
SAYFA 81
[93]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Efendim, hiç şekk ve şübhem kalmadı ki, nûr nûrdan seçilemediği gibi, nûr deryasının nûrânî talebeleri de nerede olursa olsun hepsi bir gāyede, umûmî bir zihniyette, yekdiğerlerine rekābetleri yok, dâimâ biri diğerinin evsâf-ı mümtâzesiyle müftehir ve mübâhî, samîmiyet ve vefâ husûsunda, rufekāsını şahsına tercîh eder bir emelde bulunmaları yegâne emel ve gāyeleri olan tevhîdin bir alâmet-i mümtâze ve fârikası olan ittihâd ve tesânüd-ü hakîkîye ve meşrûayı kālen, hâlen, fiilen göstermeleriyle sâbittir ki, bu hâl bir alâmet-i muvaffakiyettir.
H S
[94]
[Re’fet Efendi’nin bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz muhterem Üstâdım,
Son neşrettiğiniz Söz, fakirde çok derin teessür ve intibâ‘lar bıraktı. Onun sâikinin ne olduğunu anlayamadım. Zât-ı âlînizi o Söz’de çok hiddetli buldum. Gāyet ateşîn bir kalem, bütün elemlerinizi dökmüştü. İhtivâ ettiği hakāike mest ve hayrân olduğum hâlde, saatlerce okudum. Artık sözünüzün hiç birini diğerine tercîh edemiyorum. Zîrâ birine mühim derken, diğeri daha mühim ve bir diğeri daha ehemm olarak kendini gösteriyor. Binâenaleyh, envâr-ı Kur’âniyeyi gökteki yıldızlara benzetiyorum. Filhakîka yıldızlar parlaklık i‘tibâriyle birbirinden farklı iseler de, yine hepsi yıldızdır. Ve aynı menba‘dan ahz-ı envâr etmekte olduklarından, keyfiyetçe yekdiğerinden farkı yok gibidir. Sözleriniz de aynen böyledir. Her birini yüz def‘a okusam, yüz birinci def‘a hiç okumamış gibi büyük bir zevk-i ma‘nevî ile okumam dahi yüksekliğine şâhiddir. Bu bâbda ne kadar yazsam, Sözler hakkında hiç bir şey yazmış olamayacağımı düşünerek, sözüme nihâyet veriyorum.
Re’fet
SAYFA 82
[95]
[Mes‘ud’un bir fıkrasıdır]
Ey benim muhterem Üstâdım,
Hadd-i bülûğdan bu âna kadar, laîn şeytanın zırhından ma‘mûl bir sanduka derûnunda kilitlemiş olduğu akl-ı uhrevî ve îmânımı tazyîk altına almıştı. Duânız sâyesinde ve bana karşı göstermiş olduğunuz hüsn-ü niyet ve nasihatlerin semeresi olarak, ancak yedi senede, Üstâdımın duâ yumruğuyla laîn şeytanın zırh sandukası kırılarak, îmânımı tekrar teslîm ettin. Ve teslîm aldığımı şununla isbat ederim ki, duâya kabûl buyurduğunuz târihte, yani Ramazân-ı Şerîf’in üçüncü günü berâ-yı ziyaret nezdinizde idim. Mufârakatimden sonra, Cenâb-ı Hakk’ın bana gösterdiği ve sevgili Üstâdıma arz eylediğim rüya ile, âcizâne tefsîrimde, gündoğudan gün indiye doğru olan çayı, yani gündoğudaki duâyı almamış olsa idim, önümde, elinde sepet ile giden adam gibi gayyâ kuyusuna gidecektim. Ben de o kapının önünde durduğum hâlde, o müessir almış olduğum duâ sâyesinde, o korkunç kapıdan çağırılmayarak, avdetimde geniş bir caddeden halkın omuz omuza geçtiği ve bizim mestûr bir mevki‘de seyreylediğimiz o meşâk ve mezâhime iştirâk ettirilmediğimiz, ancak Üstâd-ı muhteremimin, Cenâb-ı Hakk nezdinde duâsının kabulüdür. Ve Sözler’in mukāvemetsûz te’sîrleridir.
Ben de buna mukābil, Üstâdımın hâdim olduğu çığırı ta‘kîb ile hizmet etmek emelinde isem de, yalnız ettiğimiz hizmet kâfî değildir. O da ancak âhiret menfaatimiz içindir. Yalnız Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri’nden beş vakitte duâ ediyorum: Yâ Rabbî, Yâ Rabbî Yirmi yedi seneden beri, şeytan aleyhi’l-la‘nenin zırhlı çelik sanduka içine kilitlemiş olduğu îmânımı, duâ kuvvetiyle kırarak tahlîs eden Üstâd-ı Ekremime, yani Kur’ân-ı Hakîm’in lemeâtı olan Risâle-i Nûr’un neşrine bir hizmet olarak, bana menâmda göstermiş olduğun yevm-i mahşerde gayyâ kuyusu kapısının ağzından geri çevirmeye muvaffak olan o müfessir-i Kur’ân ve son musannif bulunan Saîd Nûrsî Hazretlerinin yevm-i mahşerde sancakdârı kıl. Yâ Rabbî, yâ Erhame’r-Râhimîn, ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn olan Cenâb-ı Mevlâ’dan evkāt-ı hamsede vird-i zebânımdır. Ve siz Üstâdımın kabûl buyurmasını istirhâm ile el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.
Mehmed Mes‘ûd
SAYFA 83
[96]
[Ahmed Gālib Bey’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır]
1 Âdem-i ilm-i hakikattır sözün
Tercüman-ı kenz vahdettir sözün
2 Hazret-i Hak'tan ata-yı mahzdır
Neş'e-i Şît-i hüviyettir sözün
3 Ders-i hikmetdir bütün ulvî beyan
Misl-i İdris, pür-hikmettir sözün
4 Mevc-i tufan-ı dalaletten siper
Keştî-i Nuh-ı selâmettir sözün
5 Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden
Şu'le-i Hûd-ı hidâyettir sözün
6 Tezkiyet bahş-ı kulûb-ı mü'minîn
Sâlihdar-ı emanettir sözün
7 Vahdetin esrârını i‘lân eden
Ol Halil-veş asl-ı millettir sözün
8 Bahş-ı zemzem eyler, ehl-i hayrata
İsmail-i feyz-i hürmettir sözün
9 Mahz-ı tahkiktir, hayaletten a'lâ
Sırr-ı İshak-ı hakikattır sözün
10 Zümre-i Tagut'u hep berbâd eder,
Lût gibi rükn-i salabettir sözün.
11 Dîn-i Hakkın neşr ve ta'mimi için,
Fazl-ı İsrail-i kudrettir sözün.
12 Hak cemâliyle kemâlin gösteren,
Hüsn-i Yusuf'tan işârettir sözün.
13 Yokluk içre, varlığa kāim olan,
Sabr-ı Eyyub-ı metanettir sözün.
14 Mülhid firavunları gark eyleyen,
Tur-ı Musa-i şeriattır sözün.
15 Serteser mîzân-ı hikmetle rasîn,
Çün Şuayb-ı emn ve adâlettir sözün.
16 Ehl-i idlâli eden zîr u zeber,
Sanki Harun-ı fesahattır sözün.
17 Asker-i Calud küfrü mahveder,
Savt-ı Davud-ı hilafettir sözün.
18 Marifet-i takva ve hikmet mülküne,
Bir Süleyman-ı emarettir sözün.
SAYFA 84
19 Hâsılı, dertlilere dermân eder
Dest-i Lukman-ı hazakattir sözün
20 Ba's-i ba'de-l mevte kāim hüccetin
Çûn Üzeyr mazhariyettir sözün
21 Ehl-i şevke âb-ı hayât bahşeden
Hıdr-ı bahreyn-i velâyettir sözün
22 Bâr-ı sıkletten ukûlü kurtaran
Nur-ı İlyas-ı riyazettir sözün
23 Kulluğun efdalini izhâr eder
Zülkifl-i ibadettir sözün
24 Sed çeker kâfir olan ye'cüclere
Çünki Zülkarneyn-i kudrettir sözün
25 Sırr-ı tesbihatı telkîn eyleyen
Misl-i Yunus gavvas-ı hakikattır sözün
26 Rahmet-i Rahman'ı hep tezkâr eder
Hamd-i Zekeriya-yı rahmettir sözün
27 Tâb ile şerh-i kitab-ı Hak eder,
İlm-i Yahya-i verasettir sözün
28 Mürdeyi ihyâ, körü bînâ eder,
Nefha-i İsa-yı fıtrattır sözün.
29 Müjde-i peyman-ı kulûb-i ehl-i hak,
Mâhi-i târik-i fetrettir sözün.
30 Ahmed'in asm mi'racını eyler beyân,
Şerh-i ahkâm-ı nübüvvettir sözün.
31 Hep kelâmullah-ı nâtık şerhidir.
Kenz-i i'caz-ı risalettir sözün.
32 Söz değil, özdür bütün tibyanınız,
Vech-i Hakka hep işârettir sözün.
33 Lübb-i lüb ma‘rifettir mâ-hasal,
Yüzyüze hakka itâattir sözün.
34 Hak Teâlâ dâimâ pür-nûr ede,
Çünki irfan-ı saadettir sözün.
35 Şân-ı Üstadda ne dersen Gālibâ,
Ez ki, bir imay-ı hayrettir sözün.
Gālib
SAYFA 85
[97]
[Ahmed Gālib’in Sözler hakkındaki Arabî bir fıkrasıdır]
مُقٖیمُ السُّنَّةِ بِالاِجْتِهَادِ قِوَامُ الدّٖینِ فٖی یَوْمِ الْفَسَادِ
سَلَلْتَ السَّیْفَ عَلَی الَّذٖینَ ضَلُّوا عَنِ الْحَقِّ وَهُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ
بَیَانُكَ كَانَ صَمْصَامًاشَدٖیدًا عَلٰٓی اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَالاِرْتِدَادِ
وَنَادَیْتَ الْجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا اِلٰی نَهْجِ الْحَقٖیقَةِ وَالسَّدَادِ
اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَٓائِعٖینَ وَتَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ
لَاَنْتَ دَعَوْتَهُمْ سِرًّا وَجَهْرًا لَقَدْجَٓاءُوكَ مِنْ اَقْصَی الْبِلَادِ
فَمَااسْتَغْنَوْاعَنِ الْاٰیَاتِ طُرًّا لِاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاعْتِمَادٍ
رَاَوْا فٖی نُطْقِكُمْ نُورًا جَلٖیلًا فَیَوْمًا بَعْدَ یَوْمٍ مُسْتَزَادٌ
فَتَحْتَ عَلَیْهِمْ اَبْوَابًا كَثٖیرًا مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ
جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَیْرٍكَثٖیرٍ وَاَعْطَاكَ الصَّفَٓاءَ فٖی كُلِّ وَادٍ
وَیَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ وَاٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ
یُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ فٖی سُوقِ حِكْمَةٍ بِاَنْوَارٍ اِلٰی یَوْمِ التَّنَادِ
اَلَا لَا تَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ فَبَشِّرْقَلْبَهُمْ وَاللّٰهُ هَادٍ
Gālib
[98]
[Sözler hakkında Murad Efendi’nin bir fıkrasıdır]
Azîz dost,
Deryâ-yı maâriften, semâ-yı irfâna İlâhî bir hava ile coşup fışkıran ve semâ-yı irfândan zemîn-i maârife İlâhî bir hava ile inen bârân-ı ma‘rifeti ve feyezân-ı hikmeti zemîn ile âsumân arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryanın ka‘rından, sâhil-i beyâna bahâ takdîr edilmeyen cevâhir geliyordu. Bunlardan bir mikdâr olsun almaya iktidârım gelmiyor ve gelemiyordu. Yalnız görüp alabildiğim bir şey varsa, Bedî‘in cilvesiyle ve bedîiyâtın neş’esiyle hayrettir
