BARLA LÂHİKASIMektub 96

83

[96]

[Ahmed Gālib Bey’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır]

1 Âdem-i ilm-i hakikattır sözün

Tercüman-ı kenz vahdettir sözün

2 Hazret-i Hak'tan ata-yı mahzdır

Neş'e-i Şît-i hüviyettir sözün

3 Ders-i hikmetdir bütün ulvî beyan

Misl-i İdris, pür-hikmettir sözün

4 Mevc-i tufan-ı dalaletten siper

Keştî-i Nuh-ı selâmettir sözün

5 Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden

Şu'le-i Hûd-ı hidâyettir sözün

6 Tezkiyet bahş-ı kulûb-ı mü'minîn

Sâlihdar-ı emanettir sözün

7 Vahdetin esrârını i‘lân eden

Ol Halil-veş asl-ı millettir sözün

8 Bahş-ı zemzem eyler, ehl-i hayrata

İsmail-i feyz-i hürmettir sözün

9 Mahz-ı tahkiktir, hayaletten a'lâ

Sırr-ı İshak-ı hakikattır sözün

10 Zümre-i Tagut'u hep berbâd eder,

Lût gibi rükn-i salabettir sözün.

11 Dîn-i Hakkın neşr ve ta'mimi için,

Fazl-ı İsrail-i kudrettir sözün.

12 Hak cemâliyle kemâlin gösteren,

Hüsn-i Yusuf'tan işârettir sözün.

13 Yokluk içre, varlığa kāim olan,

Sabr-ı Eyyub-ı metanettir sözün.

14 Mülhid firavunları gark eyleyen,

Tur-ı Musa-i şeriattır sözün.

15 Serteser mîzân-ı hikmetle rasîn,

Çün Şuayb-ı emn ve adâlettir sözün.

16 Ehl-i idlâli eden zîr u zeber,

Sanki Harun-ı fesahattır sözün.

17 Asker-i Calud küfrü mahveder,

Savt-ı Davud-ı hilafettir sözün.

18 Marifet-i takva ve hikmet mülküne,

Bir Süleyman-ı emarettir sözün.

84

19 Hâsılı, dertlilere dermân eder

Dest-i Lukman-ı hazakattir sözün

20 Ba's-i ba'de-l mevte kāim hüccetin

Çûn Üzeyr mazhariyettir sözün

21 Ehl-i şevke âb-ı hayât bahşeden

Hıdr-ı bahreyn-i velâyettir sözün

22 Bâr-ı sıkletten ukûlü kurtaran

Nur-ı İlyas-ı riyazettir sözün

23 Kulluğun efdalini izhâr eder

Zülkifl-i ibadettir sözün

24 Sed çeker kâfir olan ye'cüclere

Çünki Zülkarneyn-i kudrettir sözün

25 Sırr-ı tesbihatı telkîn eyleyen

Misl-i Yunus gavvas-ı hakikattır sözün

26 Rahmet-i Rahman'ı hep tezkâr eder

Hamd-i Zekeriya-yı rahmettir sözün

27 Tâb ile şerh-i kitab-ı Hak eder,

İlm-i Yahya-i verasettir sözün

28 Mürdeyi ihyâ, körü bînâ eder,

Nefha-i İsa-yı fıtrattır sözün.

29 Müjde-i peyman-ı kulûb-i ehl-i hak,

Mâhi-i târik-i fetrettir sözün.

30 Ahmed'in asm mi'racını eyler beyân,

Şerh-i ahkâm-ı nübüvvettir sözün.

31 Hep kelâmullah-ı nâtık şerhidir.

Kenz-i i'caz-ı risalettir sözün.

32 Söz değil, özdür bütün tibyanınız,

Vech-i Hakka hep işârettir sözün.

33 Lübb-i lüb ma‘rifettir mâ-hasal,

Yüzyüze hakka itâattir sözün.

34 Hak Teâlâ dâimâ pür-nûr ede,

Çünki irfan-ı saadettir sözün.

35 Şân-ı Üstadda ne dersen Gālibâ,

Ez ki, bir imay-ı hayrettir sözün.

Gālib

85

[97]

[Ahmed Gālib’in Sözler hakkındaki Arabî bir fıkrasıdır]

مُقٖیمُ السُّنَّةِ بِالاِجْتِهَادِ قِوَامُ الدّٖینِ فٖی یَوْمِ الْفَسَادِ

سَلَلْتَ السَّیْفَ عَلَی الَّذٖینَ ضَلُّوا عَنِ الْحَقِّ وَهُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ

بَیَانُكَ كَانَ صَمْصَامًاشَدٖیدًا عَلٰٓی اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَالاِرْتِدَادِ

وَنَادَیْتَ الْجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا اِلٰی نَهْجِ الْحَقٖیقَةِ وَالسَّدَادِ

اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَٓائِعٖینَ وَتَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ

لَاَنْتَ دَعَوْتَهُمْ سِرًّا وَجَهْرًا لَقَدْجَٓاءُوكَ مِنْ اَقْصَی الْبِلَادِ

فَمَااسْتَغْنَوْاعَنِ الْاٰیَاتِ طُرًّا لِاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاعْتِمَادٍ

رَاَوْا فٖی نُطْقِكُمْ نُورًا جَلٖیلًا فَیَوْمًا بَعْدَ یَوْمٍ مُسْتَزَادٌ

فَتَحْتَ عَلَیْهِمْ اَبْوَابًا كَثٖیرًا مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ

جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَیْرٍكَثٖیرٍ وَاَعْطَاكَ الصَّفَٓاءَ فٖی كُلِّ وَادٍ

وَیَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ وَاٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ

یُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ فٖی سُوقِ حِكْمَةٍ بِاَنْوَارٍ اِلٰی یَوْمِ التَّنَادِ

اَلَا لَا تَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ فَبَشِّرْقَلْبَهُمْ وَاللّٰهُ هَادٍ

Gālib

[98]

[Sözler hakkında Murad Efendi’nin bir fıkrasıdır]

Azîz dost,

Deryâ-yı maâriften, semâ-yı irfâna İlâhî bir hava ile coşup fışkıran ve semâ-yı irfândan zemîn-i maârife İlâhî bir hava ile inen bârân-ı ma‘rifeti ve feyezân-ı hikmeti zemîn ile âsumân arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryanın ka‘rından, sâhil-i beyâna bahâ takdîr edilmeyen cevâhir geliyordu. Bunlardan bir mikdâr olsun almaya iktidârım gelmiyor ve gelemiyordu. Yalnız görüp alabildiğim bir şey varsa, Bedî‘in cilvesiyle ve bedîiyâtın neş’esiyle hayrettir

Murad

86

[99]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

On dördüncü asrın elli ikinci senesine yetişip, ahkâm-ı kat‘iyesiyle mü’mine berâet ve mücrime i‘dâm-ı ebedî kararının infâz ve icrâsı gününe kadar bâkî kalacak olan kavânin-i ezeliye-i Sübhâniyeyi, bilkülliye hedm ü imhâ etmek âmâl-i bâtıla ve efkâr-ı münâfıkānesine kapılan ehl-i dalâlet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, keşf-i hiss-i kablel-vukū‘ olarak, işbu çelik kal‘a ta‘bîr ettiğimiz, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın müfessir ve mümessili olan nûr deryası, zâhiren otuz üç, ma‘nen otuz üç milyon elması ve inci ve mücevherât-ı mütenevvia ve müteaddideyi vücûda getirdikten sonra, asıl kal‘anın bu teşkîlât-ı nûrâniye ve mühimme dâiresinde tanzîm ve tarsîni iktizâ ettiği hengâmda, ednâ bir amele olarak, yüz bin def‘a haddimin fevkınde olan şu kudsî vazîfeye, bu abd-i âciz de ta‘yîn ve kabûl edilmekliğimdeki tevfîkāt-ı Sübhâniyeye karşı, secdegâh-ı Rabbânîde mübâlağa ve riyâ olmasın, şu fânî vücûdumu ârâmsız ifnâ etsem, o mukaddes vazîfe dâiresinde bir dakîka müşerrefiyetime mukābil ubûdiyet etmiş olamayacağımdan, اِلٰهٖٓی اَنْتَ ذُو فَضْلٍ وَمَنٍّ وَاِنّٖی ذُو خَطَایَا فَاعْفُ عَنّٖی kasîde-i şerîfesiyle arz-ı ubûdiyet etmekle iktifâ ettim.

