BARLA LÂHİKASI

62

[76]

[Husrev’in Sözler'i yazmaya başladığı zaman yazdığı mektûbun fıkrasıdır]

Muhterem Efendim Hazretleri,

Bu sefer okumaklığımız için irsâl buyurduğunuz iki kitaptan birisini Bekir Ağa’dan aldım. Kitabın birkaç sahîfesini okudum. Ve kitabın bir nüshası kendimde kalmak üzere istinsâh etmeye başladım. Kitap münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadâr eden mesâilden bahsedildiğini ve küçük mektûbların pek büyük hakîkatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefîd oldum.

Altıncı Mektub’a kadar yazılan sözleri bir taraftan yazıyorum, diğer taraftan yazının geçce yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok sürûr beni kaplıyordu. Altıncı Mektûb’a gelince, şu gurbetteki firkatinizin en hazîn kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazîn hazîn ağlamaktan kendini alamamakta idi. Hatta yanımda bulunan vâlideme dahi okudum. Okurken vâlidem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da, acaba tayyedilen kısımdan da biraz yazılsa idi

Husrev

[77]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey azîz Üstâdım,

Atabey’e gelen Ramazân meyvesi olan ve Ramazân-ı Şerîf’in hikmetlerini bildiren Söz, bizi îkāz ve bilmediğimiz hikmetleri tasrîh ediyor. Okuduğum her söz, neşrettiğiniz o ulvî hakîkatler için âciz lisânım tavsîf ve takdîrden âciz kalıyor. Ve görüyor ve anlıyorum ve öyle îmân ediyorum ki, bir zaman gelecek, bu Risâlâtü’l-Envâr ve Mektûbâtü’n-Nûr, için için ateşlenen, feverân eden bir dağ gibi harâretle nûr-efşân bir menba‘ kuvvetine tesâhub edecek. Belki de etmiştir. Bir düğmesine basmakla her tarafı ziyâya müstağrak eden bir elektrik dinamosu gibi kendinden çok uzak mesâfeleri îkāz ve irşâd nûrlarıyla ihâta edecektir.

Zekâî

63

[78]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Muhterem Efendim, Sevgili Üstâdım,

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un bu kısmını nasıl bulduğum ferman buyuruluyor. Bu husûsta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyân edebilirim? Risâlelerin her birisinin nûrları bir, fakat mevzu‘ları ayrı, güzellikleri ayrı, latîflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu risâlenin de nûru bir diğer risâleler gibi her tarafı parlak ve her köşesi güzeldir. Bilhassa rûhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hâl-i müessif dolayısıyla, sevgili Üstâdımdan bir şifâ-yı âcil bekliyordum. Bu şifâyı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de, binler maslahat ve fâideleri içinde yalnız bir maslahat için bile olmadığı hâlde tebdîl edilen şeâir-i İslâmiyeden bazıları, bizi çok me’yûs ve müteessir ediyor.

Fakat sevgili Üstâdım, zaman takarrüb etmiş olmalı ki, bir taraftan mülhidlerin tecâvüzleri ziyâdeleştikçe, diğer taraftan muhterem Üstâdımızın, Kur’ân’ın feyziyle nâil olduğu hakîkat deryasından kükreyip gelen gizli hakāiki ızhâr etmesi bizim sevincimizi artırmaktadır. Mâdem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarûreti vardır, Biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizâr etmekteyiz.

Husrev

[79]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili, Muhterem Üstâdım,

Kıymetdâr Üstâdım, Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektûbdan duyduğum sürûru ta‘rîf etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisânı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektûbunuzu tefeyyüz ediyor ve rûhum sizinle yaşadığı hâlde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyorum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, yazı yazmak veyâhûd risâleleri okumakla teskîn edebiliyorum. Zaman oluyor, kalbim mütemâdiyen ağlıyor.

64

Âh sevgili Üstâdım Sizden pek büyük istirhâmım budur ki, beni affediniz. İki-üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum hâlde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, rûhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyorum. Güyâ bir şey arıyorum.

Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum, daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın? Henüz bir sene olmadı, iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rüyâ-yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine ta‘yîn edilmiş ve işe mübâşeret etmiştim. Bu rüya tarihinden iki ay sonra risâleleri yazmaya başladım. Ve bilhassa Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci ve Sekizinci Mes’eleleri'nde, hizmetimizin makbûliyeti ve rızâ-yı İlâhî dâhilinde olduğu pek açık bir lisânla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstâdım, Allâh sizden ebeden râzı olsun. Âmîn

Husrev

[80]

[Husrev’e hitâben yazılan bir mektûbdur]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ وَعَلٰی وَالِدَتِكَ وَعَلٰٓی اَخٖیكَ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, mübârek, sıddîk kardeşim,

Evvelâ: Sözler’e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübârek rüya çok güzeldir, hem hakîkattir. Evet, kardeşim, sen bir bahçe-i ebedî olan Kur’ân-ı Hakîm’in cennetinden, gül-ü Muhammedî asm nâmında, hadsiz nûrânî hakîkatlerin fabrikası hükmünde, tefsîr-i hakāik-i Kur’âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat-i mübâreke içinde en hâs ve en yüksek mertebeye kâtib ta‘yîn edildiğine, o rüya beşâret verdiği gibi, biz de beşâret ediyoruz.

Sâniyen: Bu def‘a bize yazdığın Mu‘cizât-ı Ahmediye asm risâlesi çok hârika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk-i hakîkî hisseder. Demek oluyor ki, ma‘nevî, hâlis, samîmî hisler, maddî nakışlar sûretinde kendini hissettiriyor.

65

Bu sırra ben muttali‘ olduğum vakit, kardeşim Gālib dahi aynı hisse iştirâk etti. Evet, bunun altında ma‘nevî tebessüm var diye, senin hattını kendi hattına tercîhle mukābele etti. O yazdığın risâle vâsıtasıyla pek çok insanlar îmânlarını kuvvetleştiriyorlar; muhabbet-i Ahmediye asm kalblerinde ziyâdeleşiyor. İşâret-i gaybiye hakkında şübheleri kalmıyor. O sevâb da senin defter-i a‘mâline geçiyor. Kur’ân ve Resûl-ü Ekrem asm kelimesinden başka, işâret ettiğin kelimât çok ma‘nîdârdır, hem bir temeldir. O iki kelimenin mübârek tevâfukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki, bütün o tevâfukātı dahi riâyet etmeyen, o iki kelimenin tevâfukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki, o risâlelerin hatt-ı hakîkîsini sen buldun veyâhûd yakınlaştın.

Sâlisen: Mâbeynimizde münâsebet ma‘nevî, rûhî, hakîkî olduğu için, zaman ve mekân müdâhale etmez. Dergâh-ı İlâhî’ye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç def‘a, Husrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan On Dokuzuncu Mektûb’daki mübârek hattın göründükçe seni hayâlimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada görmek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtâçtır. Hem de şimdi hâl ve mevsim pek müsâid görünmüyor. Onun için kardeşimi bir mikdâr yanımda bulundurmakla, sana zahmet vermek istemiyorum. Yoksa sen bize çok lâzımsın. İnşâallâh bir vakit kazâ edeceğiz.

Râbian: Şu mübârek şehr-i Ramazan, Leyle-i Kadr’i ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir Leyle-i Kadir’dir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakîkası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkîdir. Senden ve âhiret hemşîrem yani ikinci vâlidem ve kardeşimin muhterem vâlidesinden duânızı istiyorum. Mâdem duâda sizi şerîk ediyorum, siz de benim duâma âmîn hükmünde olarak duâ ediniz.

Kardeşimiz Ali Efendi’ye dahi çok selâm ve duâ ediyorum. İnşâallâh tam Husrev’e lâyık bir kardeş oluyor. Sâir kardeşlere seni tevkîl ediyorum, selâm ve duâ ediyorum. Bu eyyâm-ı mübârekede bana duâ etsinler.

Gālib der: Husrev’le ma‘nevî bir irtibât hissediyorum. Çok selâm ediyor. Ve bilhassa saatçi Lütfü Efendi’ye pek çok selâm ve duâ ederim. Cenâb-ı Hakk ona, o bana yazdığı Pencere Risâlesi'nin hurûfu adedince ruhuna rahmet, kalbine nûr, aklına hakîkat, malına bereket ihsân eylesin. Âmîn, âmîn, âmîn.

66

Maksadım, ona o risâleyi yazdırmak, onu hâs talebeler dâiresine idhâl etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim. Mâşâllâh, Hâtem-i Mu‘cizât-ı Ahmediyeyi asm çok güzel tersîm etmişsiniz. Sözlerle alâkadârlar içinde, bu hâteme tam kanâati olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dâirede yazacağız. Tâ o nûra hissedâr olsunlar. Şükre dâir nüshanız Kuleönülü Mustafa bir adama verip, o da muhâfaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcûb olarak, sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dâir yazdığın mübârek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi. Hem size Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesi’nin hâtimesini gönderiyorum. O hâtime, hâtem-i i‘câza gelen tenkîdâtı reddediyor ve parlak bir mühr-ü tasdîk olduğunu gösteriyor. O hâtemlerin bir nüshasını sana gönderdik. Orada hâtemi gören ve kabûl eden ve Sözlerle alâkadâr olan zâtların münâsib gördüklerini, boş kalan gözlere kaydedebilirsin

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Mîrzâzâde Saîdü'n-Nûrsî

[81]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey azîz Üstâdım,

Bu def‘a yazmaya muvaffak olduğum üç mevkıftan mürekkeb Otuz İkinci Söz’ü berâ-yı tashîh takdîm ediyorum. İşbu kitabın, nazar-ı âcizîde girân-bahâ bir hazîne olduğunu yazmaya, bilmem lüzûmu var mı? Dünyanın ölçülmek imkânı olmadığını söyleyen zât ve fikr-i beşerin nâ-mahdûd bir arâzî olduğunu iddiâ eden adam, ne kadar doğru söylemişler Bu noktadaki fikrim, gittikçe inkişâf eden efkârımın ve dar muhayyilemin genişlemesinden mütevellid bir fikirdir. Dünyanın ölçülmez bir boşluk olduğunu ve fikr-i beşerin nâ-mahdûd olduğunu îzâh maksadına müstenid değildir. Demek ki, her risâleden ayrı ayrı rûhum gıdasını alıyor. Otuz İkinci Söz’ün kalbime ve rûhuma bahşettiği safâ-yı sermedî ve câvîdânî değil mi ki, bu uzun mektûbumla mesrûriyetimi ızhâr için sizi ta‘cîz etmeme bâdî oluyor. Hulâsa, tatlı bir mestî içinde hayatımdan memnûnum. İnşâallâh, duânız himmetiyle, böyle meşrû‘ bir sermestî içinde hayât-ı ebediyeye vâsıl olacağım inşâallâh

Zekâî

67

[82]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Çok muhterem, sevgili Üstâdım,

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı’nı okuduk. Mektûb münderecâtı hepimizi şevke getirmiş, sevinçle her tarafımızı doldurmuştu. Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyâtından çıkan kıvılcımlarıyla, bir taraftan aklı gözlerine inmiş olan maddiyyûnlar ve emsâli tabakasına karşı, Mektûbâtü’n-Nûr ve Risâletü’n-Nûr ile meydan okuyarak onların kafalarına hakîkat tokmaklarını vurmakta ve diğer taraftan müştâklarının kalblerini pek parlak feyizleriyle doldurmaktadır.

On sekiz bin değil, sevgili Üstâdımızın buyurdukları gibi, yirmi sekiz bin âleme bakan o büyük fermân-ı İlâhînin, bugünkü asırdan başka, gelecek asırlara da bakan vecihlerinin bazı mühim noktalarına işâret edilmesi ve Lafzullâh üzerinde vâki‘ tevâfukātın göze çarpacak ve nazar-ı dikkati celb edecek şekle ifrâğ edilmesi ve bazı kelimelerde görünen pek ma‘nîdâr tevâfukātın güzellikleriyle meydana çıkarılması hakkında vâki‘ Üstâdımın fikirlerine, haddim olmayarak, yine Üstâdımdan aldığım kuvvet ve cesâret ile iştirâk ediyorum. Ve böyle Kur’ân-ı Kerîm’in yazılması hakkında vâki‘ olacak her fedâkârlığa hazır olduğumuzu, utanarak, baştan ayağa kadar beni istîlâ eden bu sürûrun verdiği hâlet-i rûhiye üzerine arz ediyor ve ayrıca diyorum ki, sevgili Üstâdıma istenilen şekilde kendi elimle yazılmış bir Kur’ân-ı Kerîm’i yazıp takdîm etmeyi çok arzu ediyorum. Fakat mes’elenin müsta‘celiyetini düşünemiyordum. Ve bir de diğer kardeşlerimin bu şereften mahrumiyetidir ki, bu fikrimin ve bu arzumun kabûlünde ısrâr edemiyorum.

Evet, sevgili Üstâdım, inşâallâh zaman takarrüb etmiştir. İnşâallâh, bu mev‘ûd vakte biz erişmiş bulunuyoruz. Artık selef-i sâlihînin Kur’ân’a hâşiye olarak bir şey ilâve edilmemesi hakkındaki kararlarının zamanlarına âit bulunması ve ulemâ-yı müteahhirînin müsâadeleri de Arabca’nın tahsîli cihetine gidilmediğinden ileri geldiği kanâati taşıyarak, Arabca’nın okumak ve yazmak istenilmediği bir zamanda bulunuyoruz. Binâenaleyh Kur’ân hakkında sevgili Üstâdımın düşündüklerine pek büyük bir ihtiyâç olmakla beraber, bu güzel ve pek büyük bir emr-i hayra kapı açan

68

bu işin hemen ikmâl edilmesi için her şeye tercîh edilmesi ricâ ve istirhâmındayım. Saatçi Lütfü Efendi de bu kanâattedir.

Sevgili Üstâdım, Allâh sizden ebediyen râzı olsun, hem de her bir hayırlı işinizde muvaffak etsin, duâsıyla Cenâb-ı Hakk’a müteşekkir olduğum hâlde size olan minnetdârlığımı arz eder ve dâmenlerinizi öperim, muhterem Efendim Hazretleri

Husrev

[83]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey Üstâdım,

Kur’ân’ın bir ma‘kesi olan yazdığın risâleler, senin ne büyük üstâd olduğunu kabul ü teslîme kâfîdir. Sen ki, ey azîz Üstâd, İslâmiyet üzerine çöken zulmet ve gaflet perdelerini risâlelerinle yırttın. O mülevves perdeler altındaki en nûrlu hakîkatleri meydana çıkardın. Senin sarsılmaz azmin, kahraman metânetin, ârâmsız sa‘yin semeresiz kalmadı. Anadolu’nun ortasında öyle bir âb-ı hayât çeşmesi açtın ki, Hâşiye bu çeşmenin muslukları yazdığın risâlelerin, neşrettiğiniz eserlerin hakāikidir. Menba‘ ve ma‘deni, bâkî olan Kur’ân-ı Hakîm’in bahridir. Bir gün olup bu dâr-ı imtihândan saâdet-i ebediye âlemlerine göçtüğün zaman, kıymetdâr eserlerin seni nâmınla beraber yaşatacaktır. Ne mutlu ki, senin açtığın çeşmenin kıymetini takdîr ile ona muhâfız ve müdâfi‘ olan ve îcâbında eserlerinin ahkâmını i‘lân ve telkîn uğrunda bin can ile hayatını fedâya müheyyâ olan, candan sevdiğin talebelerin var. Uhrevîler diyârında olduğunuz zamanlarda dahi sizin ruhunuzu muazzeb edecek hareketlerde bulunmayacaklarına emîn olunuz. Birçok esrâr-ı Kur’âniyenin anahtarlarını şimdi talebelerinize tevdî‘ ettiğinize, onlar canla başla size minnetdâr ve müteşekkirdirler.

Bugün saçmakta olduğunuz feyizli nûrlar, beşeriyetin hakîkî insan olanlarını pâyânsız sürûrlara istiğrâk ederek, mükellef oldukları vezâifi bildiriyor. Hizmetiniz inkâr edilmez ve senin fedâkârlığın azîmdir.

69

Azîz Üstâd Hizmetin göklerde gezsin ve siz destanlarda geziniz. Hâşiye Fedâkâr Üstâd Diyânetten meded almayan, ehl-i gafletin ve gafleti ziyâdeleştiren edebiyât denilen müdhiş sarhoşluk, ancak ve ancak sizin âsâr-ı telkînleriniz sâyesinde mündefi‘ oluyor. Dinsiz milletler pâyidâr olamayacağı ve hatta insaniyeti bile öğrenemeden dünyadan gelip geçeceklerini pek ma‘kūl ve mantıkî delîllerle isbat ettin. Eserlerin, rûhun gibi ulvî ve ihâtalı.

Sevgili Üstâd,

Müsterih olmalısınız ki, sizin sa‘yiniz beyhûde değildir. Lâyemût risâlelerin ile’l-ebed kıymetli ellerde gezecek. Bugünkü dinsizlere haddini bildirecek. Ve belki îmân dahi bahşedecek. Zâten sizin talebiniz bu değil mi? Emeliniz, gayeniz, îmân dâiresinde îkāz ve irşâd hedeflerine yetişmek değil mi? Felsefe mezbelelerinde nâlân, sürünen edebsizler, elbette hakîkî edebî ve edebiyatı sizin eserlerinizde bulacaklarına aslâ şübhe yoktur ki, böyle olacak.