Murad
SAYFA 86
[99]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
On dördüncü asrın elli ikinci senesine yetişip, ahkâm-ı kat‘iyesiyle mü’mine berâet ve mücrime i‘dâm-ı ebedî kararının infâz ve icrâsı gününe kadar bâkî kalacak olan kavânin-i ezeliye-i Sübhâniyeyi, bilkülliye hedm ü imhâ etmek âmâl-i bâtıla ve efkâr-ı münâfıkānesine kapılan ehl-i dalâlet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, keşf-i hiss-i kablel-vukū‘ olarak, işbu çelik kal‘a ta‘bîr ettiğimiz, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın müfessir ve mümessili olan nûr deryası, zâhiren otuz üç, ma‘nen otuz üç milyon elması ve inci ve mücevherât-ı mütenevvia ve müteaddideyi vücûda getirdikten sonra, asıl kal‘anın bu teşkîlât-ı nûrâniye ve mühimme dâiresinde tanzîm ve tarsîni iktizâ ettiği hengâmda, ednâ bir amele olarak, yüz bin def‘a haddimin fevkınde olan şu kudsî vazîfeye, bu abd-i âciz de ta‘yîn ve kabûl edilmekliğimdeki tevfîkāt-ı Sübhâniyeye karşı, secdegâh-ı Rabbânîde mübâlağa ve riyâ olmasın, şu fânî vücûdumu ârâmsız ifnâ etsem, o mukaddes vazîfe dâiresinde bir dakîka müşerrefiyetime mukābil ubûdiyet etmiş olamayacağımdan, اِلٰهٖٓی اَنْتَ ذُو فَضْلٍ وَمَنٍّ وَاِنّٖی ذُو خَطَایَا فَاعْفُ عَنّٖی kasîde-i şerîfesiyle arz-ı ubûdiyet etmekle iktifâ ettim.
Sabrî
[100]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Bu hâl karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de, peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenâb-ı Hakk’ın lütf-u ihsânlarına hamd eder, şükrederken, bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki:
Evet Husrev, iyi olan sen değilsin. Ta‘kîb ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nûrlu, hiç bir şey olamaz diyorum.
Sevgili Üstâdım, size medyûnuz, risâlelere medyûnuz. Bizi size ve risâlelere ulaştıran Cenâb-ı Hakk’a medyûnuz ve müteşekkiriz ve hâmidiz.
SAYFA 87
Sevgili Üstâdım, mektûbunuzda yorgunluğumdan bahis buyuruyorsunuz. Evet, bazen yoruluyorum. Fakat yorgunluktan istirâhati arzu eden nefsimi, rûhum vazîfeye da‘vet ediyor ve Belki bugünkü sa‘yim, keffâretü’z-zünûb olur. Çünki Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti vâsi‘dir, diyorum. İşte bu düşünce ile şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymetdâr Üstâdımı memnûn etmesi, bu hâlimi kat kat tezyîd ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Husrev
[101]
[Küçük Zühdü’nün bir fıkrasıdır]
Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Yedinci Kısmını akşam fakirhânede Bekir Ağa ile beraber bazı husûsî arkadaşlarımızla okuduk. Bu son risâlenin dinsizleri iskâta kâfî geleceğine hepimiz kanâat ve îmân getirdik.
Zühdü
[102]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Eyyühe’l-Üstâdü’l-A‘zam,
Vakit vakit mukaddesât-ı dîniyeye, ehl-i dalâletin icrâ etmekte oldukları hücumlarla, rûhumda açılan cerîhaların teellümâtıyla müteellim olduğum bir anda, muhterem Bekir Ağa Hızır gibi yetişerek, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Yedinci Kısmını sunup, derdime dermân oldu.
Evet, eczâhâne-i Kur’ânînin müstahzarâtından ve ancak binden bir nisbetindeki hikmetinden olan işbu dürr-ü meknûn es’ile ve ecvibe, işâret ve sarâhatiyle tedâvi ile mağmûm kalbimi tesrîr, müteessir vicdanımı tenvîr, mükedder rûhumu mahzûz edince dedim: Aman yâ Rabbi Sen, Resûlün ve Habîbin Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakîkî ümmetine öyle bir tükenmez hazâin-i hikmet bahşetmişsin ki, o hazîne-i kudsiye bin üç yüz elli bir senedir ahkâm-ı ezeliyesi ve fermân-ı ebedîsiyle öyle bir hayat-ı bâkiye ihsân etmiş ki, hakîkî verese-i enbiyâ olan ulemâ-yı benâm, en kısa bir âyetinden nice hakāik-i nâ-mütenâhiye istinbât ve istihrâc ederek ümmet-i Muhammed’in asm kulûb-u mecrûhalarını Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın âb-ı hayâtıyla ihyâ buyuruyorsunuz.
SAYFA 88
Ey Mâlikü’l-Mülk, ey Hâlik-ı Zülcelâl, ey Hâkim-i Bîmisâl Senin Zât-ı Azamet-i Kibriyâna ilticâ ederek niyâz ediyorum, şöyle ki: Ahkâm-ı Kur’âniyeyi i‘lâ, tarîkat-ı Ahmediyeyi asm ibkā ve hakîkî verese-i enbiyânın âmâl ü makāsıdını teshîl ve teysîr buyurarak, bu bîçâre kullarını Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın dâire-i nûrâniyesinde mes‘ûdâne i‘lâ-yı kelimetullâh etmeyi göstermeden hayat-ı bâkiye âlemine göçürme Allâh’ım, diyerek zâhirî ve bâtınî gözlerimi levâih-i Kur’âniye ile perdeledim, Üstâdım Efendim.
4 Muharrem 1352
Pür-kusûr talebeniz
Sabrî
[103]
[Sözleri müştâkların ellerine yetiştiren kardeşimiz Bekir Ağa’nın bir fıkrasıdır]
Elimizdeki hakāik-i Kur’âniyeyi câmi‘ Nûr risâleleri, her ân u zaman bizi tarîk-i hakkın nûrlarına istiğrâk ederek, şu zaman-ı hâzıranın ehl-i îmânın kalbine verdiği ızdırabı izâle etmektedir.
Hakka şükürler olsun ki, ehl-i îmânın üzerine musallat olan ve gayr-i kābil-i tahammül olan hâlât karşısında, îmân ve irşâdın nûrânî dâiresi dâhilinde, hak ve hakîkate lâyık bir vazîfede istihdâm ediliyoruz. Şu zamanda yegâne medâr-ı tesellimiz olan şey, ancak Erhamürrâhimîn’in, tavassutunuzla bizi kavuşturduğu hakîkatlerdir. Lisânım, şükrânlarıma tercüman olamıyor. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ancak söyleyebildiğim şey, beklediğim ümîd, benim ve ehl-i îmânın, bilhassa risâlelerle alâkadâr kardeşlerimin iki cihânda mes‘ûd olmalarını ve bilhassa başta Üstâdımızın kudsî ve pek azîm hizmetinden, Hâlik-ı Kâinât Hazretlerinin râzı olmasını temennîden ibâret kalıyor. Bugünki ahvâl-i müessifeden müteessir olmamak mümkün değil. Allâh iyi yapar, inşâallâh. Ben câhilim, bu kadar yazabildim. O Sözlerin kıymetini ta‘rîften âcizim. Ne kadar yazsam, o eserlerin kıymetinden binde bir nebzesini gösteremez.
Talebeniz Emrullâhoğlu
Bekir