
SAYFA 22
[Altıncı Huccet-i Îmâniye]
Asâ-yı Mûsâ Aleyhisselâm’dan
[Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakîkati]
Dokuzuncu Hakîkat: Bâb-ı ihyâ ve imâtedir. İsm-i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir. Hiç mümkün müdür ki: Ölmüş, kurumuş koca arzı ihyâ eden; ve o ihyâ içinde her biri, beşer haşri gibi acîb, üç yüz binden ziyâde envâ‘-ı mahlûkātı haşir ve neşredip kudretini gösteren; ve o haşir ve neşir içinde, nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyâz ve tefrîk ile ihâta-i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermanlarıyla beşerin haşrini va‘d etmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet-i ebediyeye çeviren; ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp, birbirine yardımcı ve müsahhar kılmakla azamet-i rubûbiyetini gösteren; ve beşeri, şecere-i kâinâtın en câmi‘, en nâzik, en nâzenîn, en nâzdâr ve en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp kendine muhâtab ittihâz ederek, her şeyi ona müsahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyâmeti getirmesin. Haşri yapmasın veya yapamasın. Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin. Mahkeme-i kübrâyı açamasın. Cennet ve cehennemi yaratmasın. Hâşâ ve kellâ.
SAYFA 23
Evet; şu âlemin Mutasarrıf-ı Zî-şân’ı, her asırda, her senede, her günde, bu dar ve muvakkat rûy-u zemînde haşr-i ekberin ve meydân-ı kıyâmetin pek çok emsâlini ve numûnelerini ve işârâtını îcâd ediyor. Ezcümle; haşr-i bahârîde görüyoruz ki: Beş altı gün zarfında küçük büyük hayvanât ve nebâtâttan üç yüz binden ziyâde envâı, haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde îcâd ediyor. Hâlbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmış iken, kemâl-i imtiyâz ve teşhîs ile o kadar sür‘at ve vüs‘at ve suhûlet içinde, kemâl-i intizâm ve mîzân ile altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kābil midir ki: Bu işleri yapan zâta, bir şey ağır gelebilsin. Ve semâvât ve arzı, altı günde halk edemesin. İnsanı, bir sayha ile haşredemesin. Hâşâ.
Acaba mu‘ciznümâ bir kâtib bulunsa, harfleri ya bozulmuş veya mahvolmuş üç yüz bin kitabı tek bir sahîfede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksânsız, hepsini beraber gāyet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa, birisi sana dese: Şu kâtib, kendi te’lîf ettiği senin suya düşmüş olan kitabını, yeniden bir dakîka zarfında hâfızasından yazacak.
SAYFA 24
Sen diyebilir misin ki: Yapamaz, inanmam. Veyâhûd bir sultân-ı mu‘cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için; bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdîl eder, denizleri karalara çevirdiğini gördüğün hâlde, sonra görsen ki: büyük bir taş, dereye yuvarlanmış. o zâtın kendi ziyafetine da‘vet ettiği misafirlerinin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: O zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmayacak. Sen desen ki: Kaldırmaz veya kaldıramaz. Veyâhûd bir zât, bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkîl ettiği hâlde, biri dese: O zât bir boru sesiyle, efrâdı istirâhat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar nizâmı altına girerler. Sen desen ki: İnanmam, Ne kadar dîvânece hareket ettiğini anlarsın.
İşte; şu üç temsîlî fehmettin ise, bak. Nakkāş-ı Ezelî gözümüzün önünde kışın beyaz sahîfesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-u arzın sahîfesinde üç yüz binden ziyâde envâı, kudret ve kader kalemiyle ahsen-i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz. beraber yazar. Birbirine mâni‘ olmaz. Teşkîlce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz. Evet en büyük bir ağacın rûh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte derc edip
SAYFA 25
muhâfaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz, vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder, denilir mi? Ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr, âhirete giden misafirlerin yolunda, nasıl bu arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi? Hem hiçten, yeniden bütün zî-hayatın ordularını, bütün cesedlerinin taburlarında kemâl-i intizâm ile, zerrâtı, emr-i kün feyekûn ile kaydedip yerleştiren, ordular îcâd eden Zât-ı Zülcelâl, tabur misâl, cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esâsiye ve eczâ-yı asliyesini, bir sayha ile nasıl toplayabilir, denilir mi?
Hem bu bahar haşrine benzeyen dünyanın her devrinde, her asrında, hatta gece gündüzün tebdîlinde, hatta cevv-i havada bulutların îcâd ve ifnâsında, haşre numûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözün ile görüyorsun. Hatta eğer hayâlen bin sene evvel kendini farz etsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzî ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan asırlar, günler adedince, misâl-i haşir ve kıyâmetin numûnelerini göreceksin. Sonra bu kadar numûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr-i cismânîyi akıldan uzak görüp, istib‘âd etmekle inkâr etsen, ne kadar dîvânelik olduğunu, sen de anlarsın.
SAYFA 26
Bak. Fermân-ı A‘zam, bahsettiğimiz hakîkate dâir ne diyor? فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ
Elhâsıl: Haşre mâni‘, hiç bir şey yoktur. Muktezîsi ise her şeydir. Evet mahşer-i acâib olan şu koca arzı, âdî bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden; ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan; ve güneşi, onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden; ve seyyârâtı, meleklerine tayyâre yapan bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rubûbiyeti ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti, elbette böyle geçici, devamsız, bî-karâr, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekāsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünyâ üzerinde kurulmaz ve durmaz. Demek ona şâyeste, dâimî, berkarâr, zevâlsiz, muhteşem bir diyâr-ı âhar var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi, onun için çalıştırır. Oraya da‘vet eder. Ve oraya nakledeceğine, zâhirden hakîkate geçen ve kurb-u huzûruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-ü münevvere aktâbı, bütün ukûl-ü nûrâniye erbâbı şehâdet ediyorlar. Bir mükâfât ve mücâzât ihzâr ettiğini, müttefikan haber veriyorlar. Ve mükerreren pek kuvvetli va‘d ve pek şiddetli tehdîd eder, diye naklederler. Hulfü’l-va‘d ise, hem zillet, hem tezellüldür. Hiç bir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü’l-vaîd ise, ya afdan veya aczden gelir. Hâlbuki, küfür Hâşiye, cinâyet-i mutlakadır. Affa kābil değildir. Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir. Şâhidler ve muhbirler ise, mesleklerinde, meşreblerinde,
SAYFA 27
mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde, kemâl-i ittifâkla şu mes’elenin esasında müttehiddirler. Kesretçe, tevâtür derecesindedirler. Keyfiyetçe, icmâ‘ kuvvetindedirler. Mevki‘ce, her biri, nev‘-i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe, şu mes’elede hem ehl-i ihtisâs, hem ehl-i isbâttırlar. Hâlbuki bir fende veya bir san‘atta iki ehl-i ihtisâs, binler başkalardan müreccahtırlar. Ve ihbârda iki müsbit, binler nâfîlere tercîh edilirler. Meselâ Ramazân hilâlinin sübûtunu ihbâr eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da‘vâ, daha zâhir bir hakîkat olamaz. Demek şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise, bir beyderdir, bir harmandır. Cennet ve cehennem ise, birer mahzendirler.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 28
[Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm Birinci Zeyli; On Dokuzuncu Söz]
Risâlet-i Ahmediye’ye asm dâirdir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ On dört reşehâtı tazammun eden On Dördüncü Lem‘a’nın
Birinci Reşhası: Rabbimizi bize ta‘rîf eden üç büyük küllî muarrif var. Birisi: Şu kitâb-ı kâinâttır ki, bir nebze şehâdetini, on üç lem‘a ile Nûr Risâlesi’nden, on üçüncü dersten işittik. Birisi: Şu kitâb-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan, Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Birisi de: Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’dır. Şimdi şu ikinci burhân-ı nâtık olan, Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalıyız, dinlemeliyiz. Evet; o burhânın şahs-ı ma‘nevîsine bak:. Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrâb, Medîne bir minber, O burhân-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i îmâna imam, bütün insanlara hatîb, bütün enbiyâya reîs, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri. Bütün enbiyâ hayâtdâr kökleri, bütün evliyâ tarâvetdâr semereleri bir şecere-i nûrâniyedir ki: her biri da‘vâsını, mu‘cizâtlarına istinâd eden bütün enbiyâ; ve kerâmetlerine i‘timâd eden bütün evliyâ tasdîk edip imza ediyorlar. Zîrâ o Peygamberimiz Aleyhisselâtü
SAYFA 29
Vesselâm لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der. da‘vâ eder. Bütün sağ ve sol, yani mâzî ve müstakbel taraflarında saf tutan o nûrânî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ‘ ederek ma‘nen صَدَقْتَ وَبِالْحَقِّ نَطَقْتَ derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla te’yîd edilen bir müddeâya parmak karıştırsın.
İkinci Reşha: O nûrânî burhân-ı tevhîd, nasıl ki iki cenâhın icmâ‘ ve tevâtürüyle te’yîd ediliyor. Öyle de Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semâviyenin Hâşiyeyüzler işârâtı; ve irhâsâtın binler rumûzâtı; ve hâtiflerin meşhûr işârâtı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı; ve şakk-ı kamer gibi binler mu‘cizâtının delâlâtı; ve şerîatinin hakkāniyeti ile te’yîd ve tasdîk ettikleri gibi; zâtında gāyet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesi; ve vazîfesinde nihâyet hüsnündeki secâyâ-yı gāliyesi; ve kemâl-i emniyetini; ve kuvvet-i îmânını ve gāyet itmi’nânını ve nihâyet vüsûkunu gösteren fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metâneti, da‘vâsında nihâyet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor.
SAYFA 30
Üçüncü Reşha: Eğer istersen gel, Asr-ı Saâdet’e, Cezîretü’l-Arab’a gidelim. Hayâlen olsun Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı vazîfe başında görüp ziyâret edelim. İşte bak, Hüsn-ü sîret ve cemâl-i sûret ile mümtâz bir zâtı görüyoruz ki: Elinde mu‘ciznümâ bir kitap, lisânında hakāik âşinâ bir hitâb, bütün benî-âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı bir hutbe-i ezeliyeyi teblîğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muammâ-yı acîbânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinât olan tılsım-ı muğlakını feth ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan ve bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müdhiş suâl-i azîm olan, Necisin? Nereden geliyorsun? Ve nereye gidiyorsun? suâllerine, mukni‘ ve makbûl cevâb veriyor.
Dördüncü Reşha: Bak, Öyle bir ziyâ-yı hakîkat neşreder ki: Eğer o zâtın o nûrânî dâire-i hakîkat-i irşâdından hâric bir sûrette kâinâta baksan, elbette kâinâtın şeklini bir mâtemhâne-i umûmî hükmünde, ve mevcûdâtı birbirine ecnebî belki düşman; ve câmidâtı dehşetli cenazeler; ve bütün zevi’l-hayatı, zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetîmler hükmünde görürsün. Şimdi bak:; O zâtın neşrettiği nûr ile, o mâtemhâne-i umûmî, şevk ve cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti.
SAYFA 31
O ecnebî düşman mevcûdât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer mûnis me’mûr, birer müsahhar hizmetkâr vaz‘iyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici kimsesiz yetîmler, birer tesbîh içinde zâkir veya vazîfe paydosundan şâkir sûretine girdi.
Beşinci Reşha: Hem o nûr ile, kâinâttaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tegayyürât ma‘nâsızlıktan ve abesiyetten ve tesâdüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektûbât-ı Rabbâniye, birer sahîfe-i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ-yı esmâ-yı İlâhiye ve âlem dahi, bir kitâb-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar. Hem insanı bütün hayvanâtın mâdûnuna düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyâcâtı; ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden vâsıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı o nûr ile nûrlandığı vakit, insan bütün hayvanât ve bütün mahlûkāt üstüne çıkar. O nûrlanmış acz ve fakr ve akıl ile, niyâz ile nâzenîn bir sultân; ve fîzâr ile nâzdâr bir halîfe-i zemîn olur. Demek o nûr olmazsa, kâinât da, insan da, hatta her şey dahi hiçe iner. Evet böyle bedî‘ bir kâinâtta, böyle bir zât lâzımdır. Yoksa kâinât ve eflâk olmamalıdır.
SAYFA 32
Altıncı Reşha: İşte o zât asm, bir saâdet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi; ve rahmet-i bî-nihâyenin kâşifi ve i‘lâncısı; ve saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsininin dellâlı ve seyircisi; ve künûz-u esmâ-yı İlâhiyenin keşşâfı ve göstericisi olduğundan, böyle baksan, yani ubûdiyeti cihetiyle onu bir misâl-i muhabbet, bir timsâl-i rahmet, bir şeref-i insâniyet, en nûrânî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan, yani risâleti cihetiyle bir burhân-ı Hak, bir sirâc-ı hakîkat, bir şems-i hidâyet, bir vesîle-i saâdet göreceksin. İşte bak. Nasıl berk-i hâtıf gibi onun nûru, şark ile garbı tuttu. ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, o zâtın hediye-i hidâyetini kabûl edip hırz-ı cân etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki: böyle bir zâtın bütün da‘vâlarının esası olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهْ ı, bütün merâtibiyle beraber kabûl etmesin?
Yedinci Reşha: İşte bak; Şu cezîre-i vâsiada, vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inâdcı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def‘aten kal‘ ve ref‘ ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile techîz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstâd eyledi. Bak, Değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, rûhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshîr etti. Mahbûb-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultân-ı ervâh oldu.
SAYFA 33
Sekizinci Reşha: Bilirsin ki: Sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Hâlbuki bak. Bu zât büyük ve çok âdetleri, hem inâdcı mutaassıb büyük kavimlerden, zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref‘ edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış bir sûrette sâbit olarak vaz‘ ve tesbît ediyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icrââtı yapıyor. İşte şu asr-ı saadeti görmeyenlere, Cezîretü’l-Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzler feylesofları alsınlar, oraya gitsinler. yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzde birisini, acaba yapabilirler mi?
Dokuzuncu Reşha: Hem bilirsin:, Küçük bir adam, küçük bir haysiyetiyle, küçük bir cemâatte, küçük bir mes’elede, münâzaralı bir da‘vâda, hicabsız, pervâsız küçük, fakat hacâlet-âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu zâta. Pek büyük bir vazîfede, pek büyük bir vazîfedâr, pek büyük bir haysiyetiyle, pek büyük emniyete muhtâç bir hâlde, pek büyük bir cemâatte, pek büyük bir husûmet karşısında, pek büyük mes’elelerde, pek büyük bir da‘vâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâ-pervâ, bilâ-tereddüd, bilâ-hicâb, telâşsız,
SAYFA 34
samîmî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedîd ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْیٌ یُوحٰی. Evet, hak aldatmaz. hakîkat-bîn, aldanmaz. Hak olan mesleği, hileden müstağnîdir. hakîkat-bîn gözüne hayâlin ne haddi var ki: hakîkat görünsün, aldatsın.
Onuncu Reşha: İşte bak:. Ne kadar merâk-âver, ne kadar câzibedâr, ne kadar lüzûmlu, ne kadar dehşetli hakāiki gösterir. ve mesâili isbat eder. Bilirsin ki: en ziyâde insanı tahrîk eden, meraktır. Hatta eğer sana denilse: Yarı ömrünü, yarı malını versen, kamerden ve müşteriden biri gelir, kamerde ve müşteride ne var ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve başına ne geleceğini haber verecek. Merakın varsa, vereceksin. Hâlbuki şu zât, öyle bir Sultân’ın ahbârını söylüyor ki: Memleketinde kamer, bir sinek gibi bir pervâne etrafında döner. O arz olan pervâne ise, bir lâmba etrafında pervâz eder. ve o güneş olan lâmba ise, o Sultân’ın binler menzillerinden bir misâfirhânesinde, binler misbâhlar içinde bir lâmbasıdır. Hem öyle acâib bir âlemden hakîkî olarak bahsediyor, ve öyle bir inkılâbdan haber veriyor ki: binler küre-i arz bomba olsa
SAYFA 35
patlasalar, o kadar acîb olmaz. Bak O zâtın lisânında اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ اَلْقَارِعَةُ gibi sûreleri işit. Hem öyle bir istikbâlden doğru olarak haber veriyor ki: Şu dünyevî istikbâl, ona nisbeten bir katre serâb hükmündedir. Hem öyle bir saadetten pek ciddî olarak haber veriyor ki: Bütün saâdet-i dünyeviye, ona nisbeten bir berk-i zâilin, bir şems-i sermede nisbeti gibidir.
On Birinci Reşha: Böyle acîb ve muammâ-âlûd şu kâinâtın perde-i zâhirîsi altında, elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hârika ve fevkalâde mu‘ciznümâ bir zât lâzımdır. Hem bu zâtın gidişatından görünüyor ki: O zât görmüş. ve görüyor. ve gördüğünü söylüyor. Hem Bizi ni‘metleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı, bizden ne istiyor? marziyâtı nedir? Pek sağlam olarak bize ders veriyor. Hem bunlar gibi daha pek çok merâk-âver, lüzûmlu hakāiki ders veren bu zâta karşı, her şeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken, ekser insanlara ne olmuş ki: sağır olmuşlar, kör olmuşlar, belki dîvâne olmuşlar ki: bu hakkı görmüyorlar, bu hakîkati işitmiyorlar, anlamıyorlar.