Sabrî

[100]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Bu hâl karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de, peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenâb-ı Hakk’ın lütf-u ihsânlarına hamd eder, şükrederken, bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki:

Evet Husrev, iyi olan sen değilsin. Ta‘kîb ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nûrlu, hiç bir şey olamaz diyorum.

Sevgili Üstâdım, size medyûnuz, risâlelere medyûnuz. Bizi size ve risâlelere ulaştıran Cenâb-ı Hakk’a medyûnuz ve müteşekkiriz ve hâmidiz.

87

Sevgili Üstâdım, mektûbunuzda yorgunluğumdan bahis buyuruyorsunuz. Evet, bazen yoruluyorum. Fakat yorgunluktan istirâhati arzu eden nefsimi, rûhum vazîfeye da‘vet ediyor ve Belki bugünkü sa‘yim, keffâretü’z-zünûb olur. Çünki Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti vâsi‘dir, diyorum. İşte bu düşünce ile şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymetdâr Üstâdımı memnûn etmesi, bu hâlimi kat kat tezyîd ediyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Husrev

[101]

[Küçük Zühdü’nün bir fıkrasıdır]

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Yedinci Kısmını akşam fakirhânede Bekir Ağa ile beraber bazı husûsî arkadaşlarımızla okuduk. Bu son risâlenin dinsizleri iskâta kâfî geleceğine hepimiz kanâat ve îmân getirdik.

Zühdü

[102]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Eyyühe’l-Üstâdü’l-A‘zam,

Vakit vakit mukaddesât-ı dîniyeye, ehl-i dalâletin icrâ etmekte oldukları hücumlarla, rûhumda açılan cerîhaların teellümâtıyla müteellim olduğum bir anda, muhterem Bekir Ağa Hızır gibi yetişerek, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Yedinci Kısmını sunup, derdime dermân oldu.

Evet, eczâhâne-i Kur’ânînin müstahzarâtından ve ancak binden bir nisbetindeki hikmetinden olan işbu dürr-ü meknûn es’ile ve ecvibe, işâret ve sarâhatiyle tedâvi ile mağmûm kalbimi tesrîr, müteessir vicdanımı tenvîr, mükedder rûhumu mahzûz edince dedim: Aman yâ Rabbi Sen, Resûlün ve Habîbin Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakîkî ümmetine öyle bir tükenmez hazâin-i hikmet bahşetmişsin ki, o hazîne-i kudsiye bin üç yüz elli bir senedir ahkâm-ı ezeliyesi ve fermân-ı ebedîsiyle öyle bir hayat-ı bâkiye ihsân etmiş ki, hakîkî verese-i enbiyâ olan ulemâ-yı benâm, en kısa bir âyetinden nice hakāik-i nâ-mütenâhiye istinbât ve istihrâc ederek ümmet-i Muhammed’in asm kulûb-u mecrûhalarını Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın âb-ı hayâtıyla ihyâ buyuruyorsunuz.

88

Ey Mâlikü’l-Mülk, ey Hâlik-ı Zülcelâl, ey Hâkim-i Bîmisâl Senin Zât-ı Azamet-i Kibriyâna ilticâ ederek niyâz ediyorum, şöyle ki: Ahkâm-ı Kur’âniyeyi i‘lâ, tarîkat-ı Ahmediyeyi asm ibkā ve hakîkî verese-i enbiyânın âmâl ü makāsıdını teshîl ve teysîr buyurarak, bu bîçâre kullarını Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın dâire-i nûrâniyesinde mes‘ûdâne i‘lâ-yı kelimetullâh etmeyi göstermeden hayat-ı bâkiye âlemine göçürme Allâh’ım, diyerek zâhirî ve bâtınî gözlerimi levâih-i Kur’âniye ile perdeledim, Üstâdım Efendim.

4 Muharrem 1352

Pür-kusûr talebeniz

Sabrî

[103]

[Sözleri müştâkların ellerine yetiştiren kardeşimiz Bekir Ağa’nın bir fıkrasıdır]

Elimizdeki hakāik-i Kur’âniyeyi câmi‘ Nûr risâleleri, her ân u zaman bizi tarîk-i hakkın nûrlarına istiğrâk ederek, şu zaman-ı hâzıranın ehl-i îmânın kalbine verdiği ızdırabı izâle etmektedir.

Hakka şükürler olsun ki, ehl-i îmânın üzerine musallat olan ve gayr-i kābil-i tahammül olan hâlât karşısında, îmân ve irşâdın nûrânî dâiresi dâhilinde, hak ve hakîkate lâyık bir vazîfede istihdâm ediliyoruz. Şu zamanda yegâne medâr-ı tesellimiz olan şey, ancak Erhamürrâhimîn’in, tavassutunuzla bizi kavuşturduğu hakîkatlerdir. Lisânım, şükrânlarıma tercüman olamıyor. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ancak söyleyebildiğim şey, beklediğim ümîd, benim ve ehl-i îmânın, bilhassa risâlelerle alâkadâr kardeşlerimin iki cihânda mes‘ûd olmalarını ve bilhassa başta Üstâdımızın kudsî ve pek azîm hizmetinden, Hâlik-ı Kâinât Hazretlerinin râzı olmasını temennîden ibâret kalıyor. Bugünki ahvâl-i müessifeden müteessir olmamak mümkün değil. Allâh iyi yapar, inşâallâh. Ben câhilim, bu kadar yazabildim. O Sözlerin kıymetini ta‘rîften âcizim. Ne kadar yazsam, o eserlerin kıymetinden binde bir nebzesini gösteremez.

Talebeniz Emrullâhoğlu

Bekir

89

[104]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Kıymetdâr Üstâdım,

Târîh-i mektûbdan iki gün evvel idi. Yirmi Yedinci Mektûb’un Üçüncü Zeylini yazmakla meşguldüm. Hulûsî ve Re’fet Bey ve Zekâî ve Sabrî Efendi gibi kardeşlerimin, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’a karşı gösterdikleri ateşîn muhabbetle, kalbî iştiyâklarını gösteren kalemleri, beni de heyecana düşürmüştü. Bu sırada Bekir Ağa, sizden gelen bir mektûbla teşrîf etti. Bekir Ağa, mu‘tâdının hilâfı olarak, pek güleş yüzlü idi. Mektûbu aynı sevinçle, ba‘de’t-takbîl beraber açtık. Bir varakpâre-i fâzılâneleriyle, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nın sekiz sahîfeden ibâret olan Sekizinci Remzi, üç-sekiz tevâfukātıyla kendini gösterdi. Yirmi Yedinci Mektûb’un Üçüncü Zeylinden hâsıl olan sevinçli bir heyecân-ı kalbî ve Bekir Ağa’nın Üstâdına ve nûrlara karşı kalbî iştiyâkını gösteren sevimli yüzü ve dört aydan beri beklediğimiz tevâfukātın gayesinin mebdeini gösteren Sekizinci Remiz’deki, sevgili Üstâdımızın ma‘nevî bir nûr ile parlayan ve gülümseyen, o yüksek, en tatlı sözü, fakîr talebenizde öyle bir hâlet-i azîme tevlîd etmişti ki, işte o dakikam saâdet-i ebediyeye nâil olanların geçirdiği anlardan bir dakîka idi. Bu sürûr içinde mektûbunuzu ve Sekizinci Remzi okudum. Okurken her bir cümlenin nihâyetinde, Var ol, mes‘ûd ol, bahtiyar ol Üstâdım nidâları, kalbime tercümanlık eden lisânımdan ihtiyârsız olarak dökülüyordu. İlk def‘a Bekir Ağa ile, bir def‘a Rüşdü Efendi kardeşimle ve bir def‘a da Re’fet Bey kardeşim ile okudum.

Evet, sevgili Üstâdım, senelerden beri Kur’ân-ı Azîmü’l-Burhân’ın bahr-i ummânında medfûn defineleri, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr ile meydana çıkarmıştınız. İşte azîm bir defîne daha lütf-u İlâhî ile Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nın Sekizinci Remzi'nde en parlak ve gözleri kamaştıran nûrlarıyla tezâhür ediyor, kendini göstertiyor. Beşerin nazarını ister istemez kendine çeviriyor.

Bin üç yüz seneden beri, sâhib-i insâfı hayrette bırakan ve dünyanın her köşesinde ve beşerin her tabakasında, cin ve beşer lisânında, semâvâtta melek ve rûhânîlerin lisânında en yüksek makam-ı mümtâzı işgāl eden o Furkān-ı İlâhî’nin

90

esrâr-ı mühimmesinden ve i‘câz-ı azîmesinden bir parçası daha, susmak bilmeyen mu‘ciznümâ bir sadâ ve latîf bir âvâz ve tükenmez bir feyizle karşımıza çıkıyor.

O kıymetdâr Kur’ân’ın bütün mükevvenâtı yed-i kudretinde tutan ve azamet-i kibriyâsıyla idare eden ve azamet-i Celâli karşısında her şeyi kendine secde ettiren bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un kelâmı olduğunu, üzerindeki hadsiz mühürleriyle gösteren risâlelerinizin kıymeti ne büyüktür O risâlelere nasıl kıymet verilir? Nasıl başkasıyla muvâzene edilir, nasıl bir başkasının tefevvuku tahattur edilir?

Beşerin zulmetli sîmâsına nûrlar saçan ve tevhîd hâricindeki her türlü akîdeleri zîr ü zeber eden ve şâkirdlerine gülümseyerek tatlı bir yüzle bakan ve hoş ve pek şirin bir lisân ile söyleyen o risâleler ve o risâlelerin sâhibi ve nâşiri olan sevgili Üstâdımız, siz talebelerinizin kalblerinde risâlelerinizle birlikte yaşıyorsunuz. Hem öyle bir sûrette yaşıyorsunuz ki, küçük bir işaretinize müheyyâ talebelerinizin rûhlarında ırmakların çağladıkları gibi, tevâlî eden ve tükenmek bilmeyen İlâhî bir muhabbetle yaşıyorsunuz. Hayat-ı fâniyeye vedâ‘ etseniz bile, büyük büyük cemâatlerin arasında hürmetle yâd edileceğinize Hâşiye ve nâmınızın dünya ve ukbâda ihtirâmla taşınacağına ve risâlelerinizin pek büyük hâhişle revaçta olacağına kaviyyen ümidvârım.

Evet, nasıl sözlerim haksız olsun ki, en tehlikeli ânlarda bile hakkı söylemekte susmayan ve pek âlî rûhu taşıyan ve talebelerine her an teselli nûrlarını dağıtan, Kur’ân-ı Kerîm’in bugünkü dellâl-ı muhteremi olan Üstâdım, sizin dîn-i mübîn-i İslâma olan merbûtiyetinize ve o büyük muhabbetinize ve o yüksek sa‘yinize mükâfât olarak defter-i hasenâtınıza Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerinin beşerin üzerinden geçen her an için lâyuad ve lâyuhsâ ecirler yazmasını rahmet-i İlâhiyesinden niyazındayım.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç