Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 70
[84]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Yorucu bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat hiç de kıymeti olmayan vaz‘iyetten kurtaran mektûbunuzu aldığım vakitten beri, sürûr içinde, Cenâb-ı Hakk’a bî-nihâye teşekkürlerimi takdîm ediyor ve beş vakitte, eltâf-ı İlâhiyeye mazhariyetinizi duâ ediyorum. Bilhassa sevincimi artıran keyfiyet, Cenâb-ı Hakk’ın sırf hizmet-i Kur’ânda istihdâm etmesinin iş‘âr buyurulmasıdır.
Ey muhterem Üstâdım, vaz‘iyetimden çok memnûnum. Artık emr-i âlîleri mûcibince hiç bir şey düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey varsa, o da Sözler’i ikmâl etmek, bunlardan istinsâh ederek arkadaşlarımızın çoğalmasını te’mîn etmek için lâyıkıyla çalışmaktır. Bunun için, kendimde gördüğüm âriyet ve emânet bir varlığa değil, belki Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve lütuflarına istinâd ediyorum.
Muhterem Üstâdım, yazdığım Otuz İkinci ve Yirmi Yedinci Sözleri takdîm ediyorum. Yirmi Yedinci Mektûb’da arkadaşlarımızın ihtisâsâtlarını okurken, bilseniz, ne kadar sürûr duyuyorum. Yekdiğerine, ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve ma‘nevî iplerle bağlanmış bir âile ve bir cemâat efrâdının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum. Şübhesiz, Zât-ı Üstâdâneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber olanlarımız da kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyâhûd ben bu cemâatin içerisine dâhil olduğumdan, fevkalhad bahtiyarım. Kur’ân-ı Mübîn’in nûrlarının ahz u neşri husûsunda, sevgili Üstâdımız, şahsiyetiniz vâsıta kılınmasından dolayıdır ki, sizi bize veren Cenâb-ı Hakk’a minnetdârlığımızı tahdîd edemeyiz.
Husrev
SAYFA 71
[85]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Bil’istinsâh takdîm-i huzûr-u fâzılâneleri kılınan Yirmi Sekizinci Mektûb’un şu Yedinci Mes’elesi tam zamanında ızhâr-ı endâm etmiştir. Şu mübârek eser Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un bir nevi‘ tarihçeleri olduğu gibi, diğer bir cihetten de âsâr-ı pür-envârın senedât ve berahîn-i kat‘iyeleri hükmünde görülmekle beraber, üç-dört seneden beri dimağımda mahbûs ve mahfûz bir çok ihtisâsâtı da, bu def‘a zâhire çıkarmıştır. İşte Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın derece-i kudsiyet ve ulviyet ve nûrâniyeti böyle elmas ve mücevherât-ı ma‘neviyeyi câmi‘ olduğunu, bu mes’ele ve emsâli mesâilden anlaşılmıştır.
Evet, şu hakîkati de i‘tirâf etmek lâzım ki, bir mücevherât hazînesi ne kadar zengin ve ne mikdâr yüksek bir servete mâlik olursa olsun, bâyii, dellâlı, usûl-ü bey‘ u şirâya âşinâ olmazsa, zilyed bulunduğu kıymetdâr hazinenin müştemil ve muhtevî olduğu cevherini, emtiayı lâyıkıyla âleme i‘lân ve enzâr-ı âmmeye vaz‘ edemez. Binâenaleyh, şu devr-i meş‘ûmda, hakāik-i Kur’âniyenin hakkıyla bey‘ u şirasını yapan dellâl-ı Kur’ânın, değil altı senedir, belki kırk seneden beri ehl-i İslâm’a hitâben, یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰی تِجَارَةٍ تُنْجٖیكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلٖیمٍ fermân-ı Rabbânîsiyle nidâ etmeleri, bilumûm envâr-ı îmâniyeye muhtâç Ümmet-i Muhammediyeye asm medyûn-u şükrân eylemiş ve eylemektedir.
Sabrî
[86]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Bu kerre Yirmi Yedinci Mektûb’un İkinci Zeylini, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Beşinci, Altıncı Mes’elelerini bil’istinsâh asıl maa-sûret takdîm ediyorum. Bendeleri Yirmi Yedinci Mektûb’un te’lîf ve te’sîs ve tertîbinde çok mühim bir isâbet hissediyorum ki, bu mektûbun te’lîfindeki gāye, kat‘iyen mektûb sâhiblerini i‘lân ve teşhîr olmadığı, belki muhtelifü’d-derecât zevilefkâr ve elbâbın her biri, nûrların ancak yüzde birer hâssalarını ve fevâidini görerek, dellâl-ı Kur’ânın bir dereceye kadar nidâlarını taklîde çalışmaları, ayrıca bir zevk ve letâfet ihsâs ediyor.
SAYFA 72
Nûr deryasını görmeyen bazı kimseler müştâkāne soruyorlar ki: Mensûb olduğunuz nûr eczâhânesinde ne gibi muâlecât var ve asıl mevzu‘ları nedir? Evvelce bu suâle karşı Risâletü’n-Nûr’u birer birer mümkün ise göstermeye, değilse aklım erdiği kadar söylemeye mecbûr idim. Şimdi ise, Risâletü’n-Nûr’un yüzde on nisbetinde mevzû‘u mümkün mertebe ifadeye hazır ve nîm-i fihristi andırır Yirmi Yedinci Mektûb’u veriyor veya bildiriyorum. Cüz’î-küllî maksadımı bildirebiliyorum. Nûrların ekser aksâmı vücûda geldikten sonra Yirmi Yedinci Mektûb âdetâ işâret tabancası gibi endâht edildi. Ve hem de nûr deryasının askerleri beyninde, bir nevi‘ müsâbaka vazîfesini gördü. Her müntesib meşher-i nûra az-çok hünerini döktü
Sabrî
[87]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâd,
Iyd-i saîd-i fıtrînizi tebrîk ve bilvesîle dest ü dâmen-i kerîmânelerini öperim.
Efendim, her an nûrlar ile tegaddî eden rûh-u âcizânem, yine evvelki cum‘a günü mugaddî bir nûru muntazır iken, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı ihsân ve irsâl buyurulmakla fakîr talebeniz müşerref ve müstefîd ve minnetdâr kalmıştır. Bir saatlik misâfir kalan bu eser-i kıymetdâr ve ma‘nîdârı hemen Abdullâh götürdü. O rüya-misâl gördüğüm eserin, bir haftadan beri dimağımdaki kıymetdâr nakışlarını ve ma‘nîdâr meâllerini, aczim dolayısıyla ifade edebilmeğe iktidârım yok.
Şu kadar arz edebileceğim ki, burhânı, senedi, şuhûdu, velhâsıl kâffe-i esbâb-ı sübûtiyesi, aslında münderic ve müctemi‘ bulunan kıymetdâr eser, umûm Risâle-i Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un güneş-misâl i‘câzları, âlemleri hayrette bırakan kerâmetleri, dost ve düşmanın i‘tirâf ve takdîrini kazanan âsâr-ı sâbıka-i nûrâniyenin ne kadar güzellikleri ve meziyetleri varsa, sanki bu kısımda ictimâ‘ etmiş. Ve yâhûd şöyle diyeceğim ki, her ne zaman nûrlardan bir risâle görsem, bu gibi veya daha ziyâde bir zevk-i hakîkî ve sürûr-u nâ-mütenâhî görüyorum. Şu hâlde bu acîb mahsûsât ve meşhûdât, ancak nûrlara âit ve münhasır bir i‘câz, kezâlik nûrlara mahsûs bir kerâmettir demek, ehl-i îmânca kâmil bir kanâat mevcûd
SAYFA 73
bulunacağına emînim. Bilhassa tevâfukātı, tefsîrâtı gösterilerek tahrîrî muammem ve münevver bulunan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı, umûm ehl-i îmân ve tevhîd, kemâl-i hâhişle ve nihâyetsiz hürmetlerle karşılayacakları bedâhette olduğu gibi, bir çok kimselerin, âhir ömürlerinde yeniden okumaya şevk ve gayret gösterecekleri, bir ihtimâl-i kavîdir. Daha nice emsâli nâ-mesbûk âsârın vücûda getirilmesini, bütün rûhumla diler ve Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’den muvaffakiyetler temennî eylerim, Efendim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Sabrî
[88]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Üstâd-ı Âlîşânım Efendim Hazretleri,
Şu iki geceden iğtinâm edebildiğim vakitlerde, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Birinci Kısmını istinsâh ederek, kendi nüshamı Ali Efendi’ye ve aslını Zât-ı Üstâdânelerine iâde ve takdîm ediyorum. Şu bir aydan beri, rûhlarımız ateşe ma‘rûz bulunan çimen gibi yanık, küskün, solgun bir vaz‘iyette olup, hatta ekser arkadaşlarla, bu mes’ele hakkında ne hatt-ı hareket ta‘kîb edeceğimizi mektûbla muhâbere ve müşâvereye başlamışdık. Bu tarafta Üstâd-ı A‘zamımıza en yakın bendeleri olduğum için, şifâhen veya tahrîren bu bâbda ma‘rûzâtta bulunmak emelinde iken, bu derdlere bir iksîr, ilaç ve cevâb-ı şâfî olan Yirmi Yedinci Söz’ü, bir kat daha muvazzah ve oldukça şumûllü bir cevâb-ı âlîyi bizlere ihsân eden ve bir kısacık cümlesi nâ-mütenâhî hakāik-i maânîyi câmi‘ bulunan, bahr-i muhît-i kebîr ta‘bîrine mâsadak olan her bir cümle-i Kur’âniye şu kısımda, bilhassa Beşinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Nüktelerde asrın kuru kafalı, müflis, felsefeci şeytanlarını gemlemiş, iskât etmiş, daha doğrusu bütün bütün ilzâm ve ruhlarımızı da tenvîr ve tesrîr ve teselli etmiştir.
