BEŞ RİSÂLEİhlâs Risâlesi

47

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِتٖینَ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰیهَا وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا

Ey âhiret kardeşlerim; Ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım. Bilirsiniz ve biliniz. Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas en büyük bir kuvvet en makbûl bir şefâatçi en metîn bir nokta-i istinâd en kısa bir tarîk-i hakîkat en makbûl bir duâ-yı ma‘nevî en kerâmetli bir vesîle-i makāsıd en yüksek bir haslet en sâfî bir ubûdiyet ihlâstır. Mâdem ihlâsta mezkûr hâssalar gibi çok nûrlar var. ve çok kuvvetler var. Ve mâdem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukābilinde ve şiddetli tazyîkāt karşısında ve savletli bid‘alar ve dalâletler içerisinde, bizler gāyet az ve zaîf ve fakîr ve kuvvetsiz olduğumuz hâlde, gāyet ağır ve büyük ve umûmî ve kudsî bir vazîfe-i îmâniye ve hizmet-i Kur’âniye, omuzumuza ihsân-ı İlâhî tarafından konulmuştur. Elbette herkesten ziyâde bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbûr ve mükellefiz.

48

Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için, gāyet derecede muhtâcız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zâyi‘ olur, devam etmez. hem şiddetli mes’ûl oluruz. وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلاً âyetindeki şiddetli, tehdîdkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saâdet-i ebediye zararına ma‘nâsız, lüzûmsuz, zararlı, kederli, hodfurûşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyât-ı süfliyenin ve menâfi‘-i cüz’iyenin hâtırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umûm kardeşlerimizin hukukuna tecâvüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakāik-i îmâniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

Ey kardeşlerim; Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mâni‘leri olur. Şeytanlar, o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar. Bu mâni‘lere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbâbdan, yılandan, akrebden çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm:, اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖی demesiyle, nefs-i emmâreye i‘timâd edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre, sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhâfaza etmek ve mâni‘leri def‘ etmek için, gelecek düstûrlar rehberiniz olsun.

49

Birinci Düstûrunuz: Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok. Eğer o kabûl etse, bütün halk reddetse, te’sîri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabûl ettirir. onları da râzı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya yalnız, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.

İkinci Düstûrunuz: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkîd etmemek, ve onların üstünde fazîlet furûşluk nev‘inden gıbta damarını tahrîk etmemektir. Çünki nasıl, insanın bir eli, diğer eline rekābet etmez. bir gözü, bir gözünü tenkîd etmez. dili, kulağına i‘tirâz etmez. kalb, rûhun ayıbını görmez. belki birbirinin noksânını ikmâl eder. kusûrunu örter. ihtiyâcına yardım eder. vazîfesine muâvenet eder. Yoksa, o vücûd-u insânın hayatı söner. rûhu kaçar. cismi de dağılır. Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları, birbiriyle rekābetkârâne uğraşmaz. birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez. birbirinin kusûrunu görerek tenkîd edip sa‘ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün isti‘dâdlarıyla, birbirinin hareketini umûmî maksada tevcîh etmek için yardım ederler. hakîkî bir tesânüd ve bir ittifâkla, gāye-i hilkatlerine

50

yürürler. Eğer zerre mikdâr bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak. neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sâhibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.

İşte, ey Risâle-i Nûr şâkirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları; Sizler ve bizler, öyle bir insân-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı ma‘nevînin a‘zâlarıyız. Ve hayât-ı ebediye içindeki saâdet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan Dârü’s-Selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi asm çıkaran bir sefîne-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden, bin yüz on bir kuvvet-i ma‘neviyeyi te’mîn eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla, tesânüd ve ittihâd-ı hakîkîye muhtâcız ve mecbûruz.

Evet; üç elif, ittihâd etmezse üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihâd-ı maksad ve ittifâk-ı vazîfe ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakîkî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi dörtbinden geçtiğine, pek çok vukûât-ı târîhiye şehâdet

51

ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîkî ve samîmî bir ittifâkta her bir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir. ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakîkî müttehid adamın her biri, yirmi gözle bakıyor, on akıl ile düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda, ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Hâşiye

52

Üçüncü Düstûrunuz: Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet kuvvet, haktadır. ve ihlâstadır. Haksızların kuvveti dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samîmiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar. Evet, kuvvet, hakta ve ihlâsta olduğuna bir delîl, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu da‘vâyı isbat eder. ve kendi kendine delîl olur. Çünki, yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukābil, burada sizinle yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Hâlbuki kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garîb, yarım ümmî, insafsız me’mûrların tarassudât ve tazyîkātları altında yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmette, eski hizmetten yüz derece fazla muvaffakıyeti gösteren ma‘nevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat‘iyen şübhem kalmadı. Hem i‘tirâf ediyorum ki, samîmî ihlâsınızla, şân ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan, beni bir derece kurtardınız. İnşâallâh tam ihlâsa muvaffak olursunuz. beni de tam ihlâsa sokarsınız.

Bilirsiniz ki: Hazret-i Alî Radıyallâhü Anh, o mu‘cizevârî kerâmetiyle; ve Hazret-i Gavs-ı A‘zam, o hârika kerâmet-i gaybiyesiyle

53

sizlere bu sırr-ı ihlâsa binâen iltifât ediyorlar. ve himâyetkârâne teselli verip, hizmetinizi ma‘nen alkışlıyorlar. Evet; hiç şübhe etmeyiniz ki; onların bu teveccühleri, ihlâsa binâen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem‘a’daki şefkat tokatlarını tahattur ediniz. Böyle ma‘nevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstâd bulmak isterseniz, وَیُؤْثِرُونَ عَلٰٓی اَنْفُسِهِمْ sırrıyla, ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercîh ediniz. Hatta en latîf ve güzel bir hakîkat-i îmâniyeyi muhtâç bir mü’mine bildirmek ki, en ma‘sûmâne, zararsız bir menfaattir. Mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için istemeyen bir arkadaşla yaptırması, hoşunuza gitsin. Eğer, Ben sevâb kazanayım, bu güzel mes’eleyi ben söyleyeyim arzunuz varsa, çendân onda bir günâh ve zarar yoktur. Fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.

Dördüncü Düstûrunuz: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda, ve fazîletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihâr etmektir. Ehl-i tasavvufun mâbeyninde Fenâ fişşeyh, fenâ firresûl ıstılâhâtı var.

54

Ben sofî değilim. Fakat onların bu düstûru, bizim mesleğimizde fenâ fi'l-ihvân sûretinde güzel bir düstûrdur. Kardeşler arasında buna, tefânî denilir. Yani birbirinde fânî olmaktır. Yani kendi hissiyât-ı nefsâniyesini unutup, kardeşlerinin meziyât ve hissiyâtıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürîd mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki hakîkî kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstâdlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost; ve en fedâkâr arkadaş; ve en güzel takdîr edici yoldaş; ve en civânmerd kardeş olmak iktizâ eder. Bu hılletin üssü’l-esâsı, samîmî ihlâstır. Samîmî ihlâsı kıran adam, bu hılletin en yüksek kulesinin başından sukût eder. Gāyet derin bir çukura düşmek ihtimâli var. Ortada tutunacak yer bulamaz.

Evet yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine, bilmeyerek yardım etmek ihtimâli var. İnşâallâh Risâle-i Nûr yoluyla Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın dâire-i kudsiyesine girenler, dâimâ nûra, ihlâsa, îmâna kuvvet verecekler. ve öyle çukurlara sukût etmeyeceklerdir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç