
SAYFA 59
[72]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Sözler, yani Risâle-i Ahmediye asm berâhîni ile yazarken, çok def‘alar kalemi elimden bırakıp, o asr-ı saadet anlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, rûhum vücûdumdan ayrılarak uzaklara gitmiş, bana teselli tuhfeleri getirmiş.
Öyle ya, Azîz Üstâd, asr-ı saâdette değilsek, müştâkıyız. Bu bize kâfî. Hazret-i Muhammed’in asm bize bıraktığı muazzam bir mu‘cizesi bugün elimizde değil mi? O kitap bize, muhtâç ve müştâk bulunduğumuz saâdeti va‘d etmiyor mu? Ona hâlisâne sarıldığımız zaman muhtâç bulunduğumuz zevk-i ma‘nevîyi bize vermiyor mu?
Evet, azîz Üstâdım, bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz, hakîkî insanlara rehber olan o muazzam kitap, o büyük mu‘cize ki, ben maddiyât içinde, dünya cereyânında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sözleri ne güzel teselli etmiş ve bana ne sarsılmaz bir istinâdgâh olmuştur. Hakka nâ-mütenâhî şükürler olsun.
Muhterem Üstâd, bana öyle geliyor ki, ma‘nevî saâdete küşâde bulunan rûhum, kıymetdâr risâleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk-i ma‘nevî, bir saâdet-i ebediye hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.
Üstâdım, işte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibâret kalıyor. Ebediyete, sonsuz saâdet âlemlerine atılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, ben bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def‘ olsun gençlik rüyalarının kâbûslu fırtınaları Üstâdım, duânıza muhtâcım.
Zekâî
[73]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Fazîlet-meâb Üstâdım Efendim,
Nûr sabahı olan Risâle-i Nûr’dan Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözleri istinsâh ederek berâ-yı tashîh, taraf-ı âlîlerine takdîm ediyorum. Mezkûr Sözler ki, kısa oldukları hâlde
SAYFA 60
mefhûmları büyük hisler, ulvî fikirler bahş ediyor. O Sözler ki, her biri ayrı ayrı mecrâlardan cereyân ederek büyük bir deryaya dökülen berrâk ve sâf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların latîf ve ulvî seslerinden hayli derecede istifâde ediyor; ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifâ verici eczâlar istihsâl ediyorum. Kendisini acı bir yoksulluk içinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişâf edememiş kimseleri îkāz etmek emelini taşıdığıma emîn olunuz.
Azîz Üstâdım, anlıyorum ki, kaybolmuş ümidlerimin, hayâtımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf edip, bir fecr-i sabâh ararken, bir nûr-u semâ, bir nûr-u sabah karşımda parladılar. Allâh sizden ebeden râzı olsun ki, kıymetli eserleriniz sâyesinde hayâtın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu sûretle kalbime bir ârâmgâh-ı ma‘nevî buldum diye müstağrak-ı sürûr oluyorum. Hemen Rabbim, Üstâdımızı iki cihânda azîz ve gāyelerine vâsıl eylesin. Âmîn.
Zekâî
[74]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Ey azîz Üstâd,
Vâkıâ, Sözler’in yazılması husûsunda acele edilmemesi idi. Fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim? Ma‘lûm-u âlîleri, bendeniz bu husûsta ve vazîfelerde çok geç kaldım. Bu cihetleri vuzûh ile görüp idrâk ederken, mümkün mü ki, o ulu pınarın billûrî sularıyla elimi yüzümü yıkamayayım, kalbimi parlatmak için isti‘câl göstermeyeyim?
Cenâb-ı Hakk’ın azîm bir lütfu ki, te’mîn-i maîşetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymetdâr risâleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum. İsti‘câlimin en büyük sebebi, muhtâç bulunduğum tesellîkâr nûrları, o risâlelerde buluyorum.
Nasıl ki, içerisinde tevakkuf imkânı olmayan tünellerden harîs kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihâr ederler. Talebeniz de kezâ, o cihan-kıymet risâleleri ne kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifâde-bahş ve müftehir olacağım.
SAYFA 61
On Altıncı Mektûb’u serâpâ okudum. Mezâhim ve meşakkate karşı gösterdiğiniz sabır ve tevekküle meftûn oldum. O sözleri okudukça, bütün mevcûdiyetim bir ıssızlık içinde parçalanacak zannettim. Tehâcüm-ü ızdırâb için hep güler yüzlü, güzel yüzlü sabırlar temennî ettim.
Yirmi Üçüncü Söz, derinden gelen bir sayha gibi insaniyete bağıran ve insanlara insanlıklarını ihtâr eden ve en âlî makamlara sâhib olmak yollarını gösteren ve kāri’lerini tekâmüle sevk eden ve meşrû‘ aşklar doğuran, ölmez bir teselli hatırasıdır. Sözü uzatmaya başladım. Yirmi Üçüncü Söz’ü lâyıkıyla takdîrden âcizim. Çünki o, bir teselli ve saâdet-i ebediyenin mayasıdır.
Zekâî
[75]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili ve muhterem Üstâdım Efendim,
Bizi maddî ve ma‘nevî tenvîr eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan risâlelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığım bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenâb-ı Hakk’a bî-nihâye teşekkür etmekte, gerek bu şerefe nâil olmaklığıma vesîle olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu husûsta üzerimize terettüb eden vazîfe-i Kur’âniyede muvaffakiyet kazanacağımızı tebşîr etmekte olduğunuzdan dolayı, duyduğum pek büyük bir sürûrla müftehirim. Üstâdım, hakkınızda hatırınıza gelmeyen ni‘metlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî mes‘ûd olmanızı her vakit için duâ etmekteyim.
Muhterem Üstâdım, sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her husûsta engel olmaları, şübhesiz çok müteessir ediyor. Bugünkü hâl yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden bir şey gelmiyor. Nûr deryasının feyizli risâleleri kimin eline geçerse, o zâtı kendine ciddî olarak rabt ettiği gibi, müştâklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Husrev
SAYFA 62
[76]
[Husrev’in Sözler'i yazmaya başladığı zaman yazdığı mektûbun fıkrasıdır]
Muhterem Efendim Hazretleri,
Bu sefer okumaklığımız için irsâl buyurduğunuz iki kitaptan birisini Bekir Ağa’dan aldım. Kitabın birkaç sahîfesini okudum. Ve kitabın bir nüshası kendimde kalmak üzere istinsâh etmeye başladım. Kitap münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadâr eden mesâilden bahsedildiğini ve küçük mektûbların pek büyük hakîkatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefîd oldum.
Altıncı Mektub’a kadar yazılan sözleri bir taraftan yazıyorum, diğer taraftan yazının geçce yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok sürûr beni kaplıyordu. Altıncı Mektûb’a gelince, şu gurbetteki firkatinizin en hazîn kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazîn hazîn ağlamaktan kendini alamamakta idi. Hatta yanımda bulunan vâlideme dahi okudum. Okurken vâlidem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da, acaba tayyedilen kısımdan da biraz yazılsa idi
Husrev
[77]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Ey azîz Üstâdım,
Atabey’e gelen Ramazân meyvesi olan ve Ramazân-ı Şerîf’in hikmetlerini bildiren Söz, bizi îkāz ve bilmediğimiz hikmetleri tasrîh ediyor. Okuduğum her söz, neşrettiğiniz o ulvî hakîkatler için âciz lisânım tavsîf ve takdîrden âciz kalıyor. Ve görüyor ve anlıyorum ve öyle îmân ediyorum ki, bir zaman gelecek, bu Risâlâtü’l-Envâr ve Mektûbâtü’n-Nûr, için için ateşlenen, feverân eden bir dağ gibi harâretle nûr-efşân bir menba‘ kuvvetine tesâhub edecek. Belki de etmiştir. Bir düğmesine basmakla her tarafı ziyâya müstağrak eden bir elektrik dinamosu gibi kendinden çok uzak mesâfeleri îkāz ve irşâd nûrlarıyla ihâta edecektir.
Zekâî
SAYFA 63
[78]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Muhterem Efendim, Sevgili Üstâdım,
Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un bu kısmını nasıl bulduğum ferman buyuruluyor. Bu husûsta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyân edebilirim? Risâlelerin her birisinin nûrları bir, fakat mevzu‘ları ayrı, güzellikleri ayrı, latîflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu risâlenin de nûru bir diğer risâleler gibi her tarafı parlak ve her köşesi güzeldir. Bilhassa rûhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hâl-i müessif dolayısıyla, sevgili Üstâdımdan bir şifâ-yı âcil bekliyordum. Bu şifâyı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de, binler maslahat ve fâideleri içinde yalnız bir maslahat için bile olmadığı hâlde tebdîl edilen şeâir-i İslâmiyeden bazıları, bizi çok me’yûs ve müteessir ediyor.
Fakat sevgili Üstâdım, zaman takarrüb etmiş olmalı ki, bir taraftan mülhidlerin tecâvüzleri ziyâdeleştikçe, diğer taraftan muhterem Üstâdımızın, Kur’ân’ın feyziyle nâil olduğu hakîkat deryasından kükreyip gelen gizli hakāiki ızhâr etmesi bizim sevincimizi artırmaktadır. Mâdem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarûreti vardır, Biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizâr etmekteyiz.
Husrev
[79]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili, Muhterem Üstâdım,
Kıymetdâr Üstâdım, Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektûbdan duyduğum sürûru ta‘rîf etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisânı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektûbunuzu tefeyyüz ediyor ve rûhum sizinle yaşadığı hâlde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyorum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, yazı yazmak veyâhûd risâleleri okumakla teskîn edebiliyorum. Zaman oluyor, kalbim mütemâdiyen ağlıyor.
SAYFA 64
Âh sevgili Üstâdım Sizden pek büyük istirhâmım budur ki, beni affediniz. İki-üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum hâlde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, rûhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyorum. Güyâ bir şey arıyorum.
Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum, daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın? Henüz bir sene olmadı, iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rüyâ-yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine ta‘yîn edilmiş ve işe mübâşeret etmiştim. Bu rüya tarihinden iki ay sonra risâleleri yazmaya başladım. Ve bilhassa Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci ve Sekizinci Mes’eleleri'nde, hizmetimizin makbûliyeti ve rızâ-yı İlâhî dâhilinde olduğu pek açık bir lisânla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstâdım, Allâh sizden ebeden râzı olsun. Âmîn
Husrev
[80]
[Husrev’e hitâben yazılan bir mektûbdur]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ وَعَلٰی وَالِدَتِكَ وَعَلٰٓی اَخٖیكَ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, mübârek, sıddîk kardeşim,
Evvelâ: Sözler’e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübârek rüya çok güzeldir, hem hakîkattir. Evet, kardeşim, sen bir bahçe-i ebedî olan Kur’ân-ı Hakîm’in cennetinden, gül-ü Muhammedî asm nâmında, hadsiz nûrânî hakîkatlerin fabrikası hükmünde, tefsîr-i hakāik-i Kur’âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat-i mübâreke içinde en hâs ve en yüksek mertebeye kâtib ta‘yîn edildiğine, o rüya beşâret verdiği gibi, biz de beşâret ediyoruz.
Sâniyen: Bu def‘a bize yazdığın Mu‘cizât-ı Ahmediye asm risâlesi çok hârika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk-i hakîkî hisseder. Demek oluyor ki, ma‘nevî, hâlis, samîmî hisler, maddî nakışlar sûretinde kendini hissettiriyor.
SAYFA 65
Bu sırra ben muttali‘ olduğum vakit, kardeşim Gālib dahi aynı hisse iştirâk etti. Evet, bunun altında ma‘nevî tebessüm var diye, senin hattını kendi hattına tercîhle mukābele etti. O yazdığın risâle vâsıtasıyla pek çok insanlar îmânlarını kuvvetleştiriyorlar; muhabbet-i Ahmediye asm kalblerinde ziyâdeleşiyor. İşâret-i gaybiye hakkında şübheleri kalmıyor. O sevâb da senin defter-i a‘mâline geçiyor. Kur’ân ve Resûl-ü Ekrem asm kelimesinden başka, işâret ettiğin kelimât çok ma‘nîdârdır, hem bir temeldir. O iki kelimenin mübârek tevâfukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki, bütün o tevâfukātı dahi riâyet etmeyen, o iki kelimenin tevâfukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki, o risâlelerin hatt-ı hakîkîsini sen buldun veyâhûd yakınlaştın.
Sâlisen: Mâbeynimizde münâsebet ma‘nevî, rûhî, hakîkî olduğu için, zaman ve mekân müdâhale etmez. Dergâh-ı İlâhî’ye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç def‘a, Husrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan On Dokuzuncu Mektûb’daki mübârek hattın göründükçe seni hayâlimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada görmek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtâçtır. Hem de şimdi hâl ve mevsim pek müsâid görünmüyor. Onun için kardeşimi bir mikdâr yanımda bulundurmakla, sana zahmet vermek istemiyorum. Yoksa sen bize çok lâzımsın. İnşâallâh bir vakit kazâ edeceğiz.
Râbian: Şu mübârek şehr-i Ramazan, Leyle-i Kadr’i ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir Leyle-i Kadir’dir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakîkası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkîdir. Senden ve âhiret hemşîrem yani ikinci vâlidem ve kardeşimin muhterem vâlidesinden duânızı istiyorum. Mâdem duâda sizi şerîk ediyorum, siz de benim duâma âmîn hükmünde olarak duâ ediniz.
Kardeşimiz Ali Efendi’ye dahi çok selâm ve duâ ediyorum. İnşâallâh tam Husrev’e lâyık bir kardeş oluyor. Sâir kardeşlere seni tevkîl ediyorum, selâm ve duâ ediyorum. Bu eyyâm-ı mübârekede bana duâ etsinler.
Gālib der: Husrev’le ma‘nevî bir irtibât hissediyorum. Çok selâm ediyor. Ve bilhassa saatçi Lütfü Efendi’ye pek çok selâm ve duâ ederim. Cenâb-ı Hakk ona, o bana yazdığı Pencere Risâlesi'nin hurûfu adedince ruhuna rahmet, kalbine nûr, aklına hakîkat, malına bereket ihsân eylesin. Âmîn, âmîn, âmîn.
SAYFA 66
Maksadım, ona o risâleyi yazdırmak, onu hâs talebeler dâiresine idhâl etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim. Mâşâllâh, Hâtem-i Mu‘cizât-ı Ahmediyeyi asm çok güzel tersîm etmişsiniz. Sözlerle alâkadârlar içinde, bu hâteme tam kanâati olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dâirede yazacağız. Tâ o nûra hissedâr olsunlar. Şükre dâir nüshanız Kuleönülü Mustafa bir adama verip, o da muhâfaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcûb olarak, sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dâir yazdığın mübârek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi. Hem size Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesi’nin hâtimesini gönderiyorum. O hâtime, hâtem-i i‘câza gelen tenkîdâtı reddediyor ve parlak bir mühr-ü tasdîk olduğunu gösteriyor. O hâtemlerin bir nüshasını sana gönderdik. Orada hâtemi gören ve kabûl eden ve Sözlerle alâkadâr olan zâtların münâsib gördüklerini, boş kalan gözlere kaydedebilirsin
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Mîrzâzâde Saîdü'n-Nûrsî
[81]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Ey azîz Üstâdım,
Bu def‘a yazmaya muvaffak olduğum üç mevkıftan mürekkeb Otuz İkinci Söz’ü berâ-yı tashîh takdîm ediyorum. İşbu kitabın, nazar-ı âcizîde girân-bahâ bir hazîne olduğunu yazmaya, bilmem lüzûmu var mı? Dünyanın ölçülmek imkânı olmadığını söyleyen zât ve fikr-i beşerin nâ-mahdûd bir arâzî olduğunu iddiâ eden adam, ne kadar doğru söylemişler Bu noktadaki fikrim, gittikçe inkişâf eden efkârımın ve dar muhayyilemin genişlemesinden mütevellid bir fikirdir. Dünyanın ölçülmez bir boşluk olduğunu ve fikr-i beşerin nâ-mahdûd olduğunu îzâh maksadına müstenid değildir. Demek ki, her risâleden ayrı ayrı rûhum gıdasını alıyor. Otuz İkinci Söz’ün kalbime ve rûhuma bahşettiği safâ-yı sermedî ve câvîdânî değil mi ki, bu uzun mektûbumla mesrûriyetimi ızhâr için sizi ta‘cîz etmeme bâdî oluyor. Hulâsa, tatlı bir mestî içinde hayatımdan memnûnum. İnşâallâh, duânız himmetiyle, böyle meşrû‘ bir sermestî içinde hayât-ı ebediyeye vâsıl olacağım inşâallâh
Zekâî