Üstâd-ı Muazzezim, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın, ne derecelerde zengin bir hazîne-i rahmet-i İlâhiye bulunduğundan vâreste-i arz olup, o hazîne-i kudsiyenin muhtevî bulunduğu envâ‘-i türlü elmas ve pırlantaları çıkarmak ve bilvesîle bizim gibi muhtâç olanlara da verdirmek husûsunda, nûrlar külliyâtının ekserîsinde tam bir muharriklik vazîfesini deruhde eden Üstâd-ı Sânî Hulûsî Beyefendimi, teşbîh ve ta‘bîr câiz ise, saatçilerde bulunan yıldızvârî sekiz-on ağızlı sâat
SAYFA 74
anahtarlarına benzetiyorum ki, o müteaddid ağızlı anahtar, âlemde mevcûd her saati tahrîk eder, işletir. Mûmâileyh beyefendim de, aynen o hâlde olup, emsâli görülmemiş duyulmamış bir çok mesâil-i mühimme-i hakîkiyeyi Hazret-i Kur’ân ve dellâl-ı Kur’ân'dan istiyor.
Şu asırda hazîne-i hâssa-i ma‘neviyenin hazînedâr-ı bînazîri, o kıymetdâr sâiline en kıymetdâr ve rûha tam bir gıda-bahş mevâdd-ı ma‘neviye-i Kur’âniye ile i‘zâz ve ikrâm ederken, o halkaya lâyık olmadığım hâlde, fakir de, gıdâ-yı ruhânîmi ârâmsız alınca, o mevâddı ihsân edene de, getirene de, isteyene de hadsiz medyûn-u şükrân kalıyorum. Bu def‘aki aldığım lütufnâme-i ekremîlerinde, gücenmesini hazır farz ederek, mektûbla muhâbere etmiyorum, buyuruluyor. Bu husûsta kalb ve rûhuma Ne dersiniz? dedim. Estağfirullâh, sadhezâr estağfirullâh Biz ölmüştük, lehülhamd bize taze hayat bahşedildi. Gücenmeye hiç bir cihetle hakkımız yok. Vazîfemiz olan duâya devam ve teşekküre borçlu cevab-ı hak rûhumdan aldım.
Sabrî
[89]
[Hulûsî Bey’in bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Bu kerre Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Dört ilâ Dokuzuncu Nüktelerini hâvî mübârek mektûbunuzu, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesinin sırr-ı azîm-i inâyet beyânındaki hâtimesi nâmı verdiğiniz ve mu‘ciznümâ Ramazân’ın hikmetlerini beyân eden Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Kısmı’nı ve münevver hâtem-i i‘câzı kemâl-i şükrânla aldım. İştiyâkla, lezzetle, zevk-i ma‘nevî ile defaâtle okudum. Fakat iki haftaya yakındır ki cevâb yazamadım. İşte mübârek Cum‘a günü, hem nûrlardan aldığım feyizleri, tesellileri, hem de kalbî teessürâtımı icmâlen arz maksadıyla, bu varakpâreyi tahrîre lütf-u hakla başladım.
Evvelen, Yirmi Dokuzuncu Mektûb altı nüktesiyle Kur’ân’ın hakîkî tercümesi kābil olmadığını, îmândan zerre kadar nasîbi olana, Yirmi Beşinci Söz’deki burhânlara zeylen isbat ediyor. Ve şeâir-i İslâmiyeyi gāyet güzel bir üslûb ile ta‘rîf ve
SAYFA 75
müdâfaa etmekle beraber, ulemâü’s-sû’ ashâbına çok mükemmel ve ma‘nevî tokat aşk ediyorsunuz. Ve nihâyette, mektûbdaki hakîkatlerin Kur’ân’dan geldiğine aklı takvîm için, onun belâgat-i i‘câz ve îcâzına imtisâlen, لَا یَسْتَوٖٓی اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ âyet-i kerîmesini nazara vaz‘ ediyorsunuz. Bu bîçâre duâcınız, talebeniz ibrâz ve irsâl buyurduğunuz nûrların mütâlaasında, müsbet ve menfî iki te’sîr altında ne yapacağını, ne edeceğini şaşıyor. Çünki ma‘nevî vazîfemizi îfâ edemiyoruz. Çok az ve dar bir muhîte neşredebiliyoruz. Bid‘at ve dalâlet her gün artmakta, ahkâm-ı İslâmiyeye, sünnetlerden başlanarak ve Kur’ân hedef tutularak, çok insafsızca hücûm edilmekte olan böyle bir zamanda ve tam bu yaralara münâsib merhem olacak bu nûrlu ve şifâlı eserlerin mahdûd eşhâs arasında ve yalnız bu zavallıların ümîd ve îmânlarını takviye edecek vaz‘iyette kalması teessürü artırmakta ve dergâh-ı İlâhî’ye ilticâdan başka çâre bırakmamıştır.
Evet, kat‘î kanâat hâsıl oluyor. Hatta dikkatle bakılsa görülüyor ki, bu saray-ı âlem inkırâza hatve be-hatve yaklaşmakta. Her sâat çatısından bir tuğla, duvarından bir kerpiç, sıvasından bir parça kopmakta, hatta lâmbasının ışığı azalmaktadır. Eksilmez, yıpranmaz, yıkılmaz, değişmez zannolunan bu kervansaray, elbette eskiyecek, yıpranacak, yıkılacak ve değişecektir.
İşte beşere, bilhassa müslümanlara ârız olan ve alet-tevâlî artmakta olan zaaflar, bu netîceyi ta‘cîl ediyor, mütâlaasındayım. Fakat irşâd buyurulduğu üzere, mademki netice ile değil, hizmetle mükellefiz. O hâlde ümidimizi kesmeyerek, sabır ve sükûn ile, duâ ve niyâz ile, dergâh-ı İlâhîde yalvarmalıyız. Muhît ilim ve zevâlsiz ve nihâyetsiz kudret sâhibi olan Hâlikımız iyi yapar, iyilikler halk buyurur inşâallâh, demeliyiz.
Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesi’nin hâtimesi, gaybî işârât hakkında, ihtimâlen dahi olsa her türlü evhâmı izâle etmek maksadıyla yazılmıştır. Sadîkınız, elhamdülillâh, mübârek eserlerde delâlet ettikleri ma‘nâlarda, işâret ettikleri hakāikten bütün mevcûdiyetiyle kabûl ve tasdîk ve kudsî maânîsini dercân etmekten başka bir hâl aslâ taşımamıştır. Nasıl ki, azîz Üstâdımız bu Kur’ânî cevherleri kendisine göstermekle iktifâ etmiyor ve muhtaçlara da bakınız,
SAYFA 76
görünüz, istifâde ediniz; siz de muhtâçlara, müştâklara, mütehayyirlere göstermeye vâsıta olunuz buyuruyorlar. Bu fakîr talebeniz bu emre عَلَی الرَّأْسِ وَالْعَیْنِ, سَمْعًا وَطَاعَةً demiş. ve عَلٰی قَدَرِ الْاِمْكَانِ مُتَوَكِّلاً عَلَی اللّٰهِ, bu emel uğrunda hizmette bulunmayı minnetdârâne arzu etmekte bulunmuştur. Binâenaleyh gaybî tevâfuk hakkındaki bu müdellel ve mukni‘ beyânât da yerindedir, fazla değildir. Bu da herhalde lâzımdır. Buna mutlak ihtiyâç vardır veya olacaktır. Gösterilen misâlden de anlaşılıyor. Özene bezene yazılmış, senelerle emek sarfıyla cem‘ etmiş, toparlanmış, tefsîr kavâidine siyâk u sibâk-ı kelâm gözetilerek, muhtemelen bazı yerlerinde kesret-i isti‘mâl sebebiyle, hâh nâ-hâh nazar-ı dikkate çarpan tevâfuk ve muvâzenede aynı kasıd ihtimâm edilerek, emniyetle vücûda getirilmiş olan bir tefsîr ile, doğrudan doğruya hazâin-i mukaddese-i Kur’âniyeden, bu asır insanlarına, müslümanlarına göre nebeân, feverân ve lemeân eden nûrlu âsârdaki gaybî muvâfakat, muvâzenet kıyâs edilebilir mi? Aslâ
Hâtimedeki Ahmed Gālib Bey’in fıkrası hoşdur. Bu fıkranın Hazret-i Kur’ân’a ve o mahzen-i esrâr-ı İlâhiyenin bir nevi‘ nûrlu reşehât ve lemeâtı olan mübârek Sözler’e nisbeti, güzelliğini arttırmıştır. Allâh bu gibi kardeşlerimizin adedini çok arttırsın. Ve cümlesini bu meyânda bu fakîr-i pür-taksîri de muvaffakun bilhayr buyursun. Âmîn.
Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Kısmı, Kur’ân’ın hâs dürbünüyle bakılmak sûretiyle, Ramazân’ın hikmetlerinden dokuzu mükemmelen ve emsâlsiz tarzda beyân buyurulmuştur. Allâh sevgili Üstâdımızdan ebeden râzı olsun. Bu sene burada Ramazân-ı Şerîf’e riâyet, evvelki senelerden zâhiren az ziyâde idi. Gönül arzu ederdi, keşke bu âlî eser, Ramazan’dan evvel elimize geçmiş olaydı Seyyidü’r-Rusül, Envâru’l-Vücûd Efendimiz Hazretleri اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ buyurdukları ma‘lûm-u fâzılâneleridir. İşte bu sebeble azlığından müteessir olduğum buradaki cemâatimize tam vaktinde okumak sûretiyle, ve emr-i celîl-i Nebevîyi de yerine getirmiş olurduk. Fakat bu şereften mahrumiyetimiz, maddî uzaklıktan ileri gelmiştir. Çünki Kur’ân’ın mademki ilk nüzûlü şehr-i Ramazânda olmuştur. Bu asırda ve şu zamanda, o mübârek ayın hikmetleri hakkında eser yazılmasının bu ayda olması enseb ve a‘lâdır. Cenâb-ı Hakk emsâl-i kesîresiyle, hayırlısıyla cümlemizi müşerref buyursun. Âmîn.
SAYFA 77
Hâtem-i İ‘câz, hizmet-i Kur’ândaki kıymetdâr kardeşlerimizi tanıttırdı. Şu güzel nûrlu beyti hâtırlattı:
Âyînedir bu âlem, her şey Hak ile kāim,
Mir’ât-ı Muhammed’den asm, Allâh görünür Hâşiye dâim.
Ve şu fıkrayı söylettirdi:
Âyînedir bu hâtem, herkes sıdk ile hâdim,
Mir’ât-ı Üstâddan, Kur’ân’dır görünen dâim.
Allâh-ü Zülcelâl cümlesinden râzı olsun. Bu mübârek mir’âtın boş köşesine, bu beyit ve imzamın konulmasını tasvîb-i ârifânelerine arz ederim.
Hulûsî
[90]
[Âsım Bey’in Risâletü’n-Nûr sözleri hakkında temsîl ettiği bir fıkrasıdır]
Münezzehtir şuûnattan, hep ilhâm-ı İlahîdir,
Okurken nûr alır vicdân, sütûr-ı bîtenahîdir,
Riyâdan, kibirden, her meâsîden münezzehtir,
Kelâm-ı Lâyezalî'den gelen, bir nesr-i müferrihtir.
Nasıl bir vicdân içinde anladım bilsen, bu âsârı,
Bu, âyetler gibi nûrânî ve lâhûtî bu efkârı,
Meâsir mi? eser mi? müncelî, yoksa müessir mi?
İlâhî bir sürâdan berk uran, hayretfezâ sır mı?
Anılmaz, anlatılmaz, sırr-ı vahdetten haberlerdir.
Sen ey gāfil beşer, bil nefsini, gör ki ne şeylerdir.
Bütün kevn, vâlih u hayran düşündükçe serencamın
Kerîm hayretle, hürmetle anar nâmın, büyük nâmın.
Âsım
SAYFA 78
[91]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ تَعَالٰی بِعَدَدِ حُرُوفِ رِسَالَةِ النُّورِ وَمَكْتُوبَاتِ النُّورِ اَلْفَ اَمْثَالِهَا
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Geçen hafta Yirmi Sekizinci Mektûb’un Beşinci ve Altıncı Mes’eleleri isimlerini alan biri şükre, diğeri Haremeyn-i Şerîfeyn suâline cevâb olan iki eser-i âlü’l-âlînizi kemâl-i şevkle aldım. Zevk ile mütâlaa ettim. Çok susamıştım. Şükre dâir çok derin ma‘nâlı, şeker gibi tatlı, şeker şerbetinizi besmeleyle içmeye başladım. Bu âciz talebenize ni‘metlerinin hadd ü pâyânı olmayan ol Hâlik-ı Kerîm, ol Mün‘im-i Hakîm, ol Rezzâk-ı Rahîm Celle Celâlühû hazretlerinin nûrlar altındaki in‘âm ve ihsânına karşı اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ, اَللّٰهُ اَكْبَرُ dedim. Ve ma‘nevî susuzluğumu, elim ermez, gücüm yetmez, nazarım erişmez, hulâsa acz-i tâm içinde, fakat rahmetinden ümîd kesmediğim hâlde iken, evvel Rahmâni’r-Rahîm hazretlerinin muazzez Üstâdım vâsıtasıyla teskîn ettiğine, yüz binler hamd ü şükreyledim etmekteyim ve edeceğim.
Mübârek sözlerinizde öyle kudsî feyizler var ki, sanki talebenizin alâka ile mütâlaa eden veya istimâ‘ eyleyenleri elinden tutuyor. Bak, bu, bu ma‘nâya delâlet eder. Şu, şunun içindir, bundaki maksad ve gāye ve hikmetler şunlardır. Gel, daha yukarı gidelim, daha ilerleyelim diye, menba‘dan menbaa, etekten tepeye, izden yola, hakîkatten ma‘rifete götürüyor, çıkarıyor, ziyâret ettiriyor, istifâde ve istifâza ettiriyorsunuz. Bu def‘a da, bu seyir ile şükür nehrinin menbaına şükür dağının tepesine, şükür çığırının şâhrâhına, şükr-ü mutlaktaki hakîkatle ma‘rifete götürüyor. Ve mebde’de olduğu gibi, müntehâda Der tarîk-i aczimendî, lâzım âmed çâr-ı çîz: Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey azîz buyuruyorsunuz. Biz de فَهِمْتُ وَصَدَقْتَ diyerek mukābele ediyoruz. Duâ ve salavât ile bu kudsî seyahate nihâyet veriyorsunuz.
İbrâz buyurduğunuz pek âlî şefkatten yüz bulan muhtâç ve âciz talebeniz, Üstâdının nazarını başka tarafa çevirecek bir suâle cür’et eylediği için, Gel, haydi, Harem-i Şerif’de gezelim. Oranın bugünkü hâlini ve esbâbını sana biraz anlatayım, demek nev‘inden olan Yirmi Sekizinci Mektûb’un Altıncı Mes’elesini de okudum. Çok istifâde ettim. Allâh sizden râzı olsun
Hulûsî
SAYFA 79
[92]
[Hulûsî Bey’in bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Bu def‘a lütf u inâyet buyurulan, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesini hürmetle aldım. Ta‘zîmle ve defaâtle mütâlaa ettim. Ayrıca bir def‘a yeni talebeniz Hâfız Ömer Efendi, bir def‘a pederim ve eski hocalarımdan İbrâhîm Efendi ve bir dostumuza ve bir def‘a da Fethi Bey’e okudum. İnşâallâh, yine okur ve okuttururum. Bu mübârek mektûbunuzla başta şu bîçâre olduğu hâlde, dinleyenlerin ahvâl-i ahîre dolayısıyla kalblerinde hâsıl olan ma‘nevî yaraya çok mükemmel ve münâsib merhem vurdunuz. لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ nass-ı celîlini hatırlatarak, Allâh’ın lütfuna ve Habîb-i Ekrem’inin asm rûhâniyetine, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰی قِیَامِ السَّاعَةِ devam ettiğine şübhe kalmayan i‘câzına dehâlet ve hakîkî sabırla bu acılara mukābele ederseniz inşâallâh yakın ve nûrlu istikbâle mazhar olursunuz. Hakîkaten pek azîm bir müjde vermiş oldunuz. Bîçâregân-ı ümmete, izn-i İlâhî ile beyân buyurduğunuz Kur’ân’ın i‘câzı hürmetine, Allâh-ü Zülcelâl muhterem Üstâdımızdan ebeden râzı olsun. Ve Hazret-i Kur’ân hesabına buyurduğunuz ümidlerinizi, an-karîb mübeddel-i hakîkat ve mü’minlere de selâmet-i îmân tevfîk buyursun. Âmîn.
Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesini almazdan evvel, mübârek Sözlerle alâkadâr olmayan zevâta, defaâtle Üstâdım, altı-yedi seneden beri şöyle buyurmaktadır: Kur’ân’ın sûrları yıkılmıştır. Bütün hücûmlar Kur’ân’adır. Îmânı kurtarmak zamanıdır İşte yavaş yavaş bu beyânâtın sıhhati, her gözü ve aklı olan mü’min tarafından tasdîk edilecek hâdisât zuhûr etmektedir, diyordum. Bu mektûb, bu bîçâre talebenizin Üstâdının emirlerini teblîğde sâdık olduğunu isbat etmekle beraber, evvelce arz ettiğim vecihle, mektûbları almazdan evvel hâtırıma gelen, hatta lisânıma kadar geçen çok mes’eleler nev‘inden olduğuna şübhem olmadığı için, bunu da i‘câz-ı Kur’ân’ın i‘câzından addediyorum. Tevâfukātta bendenizdeki nüshada da ekseriyetle muvâzenet vardır. Evet, hangi cihetten bakılsa, inâyet-i İlâhiye ayan-beyân görünür.
SAYFA 80
Muhterem Üstâdım, rahmet-i İlâhiye ile bir hakîkati daha yakînen anladım. O da şudur ki: İlk şeref-i mülâkî olduğum zamanda verdiğiniz ders, bütün risâle ve mektûblarda vücûdunu hissettirmektedir. Fark yalnız o dersteki mücmel hakāikin diğer derslere tafsîl, tavzîh ve ızhârından ibârettir. Demek ki, îmânı ve Kur’ân’ı esas ittihâz etmekle, dâimî bir feyiz menba‘ı, sermedî bir nûr kaynağı, fenâsız kudsî bir hazîne, İlâhî bir kal‘a kurulmuş oluyor.
Evet, mademki kâinâtın hilkatine sebeb olan Fahr-i Âlem asm Efendimiz Hazretleri, vazîfe-i risâletlerini mükemmelen îfâ ettikten sonra, emr-i İlâhî ile vücûduna bâis oldukları âlem-i bekāya teşrîf ettiler. Şu misâfirhâne kapanıncaya kadar gelip geçecek, dolup boşalacak, çürüyüp tazelenecek sükkânına, bilhassa cin ve inse en âlî bir hediye, en mükemmel bir rehber, en mukaddes bir mürşid olarak, Kur’ân-ı Hakîm’i bırakmışlardır. Nitekim müteâkib asırların yetiştirdiği bir çok zevât-ı âliye, bütün müşkillerini Kur’ân ile halletmişler, aradıklarını Kur’ân’da bulmuşlar. ilâ âhir.
İşte, bu bid‘at ve zulümât asrında da, yine o Kur’ân-ı Hakîm ve Kerîm, lâyemût i‘câzını Sözler ve Mektublarla ızhâr etmiş ve bu hakîkaten azîm işte, rahmet-i İlâhiyeye, muazzez ve muhterem Üstâdımız elyak ve elhak me’mûr ve vâsıta olmuştur. Bu hakîkate daha birinci derste lütf-u İlâhî îmân ettim. Diğer nûrlu dersler kuvvet-i îmâna vesîle olmuş ve olmakta bulunmuştur. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Azîz ve muhterem Üstâdım,
Bu dünya mü’mine zindandır derler. İşte neşrine, ızhârına, beyânına vâsıta olduğunuz nûrlar, bizleri bu karanlık dünyamızı aydınlattı. Hilkatteki hakîkati ta‘lîm etti. Bâkî, dâimî ve sermedî, saâdetli hayatı tedrîs etti. Şahsen bu nûrlar olmasaydı, hâlim ne olacaktı? Ya nûrlara erişmeseydim, ne yapacaktım? Ya bu nûrların neşrine عَلٰی قَدَرِ الطَّاقَةِ وَالْاِمْكَانِ lütf-u İlâhî ile çalıştırılmaya idim, bütün kazancım ma‘siyet, kara yüzle, perişan hâl ile, nasıl dergâh-ı İlâhî’ye çıkacaktım?
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ثُمَّ وَثُّمَّ الْحَمْدُ لِلّٰهِ:, niyet-i hâlise ve cüz’-ü lâyetecezzâ kabîlinden olan Kur’ânî hizmet sebebiyle, bu abd-i pür-taksîr de inşâallâh duânızla rahmet-i İlâhiyeye nâil olur ümîdindeyim.
Hulûsî
SAYFA 81
[93]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Efendim, hiç şekk ve şübhem kalmadı ki, nûr nûrdan seçilemediği gibi, nûr deryasının nûrânî talebeleri de nerede olursa olsun hepsi bir gāyede, umûmî bir zihniyette, yekdiğerlerine rekābetleri yok, dâimâ biri diğerinin evsâf-ı mümtâzesiyle müftehir ve mübâhî, samîmiyet ve vefâ husûsunda, rufekāsını şahsına tercîh eder bir emelde bulunmaları yegâne emel ve gāyeleri olan tevhîdin bir alâmet-i mümtâze ve fârikası olan ittihâd ve tesânüd-ü hakîkîye ve meşrûayı kālen, hâlen, fiilen göstermeleriyle sâbittir ki, bu hâl bir alâmet-i muvaffakiyettir.
H S
[94]
[Re’fet Efendi’nin bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz muhterem Üstâdım,
Son neşrettiğiniz Söz, fakirde çok derin teessür ve intibâ‘lar bıraktı. Onun sâikinin ne olduğunu anlayamadım. Zât-ı âlînizi o Söz’de çok hiddetli buldum. Gāyet ateşîn bir kalem, bütün elemlerinizi dökmüştü. İhtivâ ettiği hakāike mest ve hayrân olduğum hâlde, saatlerce okudum. Artık sözünüzün hiç birini diğerine tercîh edemiyorum. Zîrâ birine mühim derken, diğeri daha mühim ve bir diğeri daha ehemm olarak kendini gösteriyor. Binâenaleyh, envâr-ı Kur’âniyeyi gökteki yıldızlara benzetiyorum. Filhakîka yıldızlar parlaklık i‘tibâriyle birbirinden farklı iseler de, yine hepsi yıldızdır. Ve aynı menba‘dan ahz-ı envâr etmekte olduklarından, keyfiyetçe yekdiğerinden farkı yok gibidir. Sözleriniz de aynen böyledir. Her birini yüz def‘a okusam, yüz birinci def‘a hiç okumamış gibi büyük bir zevk-i ma‘nevî ile okumam dahi yüksekliğine şâhiddir. Bu bâbda ne kadar yazsam, Sözler hakkında hiç bir şey yazmış olamayacağımı düşünerek, sözüme nihâyet veriyorum.
Re’fet
SAYFA 82
[95]
[Mes‘ud’un bir fıkrasıdır]
Ey benim muhterem Üstâdım,
Hadd-i bülûğdan bu âna kadar, laîn şeytanın zırhından ma‘mûl bir sanduka derûnunda kilitlemiş olduğu akl-ı uhrevî ve îmânımı tazyîk altına almıştı. Duânız sâyesinde ve bana karşı göstermiş olduğunuz hüsn-ü niyet ve nasihatlerin semeresi olarak, ancak yedi senede, Üstâdımın duâ yumruğuyla laîn şeytanın zırh sandukası kırılarak, îmânımı tekrar teslîm ettin. Ve teslîm aldığımı şununla isbat ederim ki, duâya kabûl buyurduğunuz târihte, yani Ramazân-ı Şerîf’in üçüncü günü berâ-yı ziyaret nezdinizde idim. Mufârakatimden sonra, Cenâb-ı Hakk’ın bana gösterdiği ve sevgili Üstâdıma arz eylediğim rüya ile, âcizâne tefsîrimde, gündoğudan gün indiye doğru olan çayı, yani gündoğudaki duâyı almamış olsa idim, önümde, elinde sepet ile giden adam gibi gayyâ kuyusuna gidecektim. Ben de o kapının önünde durduğum hâlde, o müessir almış olduğum duâ sâyesinde, o korkunç kapıdan çağırılmayarak, avdetimde geniş bir caddeden halkın omuz omuza geçtiği ve bizim mestûr bir mevki‘de seyreylediğimiz o meşâk ve mezâhime iştirâk ettirilmediğimiz, ancak Üstâd-ı muhteremimin, Cenâb-ı Hakk nezdinde duâsının kabulüdür. Ve Sözler’in mukāvemetsûz te’sîrleridir.
Ben de buna mukābil, Üstâdımın hâdim olduğu çığırı ta‘kîb ile hizmet etmek emelinde isem de, yalnız ettiğimiz hizmet kâfî değildir. O da ancak âhiret menfaatimiz içindir. Yalnız Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri’nden beş vakitte duâ ediyorum: Yâ Rabbî, Yâ Rabbî Yirmi yedi seneden beri, şeytan aleyhi’l-la‘nenin zırhlı çelik sanduka içine kilitlemiş olduğu îmânımı, duâ kuvvetiyle kırarak tahlîs eden Üstâd-ı Ekremime, yani Kur’ân-ı Hakîm’in lemeâtı olan Risâle-i Nûr’un neşrine bir hizmet olarak, bana menâmda göstermiş olduğun yevm-i mahşerde gayyâ kuyusu kapısının ağzından geri çevirmeye muvaffak olan o müfessir-i Kur’ân ve son musannif bulunan Saîd Nûrsî Hazretlerinin yevm-i mahşerde sancakdârı kıl. Yâ Rabbî, yâ Erhame’r-Râhimîn, ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn olan Cenâb-ı Mevlâ’dan evkāt-ı hamsede vird-i zebânımdır. Ve siz Üstâdımın kabûl buyurmasını istirhâm ile el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.
Mehmed Mes‘ûd
SAYFA 83
[96]
[Ahmed Gālib Bey’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır]
1 Âdem-i ilm-i hakikattır sözün
Tercüman-ı kenz vahdettir sözün
2 Hazret-i Hak'tan ata-yı mahzdır
Neş'e-i Şît-i hüviyettir sözün
3 Ders-i hikmetdir bütün ulvî beyan
Misl-i İdris, pür-hikmettir sözün
4 Mevc-i tufan-ı dalaletten siper
Keştî-i Nuh-ı selâmettir sözün
5 Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden
Şu'le-i Hûd-ı hidâyettir sözün
6 Tezkiyet bahş-ı kulûb-ı mü'minîn
Sâlihdar-ı emanettir sözün
7 Vahdetin esrârını i‘lân eden
Ol Halil-veş asl-ı millettir sözün
8 Bahş-ı zemzem eyler, ehl-i hayrata
İsmail-i feyz-i hürmettir sözün
9 Mahz-ı tahkiktir, hayaletten a'lâ
Sırr-ı İshak-ı hakikattır sözün
10 Zümre-i Tagut'u hep berbâd eder,
Lût gibi rükn-i salabettir sözün.
11 Dîn-i Hakkın neşr ve ta'mimi için,
Fazl-ı İsrail-i kudrettir sözün.
12 Hak cemâliyle kemâlin gösteren,
Hüsn-i Yusuf'tan işârettir sözün.
13 Yokluk içre, varlığa kāim olan,
Sabr-ı Eyyub-ı metanettir sözün.
14 Mülhid firavunları gark eyleyen,
Tur-ı Musa-i şeriattır sözün.
15 Serteser mîzân-ı hikmetle rasîn,
Çün Şuayb-ı emn ve adâlettir sözün.
16 Ehl-i idlâli eden zîr u zeber,
Sanki Harun-ı fesahattır sözün.
17 Asker-i Calud küfrü mahveder,
Savt-ı Davud-ı hilafettir sözün.
18 Marifet-i takva ve hikmet mülküne,
Bir Süleyman-ı emarettir sözün.