Siz de, artık muhterem Üstâd, muhtâç olan koca bir millete ta‘rîf ve mikyâs kabûl etmez bir hizmeti îfâ etmiş bulunuyorsunuz. Bu millet, bu toprak, bu vatan hiç bir zaman size olan borçlarını ödeyemezler. Dilerim ki, bu azîm ve kudsî hizmetinizin mükâfâtını Cenâb-ı Hakk size pek lâyık bir tarzda ihsân etsin. Dünya ve âhirette sizden ve bizim gibi âciz ve kusûrlu hizmetçilerden râzı olsun. Âmîn.

Zekâî

70

[84]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Yorucu bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat hiç de kıymeti olmayan vaz‘iyetten kurtaran mektûbunuzu aldığım vakitten beri, sürûr içinde, Cenâb-ı Hakk’a bî-nihâye teşekkürlerimi takdîm ediyor ve beş vakitte, eltâf-ı İlâhiyeye mazhariyetinizi duâ ediyorum. Bilhassa sevincimi artıran keyfiyet, Cenâb-ı Hakk’ın sırf hizmet-i Kur’ânda istihdâm etmesinin iş‘âr buyurulmasıdır.

Ey muhterem Üstâdım, vaz‘iyetimden çok memnûnum. Artık emr-i âlîleri mûcibince hiç bir şey düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey varsa, o da Sözler’i ikmâl etmek, bunlardan istinsâh ederek arkadaşlarımızın çoğalmasını te’mîn etmek için lâyıkıyla çalışmaktır. Bunun için, kendimde gördüğüm âriyet ve emânet bir varlığa değil, belki Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve lütuflarına istinâd ediyorum.

Muhterem Üstâdım, yazdığım Otuz İkinci ve Yirmi Yedinci Sözleri takdîm ediyorum. Yirmi Yedinci Mektûb’da arkadaşlarımızın ihtisâsâtlarını okurken, bilseniz, ne kadar sürûr duyuyorum. Yekdiğerine, ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve ma‘nevî iplerle bağlanmış bir âile ve bir cemâat efrâdının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum. Şübhesiz, Zât-ı Üstâdâneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber olanlarımız da kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyâhûd ben bu cemâatin içerisine dâhil olduğumdan, fevkalhad bahtiyarım. Kur’ân-ı Mübîn’in nûrlarının ahz u neşri husûsunda, sevgili Üstâdımız, şahsiyetiniz vâsıta kılınmasından dolayıdır ki, sizi bize veren Cenâb-ı Hakk’a minnetdârlığımızı tahdîd edemeyiz.

Husrev

71

[85]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,

Bil’istinsâh takdîm-i huzûr-u fâzılâneleri kılınan Yirmi Sekizinci Mektûb’un şu Yedinci Mes’elesi tam zamanında ızhâr-ı endâm etmiştir. Şu mübârek eser Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un bir nevi‘ tarihçeleri olduğu gibi, diğer bir cihetten de âsâr-ı pür-envârın senedât ve berahîn-i kat‘iyeleri hükmünde görülmekle beraber, üç-dört seneden beri dimağımda mahbûs ve mahfûz bir çok ihtisâsâtı da, bu def‘a zâhire çıkarmıştır. İşte Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın derece-i kudsiyet ve ulviyet ve nûrâniyeti böyle elmas ve mücevherât-ı ma‘neviyeyi câmi‘ olduğunu, bu mes’ele ve emsâli mesâilden anlaşılmıştır.

Evet, şu hakîkati de i‘tirâf etmek lâzım ki, bir mücevherât hazînesi ne kadar zengin ve ne mikdâr yüksek bir servete mâlik olursa olsun, bâyii, dellâlı, usûl-ü bey‘ u şirâya âşinâ olmazsa, zilyed bulunduğu kıymetdâr hazinenin müştemil ve muhtevî olduğu cevherini, emtiayı lâyıkıyla âleme i‘lân ve enzâr-ı âmmeye vaz‘ edemez. Binâenaleyh, şu devr-i meş‘ûmda, hakāik-i Kur’âniyenin hakkıyla bey‘ u şirasını yapan dellâl-ı Kur’ânın, değil altı senedir, belki kırk seneden beri ehl-i İslâm’a hitâben, یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰی تِجَارَةٍ تُنْجٖیكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلٖیمٍ fermân-ı Rabbânîsiyle nidâ etmeleri, bilumûm envâr-ı îmâniyeye muhtâç Ümmet-i Muhammediyeye asm medyûn-u şükrân eylemiş ve eylemektedir.

