
SAYFA 79
[92]
[Hulûsî Bey’in bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Bu def‘a lütf u inâyet buyurulan, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesini hürmetle aldım. Ta‘zîmle ve defaâtle mütâlaa ettim. Ayrıca bir def‘a yeni talebeniz Hâfız Ömer Efendi, bir def‘a pederim ve eski hocalarımdan İbrâhîm Efendi ve bir dostumuza ve bir def‘a da Fethi Bey’e okudum. İnşâallâh, yine okur ve okuttururum. Bu mübârek mektûbunuzla başta şu bîçâre olduğu hâlde, dinleyenlerin ahvâl-i ahîre dolayısıyla kalblerinde hâsıl olan ma‘nevî yaraya çok mükemmel ve münâsib merhem vurdunuz. لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ nass-ı celîlini hatırlatarak, Allâh’ın lütfuna ve Habîb-i Ekrem’inin asm rûhâniyetine, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰی قِیَامِ السَّاعَةِ devam ettiğine şübhe kalmayan i‘câzına dehâlet ve hakîkî sabırla bu acılara mukābele ederseniz inşâallâh yakın ve nûrlu istikbâle mazhar olursunuz. Hakîkaten pek azîm bir müjde vermiş oldunuz. Bîçâregân-ı ümmete, izn-i İlâhî ile beyân buyurduğunuz Kur’ân’ın i‘câzı hürmetine, Allâh-ü Zülcelâl muhterem Üstâdımızdan ebeden râzı olsun. Ve Hazret-i Kur’ân hesabına buyurduğunuz ümidlerinizi, an-karîb mübeddel-i hakîkat ve mü’minlere de selâmet-i îmân tevfîk buyursun. Âmîn.
Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesini almazdan evvel, mübârek Sözlerle alâkadâr olmayan zevâta, defaâtle Üstâdım, altı-yedi seneden beri şöyle buyurmaktadır: Kur’ân’ın sûrları yıkılmıştır. Bütün hücûmlar Kur’ân’adır. Îmânı kurtarmak zamanıdır İşte yavaş yavaş bu beyânâtın sıhhati, her gözü ve aklı olan mü’min tarafından tasdîk edilecek hâdisât zuhûr etmektedir, diyordum. Bu mektûb, bu bîçâre talebenizin Üstâdının emirlerini teblîğde sâdık olduğunu isbat etmekle beraber, evvelce arz ettiğim vecihle, mektûbları almazdan evvel hâtırıma gelen, hatta lisânıma kadar geçen çok mes’eleler nev‘inden olduğuna şübhem olmadığı için, bunu da i‘câz-ı Kur’ân’ın i‘câzından addediyorum. Tevâfukātta bendenizdeki nüshada da ekseriyetle muvâzenet vardır. Evet, hangi cihetten bakılsa, inâyet-i İlâhiye ayan-beyân görünür.
SAYFA 80
Muhterem Üstâdım, rahmet-i İlâhiye ile bir hakîkati daha yakînen anladım. O da şudur ki: İlk şeref-i mülâkî olduğum zamanda verdiğiniz ders, bütün risâle ve mektûblarda vücûdunu hissettirmektedir. Fark yalnız o dersteki mücmel hakāikin diğer derslere tafsîl, tavzîh ve ızhârından ibârettir. Demek ki, îmânı ve Kur’ân’ı esas ittihâz etmekle, dâimî bir feyiz menba‘ı, sermedî bir nûr kaynağı, fenâsız kudsî bir hazîne, İlâhî bir kal‘a kurulmuş oluyor.
Evet, mademki kâinâtın hilkatine sebeb olan Fahr-i Âlem asm Efendimiz Hazretleri, vazîfe-i risâletlerini mükemmelen îfâ ettikten sonra, emr-i İlâhî ile vücûduna bâis oldukları âlem-i bekāya teşrîf ettiler. Şu misâfirhâne kapanıncaya kadar gelip geçecek, dolup boşalacak, çürüyüp tazelenecek sükkânına, bilhassa cin ve inse en âlî bir hediye, en mükemmel bir rehber, en mukaddes bir mürşid olarak, Kur’ân-ı Hakîm’i bırakmışlardır. Nitekim müteâkib asırların yetiştirdiği bir çok zevât-ı âliye, bütün müşkillerini Kur’ân ile halletmişler, aradıklarını Kur’ân’da bulmuşlar. ilâ âhir.
İşte, bu bid‘at ve zulümât asrında da, yine o Kur’ân-ı Hakîm ve Kerîm, lâyemût i‘câzını Sözler ve Mektublarla ızhâr etmiş ve bu hakîkaten azîm işte, rahmet-i İlâhiyeye, muazzez ve muhterem Üstâdımız elyak ve elhak me’mûr ve vâsıta olmuştur. Bu hakîkate daha birinci derste lütf-u İlâhî îmân ettim. Diğer nûrlu dersler kuvvet-i îmâna vesîle olmuş ve olmakta bulunmuştur. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Azîz ve muhterem Üstâdım,
Bu dünya mü’mine zindandır derler. İşte neşrine, ızhârına, beyânına vâsıta olduğunuz nûrlar, bizleri bu karanlık dünyamızı aydınlattı. Hilkatteki hakîkati ta‘lîm etti. Bâkî, dâimî ve sermedî, saâdetli hayatı tedrîs etti. Şahsen bu nûrlar olmasaydı, hâlim ne olacaktı? Ya nûrlara erişmeseydim, ne yapacaktım? Ya bu nûrların neşrine عَلٰی قَدَرِ الطَّاقَةِ وَالْاِمْكَانِ lütf-u İlâhî ile çalıştırılmaya idim, bütün kazancım ma‘siyet, kara yüzle, perişan hâl ile, nasıl dergâh-ı İlâhî’ye çıkacaktım?
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ثُمَّ وَثُّمَّ الْحَمْدُ لِلّٰهِ:, niyet-i hâlise ve cüz’-ü lâyetecezzâ kabîlinden olan Kur’ânî hizmet sebebiyle, bu abd-i pür-taksîr de inşâallâh duânızla rahmet-i İlâhiyeye nâil olur ümîdindeyim.
Hulûsî
SAYFA 81
[93]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Efendim, hiç şekk ve şübhem kalmadı ki, nûr nûrdan seçilemediği gibi, nûr deryasının nûrânî talebeleri de nerede olursa olsun hepsi bir gāyede, umûmî bir zihniyette, yekdiğerlerine rekābetleri yok, dâimâ biri diğerinin evsâf-ı mümtâzesiyle müftehir ve mübâhî, samîmiyet ve vefâ husûsunda, rufekāsını şahsına tercîh eder bir emelde bulunmaları yegâne emel ve gāyeleri olan tevhîdin bir alâmet-i mümtâze ve fârikası olan ittihâd ve tesânüd-ü hakîkîye ve meşrûayı kālen, hâlen, fiilen göstermeleriyle sâbittir ki, bu hâl bir alâmet-i muvaffakiyettir.
H S
[94]
[Re’fet Efendi’nin bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz muhterem Üstâdım,
Son neşrettiğiniz Söz, fakirde çok derin teessür ve intibâ‘lar bıraktı. Onun sâikinin ne olduğunu anlayamadım. Zât-ı âlînizi o Söz’de çok hiddetli buldum. Gāyet ateşîn bir kalem, bütün elemlerinizi dökmüştü. İhtivâ ettiği hakāike mest ve hayrân olduğum hâlde, saatlerce okudum. Artık sözünüzün hiç birini diğerine tercîh edemiyorum. Zîrâ birine mühim derken, diğeri daha mühim ve bir diğeri daha ehemm olarak kendini gösteriyor. Binâenaleyh, envâr-ı Kur’âniyeyi gökteki yıldızlara benzetiyorum. Filhakîka yıldızlar parlaklık i‘tibâriyle birbirinden farklı iseler de, yine hepsi yıldızdır. Ve aynı menba‘dan ahz-ı envâr etmekte olduklarından, keyfiyetçe yekdiğerinden farkı yok gibidir. Sözleriniz de aynen böyledir. Her birini yüz def‘a okusam, yüz birinci def‘a hiç okumamış gibi büyük bir zevk-i ma‘nevî ile okumam dahi yüksekliğine şâhiddir. Bu bâbda ne kadar yazsam, Sözler hakkında hiç bir şey yazmış olamayacağımı düşünerek, sözüme nihâyet veriyorum.
Re’fet
SAYFA 82
[95]
[Mes‘ud’un bir fıkrasıdır]
Ey benim muhterem Üstâdım,
Hadd-i bülûğdan bu âna kadar, laîn şeytanın zırhından ma‘mûl bir sanduka derûnunda kilitlemiş olduğu akl-ı uhrevî ve îmânımı tazyîk altına almıştı. Duânız sâyesinde ve bana karşı göstermiş olduğunuz hüsn-ü niyet ve nasihatlerin semeresi olarak, ancak yedi senede, Üstâdımın duâ yumruğuyla laîn şeytanın zırh sandukası kırılarak, îmânımı tekrar teslîm ettin. Ve teslîm aldığımı şununla isbat ederim ki, duâya kabûl buyurduğunuz târihte, yani Ramazân-ı Şerîf’in üçüncü günü berâ-yı ziyaret nezdinizde idim. Mufârakatimden sonra, Cenâb-ı Hakk’ın bana gösterdiği ve sevgili Üstâdıma arz eylediğim rüya ile, âcizâne tefsîrimde, gündoğudan gün indiye doğru olan çayı, yani gündoğudaki duâyı almamış olsa idim, önümde, elinde sepet ile giden adam gibi gayyâ kuyusuna gidecektim. Ben de o kapının önünde durduğum hâlde, o müessir almış olduğum duâ sâyesinde, o korkunç kapıdan çağırılmayarak, avdetimde geniş bir caddeden halkın omuz omuza geçtiği ve bizim mestûr bir mevki‘de seyreylediğimiz o meşâk ve mezâhime iştirâk ettirilmediğimiz, ancak Üstâd-ı muhteremimin, Cenâb-ı Hakk nezdinde duâsının kabulüdür. Ve Sözler’in mukāvemetsûz te’sîrleridir.
Ben de buna mukābil, Üstâdımın hâdim olduğu çığırı ta‘kîb ile hizmet etmek emelinde isem de, yalnız ettiğimiz hizmet kâfî değildir. O da ancak âhiret menfaatimiz içindir. Yalnız Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri’nden beş vakitte duâ ediyorum: Yâ Rabbî, Yâ Rabbî Yirmi yedi seneden beri, şeytan aleyhi’l-la‘nenin zırhlı çelik sanduka içine kilitlemiş olduğu îmânımı, duâ kuvvetiyle kırarak tahlîs eden Üstâd-ı Ekremime, yani Kur’ân-ı Hakîm’in lemeâtı olan Risâle-i Nûr’un neşrine bir hizmet olarak, bana menâmda göstermiş olduğun yevm-i mahşerde gayyâ kuyusu kapısının ağzından geri çevirmeye muvaffak olan o müfessir-i Kur’ân ve son musannif bulunan Saîd Nûrsî Hazretlerinin yevm-i mahşerde sancakdârı kıl. Yâ Rabbî, yâ Erhame’r-Râhimîn, ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn olan Cenâb-ı Mevlâ’dan evkāt-ı hamsede vird-i zebânımdır. Ve siz Üstâdımın kabûl buyurmasını istirhâm ile el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.
Mehmed Mes‘ûd
SAYFA 83
[96]
[Ahmed Gālib Bey’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır]
1 Âdem-i ilm-i hakikattır sözün
Tercüman-ı kenz vahdettir sözün
2 Hazret-i Hak'tan ata-yı mahzdır
Neş'e-i Şît-i hüviyettir sözün
3 Ders-i hikmetdir bütün ulvî beyan
Misl-i İdris, pür-hikmettir sözün
4 Mevc-i tufan-ı dalaletten siper
Keştî-i Nuh-ı selâmettir sözün
5 Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden
Şu'le-i Hûd-ı hidâyettir sözün
6 Tezkiyet bahş-ı kulûb-ı mü'minîn
Sâlihdar-ı emanettir sözün
7 Vahdetin esrârını i‘lân eden
Ol Halil-veş asl-ı millettir sözün
8 Bahş-ı zemzem eyler, ehl-i hayrata
İsmail-i feyz-i hürmettir sözün
9 Mahz-ı tahkiktir, hayaletten a'lâ
Sırr-ı İshak-ı hakikattır sözün
10 Zümre-i Tagut'u hep berbâd eder,
Lût gibi rükn-i salabettir sözün.
