh edildiğinden, burada gāyet muhtasar olmak haysiyetiyle bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için birdenbire Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi, nasıl bu âkil feylesoflar kabûl etmişler, ve o yoldan gidiyorlar, hâtıra geliyor. Evet onlar, mesleklerinin iç yüzünü görmemişler. Hem hakîkat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki yazılmıştır. Her bir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-i ma‘kûl hulâsa-i mezhebleri, mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu, gāyet bedîhî ve kat‘î burhânlarla şübhesi olanlara tafsîlen beyân

65

ve isbat etmeye hazırım. Hâşiye

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِی اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

Şu âyet-i kerîme, istifhâm-ı inkârî ile:; Cenâb-ı Hakk hakkında şek olmaz, ve olmamalı demekle, vücûd ve vahdâniyet-i İlâhiye, bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor. Şu sırrı îzâhtan evvel bir ihtâr:

İhtâr: Bin üç yüz otuz sekiz senesinde, bundan on iki sene evvel, Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun

66

Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gāyet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. Eyvâh dedim, Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek.

O vakit, şu âyet-i kerîme, bedâhet derecesinde vücûd ve vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edip o zındıkanın başını dağıtacak derecede, Kur’ân-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir burhânı, Arabî risâlemde yazdım. Ankara’da Yeni Gün Matbaası’nda tab‘ ettirmiştim. Fakat maa’t-teessüf Arabî bilenler az; ve ehemmiyetli bakanlar da nâdir olmakla beraber, gāyet muhtasar ve mücmel bir sûrette olan o kuvvetli burhân, te’sîrini gösteremedi. Maa’t-teessüf o dinsizlik fikri, hem inkişâf etti. hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye o burhânı, Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O burhânın bazı parçaları bazı risâlelerde tam îzâh edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risâlelerde inkısâm etmiş olan müteaddid burhânlar, bu burhânlarla kısmen ittihâd ediyor. her biri, bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor.

67

[Mukaddime]

Ey insan; Kat‘iyen bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i îmân, bilmeyerek isti‘mâl ediyorlar. Mühimlerinden Üç Tanesini beyân edeceğiz:.

Birincisi: اَوْجَدَتْهُ الْاَسْبَابُ Yani Esbâb, bu şeyi îcâd ediyor. İkincisi: تَشَكَّلَ بِنَفْسِهٖ Yani Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor. Üçüncüsü: اِقْتَضَتْهُ الطَّبٖیعَةُ Yani Tabîîdir, tabiat iktizâ edip, îcâd ediyor. Evet mâdem mevcûdât var, inkâr edilmez. Hem her mevcûd, san‘atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem mâdem kadîm değildir, yeniden oluyor. Herhalde ey mülhid; Bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı ya diyeceksin ki: Esbâb-ı âlem, onu îcâd ediyor. Yani esbâbın ictimâında, O mevcûd vücûd buluyor. Veyâhûd, o kendi kendine teşekkül ediyor. Veyâhûd Tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te’sîriyle vücûda geliyor. Veyâhûd Bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretiyle îcâd edilir. Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. evvelki üç yol; muhâl, battâl, mümteni‘, gayr-i kābil oldukları kat‘î isbat edilse, bizzarûre ve bilbedâhe dördüncü yol olan tarîk-i vahdâniyet, şeksiz şübhesiz sâbit olur.

68

Ammâ Birinci Yol ki: Esbâb-ı âlemin ictimâıyla teşkîl-i eşyâ; ve vücûd-u mahlûkāttır. Pek çok muhâlâtından yalnız Üç tanesini zikrediyorum. Birincisi: Bir eczâhânede, gāyet muhtelif maddelerle dolu yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden zî-hayat bir ma‘cun istenildi. Hem hayâtdâr hârika bir tiryâk, onlardan yapılmak îcâb etti. Geldik, o eczâhânede o zî-hayat ma‘cunun ve o hayâtdâr tiryâkın, çoklukla efrâdını gördük. O ma‘cunlardan her birisini tedkîk ettik. Görüyoruz ki: o kavanoz şişelerden her birisinden bir mîzân-ı mahsûsla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından, ve hâkezâ; muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden bir dirhem ya noksân veya fazla alınsa, o ma‘cun, zî-hayat olmaz. hâsiyetini gösteremez. Hem o hayâtdâr tiryâkı da tedkîk ettik. Her bir kavanozdan bir mîzân-ı mahsûsla bir madde alınmış ki: zerre mikdâr noksân veya ziyâde olsa, tiryâk hâssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, her birisinden ayrı ayrı bir mîzânla alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarlarda eczâlar alınmış. Acaba hiç bir cihette imkân ve ihtimâl var mı ki: o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garîb bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, her birisinden alınan mikdâr kadar, yalnız o mikdâr aksın. beraber gitsinler,

69

toplanıp o ma‘cunu teşkîl etsinler. Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var mı? Eşek, muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, Bu fikri kabûl etmem diye kaçacaktır.

İşte bu misâl gibi, her bir zî-hayat, elbette zî-hayat bir ma‘cundur. Her bir nebât, hayâtdâr bir tiryâk gibidir. Çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden ve gāyet hassâs bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse; ve Esbâb îcâd etti denilse, aynen o eczâhânedeki ma‘cunun, şişelerin devrilmesiyle vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır.

Elhâsıl: Şu eczâhâne-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin mîzân-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet, ve nihâyetsiz bir ilim, ve her şeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. Kör, sağır, hudûdsuz, sel gibi akan anâsır ve tabâyiin ve esbâbın işidir diyen bedbaht, o tiryâk-ı acîbin, Kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet küfür, ahmakāne ve sarhoşâne dîvânece bir hezeyandır.

70

İkinci Muhâl: Her şey; Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse, lâzım gelir ki: Âlemin pek çok anâsır ve esbâbının, her bir zî-hayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda; kemâl-i intizâmla, gāyet hassâs bir mîzânla, ve tamam bir ittifâkla, muhtelif ve birbirine zıd, mübâyin esbâbın ictimâı, o kadar zâhir bir muhâldir ki: sinek kanadı kadar şuûru bulunan, Bu muhâldir, olamaz diyecektir. Evet bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbıyla alâkadârdır. belki bir hulâsasıdır. Eğer kudret-i ezeliyeye verilmezse, o esbâb-ı maddiye onun vücûdu yanında bizzât hazır bulunmak lâzımdır. belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki cisminin küçük bir numûnesi olan gözündeki bir hüceyresine girmeleri îcâb eder. Çünki: sebeb, maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım gelir. Şu hâlde iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hüceyrecikte, erkân-ı âlemin ve anâsır ve tabâyiin maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım gelir. İşte sofestâînin en eblehleri dahi, böyle bir meslekten utanıyorlar.

71

Üçüncü Muhâl: اَلْوَاحِدُ لَا یَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ kāide-i mukarreresiyle:, Bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir. Hususan o mevcûd, gāyet mükemmel bir intizâma ve hassâs bir mîzâna ve câmi‘ bir hayâta mazhar ise, bilbedâhe sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddid ellerden çıkmadığını, belki gāyet Kadîr ve Hakîm olan bir tek elden çıktığını gösterdiği hâlde; hadsiz, câmid, câhil, mütecâviz, şuûrsuz, karmakarışıklık içinde; kör, sağır esbâb-ı tabîiyenin karmakarışık ellerine; ve hadsiz imkânât yolları içinde ictimâ‘ ve ihtilât ile, o esbâbın körlüğü ve sağırlığı ziyâdeleştiği hâlde; o muntazam, mevzûn ve vâhid bir mevcûdu, onlara isnâd etmek; yüz muhâli birden kabûl etmek gibi akıldan uzaktır.

Haydi bu muhâlden kat‘-ı nazar, esbâb-ı maddiyenin te’sîrleri, elbette mübâşeretle ve temasla olur. Hâlbuki o esbâb-ı tabîiyenin temasları, zî-hayat mevcûdların zâhiriyledir. Hâlbuki görüyoruz ki: o esbâb-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas etmedikleri, o zî-hayatın bâtını, on def‘a daha zâhirinden muntazam, daha latîf, san‘atça daha mükemmeldir. Esbâb-ı maddiyenin elleri ve âletleri hiç bir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temas

72

edemedikleri küçücük zî-hayatlar ve küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan san‘atça daha ziyâde acîb, hilkatçe bedî‘ bir sûrette oldukları hâlde; o câmid, câhil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıd olan sağır, kör esbâba isnâd etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur.

İkinci Mes’ele: Teşekkele binefsihî dir. Yani, Mevcûdât, kendi kendine teşekkül ediyor. İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var. Çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Numûne için muhâlâtından Üç Tanesini beyân ederiz.

Birincisi: Ey muannid münkir; Senin enâniyetin, seni o kadar ahmaklaştırmış ki: yüz muhâli birden kabûl etmeyi, hüküm ediyorsun. Çünki sen mevcûdsun. Ve basît bir madde ve câmid ve tegayyürsüz değilsin. Belki dâimâ teceddüdde olarak, gāyet muntazam bir makine; ve dâimâ tahavvülde, hârika bir saray gibisin. Senin vücûdunda, her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekā-yı nev‘ i‘tibâriyle alâkadârdır. ve alış

73

verişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadârlığı kırmamak için dikkat ediyorlar. Ve öylece ihtiyâtla ayaklarını atıyorlar. Güyâ bütün kâinâta bakıyorlar. Senin münâsebetini kâinâtta görüp, öylece vaz‘iyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin, o hârika vaz‘iyetlerine göre istifâde edersin.

Eğer sen vücûdundaki o zerreleri, Kadîr-i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçük me’mûrları; veya bir ordusu; veya kalem-i kaderin uçları; her bir zerre, bir kalem ucu; veya kalem-i kudretin noktaları; ve her bir zerre, bir nokta olduğunu kabûl etmezsen, o vakit senin vücûdunda çalışan her bir zerreye, öyle bir göz lâzım ki: senin mecmû‘-u cesedin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir göz; ve bütün senin mâzî ve müstakbelin, ve nesil ve aslın, ve anâsırının menba‘larını, ve rızkının ma‘denlerini bilecek, tanıyacak yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım gelir. Senin gibi böyle mes’elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine, bin Eflâtûn kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece dîvânece bir hurâfeciliktir.

74

İkinci Muhâl: Senin vücûdun, bin kubbeli hârika bir saraya benzer ki; her kubbesinde taşlar direksiz, birbirine baş başa verip, muallakta durdurulmuş. Belki senin vücûdun, bin def‘a böyle bir saraydan daha acîbdir. Çünki o saray-ı vücûdun, dâimâ kemâl-i intizâmla tazelenmektedir. Gāyet hârika olan; rûh, kalb ve ma‘nevî letâiften kat‘-ı nazar, yalnız cesedindeki her bir a‘zâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbiriyle kemâl-i muvâzene ve intizâmla baş başa verip; hârika bir binâ ve fevkalâde bir san‘at; ve göz, dil gibi acîb birer mu‘cize-i kudret gösteriyorlar. Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi‘ birer me’mûr olmazlarsa, o vakit; her bir zerre, umûm o ceseddeki zerrelere, hem hâkim-i mutlak, hem her birisine mahkûm-u mutlak, hem her birine misil, hem hâkimiyet noktasında zıd, hem yalnız Vâcibü’l-Vücûd’a mahsûs olan ekser sıfâtın masdarı ve menba‘ı, hem gāyet mukayyed, hem gāyet mutlak bir sûrette olmakla beraber, sırr-ı vahdetle, yalnız bir Vâhid-i Ehad’in eseriyle olabilen gāyet muntazam bir masnû‘-u vâhidi, o hadsiz zerrâta isnâd etmek, zerre kadar şuûru olan, bunun pek zâhir bir muhâl olduğunu, belki yüz muhâl olduğunu derk eder.

75

Üçüncü Muhâl: Eğer senin vücûdun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelî’nin kalemiyle mektûb olmazsa ve tabiata ve esbâba mensûb ve matbû‘ olsa, o vakit senin vücûdundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içindeki dâireler misillü binler mürekkebler adedince tabiat kalıblarının bulunması lâzım gelir. Çünki meselâ; bu elimizdeki kitap, eğer mektûb olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine istinâd edip, bütün onları yazar. Eğer mektûb olmazsa, ve o kâtibin kalemine verilmezse, Kendi kendine olmuş denilse, veya tabiata verilse, o vakit matbû‘ kitap gibi her bir harfi için bir demir kalem lâzımdır ki tab‘ edilsin. Nasıl ki matbaada hurûfât adedince demir harfler bulunur. sonra o kitaptaki harfler vücûd bulur. o vakit bir tek kaleme bedel, hurûfât adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurûfât içinde bazen olduğu gibi; bir büyük harfte, küçük kalemle bir sahîfe ince hat ile yazılmış ise; binler kalem, bir tek harf için lâzım gelir. Belki birbirinin içine girip muntazam bir vaz‘iyetle senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit her bir dâire, her bir cüz’ için, o mürekkebât adedince kalıblar lâzım gelir. Haydi yüz muhâl içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi, bu muntazam san‘atlı demir harfleri ve mükemmel kalıbları ve kalemleri yapmak için, yine bir tek kaleme

76

verilmezse, o kalemlerin ve o kalıbların ve o demir harflerin yapılması için, onların adedince yine kalemler, kalıblar, harfler lâzım. Çünki onlar da yapılmışlar. ve onlar da muntazam san‘atlıdırlar. Ve hâkezâ; Müteselsilen gittikçe gidecek. İşte sen de anla. Bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât ve hurâfeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl; Sen de utan, bu dalâletten vazgeç.

Üçüncü Kelime: İktezathü’t-tabîat Yani Tabiat iktizâ ediyor. tabiat yapıyor. İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Numûne için Üçünü zikrediyoruz.

Birinci Muhâl: Eğer mevcûdâtta, hususan zî-hayatta görünen basîrâne ve hakîmâne olan san‘at ve îcâd, Şems-i Ezelî’nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnâd edilse, lâzım gelir ki, tabiat, îcâd için her şeyde hadsiz ma‘nevî makine ve matbaaları bulundursun. veyâhûd her şeyde, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet derc etsin. Çünki, nasıl; şemsin cilveleri ve akisleri, zemîn yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâlî ve aksî güneşcikler, semâdaki tek güneşe isnâd

77

edilmezse, lâzım gelir ki: bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında, tabîî ve fıtrî, hem güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, ma‘nen çok derin bir güneşin hâricî vücûdunu kabûl ederek, zerrât-ı zücâciye adedince tabîî güneşleri kabûl etmek lâzım geldiği gibi, aynen bu misâl gibi, mevcûdât ve zî-hayat, doğrudan doğruya Şems-i Ezelî’nin cilve-i esmâsına verilmezse, her bir mevcûdda, hususan her bir zî-hayatta, hadsiz bir kudret ve irâde ve nihâyetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabîî kuvveti, âdetâ bir ilâhı, içinde kabûl etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinâttaki muhâlâtın en bâtılı, en hurâfesidir. Hâlik-ı Kâinât’ın bir sineğe müteveccih san‘atını, mevhûm, ehemmiyetsiz, şuûrsuz bir tabiata veren insan, elbette yüz def‘a hayvandan daha hayvan, daha şuûrsuz olduğunu gösterir.

İkinci Muhâl: Eğer gāyet intizâmlı ve mîzânlı, san‘atlı ve hikmetli şu mevcûdât, nihâyetsiz Kadîr ve Hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnâd edilse lâzım gelir ki: tabiat her bir parça toprakta, Avrupa’nın umûm matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri ve matbaaları bulundursun. tâ o parça toprak, menşe’ ve tezgâh olduğu hadsiz

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç