
SAYFA 4
[Yirmi Sekizinci Mektub'un Yedinci Mes’elesi]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهٖ فَبِذٰلِكَ فَلْیَفْرَحُوا هُوَ خَیْرٌ مِمَّا یَجْمَعُونَ
Şu mes’ele Yedi İşâret tir.
Birinci İşâret: Tahdîs-i ni‘met sûretinde birkaç sırr-ı inâyeti ızhâr eden Yedi Sebebi beyân ederiz.
Birinci Sebeb: Eski harb-i umûmî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhûr Eğri Dağ’ın altındayım. Birden o dağ müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhûm vâlidem yanımdadır. Dedim: Ana, korkma Cenâb-ı Hakk’ın emridir. O Rahîm’dir ve Hakîm’dir. Birden o hâlette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: İ‘câz-ı Kur’ân’ı beyân et Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur’ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendine müdâfaa edecek. Ve Kur’ân’a hücûm edilecek. İ‘câzı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i‘câzın bir nev‘ini şu zamanda ızhârına, haddimin fevkınde olarak benim gibi bir adam nâmzed olacak. Ve nâmzed olduğumu anladım. Mâdem i‘câz-ı Kur’ân’ı bir derece beyân, Sözlerle oldu. Elbette o i‘câzın hesabına geçen ve onun reşehâtı ve berekâtı nev‘inden olan hizmetimizdeki inâyâtı ızhâr etmek, i‘câza yardımdır ve ızhâr etmek gerektir.
İkinci Sebeb: Mâdem Kur’ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstâdımızdır, imamımızdır. Her bir âdâbda rehberimizdir. O kendi kendini medhediyor. Biz de onun dersine ittibâen onun tefsîrini medhedeceğiz. Hem mâdem yazılan Sözler onun bir nevi‘ tefsîridir. Ve o risâleler ki, hakāik-i Kur’âniyenin malıdır ve hakîkatleridir. Ve mâdem Kur’ân-ı Hakîm ekser sûrelerde, hususan الٓرٰ larda, حٰمٓ lerde, kendi kendini kemâl-i haşmetle gösteriyor. Kemâlâtını söylüyor. Lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler’de in‘ikâs etmiş Kur’ân-ı Hakîm’in lemeât-ı i‘câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât-ı Rabbâniyenin ızhârına mükellefiz. Çünki o üstâdımız öyle eder. Ve öyle ders verir.
SAYFA 5
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevâzu‘ sûretinde demiyorum, belki bir hakîkati beyân etmek için derim ki: Sözler’deki hakāik ve kemâlât benim değil, Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir. Hatta Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risâleler dahi umûmen öyledir. Mâdem ben öyle biliyorum. Ve mâdem ben fânîyim, gideceğim. Elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl-i dalâlet ve tuğyân, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir. Elbette semâ-yı Kur’ânın yıldızlarıyla bağlanan risâleler, benim gibi çok i‘tirâzâta ve tenkîdâta medâr olabilen ve sukūt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.
Hem mâdem örf-ü nâsta bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba‘ı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor. Ve bu örfe göre o hakāik-i âliyeyi ve o cevâhir-i gāliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakîkate karşı büyük bir haksızlık olduğu için, risâleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak ve Kur’ân’ın reşehât-ı meziyâtına mazhar olduklarını ızhâr etmeye mecbûrum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de, öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Dördüncü Sebeb: Bazen tevâzu‘, küfrân-ı ni‘meti istilzâm ediyor. Belki küfrân-ı ni‘met olur. Bazen de tahdîs-i ni‘met, iftihâr olur. İkisi de zarardır. Bunun çâre-i yegânesi ki, ne küfrân-ı ni‘met çıksın, ne de iftihâr olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrâr edip, fakat temellük etmeyerek, Mün‘im-i Hakîkî’nin eser-i in‘âmı olarak göstermektir.
Meselâ, nasıl ki murassa‘ ve müzeyyen bir elbise-i fâhıreyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: Mâşâllâh, çok güzelsin. Çok güzelleştin. Eğer sen tevâzu‘kârâne desen: Hâşâ, ben neyim? Hiç. Bu nedir? Nerede güzellik? O vakit küfrân-ı ni‘met olur. Ve hulleyi sana giydiren mâhir san‘atkâra karşı hürmetsizlik olur.
Eğer müftehirâne desen: Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz. O vakit, mağrurâne bir fahrdır.
SAYFA 6
İşte fahrdan, küfrândan kurtulmak için demeli ki: Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libâsındır. Ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir. Benim değildir.
İşte bunun gibi ben de sesim yetişse, bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakîkattirler. Fakat benim değildirler. Kur’ân-ı Kerîm’in hakāikinden telemmu‘ etmiş şuâ‘lardır. وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖی بِمُحَمَّدٍ düstûruyla derim ki: وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَاتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتٖی بِالْقُرْاٰنِ Yani Kur’ân’ın hakāik-i i‘câzını ben güzelleştiremedim. Güzel gösteremedim. Belki Kur’ân’ın güzel hakîkatleri benim ta‘bîrâtlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.
Mâdem böyledir. Hakāik-i Kur’ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki aynalarının güzelliklerini ve o aynadârlığa terettüb eden inâyât-ı İlâhiyeyi ızhâr etmek, makbûl bir tahdîs-i ni‘mettir
Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki, o zât eski velîlerin gaybî işaretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki, şark tarafından bir nûr zuhûr edecek, bid‘alar zulümâtını dağıtacak Ben böyle bir nûrun zuhûruna çok intizâr ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemîn hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nûrânî zâtlara zemîn ihzâr ediyoruz.
Mâdem kendimize âit değil, elbette Sözler nâmındaki nûrlara âit olan inâyât-ı İlâhiyeyi beyân etmekte medâr-ı fahr ve gurur olamaz. Belki medâr-ı hamd ve şükür ve tahdîs-i ni‘met olur.
Altıncı Sebeb: Sözler’in te’lîfi vâsıtasıyla Kur’ân’a hizmetimize bir mükâfât-ı âcile ve bir vâsıta-i teşvîk olan inâyât-ı Rabbâniye bir muvaffakiyettir. Muvaffakiyet ise ızhâr edilir. Muvaffakiyetten geçse, olsa olsa bir ikrâm-ı İlâhî olur. İkrâm-ı İlâhî ise, ızhârı bir şükr-ü ma‘nevîdir. Ondan dahi geçse, olsa olsa hiç ihtiyârımız karışmadan bir kerâmet-i Kur’âniye olur. Biz mazhar olmuşuz. Bu nevi‘ ihtiyârsız ve habersiz gelen bir kerâmetin ızhârı zararsızdır. Eğer âdî kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinin şu‘leleri olur.
SAYFA 7
Mâdem i‘câz ızhâr edilir. Elbette i‘câza yardım edenin dahi ızhârı, i‘câz hesabına geçer. Hiç medâr-ı fahr ve gurur olamaz. Belki medâr-ı hamd ve şükrândır
Yedinci Sebeb: Nev‘-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkîk değildir ki, hakîkate nüfûz etsin ve hakîkati hakîkat tanıyıp kabûl etsin. Belki sûrete, hüsn-ü zanna binâen, makbûl ve mu‘temed insanlardan işittikleri mesâili taklîden kabûl ederler. Hatta kuvvetli bir hakîkati zaîf bir adamın elinde zaîf görür. Ve kıymetsiz bir mes’eleyi kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telakkî eder. İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında düşürmemek için bilmecbûriye i‘lân ediyorum ki, ihtiyârımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdâm ediyor. Biz bilmeyerek bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki, şuûrumuz ve ihtiyârımızdan hâriç bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inâyetleri bağırarak i‘lân etmeye mecbûruz. İşte geçmiş yedi esbâba binâen küllî birkaç inâyet-i Rabbâniyeye işâret edeceğiz.
Birinci İşâret: Yirmi Sekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes’elesi’nin Birinci Nüktesi’nde beyân edilmiştir ki, tevâfukāttır. Ezcümle, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Mektubât’ında, Üçüncü İşareti’nden tâ On Sekizinci İşareti’ne kadar altmış sahîfe, habersiz, bilmeyerek, bir müstensihin nüshasında iki sahîfe müstesnâ olmak üzere mütebâkî bütün sahîfelerde kemâl-i muvâzenetle, iki yüzden ziyâde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahîfeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdîk edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahîfede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur. Ancak bir-iki sahîfede tamâmen tevâfuk edebilir. O hâlde böyle umûm sahîfelerde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl-i mîzân ile birbirinin yüzüne baksa, elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret-i gaybiye içinde olduğunu gösterir.
Nasıl ki ehl-i belâgatin kitaplarında belâgatin derecâtı bulunduğu hâlde, Kur’ân-ı Hakîm’deki belâgat, derece-i i‘câza çıkmış. Kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de, Mu‘cizât-ı Ahmediye'nin asm bir aynası olan On Dokuzuncu
SAYFA 8
Mektûb ve Mu‘cizât-ı Kur’âniye'nin bir tercümanı olan Yirmi Beşinci Söz ve Kur’ân’ın bir nevi‘ tefsîri olan Risâle-i Nûr eczâlarında tevâfukāt, umûm kitapların fevkınde bir derece-i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki, Mu‘cizât-ı Kur’âniye ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm bir nevi‘ kerâmetidir ki, o aynalarda tecellî ve temessül ediyor.
İkinci İşâret: Hizmet-i Kur’âniyeye âit inâyât-ı Rabbâniyenin ikincisi şudur ki: Cenâb-ı Hakk, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyâr-ı gurbette kimsesiz, ihtilâttan men‘ edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samîmî, gayyûr, fedâkâr ve kalemleri birer elmas kılıç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zayıf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazîfe-i Kur’âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl-i kereminden yükümü hafifleştirdi. O mübârek cemâat ise, Hulûsî’nin ta‘bîriyle telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde; ve Sabrî’nin ta‘bîriyle nûr fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde, ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber; yine Sabrî’nin ta‘bîriyle bir tevâfukāt-ı gaybiye nev‘inden olarak, şevk ve sa‘y ve gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette, esrâr-ı Kur’âniyeyi ve envâr-ı îmâniyeyi etrâfa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri; ve şu zamanda, yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr-ı îmâniyeye muhtâç olduğu bir zamanda ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl-i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet-i Kur’âniye ve zâhir bir inâyet-i İlâhiyedir.
Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusûs lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hatta şöyle bir cemâatin şahs-ı ma`nevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir. İnâyâta mazhar olur. İşte ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’ânda arkadaşlarım Bir kal‘ayı fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek, nasıl zulümdür, bir hatâdır. Öyle de şahs-ı ma‘nevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı, benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz. Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukāt-ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret-i gaybiye var ve ben görüyorum. Fakat herkese ve umûma gösteremiyorum.
SAYFA 9
Üçüncü İşâret: Risâle-i Nûr eczâları bütün mühim hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi, hatta en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbatı, çok kuvvetli bir işâret-i gaybiye ve bir inâyet-i İlâhiyedir. Çünki hakāik-i îmâniye ve Kur’âniye içinde öyleleri var ki, en büyük bir dâhî telakkî edilen İbn-i Sînâ, fehminde aczini i‘tirâf etmiş. Akıl buna yol bulamaz, demiş. Onuncu Söz Risâlesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakāiki, avâmlara da, çocuklara da bildiriyor.
Hem meselâ, sırr-ı kader ve cüz’-i ihtiyârînin halli için, koca Sa‘d-ı Taftâzânî gibi bir allâme, kırk elli sahîfede, meşhûr Mukaddemât-ı İsnâ Aşer nâmıyla Telvîh nâm kitabında ancak hallettiği ve ancak havâssa bildirdiği aynı mesâili, kadere dâir olan Yirmi Altıncı Söz’de İkinci Mebhas’ın iki sahîfesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyânı, eser-i inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukūlü hayrette bırakan ve hiç bir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-i âlem ve tılsım-ı kâinât denilen ve Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın i‘câzıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkilküşâ ve o muammâ-yı hayretnümâ, Yirmi Dördüncü Mektûb ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât-ı zerrâtın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinâttaki fa‘âliyet-i hayretnümânın tılsımını ve hilkat-i kâinâtın ve âkıbetinin muammâsını ve tahavvülât-ı zerrâttaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşif ve beyân etmişlerdir. Meydandadır, bakılabilir.
Hem sırr-ı ehadiyet ile şerîksiz vahdet-i rubûbiyeti, hem nihâyetsiz kurbiyet-i İlâhiye ile nihâyetsiz bu‘diyetimiz olan hayret-engîz hakîkatleri kemâl-i vuzûh ile On Altıncı Söz ve Otuz İkinci Söz beyân ettikleri gibi; kudret-i İlâhiyeye nisbeten zerrât ve seyyârât müsâvî olduğunu; ve haşr-i a‘zamda umûm zîruhun ihyâsı, bir nefsin ihyâsı kadar o kudrete kolay olduğunu; ve şirkin hilkat-i kâinâtta müdâhalesi imtinâ‘ derecesinde akıldan uzak olduğunu kemâl-i vuzûh ile gösteren Yirminci Mektûb’daki وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ kelimesi beyânında ve üç temsîlî hâvî onun zeyli, şu azîm sırr-ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyede öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ-yı beşerî ihâta edemediği hâlde, benim gibi zihni müşevveş, vaz‘iyeti perişan, mürâcaat edilecek kitap yokken, sıkıntılı ve sür‘atle yazan bir adamda
SAYFA 10
o hakāikin ekseriyet-i mutlakası dekāikiyle zuhûru, doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîm’in i‘câz-ı ma‘nevîsinin eseri ve inâyet-i Rabbâniyenin bir cilvesi ve kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir
Dördüncü İşâret: Elli altmış risâleler öyle bir tarzda ihsân edilmiş ki, değil benim gibi az düşünen ve zuhûrâta tebeiyet eden ve tedkîke vakit bulamayan bir insanın, belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tedkîkin sa‘y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te’lîfleri, doğrudan doğruya bir eser-i inâyet olduklarını gösteriyor.
Çünki bütün bu risâlelerde bütün derin hakāik, temsîlât vâsıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakāikin çoğunu büyük âlimler, Tefhîm edilmez deyip, değil avâma, belki havâssa da bildiremiyorlar. İşte en uzak hakîkatleri en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede, benim gibi Türkçe’si az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve Zâhir hakîkatleri dahi müşkilleştiriyor diye eskiden beri iştihâr bulmuş ve eski eserleri o sû’-i iştihârı tasdîk etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshîlât ve suhûlet-i beyân, elbette bilâ-şübhe bir eser-i inâyettir. Ve onun hüneri olamaz. Ve Kur’ân-ı Kerîm’in i‘câz-ı ma‘nevîsinin bir cilvesidir. Ve temsîlât-ı Kur’âniyenin bir temessülüdür ve in‘ikâsıdır.
Beşinci İşâret: Risâleler umûmiyetle pek çok intişâr ettiği hâlde, en büyük âlimden tut, tâ en âmî adama kadar; ve ehl-i kalb büyük bir velîden tut, tâ en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakāt-ı nâs ve tâifeler, o risâleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri hâlde tenkîd edilmemesi ve her tâife derecesine göre istifâde etmesi, doğrudan doğruya bir eser-i inâyet-i Rabbâniye ve bir kerâmet-i Kur’âniye olduğu gibi; çok tedkîkāt ve taharriyâtın netîcesiyle ancak husûl bulan o çeşit risâleler, fevkalâde bir sür‘atle, hem idrâkimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı, inkıbâz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser-i inâyet ve bir ikrâm-ı Rabbânîdir.
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umûm arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki, On Dokuzuncu Mektûb’un beş parçası birkaç gün zarfında, hergün iki-üç saatte ve mecmûu on iki saatte, hiç bir kitaba mürâcaat edilmeden yazılması; hatta en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
SAYFA 11
kelimesi’nde zâhir bir hâtem-i nübüvveti gösteren dördüncü cüz’ üç-dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış. Ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risâle, altı sâat içinde bir bağda yazılmış. Ve Yirmi Sekizinci Söz Süleymân’ın bahçesinde, bir, nihâyet iki sâat içinde yazılması gibi, ekser risâleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman en zâhir hakîkatleri dahi beyân edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve olsa, daha ziyâde beni dersten, te’lîften men‘ etmek ile beraber, en mühim sözler ve risâleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür‘atli bir tarzda yazılması, doğrudan doğruya bir inâyet-i İlâhiye ve bir ikrâm-ı Rabbânî ve bir kerâmet-i Kur’âniye olmazsa nedir? Hem hangi kitap olursa olsun, böyle hakāik-i İlâhiyeden ve îmâniyeden bahsetmiş ise, alâ külli hâl bir kısım mesâili bir kısım insanlara zarar verir. Ve zarar verdikleri için, her mes’ele herkese neşredilmemiş. Hâlbuki şu risâleler ise, şimdiye kadar hiç kimsede, çoklardan sorduğum hâlde, sû’-i te’sîr ve aksülamel ve tahdîş-i ezhân gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işâret-i gaybiye ve bir inâyet-i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.
Altıncı İşâret: Şimdi bence kat‘iyet peydâ etmiştir ki, ekser hayâtım ihtiyâr ve iktidarımın, şuûr ve tedbîrimin hâricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garîb bir sûrette ona cereyân verilmiş, tâ Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nevi‘ risâleleri netice versin. Âdetâ bütün hayât-ı ilmiyem, mukaddemât-ı ihzâriye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i‘câz-ı Kur’ân’ın ızhârı, onun netîcesi olacak bir sûrette olmuştur. Hatta şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhâlif yalnız bir köyde imrâr-ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayât-ı ictimâiyenin çok râbıtalarından ve kāidelerinden nefret edip terk etmekliğim, doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur’âniyeyi hâlis, sâfî bir sûrette yaptırmak için bu vaz‘iyet verildiğine şübhem kalmamıştır. Hatta çok def‘a bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyîkāt perdesi altında, bir dest-i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur’ân’ın esrârına hasr-ı fikir ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanâatindeyim.