
SAYFA 70
[84]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Yorucu bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat hiç de kıymeti olmayan vaz‘iyetten kurtaran mektûbunuzu aldığım vakitten beri, sürûr içinde, Cenâb-ı Hakk’a bî-nihâye teşekkürlerimi takdîm ediyor ve beş vakitte, eltâf-ı İlâhiyeye mazhariyetinizi duâ ediyorum. Bilhassa sevincimi artıran keyfiyet, Cenâb-ı Hakk’ın sırf hizmet-i Kur’ânda istihdâm etmesinin iş‘âr buyurulmasıdır.
Ey muhterem Üstâdım, vaz‘iyetimden çok memnûnum. Artık emr-i âlîleri mûcibince hiç bir şey düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey varsa, o da Sözler’i ikmâl etmek, bunlardan istinsâh ederek arkadaşlarımızın çoğalmasını te’mîn etmek için lâyıkıyla çalışmaktır. Bunun için, kendimde gördüğüm âriyet ve emânet bir varlığa değil, belki Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve lütuflarına istinâd ediyorum.
Muhterem Üstâdım, yazdığım Otuz İkinci ve Yirmi Yedinci Sözleri takdîm ediyorum. Yirmi Yedinci Mektûb’da arkadaşlarımızın ihtisâsâtlarını okurken, bilseniz, ne kadar sürûr duyuyorum. Yekdiğerine, ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve ma‘nevî iplerle bağlanmış bir âile ve bir cemâat efrâdının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum. Şübhesiz, Zât-ı Üstâdâneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber olanlarımız da kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyâhûd ben bu cemâatin içerisine dâhil olduğumdan, fevkalhad bahtiyarım. Kur’ân-ı Mübîn’in nûrlarının ahz u neşri husûsunda, sevgili Üstâdımız, şahsiyetiniz vâsıta kılınmasından dolayıdır ki, sizi bize veren Cenâb-ı Hakk’a minnetdârlığımızı tahdîd edemeyiz.
Husrev
SAYFA 71
[85]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Bil’istinsâh takdîm-i huzûr-u fâzılâneleri kılınan Yirmi Sekizinci Mektûb’un şu Yedinci Mes’elesi tam zamanında ızhâr-ı endâm etmiştir. Şu mübârek eser Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un bir nevi‘ tarihçeleri olduğu gibi, diğer bir cihetten de âsâr-ı pür-envârın senedât ve berahîn-i kat‘iyeleri hükmünde görülmekle beraber, üç-dört seneden beri dimağımda mahbûs ve mahfûz bir çok ihtisâsâtı da, bu def‘a zâhire çıkarmıştır. İşte Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın derece-i kudsiyet ve ulviyet ve nûrâniyeti böyle elmas ve mücevherât-ı ma‘neviyeyi câmi‘ olduğunu, bu mes’ele ve emsâli mesâilden anlaşılmıştır.
Evet, şu hakîkati de i‘tirâf etmek lâzım ki, bir mücevherât hazînesi ne kadar zengin ve ne mikdâr yüksek bir servete mâlik olursa olsun, bâyii, dellâlı, usûl-ü bey‘ u şirâya âşinâ olmazsa, zilyed bulunduğu kıymetdâr hazinenin müştemil ve muhtevî olduğu cevherini, emtiayı lâyıkıyla âleme i‘lân ve enzâr-ı âmmeye vaz‘ edemez. Binâenaleyh, şu devr-i meş‘ûmda, hakāik-i Kur’âniyenin hakkıyla bey‘ u şirasını yapan dellâl-ı Kur’ânın, değil altı senedir, belki kırk seneden beri ehl-i İslâm’a hitâben, یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰی تِجَارَةٍ تُنْجٖیكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلٖیمٍ fermân-ı Rabbânîsiyle nidâ etmeleri, bilumûm envâr-ı îmâniyeye muhtâç Ümmet-i Muhammediyeye asm medyûn-u şükrân eylemiş ve eylemektedir.
Sabrî
[86]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Bu kerre Yirmi Yedinci Mektûb’un İkinci Zeylini, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Beşinci, Altıncı Mes’elelerini bil’istinsâh asıl maa-sûret takdîm ediyorum. Bendeleri Yirmi Yedinci Mektûb’un te’lîf ve te’sîs ve tertîbinde çok mühim bir isâbet hissediyorum ki, bu mektûbun te’lîfindeki gāye, kat‘iyen mektûb sâhiblerini i‘lân ve teşhîr olmadığı, belki muhtelifü’d-derecât zevilefkâr ve elbâbın her biri, nûrların ancak yüzde birer hâssalarını ve fevâidini görerek, dellâl-ı Kur’ânın bir dereceye kadar nidâlarını taklîde çalışmaları, ayrıca bir zevk ve letâfet ihsâs ediyor.
SAYFA 72
Nûr deryasını görmeyen bazı kimseler müştâkāne soruyorlar ki: Mensûb olduğunuz nûr eczâhânesinde ne gibi muâlecât var ve asıl mevzu‘ları nedir? Evvelce bu suâle karşı Risâletü’n-Nûr’u birer birer mümkün ise göstermeye, değilse aklım erdiği kadar söylemeye mecbûr idim. Şimdi ise, Risâletü’n-Nûr’un yüzde on nisbetinde mevzû‘u mümkün mertebe ifadeye hazır ve nîm-i fihristi andırır Yirmi Yedinci Mektûb’u veriyor veya bildiriyorum. Cüz’î-küllî maksadımı bildirebiliyorum. Nûrların ekser aksâmı vücûda geldikten sonra Yirmi Yedinci Mektûb âdetâ işâret tabancası gibi endâht edildi. Ve hem de nûr deryasının askerleri beyninde, bir nevi‘ müsâbaka vazîfesini gördü. Her müntesib meşher-i nûra az-çok hünerini döktü
Sabrî
[87]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâd,
Iyd-i saîd-i fıtrînizi tebrîk ve bilvesîle dest ü dâmen-i kerîmânelerini öperim.
Efendim, her an nûrlar ile tegaddî eden rûh-u âcizânem, yine evvelki cum‘a günü mugaddî bir nûru muntazır iken, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı ihsân ve irsâl buyurulmakla fakîr talebeniz müşerref ve müstefîd ve minnetdâr kalmıştır. Bir saatlik misâfir kalan bu eser-i kıymetdâr ve ma‘nîdârı hemen Abdullâh götürdü. O rüya-misâl gördüğüm eserin, bir haftadan beri dimağımdaki kıymetdâr nakışlarını ve ma‘nîdâr meâllerini, aczim dolayısıyla ifade edebilmeğe iktidârım yok.
Şu kadar arz edebileceğim ki, burhânı, senedi, şuhûdu, velhâsıl kâffe-i esbâb-ı sübûtiyesi, aslında münderic ve müctemi‘ bulunan kıymetdâr eser, umûm Risâle-i Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un güneş-misâl i‘câzları, âlemleri hayrette bırakan kerâmetleri, dost ve düşmanın i‘tirâf ve takdîrini kazanan âsâr-ı sâbıka-i nûrâniyenin ne kadar güzellikleri ve meziyetleri varsa, sanki bu kısımda ictimâ‘ etmiş. Ve yâhûd şöyle diyeceğim ki, her ne zaman nûrlardan bir risâle görsem, bu gibi veya daha ziyâde bir zevk-i hakîkî ve sürûr-u nâ-mütenâhî görüyorum. Şu hâlde bu acîb mahsûsât ve meşhûdât, ancak nûrlara âit ve münhasır bir i‘câz, kezâlik nûrlara mahsûs bir kerâmettir demek, ehl-i îmânca kâmil bir kanâat mevcûd
SAYFA 73
bulunacağına emînim. Bilhassa tevâfukātı, tefsîrâtı gösterilerek tahrîrî muammem ve münevver bulunan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı, umûm ehl-i îmân ve tevhîd, kemâl-i hâhişle ve nihâyetsiz hürmetlerle karşılayacakları bedâhette olduğu gibi, bir çok kimselerin, âhir ömürlerinde yeniden okumaya şevk ve gayret gösterecekleri, bir ihtimâl-i kavîdir. Daha nice emsâli nâ-mesbûk âsârın vücûda getirilmesini, bütün rûhumla diler ve Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’den muvaffakiyetler temennî eylerim, Efendim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Sabrî
[88]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Üstâd-ı Âlîşânım Efendim Hazretleri,
Şu iki geceden iğtinâm edebildiğim vakitlerde, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Birinci Kısmını istinsâh ederek, kendi nüshamı Ali Efendi’ye ve aslını Zât-ı Üstâdânelerine iâde ve takdîm ediyorum. Şu bir aydan beri, rûhlarımız ateşe ma‘rûz bulunan çimen gibi yanık, küskün, solgun bir vaz‘iyette olup, hatta ekser arkadaşlarla, bu mes’ele hakkında ne hatt-ı hareket ta‘kîb edeceğimizi mektûbla muhâbere ve müşâvereye başlamışdık. Bu tarafta Üstâd-ı A‘zamımıza en yakın bendeleri olduğum için, şifâhen veya tahrîren bu bâbda ma‘rûzâtta bulunmak emelinde iken, bu derdlere bir iksîr, ilaç ve cevâb-ı şâfî olan Yirmi Yedinci Söz’ü, bir kat daha muvazzah ve oldukça şumûllü bir cevâb-ı âlîyi bizlere ihsân eden ve bir kısacık cümlesi nâ-mütenâhî hakāik-i maânîyi câmi‘ bulunan, bahr-i muhît-i kebîr ta‘bîrine mâsadak olan her bir cümle-i Kur’âniye şu kısımda, bilhassa Beşinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Nüktelerde asrın kuru kafalı, müflis, felsefeci şeytanlarını gemlemiş, iskât etmiş, daha doğrusu bütün bütün ilzâm ve ruhlarımızı da tenvîr ve tesrîr ve teselli etmiştir.
Üstâd-ı Muazzezim, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın, ne derecelerde zengin bir hazîne-i rahmet-i İlâhiye bulunduğundan vâreste-i arz olup, o hazîne-i kudsiyenin muhtevî bulunduğu envâ‘-i türlü elmas ve pırlantaları çıkarmak ve bilvesîle bizim gibi muhtâç olanlara da verdirmek husûsunda, nûrlar külliyâtının ekserîsinde tam bir muharriklik vazîfesini deruhde eden Üstâd-ı Sânî Hulûsî Beyefendimi, teşbîh ve ta‘bîr câiz ise, saatçilerde bulunan yıldızvârî sekiz-on ağızlı sâat
SAYFA 74
anahtarlarına benzetiyorum ki, o müteaddid ağızlı anahtar, âlemde mevcûd her saati tahrîk eder, işletir. Mûmâileyh beyefendim de, aynen o hâlde olup, emsâli görülmemiş duyulmamış bir çok mesâil-i mühimme-i hakîkiyeyi Hazret-i Kur’ân ve dellâl-ı Kur’ân'dan istiyor.
Şu asırda hazîne-i hâssa-i ma‘neviyenin hazînedâr-ı bînazîri, o kıymetdâr sâiline en kıymetdâr ve rûha tam bir gıda-bahş mevâdd-ı ma‘neviye-i Kur’âniye ile i‘zâz ve ikrâm ederken, o halkaya lâyık olmadığım hâlde, fakir de, gıdâ-yı ruhânîmi ârâmsız alınca, o mevâddı ihsân edene de, getirene de, isteyene de hadsiz medyûn-u şükrân kalıyorum. Bu def‘aki aldığım lütufnâme-i ekremîlerinde, gücenmesini hazır farz ederek, mektûbla muhâbere etmiyorum, buyuruluyor. Bu husûsta kalb ve rûhuma Ne dersiniz? dedim. Estağfirullâh, sadhezâr estağfirullâh Biz ölmüştük, lehülhamd bize taze hayat bahşedildi. Gücenmeye hiç bir cihetle hakkımız yok. Vazîfemiz olan duâya devam ve teşekküre borçlu cevab-ı hak rûhumdan aldım.
Sabrî
[89]
[Hulûsî Bey’in bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Bu kerre Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Dört ilâ Dokuzuncu Nüktelerini hâvî mübârek mektûbunuzu, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesinin sırr-ı azîm-i inâyet beyânındaki hâtimesi nâmı verdiğiniz ve mu‘ciznümâ Ramazân’ın hikmetlerini beyân eden Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Kısmı’nı ve münevver hâtem-i i‘câzı kemâl-i şükrânla aldım. İştiyâkla, lezzetle, zevk-i ma‘nevî ile defaâtle okudum. Fakat iki haftaya yakındır ki cevâb yazamadım. İşte mübârek Cum‘a günü, hem nûrlardan aldığım feyizleri, tesellileri, hem de kalbî teessürâtımı icmâlen arz maksadıyla, bu varakpâreyi tahrîre lütf-u hakla başladım.
Evvelen, Yirmi Dokuzuncu Mektûb altı nüktesiyle Kur’ân’ın hakîkî tercümesi kābil olmadığını, îmândan zerre kadar nasîbi olana, Yirmi Beşinci Söz’deki burhânlara zeylen isbat ediyor. Ve şeâir-i İslâmiyeyi gāyet güzel bir üslûb ile ta‘rîf ve
SAYFA 75
müdâfaa etmekle beraber, ulemâü’s-sû’ ashâbına çok mükemmel ve ma‘nevî tokat aşk ediyorsunuz. Ve nihâyette, mektûbdaki hakîkatlerin Kur’ân’dan geldiğine aklı takvîm için, onun belâgat-i i‘câz ve îcâzına imtisâlen, لَا یَسْتَوٖٓی اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ âyet-i kerîmesini nazara vaz‘ ediyorsunuz. Bu bîçâre duâcınız, talebeniz ibrâz ve irsâl buyurduğunuz nûrların mütâlaasında, müsbet ve menfî iki te’sîr altında ne yapacağını, ne edeceğini şaşıyor. Çünki ma‘nevî vazîfemizi îfâ edemiyoruz. Çok az ve dar bir muhîte neşredebiliyoruz. Bid‘at ve dalâlet her gün artmakta, ahkâm-ı İslâmiyeye, sünnetlerden başlanarak ve Kur’ân hedef tutularak, çok insafsızca hücûm edilmekte olan böyle bir zamanda ve tam bu yaralara münâsib merhem olacak bu nûrlu ve şifâlı eserlerin mahdûd eşhâs arasında ve yalnız bu zavallıların ümîd ve îmânlarını takviye edecek vaz‘iyette kalması teessürü artırmakta ve dergâh-ı İlâhî’ye ilticâdan başka çâre bırakmamıştır.
Evet, kat‘î kanâat hâsıl oluyor. Hatta dikkatle bakılsa görülüyor ki, bu saray-ı âlem inkırâza hatve be-hatve yaklaşmakta. Her sâat çatısından bir tuğla, duvarından bir kerpiç, sıvasından bir parça kopmakta, hatta lâmbasının ışığı azalmaktadır. Eksilmez, yıpranmaz, yıkılmaz, değişmez zannolunan bu kervansaray, elbette eskiyecek, yıpranacak, yıkılacak ve değişecektir.
İşte beşere, bilhassa müslümanlara ârız olan ve alet-tevâlî artmakta olan zaaflar, bu netîceyi ta‘cîl ediyor, mütâlaasındayım. Fakat irşâd buyurulduğu üzere, mademki netice ile değil, hizmetle mükellefiz. O hâlde ümidimizi kesmeyerek, sabır ve sükûn ile, duâ ve niyâz ile, dergâh-ı İlâhîde yalvarmalıyız. Muhît ilim ve zevâlsiz ve nihâyetsiz kudret sâhibi olan Hâlikımız iyi yapar, iyilikler halk buyurur inşâallâh, demeliyiz.
Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesi’nin hâtimesi, gaybî işârât hakkında, ihtimâlen dahi olsa her türlü evhâmı izâle etmek maksadıyla yazılmıştır. Sadîkınız, elhamdülillâh, mübârek eserlerde delâlet ettikleri ma‘nâlarda, işâret ettikleri hakāikten bütün mevcûdiyetiyle kabûl ve tasdîk ve kudsî maânîsini dercân etmekten başka bir hâl aslâ taşımamıştır. Nasıl ki, azîz Üstâdımız bu Kur’ânî cevherleri kendisine göstermekle iktifâ etmiyor ve muhtaçlara da bakınız,
SAYFA 76
görünüz, istifâde ediniz; siz de muhtâçlara, müştâklara, mütehayyirlere göstermeye vâsıta olunuz buyuruyorlar. Bu fakîr talebeniz bu emre عَلَی الرَّأْسِ وَالْعَیْنِ, سَمْعًا وَطَاعَةً demiş. ve عَلٰی قَدَرِ الْاِمْكَانِ مُتَوَكِّلاً عَلَی اللّٰهِ, bu emel uğrunda hizmette bulunmayı minnetdârâne arzu etmekte bulunmuştur. Binâenaleyh gaybî tevâfuk hakkındaki bu müdellel ve mukni‘ beyânât da yerindedir, fazla değildir. Bu da herhalde lâzımdır. Buna mutlak ihtiyâç vardır veya olacaktır. Gösterilen misâlden de anlaşılıyor. Özene bezene yazılmış, senelerle emek sarfıyla cem‘ etmiş, toparlanmış, tefsîr kavâidine siyâk u sibâk-ı kelâm gözetilerek, muhtemelen bazı yerlerinde kesret-i isti‘mâl sebebiyle, hâh nâ-hâh nazar-ı dikkate çarpan tevâfuk ve muvâzenede aynı kasıd ihtimâm edilerek, emniyetle vücûda getirilmiş olan bir tefsîr ile, doğrudan doğruya hazâin-i mukaddese-i Kur’âniyeden, bu asır insanlarına, müslümanlarına göre nebeân, feverân ve lemeân eden nûrlu âsârdaki gaybî muvâfakat, muvâzenet kıyâs edilebilir mi? Aslâ
Hâtimedeki Ahmed Gālib Bey’in fıkrası hoşdur. Bu fıkranın Hazret-i Kur’ân’a ve o mahzen-i esrâr-ı İlâhiyenin bir nevi‘ nûrlu reşehât ve lemeâtı olan mübârek Sözler’e nisbeti, güzelliğini arttırmıştır. Allâh bu gibi kardeşlerimizin adedini çok arttırsın. Ve cümlesini bu meyânda bu fakîr-i pür-taksîri de muvaffakun bilhayr buyursun. Âmîn.
Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Kısmı, Kur’ân’ın hâs dürbünüyle bakılmak sûretiyle, Ramazân’ın hikmetlerinden dokuzu mükemmelen ve emsâlsiz tarzda beyân buyurulmuştur. Allâh sevgili Üstâdımızdan ebeden râzı olsun. Bu sene burada Ramazân-ı Şerîf’e riâyet, evvelki senelerden zâhiren az ziyâde idi. Gönül arzu ederdi, keşke bu âlî eser, Ramazan’dan evvel elimize geçmiş olaydı Seyyidü’r-Rusül, Envâru’l-Vücûd Efendimiz Hazretleri اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ buyurdukları ma‘lûm-u fâzılâneleridir. İşte bu sebeble azlığından müteessir olduğum buradaki cemâatimize tam vaktinde okumak sûretiyle, ve emr-i celîl-i Nebevîyi de yerine getirmiş olurduk. Fakat bu şereften mahrumiyetimiz, maddî uzaklıktan ileri gelmiştir. Çünki Kur’ân’ın mademki ilk nüzûlü şehr-i Ramazânda olmuştur. Bu asırda ve şu zamanda, o mübârek ayın hikmetleri hakkında eser yazılmasının bu ayda olması enseb ve a‘lâdır. Cenâb-ı Hakk emsâl-i kesîresiyle, hayırlısıyla cümlemizi müşerref buyursun. Âmîn.
SAYFA 77
Hâtem-i İ‘câz, hizmet-i Kur’ândaki kıymetdâr kardeşlerimizi tanıttırdı. Şu güzel nûrlu beyti hâtırlattı:
Âyînedir bu âlem, her şey Hak ile kāim,
Mir’ât-ı Muhammed’den asm, Allâh görünür Hâşiye dâim.
Ve şu fıkrayı söylettirdi:
Âyînedir bu hâtem, herkes sıdk ile hâdim,
Mir’ât-ı Üstâddan, Kur’ân’dır görünen dâim.
Allâh-ü Zülcelâl cümlesinden râzı olsun. Bu mübârek mir’âtın boş köşesine, bu beyit ve imzamın konulmasını tasvîb-i ârifânelerine arz ederim.
Hulûsî
[90]
[Âsım Bey’in Risâletü’n-Nûr sözleri hakkında temsîl ettiği bir fıkrasıdır]
Münezzehtir şuûnattan, hep ilhâm-ı İlahîdir,
Okurken nûr alır vicdân, sütûr-ı bîtenahîdir,
Riyâdan, kibirden, her meâsîden münezzehtir,
Kelâm-ı Lâyezalî'den gelen, bir nesr-i müferrihtir.
Nasıl bir vicdân içinde anladım bilsen, bu âsârı,
Bu, âyetler gibi nûrânî ve lâhûtî bu efkârı,
Meâsir mi? eser mi? müncelî, yoksa müessir mi?
İlâhî bir sürâdan berk uran, hayretfezâ sır mı?
Anılmaz, anlatılmaz, sırr-ı vahdetten haberlerdir.
Sen ey gāfil beşer, bil nefsini, gör ki ne şeylerdir.
Bütün kevn, vâlih u hayran düşündükçe serencamın
Kerîm hayretle, hürmetle anar nâmın, büyük nâmın.
Âsım