Sabrî

[86]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,

Bu kerre Yirmi Yedinci Mektûb’un İkinci Zeylini, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Beşinci, Altıncı Mes’elelerini bil’istinsâh asıl maa-sûret takdîm ediyorum. Bendeleri Yirmi Yedinci Mektûb’un te’lîf ve te’sîs ve tertîbinde çok mühim bir isâbet hissediyorum ki, bu mektûbun te’lîfindeki gāye, kat‘iyen mektûb sâhiblerini i‘lân ve teşhîr olmadığı, belki muhtelifü’d-derecât zevilefkâr ve elbâbın her biri, nûrların ancak yüzde birer hâssalarını ve fevâidini görerek, dellâl-ı Kur’ânın bir dereceye kadar nidâlarını taklîde çalışmaları, ayrıca bir zevk ve letâfet ihsâs ediyor.

72

Nûr deryasını görmeyen bazı kimseler müştâkāne soruyorlar ki: Mensûb olduğunuz nûr eczâhânesinde ne gibi muâlecât var ve asıl mevzu‘ları nedir? Evvelce bu suâle karşı Risâletü’n-Nûr’u birer birer mümkün ise göstermeye, değilse aklım erdiği kadar söylemeye mecbûr idim. Şimdi ise, Risâletü’n-Nûr’un yüzde on nisbetinde mevzû‘u mümkün mertebe ifadeye hazır ve nîm-i fihristi andırır Yirmi Yedinci Mektûb’u veriyor veya bildiriyorum. Cüz’î-küllî maksadımı bildirebiliyorum. Nûrların ekser aksâmı vücûda geldikten sonra Yirmi Yedinci Mektûb âdetâ işâret tabancası gibi endâht edildi. Ve hem de nûr deryasının askerleri beyninde, bir nevi‘ müsâbaka vazîfesini gördü. Her müntesib meşher-i nûra az-çok hünerini döktü

Sabrî

[87]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâd,

Iyd-i saîd-i fıtrînizi tebrîk ve bilvesîle dest ü dâmen-i kerîmânelerini öperim.

Efendim, her an nûrlar ile tegaddî eden rûh-u âcizânem, yine evvelki cum‘a günü mugaddî bir nûru muntazır iken, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı ihsân ve irsâl buyurulmakla fakîr talebeniz müşerref ve müstefîd ve minnetdâr kalmıştır. Bir saatlik misâfir kalan bu eser-i kıymetdâr ve ma‘nîdârı hemen Abdullâh götürdü. O rüya-misâl gördüğüm eserin, bir haftadan beri dimağımdaki kıymetdâr nakışlarını ve ma‘nîdâr meâllerini, aczim dolayısıyla ifade edebilmeğe iktidârım yok.

Şu kadar arz edebileceğim ki, burhânı, senedi, şuhûdu, velhâsıl kâffe-i esbâb-ı sübûtiyesi, aslında münderic ve müctemi‘ bulunan kıymetdâr eser, umûm Risâle-i Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un güneş-misâl i‘câzları, âlemleri hayrette bırakan kerâmetleri, dost ve düşmanın i‘tirâf ve takdîrini kazanan âsâr-ı sâbıka-i nûrâniyenin ne kadar güzellikleri ve meziyetleri varsa, sanki bu kısımda ictimâ‘ etmiş. Ve yâhûd şöyle diyeceğim ki, her ne zaman nûrlardan bir risâle görsem, bu gibi veya daha ziyâde bir zevk-i hakîkî ve sürûr-u nâ-mütenâhî görüyorum. Şu hâlde bu acîb mahsûsât ve meşhûdât, ancak nûrlara âit ve münhasır bir i‘câz, kezâlik nûrlara mahsûs bir kerâmettir demek, ehl-i îmânca kâmil bir kanâat mevcûd

73

bulunacağına emînim. Bilhassa tevâfukātı, tefsîrâtı gösterilerek tahrîrî muammem ve münevver bulunan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı, umûm ehl-i îmân ve tevhîd, kemâl-i hâhişle ve nihâyetsiz hürmetlerle karşılayacakları bedâhette olduğu gibi, bir çok kimselerin, âhir ömürlerinde yeniden okumaya şevk ve gayret gösterecekleri, bir ihtimâl-i kavîdir. Daha nice emsâli nâ-mesbûk âsârın vücûda getirilmesini, bütün rûhumla diler ve Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’den muvaffakiyetler temennî eylerim, Efendim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Sabrî

[88]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Üstâd-ı Âlîşânım Efendim Hazretleri,

Şu iki geceden iğtinâm edebildiğim vakitlerde, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Birinci Kısmını istinsâh ederek, kendi nüshamı Ali Efendi’ye ve aslını Zât-ı Üstâdânelerine iâde ve takdîm ediyorum. Şu bir aydan beri, rûhlarımız ateşe ma‘rûz bulunan çimen gibi yanık, küskün, solgun bir vaz‘iyette olup, hatta ekser arkadaşlarla, bu mes’ele hakkında ne hatt-ı hareket ta‘kîb edeceğimizi mektûbla muhâbere ve müşâvereye başlamışdık. Bu tarafta Üstâd-ı A‘zamımıza en yakın bendeleri olduğum için, şifâhen veya tahrîren bu bâbda ma‘rûzâtta bulunmak emelinde iken, bu derdlere bir iksîr, ilaç ve cevâb-ı şâfî olan Yirmi Yedinci Söz’ü, bir kat daha muvazzah ve oldukça şumûllü bir cevâb-ı âlîyi bizlere ihsân eden ve bir kısacık cümlesi nâ-mütenâhî hakāik-i maânîyi câmi‘ bulunan, bahr-i muhît-i kebîr ta‘bîrine mâsadak olan her bir cümle-i Kur’âniye şu kısımda, bilhassa Beşinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Nüktelerde asrın kuru kafalı, müflis, felsefeci şeytanlarını gemlemiş, iskât etmiş, daha doğrusu bütün bütün ilzâm ve ruhlarımızı da tenvîr ve tesrîr ve teselli etmiştir.

Üstâd-ı Muazzezim, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın, ne derecelerde zengin bir hazîne-i rahmet-i İlâhiye bulunduğundan vâreste-i arz olup, o hazîne-i kudsiyenin muhtevî bulunduğu envâ‘-i türlü elmas ve pırlantaları çıkarmak ve bilvesîle bizim gibi muhtâç olanlara da verdirmek husûsunda, nûrlar külliyâtının ekserîsinde tam bir muharriklik vazîfesini deruhde eden Üstâd-ı Sânî Hulûsî Beyefendimi, teşbîh ve ta‘bîr câiz ise, saatçilerde bulunan yıldızvârî sekiz-on ağızlı sâat

74

anahtarlarına benzetiyorum ki, o müteaddid ağızlı anahtar, âlemde mevcûd her saati tahrîk eder, işletir. Mûmâileyh beyefendim de, aynen o hâlde olup, emsâli görülmemiş duyulmamış bir çok mesâil-i mühimme-i hakîkiyeyi Hazret-i Kur’ân ve dellâl-ı Kur’ân'dan istiyor.

Şu asırda hazîne-i hâssa-i ma‘neviyenin hazînedâr-ı bînazîri, o kıymetdâr sâiline en kıymetdâr ve rûha tam bir gıda-bahş mevâdd-ı ma‘neviye-i Kur’âniye ile i‘zâz ve ikrâm ederken, o halkaya lâyık olmadığım hâlde, fakir de, gıdâ-yı ruhânîmi ârâmsız alınca, o mevâddı ihsân edene de, getirene de, isteyene de hadsiz medyûn-u şükrân kalıyorum. Bu def‘aki aldığım lütufnâme-i ekremîlerinde, gücenmesini hazır farz ederek, mektûbla muhâbere etmiyorum, buyuruluyor. Bu husûsta kalb ve rûhuma Ne dersiniz? dedim. Estağfirullâh, sadhezâr estağfirullâh Biz ölmüştük, lehülhamd bize taze hayat bahşedildi. Gücenmeye hiç bir cihetle hakkımız yok. Vazîfemiz olan duâya devam ve teşekküre borçlu cevab-ı hak rûhumdan aldım.