11 Dîn-i Hakkın neşr ve ta'mimi için,
Fazl-ı İsrail-i kudrettir sözün.
12 Hak cemâliyle kemâlin gösteren,
Hüsn-i Yusuf'tan işârettir sözün.
13 Yokluk içre, varlığa kāim olan,
Sabr-ı Eyyub-ı metanettir sözün.
14 Mülhid firavunları gark eyleyen,
Tur-ı Musa-i şeriattır sözün.
15 Serteser mîzân-ı hikmetle rasîn,
Çün Şuayb-ı emn ve adâlettir sözün.
16 Ehl-i idlâli eden zîr u zeber,
Sanki Harun-ı fesahattır sözün.
17 Asker-i Calud küfrü mahveder,
Savt-ı Davud-ı hilafettir sözün.
18 Marifet-i takva ve hikmet mülküne,
Bir Süleyman-ı emarettir sözün.
SAYFA 84
19 Hâsılı, dertlilere dermân eder
Dest-i Lukman-ı hazakattir sözün
20 Ba's-i ba'de-l mevte kāim hüccetin
Çûn Üzeyr mazhariyettir sözün
21 Ehl-i şevke âb-ı hayât bahşeden
Hıdr-ı bahreyn-i velâyettir sözün
22 Bâr-ı sıkletten ukûlü kurtaran
Nur-ı İlyas-ı riyazettir sözün
23 Kulluğun efdalini izhâr eder
Zülkifl-i ibadettir sözün
24 Sed çeker kâfir olan ye'cüclere
Çünki Zülkarneyn-i kudrettir sözün
25 Sırr-ı tesbihatı telkîn eyleyen
Misl-i Yunus gavvas-ı hakikattır sözün
26 Rahmet-i Rahman'ı hep tezkâr eder
Hamd-i Zekeriya-yı rahmettir sözün
27 Tâb ile şerh-i kitab-ı Hak eder,
İlm-i Yahya-i verasettir sözün
28 Mürdeyi ihyâ, körü bînâ eder,
Nefha-i İsa-yı fıtrattır sözün.
29 Müjde-i peyman-ı kulûb-i ehl-i hak,
Mâhi-i târik-i fetrettir sözün.
30 Ahmed'in asm mi'racını eyler beyân,
Şerh-i ahkâm-ı nübüvvettir sözün.
31 Hep kelâmullah-ı nâtık şerhidir.
Kenz-i i'caz-ı risalettir sözün.
32 Söz değil, özdür bütün tibyanınız,
Vech-i Hakka hep işârettir sözün.
33 Lübb-i lüb ma‘rifettir mâ-hasal,
Yüzyüze hakka itâattir sözün.
34 Hak Teâlâ dâimâ pür-nûr ede,
Çünki irfan-ı saadettir sözün.
35 Şân-ı Üstadda ne dersen Gālibâ,
Ez ki, bir imay-ı hayrettir sözün.
Gālib
SAYFA 85
[97]
[Ahmed Gālib’in Sözler hakkındaki Arabî bir fıkrasıdır]
مُقٖیمُ السُّنَّةِ بِالاِجْتِهَادِ قِوَامُ الدّٖینِ فٖی یَوْمِ الْفَسَادِ
سَلَلْتَ السَّیْفَ عَلَی الَّذٖینَ ضَلُّوا عَنِ الْحَقِّ وَهُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ
بَیَانُكَ كَانَ صَمْصَامًاشَدٖیدًا عَلٰٓی اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَالاِرْتِدَادِ
وَنَادَیْتَ الْجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا اِلٰی نَهْجِ الْحَقٖیقَةِ وَالسَّدَادِ
اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَٓائِعٖینَ وَتَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ
لَاَنْتَ دَعَوْتَهُمْ سِرًّا وَجَهْرًا لَقَدْجَٓاءُوكَ مِنْ اَقْصَی الْبِلَادِ
فَمَااسْتَغْنَوْاعَنِ الْاٰیَاتِ طُرًّا لِاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاعْتِمَادٍ
رَاَوْا فٖی نُطْقِكُمْ نُورًا جَلٖیلًا فَیَوْمًا بَعْدَ یَوْمٍ مُسْتَزَادٌ
فَتَحْتَ عَلَیْهِمْ اَبْوَابًا كَثٖیرًا مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ
جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَیْرٍكَثٖیرٍ وَاَعْطَاكَ الصَّفَٓاءَ فٖی كُلِّ وَادٍ
وَیَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ وَاٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ
یُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ فٖی سُوقِ حِكْمَةٍ بِاَنْوَارٍ اِلٰی یَوْمِ التَّنَادِ
اَلَا لَا تَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ فَبَشِّرْقَلْبَهُمْ وَاللّٰهُ هَادٍ
Gālib
[98]
[Sözler hakkında Murad Efendi’nin bir fıkrasıdır]
Azîz dost,
Deryâ-yı maâriften, semâ-yı irfâna İlâhî bir hava ile coşup fışkıran ve semâ-yı irfândan zemîn-i maârife İlâhî bir hava ile inen bârân-ı ma‘rifeti ve feyezân-ı hikmeti zemîn ile âsumân arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryanın ka‘rından, sâhil-i beyâna bahâ takdîr edilmeyen cevâhir geliyordu. Bunlardan bir mikdâr olsun almaya iktidârım gelmiyor ve gelemiyordu. Yalnız görüp alabildiğim bir şey varsa, Bedî‘in cilvesiyle ve bedîiyâtın neş’esiyle hayrettir
Murad
SAYFA 86
[99]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
On dördüncü asrın elli ikinci senesine yetişip, ahkâm-ı kat‘iyesiyle mü’mine berâet ve mücrime i‘dâm-ı ebedî kararının infâz ve icrâsı gününe kadar bâkî kalacak olan kavânin-i ezeliye-i Sübhâniyeyi, bilkülliye hedm ü imhâ etmek âmâl-i bâtıla ve efkâr-ı münâfıkānesine kapılan ehl-i dalâlet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, keşf-i hiss-i kablel-vukū‘ olarak, işbu çelik kal‘a ta‘bîr ettiğimiz, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın müfessir ve mümessili olan nûr deryası, zâhiren otuz üç, ma‘nen otuz üç milyon elması ve inci ve mücevherât-ı mütenevvia ve müteaddideyi vücûda getirdikten sonra, asıl kal‘anın bu teşkîlât-ı nûrâniye ve mühimme dâiresinde tanzîm ve tarsîni iktizâ ettiği hengâmda, ednâ bir amele olarak, yüz bin def‘a haddimin fevkınde olan şu kudsî vazîfeye, bu abd-i âciz de ta‘yîn ve kabûl edilmekliğimdeki tevfîkāt-ı Sübhâniyeye karşı, secdegâh-ı Rabbânîde mübâlağa ve riyâ olmasın, şu fânî vücûdumu ârâmsız ifnâ etsem, o mukaddes vazîfe dâiresinde bir dakîka müşerrefiyetime mukābil ubûdiyet etmiş olamayacağımdan, اِلٰهٖٓی اَنْتَ ذُو فَضْلٍ وَمَنٍّ وَاِنّٖی ذُو خَطَایَا فَاعْفُ عَنّٖی kasîde-i şerîfesiyle arz-ı ubûdiyet etmekle iktifâ ettim.
Sabrî
[100]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Bu hâl karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de, peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenâb-ı Hakk’ın lütf-u ihsânlarına hamd eder, şükrederken, bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki:
Evet Husrev, iyi olan sen değilsin. Ta‘kîb ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nûrlu, hiç bir şey olamaz diyorum.
Sevgili Üstâdım, size medyûnuz, risâlelere medyûnuz. Bizi size ve risâlelere ulaştıran Cenâb-ı Hakk’a medyûnuz ve müteşekkiriz ve hâmidiz.