
SAYFA 28
[Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm Birinci Zeyli; On Dokuzuncu Söz]
Risâlet-i Ahmediye’ye asm dâirdir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ On dört reşehâtı tazammun eden On Dördüncü Lem‘a’nın
Birinci Reşhası: Rabbimizi bize ta‘rîf eden üç büyük küllî muarrif var. Birisi: Şu kitâb-ı kâinâttır ki, bir nebze şehâdetini, on üç lem‘a ile Nûr Risâlesi’nden, on üçüncü dersten işittik. Birisi: Şu kitâb-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan, Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Birisi de: Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’dır. Şimdi şu ikinci burhân-ı nâtık olan, Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalıyız, dinlemeliyiz. Evet; o burhânın şahs-ı ma‘nevîsine bak:. Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrâb, Medîne bir minber, O burhân-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i îmâna imam, bütün insanlara hatîb, bütün enbiyâya reîs, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri. Bütün enbiyâ hayâtdâr kökleri, bütün evliyâ tarâvetdâr semereleri bir şecere-i nûrâniyedir ki: her biri da‘vâsını, mu‘cizâtlarına istinâd eden bütün enbiyâ; ve kerâmetlerine i‘timâd eden bütün evliyâ tasdîk edip imza ediyorlar. Zîrâ o Peygamberimiz Aleyhisselâtü
SAYFA 29
Vesselâm لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der. da‘vâ eder. Bütün sağ ve sol, yani mâzî ve müstakbel taraflarında saf tutan o nûrânî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ‘ ederek ma‘nen صَدَقْتَ وَبِالْحَقِّ نَطَقْتَ derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla te’yîd edilen bir müddeâya parmak karıştırsın.
İkinci Reşha: O nûrânî burhân-ı tevhîd, nasıl ki iki cenâhın icmâ‘ ve tevâtürüyle te’yîd ediliyor. Öyle de Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semâviyenin Hâşiyeyüzler işârâtı; ve irhâsâtın binler rumûzâtı; ve hâtiflerin meşhûr işârâtı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı; ve şakk-ı kamer gibi binler mu‘cizâtının delâlâtı; ve şerîatinin hakkāniyeti ile te’yîd ve tasdîk ettikleri gibi; zâtında gāyet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesi; ve vazîfesinde nihâyet hüsnündeki secâyâ-yı gāliyesi; ve kemâl-i emniyetini; ve kuvvet-i îmânını ve gāyet itmi’nânını ve nihâyet vüsûkunu gösteren fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metâneti, da‘vâsında nihâyet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor.
SAYFA 30
Üçüncü Reşha: Eğer istersen gel, Asr-ı Saâdet’e, Cezîretü’l-Arab’a gidelim. Hayâlen olsun Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı vazîfe başında görüp ziyâret edelim. İşte bak, Hüsn-ü sîret ve cemâl-i sûret ile mümtâz bir zâtı görüyoruz ki: Elinde mu‘ciznümâ bir kitap, lisânında hakāik âşinâ bir hitâb, bütün benî-âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı bir hutbe-i ezeliyeyi teblîğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muammâ-yı acîbânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinât olan tılsım-ı muğlakını feth ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan ve bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müdhiş suâl-i azîm olan, Necisin? Nereden geliyorsun? Ve nereye gidiyorsun? suâllerine, mukni‘ ve makbûl cevâb veriyor.
Dördüncü Reşha: Bak, Öyle bir ziyâ-yı hakîkat neşreder ki: Eğer o zâtın o nûrânî dâire-i hakîkat-i irşâdından hâric bir sûrette kâinâta baksan, elbette kâinâtın şeklini bir mâtemhâne-i umûmî hükmünde, ve mevcûdâtı birbirine ecnebî belki düşman; ve câmidâtı dehşetli cenazeler; ve bütün zevi’l-hayatı, zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetîmler hükmünde görürsün. Şimdi bak:; O zâtın neşrettiği nûr ile, o mâtemhâne-i umûmî, şevk ve cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti.
SAYFA 31
O ecnebî düşman mevcûdât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer mûnis me’mûr, birer müsahhar hizmetkâr vaz‘iyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici kimsesiz yetîmler, birer tesbîh içinde zâkir veya vazîfe paydosundan şâkir sûretine girdi.
Beşinci Reşha: Hem o nûr ile, kâinâttaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tegayyürât ma‘nâsızlıktan ve abesiyetten ve tesâdüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektûbât-ı Rabbâniye, birer sahîfe-i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ-yı esmâ-yı İlâhiye ve âlem dahi, bir kitâb-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar. Hem insanı bütün hayvanâtın mâdûnuna düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyâcâtı; ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden vâsıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı o nûr ile nûrlandığı vakit, insan bütün hayvanât ve bütün mahlûkāt üstüne çıkar. O nûrlanmış acz ve fakr ve akıl ile, niyâz ile nâzenîn bir sultân; ve fîzâr ile nâzdâr bir halîfe-i zemîn olur. Demek o nûr olmazsa, kâinât da, insan da, hatta her şey dahi hiçe iner. Evet böyle bedî‘ bir kâinâtta, böyle bir zât lâzımdır. Yoksa kâinât ve eflâk olmamalıdır.
SAYFA 32
Altıncı Reşha: İşte o zât asm, bir saâdet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi; ve rahmet-i bî-nihâyenin kâşifi ve i‘lâncısı; ve saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsininin dellâlı ve seyircisi; ve künûz-u esmâ-yı İlâhiyenin keşşâfı ve göstericisi olduğundan, böyle baksan, yani ubûdiyeti cihetiyle onu bir misâl-i muhabbet, bir timsâl-i rahmet, bir şeref-i insâniyet, en nûrânî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan, yani risâleti cihetiyle bir burhân-ı Hak, bir sirâc-ı hakîkat, bir şems-i hidâyet, bir vesîle-i saâdet göreceksin. İşte bak. Nasıl berk-i hâtıf gibi onun nûru, şark ile garbı tuttu. ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, o zâtın hediye-i hidâyetini kabûl edip hırz-ı cân etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki: böyle bir zâtın bütün da‘vâlarının esası olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهْ ı, bütün merâtibiyle beraber kabûl etmesin?
Yedinci Reşha: İşte bak; Şu cezîre-i vâsiada, vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inâdcı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def‘aten kal‘ ve ref‘ ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile techîz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstâd eyledi. Bak, Değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, rûhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshîr etti. Mahbûb-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultân-ı ervâh oldu.
SAYFA 33
Sekizinci Reşha: Bilirsin ki: Sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Hâlbuki bak. Bu zât büyük ve çok âdetleri, hem inâdcı mutaassıb büyük kavimlerden, zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref‘ edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış bir sûrette sâbit olarak vaz‘ ve tesbît ediyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icrââtı yapıyor. İşte şu asr-ı saadeti görmeyenlere, Cezîretü’l-Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzler feylesofları alsınlar, oraya gitsinler. yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzde birisini, acaba yapabilirler mi?
Dokuzuncu Reşha: Hem bilirsin:, Küçük bir adam, küçük bir haysiyetiyle, küçük bir cemâatte, küçük bir mes’elede, münâzaralı bir da‘vâda, hicabsız, pervâsız küçük, fakat hacâlet-âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu zâta. Pek büyük bir vazîfede, pek büyük bir vazîfedâr, pek büyük bir haysiyetiyle, pek büyük emniyete muhtâç bir hâlde, pek büyük bir cemâatte, pek büyük bir husûmet karşısında, pek büyük mes’elelerde, pek büyük bir da‘vâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâ-pervâ, bilâ-tereddüd, bilâ-hicâb, telâşsız,
SAYFA 34
samîmî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedîd ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْیٌ یُوحٰی. Evet, hak aldatmaz. hakîkat-bîn, aldanmaz. Hak olan mesleği, hileden müstağnîdir. hakîkat-bîn gözüne hayâlin ne haddi var ki: hakîkat görünsün, aldatsın.
Onuncu Reşha: İşte bak:. Ne kadar merâk-âver, ne kadar câzibedâr, ne kadar lüzûmlu, ne kadar dehşetli hakāiki gösterir. ve mesâili isbat eder. Bilirsin ki: en ziyâde insanı tahrîk eden, meraktır. Hatta eğer sana denilse: Yarı ömrünü, yarı malını versen, kamerden ve müşteriden biri gelir, kamerde ve müşteride ne var ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve başına ne geleceğini haber verecek. Merakın varsa, vereceksin. Hâlbuki şu zât, öyle bir Sultân’ın ahbârını söylüyor ki: Memleketinde kamer, bir sinek gibi bir pervâne etrafında döner. O arz olan pervâne ise, bir lâmba etrafında pervâz eder. ve o güneş olan lâmba ise, o Sultân’ın binler menzillerinden bir misâfirhânesinde, binler misbâhlar içinde bir lâmbasıdır. Hem öyle acâib bir âlemden hakîkî olarak bahsediyor, ve öyle bir inkılâbdan haber veriyor ki: binler küre-i arz bomba olsa
SAYFA 35
patlasalar, o kadar acîb olmaz. Bak O zâtın lisânında اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ اَلْقَارِعَةُ gibi sûreleri işit. Hem öyle bir istikbâlden doğru olarak haber veriyor ki: Şu dünyevî istikbâl, ona nisbeten bir katre serâb hükmündedir. Hem öyle bir saadetten pek ciddî olarak haber veriyor ki: Bütün saâdet-i dünyeviye, ona nisbeten bir berk-i zâilin, bir şems-i sermede nisbeti gibidir.
On Birinci Reşha: Böyle acîb ve muammâ-âlûd şu kâinâtın perde-i zâhirîsi altında, elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hârika ve fevkalâde mu‘ciznümâ bir zât lâzımdır. Hem bu zâtın gidişatından görünüyor ki: O zât görmüş. ve görüyor. ve gördüğünü söylüyor. Hem Bizi ni‘metleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı, bizden ne istiyor? marziyâtı nedir? Pek sağlam olarak bize ders veriyor. Hem bunlar gibi daha pek çok merâk-âver, lüzûmlu hakāiki ders veren bu zâta karşı, her şeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken, ekser insanlara ne olmuş ki: sağır olmuşlar, kör olmuşlar, belki dîvâne olmuşlar ki: bu hakkı görmüyorlar, bu hakîkati işitmiyorlar, anlamıyorlar.
SAYFA 36
On İkinci Reşha: İşte şu zât, mevcûdât Hâlikının vahdâniyetinin hakkāniyeti derecesinde hak bir burhân-ı nâtık ve bir delîl-i sâdık olduğu gibi, haşrin ve saâdet-i ebediyenin dahi bir burhân-ı kātıı, bir delîl-i sâtııdır. belki nasıl ki o zât, hidâyetiyle saâdet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesîle-i vusûlüdür. Öyle de; duâsıyla, niyâzıyla o saâdetin sebeb-i vücûdu ve vesîle-i îcâdıdır. Haşir mes’elesinde geçen şu sırrı, makam münâsebetiyle tekrar ederiz:
İşte bak; O zât, öyle bir salât-ı kübrâda duâ ediyor ki: güyâ şu cezîre, belki arz, o zâtın azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder. Bak hem öyle bir cemâat-i uzmâda niyâz ediyor ki: güyâ benî-âdemin zaman-ı Âdemden asrımıza ve kıyâmete kadar bütün nûrânî kâmil insanlar, o zâta ittibâ‘ ile iktidâ edip, duâsına Âmîn diyorlar. Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki:, Değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcûdât, niyâzına:; Evet Yâ Rabbenâ ver, Biz dahi istiyoruz, deyip iştirâk ediyorlar. Hem öyle fakîrâne, öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkāne, öyle tazarru‘kârâne niyâz ediyor ki: bütün kâinâtı ağlattırıyor. Duâsına iştirâk ettiriyor. Bak, Hem öyle bir maksad ve öyle bir gāye için duâ ediyor ki: insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkātı, esfel-i sâfilînden, sukûttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten
SAYFA 37
a‘lâ-yı illiyyîne; yani kıymete, bekāya, ulvî vazîfeye çıkarıyor. Bak, Hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne; ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhâmkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki: güyâ bütün mevcûdâta ve semâvâta ve arşa işittirip, vecde getirip, duâsına Âmîn Allâhümme âmîn dedirtiyor. Bak, Hem öyle Semî‘ ve Kerîm bir Kadîr’den ve öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki: bilmüşâhede en hafî bir zî-hayatın, en hafî bir hâcetini, bir niyâzını görür, işitir, kabûl eder, merhamet eder. Çünki istediğini, velev lisân-ı hâl ile olsun, verir. ve öyle bir sûret-i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ki: şübhe bırakmaz, bu terbiye ve tedbîr, öyle bir Semî‘ ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hâstır.
On Üçüncü Reşha: Acaba bütün efâzıl-ı benî-âdemi arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı A‘zam’a müteveccihen el kaldırıp duâ eden, şu şeref-i nev‘-i insân ve ferîd-i kevn ü zamân ve bihakkın Fahr-i Kâinât, ne istiyor? Bak dinle; Saâdet-i ebediye istiyor. bekā istiyor. likā istiyor. cennet istiyor. Hem merâyâ-yı mevcûdâtta ahkâmını ve cemâllerini gösteren, bütün esmâ-yı kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. Hatta eğer rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi hesabsız o matlûbun esbâb-ı mûcibesi olmasa idi, şu zâtın tek duâsı, baharımızın îcâdı kadar kudretine hafîf gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti. Evet;
SAYFA 38
nasıl ki o zâtın risâleti, şu dâr-ı imtihânın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de o zâtın ubûdiyeti dahi, öteki dârın açılmasına sebebdir. Acaba ehl-i akıl ve tahkîke لَیْسَ فِی لْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dedirten şu meşhûd intizâm-ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san‘at; ve misilsiz cemâl-i Rubûbiyet, hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizâmsızlığı kabûl eder mi ki: en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin, en ehemmiyetli en lüzûmlu arzuları, ehemmiyetsiz görüp işitmesin. anlamasın. yapmasın. Hâşâ ve kellâ; Yüz bin def‘a hâşâ. Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl etmez. çirkin olmaz.
Yâhû; ey hayâlî arkadaşım. Şimdilik kâfîdir. geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda şu cezîrede kalsak, yine o zâtın garâib-i icrââtının ve acâib-i vezâifinin yüzde birisini tamâmen ihâta edip temâşâsında doymayız. Şimdi gel; Üstünde döneceğimiz her asra, birer birer bakacağız. Bak nasıl her asır, o Şems-i Hidâyet’den aldıkları feyiz ile çiçek açmışlar. Ebû Hanîfeler, Şâfiîler, Ebû Bâyezid-i Bestâmîler, Şâh-ı Geylânîler, Şâh-ı Nakşbendler, İmâm-ı Gazâlîler, İmâm-ı Rabbânîler ks gibi milyonlar münevver meyveler vermişler. Meşhûdâtımızın tafsîlâtını başka vakte ta‘lîk edip, o mu‘ciznümâ ve hidâyet-edâya,
SAYFA 39
bir kısım kat‘î mu‘cizâtına işâret eden bir salavât getirmeliyiz.
عَلٰی مَنْ اُنْزِلَ عَلَیْهِ الْفُرْقَانُ الْحَكٖیمُ.. مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ.. مِنَ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ.. سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلٰوةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهٖ.. عَلٰی مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰیةُ وَالْاِنْجٖیلُ وَالزَّبُورُ.. وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِیَٓاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ.. وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ.. سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلٰاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهٖ.. عَلٰی مَنْ جَٓاءَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ.. وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ.. وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ.. وَشَبَعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهٖ مِأٰتٌ مِنَ الْبَشَرِ.. وَنَبَعَ الْمَٓاءُ مِنْ بَیْنِ اَصَابِعِهٖ ثَلٰاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ.. وَاَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْیَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالْمَدَرَ.. صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ.. وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ.. سَیِّدِنَا وَشَفٖیعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِی الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖی مَرَایَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَٓاءِ عِنْدَ قِرَٓائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰٓی اٰخِرِ الزَّمَانِ.. وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا یَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَٓا اٰمٖینَ
Şuâât-ı Ma‘rifetü’n-Nebî nâmındaki Türkçe bir risâlede ve On Dokuzuncu Mektûb’da ve şu Söz’de icmâlen işâret ettiğimiz,
SAYFA 40
delâil-i nübüvvet-i Ahmediyeyi asm beyân etmişim. Hem onda, Kur’ân-ı Hakîm’in vücûh-u i‘câzı, icmâlen zikredilmiş. Yine Lemeât nâmında Türkçe bir risâlede ve Yirmi Beşinci Söz’de, Kur’ân’ın kırk vecihle mu‘cize olduğunu icmâlen beyân etmişim. ve kırk vücûh-u i‘câzına işâret etmişim. O kırk vecihte yalnız nazımda olan belâgati, İşârâtü’l-İ‘câz nâmındaki bir tefsîr-i arabîde, kırk sahîfe içinde yazmışım. Eğer ihtiyâcın varsa, şu üç kitaba mürâcaat edebilirsin.
On Dördüncü Reşha: Mahzen-i mu‘cizât ve mu‘cize-i kübrâ olan Kur’-ân-ı Hakîm, nübüvvet-i Ahmediye asm ile vahdâniyet-i İlâhiyeyi o derece kat‘î isbat ediyor ki: başka burhâna hâcet bırakmıyor. Biz de onun ta‘rîfine ve medâr-ı tenkîd olmuş bir-iki lem‘a-i i‘câzına işâret ederiz.
İşte Rabbimizi bize ta‘rîf eden Kur’ân-ı Hakîm, şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme-i ezeliyesi; ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi‘ dillerinin tercümân-ı ebedîsi; ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri; ve zeminde ve gökte gizli esmâ-yı İlâhiyenin ma‘nevî hazînelerinin keşşâfı; ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakāikin miftâhı; ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı; ve şu âlem perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazînesi; ve İslâmiyet âlem
SAYFA 41
ma‘nevîsinin güneşi, temeli, hendesesi; ve âlem-i uhrevînin mukaddes haritası; ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsîr-i vâzıhı, burhân-ı kātıı, tercümân-ı sâtıı; ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi; ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’in mâ ve ziyâsı; ve nev‘-i beşerin hikmet-i hakîkiyesi; ve insaniyeti saâdete sevk eden hakîkî mürşidi ve hâdîsi; ve insana hem bir kitâb-ı şerîat, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı ubûdiyet, hem bir kitâb-ı emir ve da‘vet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı fikirdir. Hem insanın bütün hâcât-ı ma‘neviyesine merci‘ olacak çok kitapları tazammun eden, tek câmi‘ bir kitâb-ı mukaddestir. Hem bütün evliyâ ve sıddîkînin, urefâ ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine; ve her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvîr edecek; ve her bir mesleğin mesâkına muvâfık ve onu tasvîr edecek birer risâle ibrâz eden mukaddes bir kütübhâne hükmünde, bir kitâb-ı semâvîdir.
Sebeb-i kusûr tevehhüm edilen tekrârâtındaki lem‘a-i i‘câza bak ki: Kur’ân, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı da‘vet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir. belki elzemdir, eblağdır. Ehl-i kusûrun zannı gibi değildir. Zîrâ zikrin şe’ni, tekrar ile tenvîrdir. duânın şe’ni, terdâd ile takrîrdir. emir ve da‘vetin şe’ni, tekrar ile te’kîddir. Hem herkes,