Sabrî

[89]

[Hulûsî Bey’in bir fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,

Bu kerre Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Dört ilâ Dokuzuncu Nüktelerini hâvî mübârek mektûbunuzu, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesinin sırr-ı azîm-i inâyet beyânındaki hâtimesi nâmı verdiğiniz ve mu‘ciznümâ Ramazân’ın hikmetlerini beyân eden Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un İkinci Kısmı’nı ve münevver hâtem-i i‘câzı kemâl-i şükrânla aldım. İştiyâkla, lezzetle, zevk-i ma‘nevî ile defaâtle okudum. Fakat iki haftaya yakındır ki cevâb yazamadım. İşte mübârek Cum‘a günü, hem nûrlardan aldığım feyizleri, tesellileri, hem de kalbî teessürâtımı icmâlen arz maksadıyla, bu varakpâreyi tahrîre lütf-u hakla başladım.

Evvelen, Yirmi Dokuzuncu Mektûb altı nüktesiyle Kur’ân’ın hakîkî tercümesi kābil olmadığını, îmândan zerre kadar nasîbi olana, Yirmi Beşinci Söz’deki burhânlara zeylen isbat ediyor. Ve şeâir-i İslâmiyeyi gāyet güzel bir üslûb ile ta‘rîf ve

75

müdâfaa etmekle beraber, ulemâü’s-sû’ ashâbına çok mükemmel ve ma‘nevî tokat aşk ediyorsunuz. Ve nihâyette, mektûbdaki hakîkatlerin Kur’ân’dan geldiğine aklı takvîm için, onun belâgat-i i‘câz ve îcâzına imtisâlen, لَا یَسْتَوٖٓی اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ âyet-i kerîmesini nazara vaz‘ ediyorsunuz. Bu bîçâre duâcınız, talebeniz ibrâz ve irsâl buyurduğunuz nûrların mütâlaasında, müsbet ve menfî iki te’sîr altında ne yapacağını, ne edeceğini şaşıyor. Çünki ma‘nevî vazîfemizi îfâ edemiyoruz. Çok az ve dar bir muhîte neşredebiliyoruz. Bid‘at ve dalâlet her gün artmakta, ahkâm-ı İslâmiyeye, sünnetlerden başlanarak ve Kur’ân hedef tutularak, çok insafsızca hücûm edilmekte olan böyle bir zamanda ve tam bu yaralara münâsib merhem olacak bu nûrlu ve şifâlı eserlerin mahdûd eşhâs arasında ve yalnız bu zavallıların ümîd ve îmânlarını takviye edecek vaz‘iyette kalması teessürü artırmakta ve dergâh-ı İlâhî’ye ilticâdan başka çâre bırakmamıştır.

Evet, kat‘î kanâat hâsıl oluyor. Hatta dikkatle bakılsa görülüyor ki, bu saray-ı âlem inkırâza hatve be-hatve yaklaşmakta. Her sâat çatısından bir tuğla, duvarından bir kerpiç, sıvasından bir parça kopmakta, hatta lâmbasının ışığı azalmaktadır. Eksilmez, yıpranmaz, yıkılmaz, değişmez zannolunan bu kervansaray, elbette eskiyecek, yıpranacak, yıkılacak ve değişecektir.

İşte beşere, bilhassa müslümanlara ârız olan ve alet-tevâlî artmakta olan zaaflar, bu netîceyi ta‘cîl ediyor, mütâlaasındayım. Fakat irşâd buyurulduğu üzere, mademki netice ile değil, hizmetle mükellefiz. O hâlde ümidimizi kesmeyerek, sabır ve sükûn ile, duâ ve niyâz ile, dergâh-ı İlâhîde yalvarmalıyız. Muhît ilim ve zevâlsiz ve nihâyetsiz kudret sâhibi olan Hâlikımız iyi yapar, iyilikler halk buyurur inşâallâh, demeliyiz.

Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesi’nin hâtimesi, gaybî işârât hakkında, ihtimâlen dahi olsa her türlü evhâmı izâle etmek maksadıyla yazılmıştır. Sadîkınız, elhamdülillâh, mübârek eserlerde delâlet ettikleri ma‘nâlarda, işâret ettikleri hakāikten bütün mevcûdiyetiyle kabûl ve tasdîk ve kudsî maânîsini dercân etmekten başka bir hâl aslâ taşımamıştır. Nasıl ki, azîz Üstâdımız bu Kur’ânî cevherleri kendisine göstermekle iktifâ etmiyor ve muhtaçlara da bakınız,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç