
SAYFA 1
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
[Yirmi Yedinci Mektûb’un Mukaddimesi]
Hulûsî Bey ve Sabrî Efendi’nin mektûblarında Risâle-i Nûr hakkındaki fıkralarının bir mektûb sûretinde Risâle-i Nûr eczâları içinde idhâl edilmesinin Beş Sebebi var.
Birinci Sebeb: Hulûsî ise, âhirdeki Sözler’in ve ekser Mektûbât’ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyeti en mühim sebeb olması ve Sabrî’nin dahi On Dokuzuncu Mektûb gibi bir kısım mektûbâtın yazılmasına sebeb, onun samîmî ve ciddî iştiyâkı olmasıdır.
İkinci Sebeb: Bu iki zât bilmiyordular ki, bir vakit şu fıkralar neşredilecek. Bilmedikleri için, gāyet samîmî, tasannu‘suz, hâlisâne ve derece-i zevklerini ve o hakāike karşı şevklerini ifade etmek için, husûsî bir sûrette yazmışlar. Onun için, o takdîrâtları takrîz nev‘inde değil, doğrudan doğruya, mübâlağasız bir sûrette, gördükleri ve zevk ettikleri hakîkati ifade etmeleridir
Üçüncü Sebeb: Bu iki zât hakîkî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan; ve hizmet-i Kur’ân arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın Üç Hâssası var ki, bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar.
Birinci Hâssa Bana mensûb her şeye malları gibi tesâhub ediyorlar. Bir söz yazılsa, kendileri yazmış ve te’lîf etmiş gibi zevk alıyorlar, Allâh’a şükrediyorlar. Âdetâ cesedi muhtelif, rûhlar bir hükmünde, hakîkî, ma‘nevî vereselerdir.
İkinci Hâssa Bütün makāsıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksadları, o nûrlu sözler vâsıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakîkiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazîfe-i fıtriyelerinin en mühimmi, hakāik-i îmâniyeye hizmet olduğunu telakkî etmeleridir.
SAYFA 2
Üçüncü Hâssa Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczâhâne-i mukaddese-i Kur’âniyeden aldığım ilaçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilaçları merhem sûretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyâtımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i îmânın îmânlarını muhâfaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i îmânın kalbine gelen şübühât ve evhâmdan hâsıl olan yaraları tedâvi etmek iştiyâkı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir
Dördüncü Sebeb: Hulûsî Bey, benim yegâne ma‘nevî evlâdım ve medâr-ı tesellim ve hakîkî vârisim ve bir dehâ-yı nûrânî sâhibi olacağı kaviyyen muhtemel olan biraderzâdem Abdurrrahman’ın vefâtından sonra, Hulûsî aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfâya başlamasıyla ve ben onu görmeden hayli zaman evvel Sözler’i yazar iken, onun aynı vazîfesi ile muvazzaf bir şahs-ı ma‘nevî bana muhâtab olmuşcasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsîlâtım onun vazîfesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hakk bana hizmet-i Kur’ân ve îmânda bir talebe, bir muîn ta‘yîn etmiştir. Ve ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum ve ders veriyormuşum.
Sabrî ise, fıtraten bende mevcûd hâs bir nişân var. Bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabrî’de aynı nişân-ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karâbet-i nesliyeden daha ziyâde karâbet kendinde hissetmiş. Ve şu havâlîde en az ümîd ettiğim ve o da geç uyandığı hâlde en ileri gittiği, bir işarettir ki, o da bir Hulûsî-i Sânîdir, müntehabdır. Cenâb-ı Hakk tarafından bana talebe ve hizmet-i Kur’ânda arkadaş ta‘yîn edilmiştir.
Beşinci Sebeb: Ben kendi şahsıma âit takdîrât ve medhi kabûl etmem. Çünki, ma‘nen büyük zarar gördüm. Onun için şahsıma karşı takdîrât, fahr ve gurura medâr olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat Kur’ân-ı Hakîm’in dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazîfe-i kudsiye noktasında takdîr ve medih bana âit olmayıp, nûrlu sözlere ve belki doğrudan doğruya hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı Kur’âniyeye âit olduğu için müftehirâne değil, Cenâb-ı Hakk’a karşı müteşekkirâne kabûl ediyorum.
SAYFA 3
İşte bu iki şahıs, bu hakîkati herkesten ziyâde anladıkları için, onlar bilmeyerek vicdanlarının sevki ile Risâle-i Nûr hakkında yazdıkları takdîrât ve medihlerinin, Risâle-i Nûr eczâları içinde derc edilmeye sebeb olmuştur. Cenâb-ı Hakk bunların emsâlini ziyâde etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk-i haktan ayırmasın. Âmîn.
اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا وَاِیَّاهُمَا وَاَمْثَالَهُمَا مِنْ اِخْوَانِنَا لِخِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ كَمَاتُحِبُّ وَتَرْضٰی بِحَقِّ مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَیْهِ الْقُرْاٰنَ عَلَیْهِ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَاَتَمُّ التَّسْلٖیمَاتِ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
Saîdü’n-Nûrsî
Lillâhilhamd Hulûsî, Sabrî’nin arkasında pek çok Hulûsî, Sabrî imdâdıma yetiştiler. Mukaddemede yazıldığı gibi Hulûsî ve Sabrî’nin fıkralarına münhasır kalmadı. Öteki Hulûsîler ve Sabrîler, elhak Yirmi Yedinci Mektûbu çok zengin ve rengîn ve yüksek ve geniş bir sûrete çevirdiler. Cenâb-ı Hakk onlardan râzı olsun. Ve hizmet-i Kur’âniyede muvaffak eylesin. Âmîn.
Saîd
SAYFA 4
[Yirmi Sekizinci Mektub'un Yedinci Mes’elesi]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهٖ فَبِذٰلِكَ فَلْیَفْرَحُوا هُوَ خَیْرٌ مِمَّا یَجْمَعُونَ
Şu mes’ele Yedi İşâret tir.
Birinci İşâret: Tahdîs-i ni‘met sûretinde birkaç sırr-ı inâyeti ızhâr eden Yedi Sebebi beyân ederiz.
Birinci Sebeb: Eski harb-i umûmî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhûr Eğri Dağ’ın altındayım. Birden o dağ müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhûm vâlidem yanımdadır. Dedim: Ana, korkma Cenâb-ı Hakk’ın emridir. O Rahîm’dir ve Hakîm’dir. Birden o hâlette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: İ‘câz-ı Kur’ân’ı beyân et Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur’ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendine müdâfaa edecek. Ve Kur’ân’a hücûm edilecek. İ‘câzı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i‘câzın bir nev‘ini şu zamanda ızhârına, haddimin fevkınde olarak benim gibi bir adam nâmzed olacak. Ve nâmzed olduğumu anladım. Mâdem i‘câz-ı Kur’ân’ı bir derece beyân, Sözlerle oldu. Elbette o i‘câzın hesabına geçen ve onun reşehâtı ve berekâtı nev‘inden olan hizmetimizdeki inâyâtı ızhâr etmek, i‘câza yardımdır ve ızhâr etmek gerektir.
İkinci Sebeb: Mâdem Kur’ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstâdımızdır, imamımızdır. Her bir âdâbda rehberimizdir. O kendi kendini medhediyor. Biz de onun dersine ittibâen onun tefsîrini medhedeceğiz. Hem mâdem yazılan Sözler onun bir nevi‘ tefsîridir. Ve o risâleler ki, hakāik-i Kur’âniyenin malıdır ve hakîkatleridir. Ve mâdem Kur’ân-ı Hakîm ekser sûrelerde, hususan الٓرٰ larda, حٰمٓ lerde, kendi kendini kemâl-i haşmetle gösteriyor. Kemâlâtını söylüyor. Lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler’de in‘ikâs etmiş Kur’ân-ı Hakîm’in lemeât-ı i‘câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât-ı Rabbâniyenin ızhârına mükellefiz. Çünki o üstâdımız öyle eder. Ve öyle ders verir.
SAYFA 5
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevâzu‘ sûretinde demiyorum, belki bir hakîkati beyân etmek için derim ki: Sözler’deki hakāik ve kemâlât benim değil, Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir. Hatta Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risâleler dahi umûmen öyledir. Mâdem ben öyle biliyorum. Ve mâdem ben fânîyim, gideceğim. Elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl-i dalâlet ve tuğyân, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir. Elbette semâ-yı Kur’ânın yıldızlarıyla bağlanan risâleler, benim gibi çok i‘tirâzâta ve tenkîdâta medâr olabilen ve sukūt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.
Hem mâdem örf-ü nâsta bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba‘ı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor. Ve bu örfe göre o hakāik-i âliyeyi ve o cevâhir-i gāliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakîkate karşı büyük bir haksızlık olduğu için, risâleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak ve Kur’ân’ın reşehât-ı meziyâtına mazhar olduklarını ızhâr etmeye mecbûrum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de, öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Dördüncü Sebeb: Bazen tevâzu‘, küfrân-ı ni‘meti istilzâm ediyor. Belki küfrân-ı ni‘met olur. Bazen de tahdîs-i ni‘met, iftihâr olur. İkisi de zarardır. Bunun çâre-i yegânesi ki, ne küfrân-ı ni‘met çıksın, ne de iftihâr olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrâr edip, fakat temellük etmeyerek, Mün‘im-i Hakîkî’nin eser-i in‘âmı olarak göstermektir.
Meselâ, nasıl ki murassa‘ ve müzeyyen bir elbise-i fâhıreyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: Mâşâllâh, çok güzelsin. Çok güzelleştin. Eğer sen tevâzu‘kârâne desen: Hâşâ, ben neyim? Hiç. Bu nedir? Nerede güzellik? O vakit küfrân-ı ni‘met olur. Ve hulleyi sana giydiren mâhir san‘atkâra karşı hürmetsizlik olur.
Eğer müftehirâne desen: Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz. O vakit, mağrurâne bir fahrdır.
SAYFA 6
İşte fahrdan, küfrândan kurtulmak için demeli ki: Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libâsındır. Ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir. Benim değildir.
İşte bunun gibi ben de sesim yetişse, bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakîkattirler. Fakat benim değildirler. Kur’ân-ı Kerîm’in hakāikinden telemmu‘ etmiş şuâ‘lardır. وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖی بِمُحَمَّدٍ düstûruyla derim ki: وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَاتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتٖی بِالْقُرْاٰنِ Yani Kur’ân’ın hakāik-i i‘câzını ben güzelleştiremedim. Güzel gösteremedim. Belki Kur’ân’ın güzel hakîkatleri benim ta‘bîrâtlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.
Mâdem böyledir. Hakāik-i Kur’ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki aynalarının güzelliklerini ve o aynadârlığa terettüb eden inâyât-ı İlâhiyeyi ızhâr etmek, makbûl bir tahdîs-i ni‘mettir
Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki, o zât eski velîlerin gaybî işaretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki, şark tarafından bir nûr zuhûr edecek, bid‘alar zulümâtını dağıtacak Ben böyle bir nûrun zuhûruna çok intizâr ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemîn hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nûrânî zâtlara zemîn ihzâr ediyoruz.
Mâdem kendimize âit değil, elbette Sözler nâmındaki nûrlara âit olan inâyât-ı İlâhiyeyi beyân etmekte medâr-ı fahr ve gurur olamaz. Belki medâr-ı hamd ve şükür ve tahdîs-i ni‘met olur.
Altıncı Sebeb: Sözler’in te’lîfi vâsıtasıyla Kur’ân’a hizmetimize bir mükâfât-ı âcile ve bir vâsıta-i teşvîk olan inâyât-ı Rabbâniye bir muvaffakiyettir. Muvaffakiyet ise ızhâr edilir. Muvaffakiyetten geçse, olsa olsa bir ikrâm-ı İlâhî olur. İkrâm-ı İlâhî ise, ızhârı bir şükr-ü ma‘nevîdir. Ondan dahi geçse, olsa olsa hiç ihtiyârımız karışmadan bir kerâmet-i Kur’âniye olur. Biz mazhar olmuşuz. Bu nevi‘ ihtiyârsız ve habersiz gelen bir kerâmetin ızhârı zararsızdır. Eğer âdî kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinin şu‘leleri olur.
SAYFA 7
Mâdem i‘câz ızhâr edilir. Elbette i‘câza yardım edenin dahi ızhârı, i‘câz hesabına geçer. Hiç medâr-ı fahr ve gurur olamaz. Belki medâr-ı hamd ve şükrândır
Yedinci Sebeb: Nev‘-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkîk değildir ki, hakîkate nüfûz etsin ve hakîkati hakîkat tanıyıp kabûl etsin. Belki sûrete, hüsn-ü zanna binâen, makbûl ve mu‘temed insanlardan işittikleri mesâili taklîden kabûl ederler. Hatta kuvvetli bir hakîkati zaîf bir adamın elinde zaîf görür. Ve kıymetsiz bir mes’eleyi kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telakkî eder. İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında düşürmemek için bilmecbûriye i‘lân ediyorum ki, ihtiyârımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdâm ediyor. Biz bilmeyerek bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki, şuûrumuz ve ihtiyârımızdan hâriç bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inâyetleri bağırarak i‘lân etmeye mecbûruz. İşte geçmiş yedi esbâba binâen küllî birkaç inâyet-i Rabbâniyeye işâret edeceğiz.
Birinci İşâret: Yirmi Sekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes’elesi’nin Birinci Nüktesi’nde beyân edilmiştir ki, tevâfukāttır. Ezcümle, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Mektubât’ında, Üçüncü İşareti’nden tâ On Sekizinci İşareti’ne kadar altmış sahîfe, habersiz, bilmeyerek, bir müstensihin nüshasında iki sahîfe müstesnâ olmak üzere mütebâkî bütün sahîfelerde kemâl-i muvâzenetle, iki yüzden ziyâde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahîfeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdîk edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahîfede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur. Ancak bir-iki sahîfede tamâmen tevâfuk edebilir. O hâlde böyle umûm sahîfelerde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl-i mîzân ile birbirinin yüzüne baksa, elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret-i gaybiye içinde olduğunu gösterir.
Nasıl ki ehl-i belâgatin kitaplarında belâgatin derecâtı bulunduğu hâlde, Kur’ân-ı Hakîm’deki belâgat, derece-i i‘câza çıkmış. Kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de, Mu‘cizât-ı Ahmediye'nin asm bir aynası olan On Dokuzuncu
SAYFA 8
Mektûb ve Mu‘cizât-ı Kur’âniye'nin bir tercümanı olan Yirmi Beşinci Söz ve Kur’ân’ın bir nevi‘ tefsîri olan Risâle-i Nûr eczâlarında tevâfukāt, umûm kitapların fevkınde bir derece-i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki, Mu‘cizât-ı Kur’âniye ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm bir nevi‘ kerâmetidir ki, o aynalarda tecellî ve temessül ediyor.
İkinci İşâret: Hizmet-i Kur’âniyeye âit inâyât-ı Rabbâniyenin ikincisi şudur ki: Cenâb-ı Hakk, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyâr-ı gurbette kimsesiz, ihtilâttan men‘ edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samîmî, gayyûr, fedâkâr ve kalemleri birer elmas kılıç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zayıf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazîfe-i Kur’âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl-i kereminden yükümü hafifleştirdi. O mübârek cemâat ise, Hulûsî’nin ta‘bîriyle telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde; ve Sabrî’nin ta‘bîriyle nûr fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde, ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber; yine Sabrî’nin ta‘bîriyle bir tevâfukāt-ı gaybiye nev‘inden olarak, şevk ve sa‘y ve gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette, esrâr-ı Kur’âniyeyi ve envâr-ı îmâniyeyi etrâfa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri; ve şu zamanda, yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr-ı îmâniyeye muhtâç olduğu bir zamanda ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl-i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet-i Kur’âniye ve zâhir bir inâyet-i İlâhiyedir.
Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusûs lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hatta şöyle bir cemâatin şahs-ı ma`nevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir. İnâyâta mazhar olur. İşte ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’ânda arkadaşlarım Bir kal‘ayı fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek, nasıl zulümdür, bir hatâdır. Öyle de şahs-ı ma‘nevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı, benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz. Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukāt-ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret-i gaybiye var ve ben görüyorum. Fakat herkese ve umûma gösteremiyorum.