BARLA LÂHİKASI

19

[6]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nı da Hakkı Efendi kardeşimizle merâk ve dikkatle okuduk. Cidden çok âlî mefhûmu var. Tavsîfe bu âcizin kudreti olsa, belki bu ikinci nokta için pek ziyâde râhatsız etmeye cesâret ederdim. Heyhat ki, diğer hususatta olduğu gibi, bunda da sıfru’l-yed bulunuyorum. Yalnız hulûs u sâfiyetle ve kısaca derim: Belki diğer bütün Sözler’in daha fevkınde parlayan bir necm-i nûr-efşândır.

Doktor Kemâl’den Mi‘râc’ı nasıl bulduğunu sordum. Doktor Kemâl der: Eserin pek büyük kıymetini takdîr etmek için İslâm olmaya bile lüzûm yok, insan olmak kâfî cevâbını verdi

Hulûsî

[7]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Bizler ki, Elhamdülillâhi Teâlâ, âhiret kardeşiniz, Kur’ân hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrâr-ı Kur’âniyenin beyânında, eş-şükrü Lillâhi Teâlâ Ashâb-ı Kehf gibi musâhibiniziz. Liyâkat ve kifâyetimizin çok fevkınde mahzâ bir lütuf ve inâyet-i Samedâniye olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam-ı Sübhâniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz

Hulûsî

[8]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nı, Ramazân hediyesini ikmâle muvaffak oldum. Tevfîk-i Hudâ yoldaşım olursa, diğerlerini de inşâallâh emir buyurduğunuz müddette yazarım. Bu kadar kıymetli ve nûrlu Sözler’in en hüsünlü hat ile ve hatta altın ile yazılması lâyık ve muktezî iken, hasbe’l-kader bu bîçâre kardeşinizin perişan ve ancak okunabilir, hatâlı hattı ile yazılması da, hamd ve şükrümü artırmaya vesîle oluyor. Ve her vâsıta ile aldığım meserret-bahş selâm ve iltifâtât-ı fâzılânelerinin ve her biri Risâle-i Nûr’a bir zeyil ve tefsîr ve hâşiye makamındaki cihân-değer emirnâme-i ârifânelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım. Fakat ma‘nevî ciheti böyle düşünmüyorum. Ve nerede bulunursam bulunayım, inâyet-i Bârî ile aldığım dersi dinletecek bir muhâtab bulmaya çalışacak

20

ve neşr-i hakîkat yolunda acz ve fakrıma bakmayarak, duânızla elimden gelen her çareye başvuracağım için mütesellî oluyorum

Yalnız, dünyevî vazîfeler ile uğraşmak ise, fıtraten hoşlandığım ve hakāikine meclûb olduğum o nûrlu Sözlerle iştigālime kısmen mâni‘ oluyor. İşte buna müteessifim. Fakat elimden bir şey gelmiyor. Her geçen gün dünyanın fenâ ve fânî yüzünü daha ziyâde üryânlığıyla göstermekte ve bu hayâtta bâkî ve sermedî hayat için bir şey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hâsıl ettirmektedir. Sûreten ayrıldığımıza o kadar müteessir değilim. Bilhassa sevgili Üstâdın son dersi, bu fânî dünyanın en zevkli hâlinden pek çok yukarı derecede bir bâkî hayat olduğunu kat‘iyetle müjde etmektedir

Hulûsî

[9]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Gönül isterdi ki, o muazzam Sözler’e sönük yazılarımla biraz uzun cevâb yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kābiliyetimin azlığı, isti‘dâdımın kısalığı, iktidarımın noksânlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazîfelerin taht-ı te’sîrinde dimağım meşgul ve âdetâ meşbû‘ olduğundan, o mübârek cevherlerinize mukābil âdî boncuk bile ibrâz edemeyeceğim.

Biliyorsunuz ki, çok ifadelerimde sizi taklîd ettiğim birinci sebebi, merbûtiyet-i hâlisâne; ikinci, kudret-i kalemiyemin kifâyetsizliğidir. Fakat mübârek Yirmi Dördüncü Söz’de misâli geçen fakîr gibi, ben de diyorum: Ey sevgili Üstâd Eğer gücüm yetse ve elimden gelse, bütün o nûrlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size ma‘rûzâtta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muâmele buyurunuz

Hulûsî

[10]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Eser, emsâli gibi nûrlu ve hikmetlidir. İnşâallâh, temennî buyurduğunuz vecihle ümmet-i Muhammed’in asm ictimâî ve pek mühim bir yarasına kat‘î devâ olur. Doğrudan doğruya nûr-u Kur’ân olan mübârek Sözler’in kasıd ve işâret edilmek

21

istenildiğini arz ettim. Ve makam-ı tasdîkte şimdiye kadar kendisine birkaç sözü de okudum ve imkân buldukça da okuyacağım. Lâyuad ve lâyuhsâ niam-ı Sübhâniyesine mazhar olduğum Allâh-ü Zülcelâl Tebârek ve Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine hamd ve şükürden âciz, isyan ile âlûde iken, Zât-ı Üstâdâneleri bizi izn-i Rabbânî ile o mübârek, münevver Sözler ile irşâd edip zulmetten nûra çıkardınız.

Taharrî-i hakîkat ile ömür geçirir iken, mukadderât bu âsî bîçâreyi de beş sene evvel Şâh-ı Nakşibend ks Hazretleri’nden Muhammedü’l-Küfrevî Hazretlerine doğru açılan Tarîk-ı Nakşibendîye idhâl eylemişti. Sonra muvakkat bir küsûf netîcesi olarak yol kaybolmuş, zulmet ve dikenler içinde kalmış iken, nûrlu sözlerinizle zulmetten nûra, girdabdan selâmete, felâketten saâdete çıktım. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Ferman buyurursunuz ki, Îmânı kurtarmak zamanıdır. عَلَی الرَّأْسِ وَالْعَیْنِ

Hulûsî

[11]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Bu def‘a bu bîçâre talebesine ihsân ettiği hediyeyi, gıyâbî muhiblerinden Fethi Bey ismindeki komşumuzla okuyorum. Baştan başa mu‘cize-i kübrâ-yı Ahmediyeyi asm i‘lân eden On Dokuzuncu Mektûb’un tahsîsen bendelerine irsâli, yeniden hayâta avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütâlaası rikkat damarlarımı tahrîk ederek hayli ciddî gözyaşı akıtmaya vesîle olmuştur

Hulûsî

[12]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Rûhu fezâ-yı kâinâtta beyne’l-ecrâm seyr-i serî‘ ile seyâhat ettirecek tarzda tulû‘ eden manzûme-i hakîkat, bilhassa bizler için büyük mazhariyettir. Tarîk-i Nakşî hakkındaki fıkraya mukābil, tarîk-i acz ve fakr ve şefkat ve tefekkürün hesabına tulû‘ eden fıkra da pek çok kıymetli bir cevherdir. Bu Sözler altın ile yazılsa lâyık iken nâkıs hattımla istinsâh ettim. O hâlde kıymeti, âciz bir talebenizin yâdigârı olmasındadır

Hulûsî

22

[13]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Sâniyen: Şu zaman-ı isyân ve tuğyân ve küfrânda mahz-ı inâyet ve lütf-u hak olan, ümmet-i İslâmiyeyi hakāik-i îmâniyeye sevk ve irşâda me’mûr edilen zât-ı hakîmânelerini, bütün ümmet-i Muhammediye asm olduğu gibi bu âcizi de nûrlu Sözler ile tarîk-i nûra irşâd buyurduğunuzdan dolayı hürmet ve minnetle dâim yâd eder ve dünyevî uhrevî muradlarınızı hâsıl eylemesini Rahîm, Kerîm olan Allâh-ü Zülcelâl Hazretleri’nden abîdâne niyâz ve istirhâm eylerim

Hulûsî

[14]

[Kardeşim Abdülmecîd’in bir fıkrasıdır]

Ellerinizi öper, duânızı isterim. Dünyadan dargın, nefsinden âciz olan Abdülmecîd’e güzel bir üstâd, ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lafzî bir üstâdı kaybettim ise de, ma‘nevî müteaddid mürşidleri buldum diye kendimi tebşîr ettim. Hakîkaten irşâd edecek nûrlu eserlerdir. Allâh çok râzı olsun

Abdülmecîd

[15]

[Hulûsî'nin bir fıkrasıdır]

Evet, mütesellî olduğum iki cihet var. Biri, elimizdeki mübârek Sözler vâsıtasıyla dâimâ sohbet-i ma‘neviyede bulunduğumuz. Diğeri, muhabbetimizin inâyet-i Bârî ile hubb-u fillâh mertebesinde olduğuna îmânımızdır. Binâenaleyh, size benim bugün ve yarın en büyük hediyem, verdiğiniz dersi nâmınıza olarak vekâleten alâ kaderi’l-imkân mü’minlere teblîğ eylemek ve Allâh’ın verdiği hakîkî muhabbeti ebeden taşımak ve buna mukābil Erhamürrâhimîn ve Ekremü’l-Ekremîn, Ahsenü’l-Hâlikîn, Rabb-i Rahîm ve Kerîm Hazretleri’nden, hakîkî muhabbetin Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nda îzâh edilen neticesine mazhar buyurulmaktır. Îmân-ı tahkîkî yolunda buluştuğumuz Hakkı Efendi ile niyetimiz hakka, sıdka, ihlâsa iştirâkimiz muhakkaktır

Hulûsî

[16]

[Hulûsî'nin bir fıkrasıdır]

Bu def‘aki mektûbunuzdaki suâl ile ve en son yazılmış olan Otuz İkinci Söz ile münâsebet ve müşâbehet nev‘inden şu arîza-i cevâbiyem üç vakfeli oldu.

23

Demek oluyor ki, Risâle-i Nûr ma‘nevî bir güneş, her bir söz muhtelif kadrlerden nûrânî yıldızlar ve Otuz İkinci Söz üç mevkıfı ile bu yıldızların hepsinin üstünde parlayan ve enzâr-ı dikkati hâh nâ-hâh üzerlerine celb eden hâlis nûrdan vücûda gelmiş birinci kadrden pek nûrlu, erbâb-ı îmâna gülümseyen, ahzâb-ı dalâlete haşmetle bakan, gözlerini kör eden, erbâb-ı gafleti uyandıran pek haşmetli, çok nûrlu birinci kadrden bir kevkeb-i nevvârdır. Ne yapayım, talebenizin dili bu kadar dönüyor. Yoksa bu sönük ifade o mübârek Sözler için sarf edilmek lâyık olmadığını biliyorum.

Bizden Üçüncü Maksad’ın te’sîrini suâl buyurursunuz. Biz Hakkı Efendi ile ittifâken deriz ki: İçindeki hakîkatler cerhedilemez. İçinde lüzûmsuz bir şey yok, zararlı bir kayıd mutasavver değil. Dikkatle dinleyenler, Allâh tevfîk verirse îmânını kurtarabilirler. Bu hakāikle Avrupa ehl-i dalâletine de meydan okunur fikrindeyiz. Bu kabîl dalâlet ve gaflette olanlar, ya mübârezeden mağlûb olurlar, ya ulviyet-i hissi tagayyüb ederler. Yâhûd Ebû Cehil gibi hakîkati kabûl etmemekte inâd ederler. Veya dehşetlerinden kulaklarını kapayıp kaçarlar, fikir ve kanâat ve îmânındayız. Sözler’i dinleyenlerin bir sükût-u mestî göstermeleri, ızhâr-ı hayret eylemeleri, kudretleri derecesinde takdîrâtta bulunmaları, her hâlde düşündüğümüze kuvvet verir bir keyfiyettir. Ve ümîd ve tahmînimizi tasdîk ediyor.

Hulûsî

[17]

[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]

Niyetim büyük, tevfîk Hudâ’dan. Yalnız oda cemâatimize Yirmi Beşinci Söz’e kadar okudum. Ve inşâallâh devam edeceğim. Emrinize tebean ve duânıza binâen fütûr getirmiyorum. Maddî vazîfem oradakinden daha ağır. Fakat her umûrumda Allâh’a istinâd ettiğim için, ümidsizliğe düşmüyorum. Oradan ayrıldıktan sonraki füyûzâttan istifâde etmeyi can u yürekten arzu ediyorum. Nâ-tamâm kalan Otuz İki ve Otuz Üçüncü Sözler’in de itmâmına muvaffak olmanızı eltâf-ı İlâhiyeden niyâz eylerim.

Hulûsî

24

[18]

[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]

Ben burada inşâallâh emânetçi olduğum Sözler’i inâyet-i hakla ve duânız berekâtıyla lâyıklı kulaklara duyurabileceğimi ümîd ediyorum. Üstâdım, müsterih olunuz, bu nûrlar ayak altında kalamazlar. Onları dellâl-ı Kur’ân’dan enzâr-ı cihâna vaz‘ eden Hâlik-ı Zülcelâl, bizim gibi kimsenin ümîd ve tahayyül etmeyeceği âciz insanlarla bile neşir ve muhâfaza ettirir. Bu işi ben sa‘yim ile, kudretim ile kazandım diyen huddâm o gün görecekler ki, o mukaddes hizmet, zâhiren ehemmiyetsiz görünen, hakîkaten çok değerli diğerlerine devredilmiş olur kanâatindeyim. Bu sebeble oradaki kardeşlerimizden Risâle-i Nûr ile çok alâkadâr olmalarını ricâ etmekteyim.

Hulûsî

[19]

[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]

Risâletü’n-Nûr, Mektûbâtü’n-Nûr’un mütâlaası, tahrîr edilmesi, başkalara neşir ve teblîğe alâ kaderi’l-istitâa çalışılması gibi emr-i hayr-ı azîme havl ve kuvvet-i Samedânî ve inâyet-i lütf-u Rabbânî ile muvaffak olduğum zamanlar ki, bu evkātta evvelen ve bizzât bu fakîr istifâde, istifâza, istiâne etmiş oluyor. Bu i‘tibârla mezkûr saatleri çok mübârek tanıyorum. Firâkına acıyor, o yaşayışın devamını, tekrarını ve kesilmemesini ez-cân u dil arzu ediyorum.

Fakat ne çâre ki, iğtinâm edebildiğim kısacık vakitlerde zihnimi sâfîleştirip nûrların karşısına, dolayısıyla Kur’ân’ın mu‘cizeleri mecmûasına ve azîz ve muhterem Üstâdımın medresesine ve ol Seyyidü’l-Kevneyn Peygamberimiz asm Hazretlerinin ravza-i saadetlerine ve nihâyet Rabbü’l-Âlemîn Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin huzûr-u lâmekânîsine çıkıyorum. Bu sebeble cidden o nûrlarla iştigāl etmediğim zamanlar, keşke enfâs-ı ma‘dûde-i hayattan olmaya edilir diyorum.

Hulûsî

25

[20]

[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]

Geçen hafta muhtelif iki cemâate Yirmi Dördüncü Mektûb’un birinci ve ikinci zeyillerini okudum. Dinleyenler hayrân, bu fakir de o parlak i‘câz-ı Kur’ân’dan âdetâ gaşyoldum. Bu eserinizi Risâle-i Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un en münevverleri sınıfında mütâlaa ediyorum. Bugün Cum‘a idi. Komşumuz Fethi Bey’e on bir ve on üç numaralı sözleri okudum. Dünyevî işlerden tahlîs-i nefis ile iğtinâm edebildiğim vakitlerde, o mübârek nûrlu pencerelere koşuyorum. Rûhî ve ma‘nevî gıdamı almaya ve bulabildiğim böyle bir muhâtabı da hissedâr etmeye çalışıyorum.

Hulûsî

[21]

[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]

Yirmi Altıncı Mektûb’u büyük sevinçle aldım. Defaâtle, dikkatle, merâkla, muhabbetle, lezzetle okudum. Ve netîcede, Duânız olmasa ne ehemmiyetiniz var? ferman buyuran Zât-ı Zülcelâl’e ubûdiyetle intisâbım hasebiyle ve abdiyetin tazammun ettiği lisânla, kemâl-i acz ve fakr ve şevk ile, tamâmen hasbî, bütün ma‘nâsıyla Allâh nâmına, bütün vuzûhuyla ehl-i îmân ve Kur’ân nef‘ ve hesabına olan maddî, ma‘nevî, zâhirî, bâtınî, dünyevî, uhrevî hıdemâtınızın mükâfâtını lütf u kerem-i bî-nihâyesine münâsib bir tarzda ihsân ve ikrâm buyurmasını ve zât-ı üstâdânelerini her iki cihânda azîz etmesini ol Hâlik-ı Rahîm ve Kerîm Hazretleri’nden abîdâne tazarru‘ ve niyâz eyledim. Ümîdim اُدْعُونٖٓی اَسْتَجِبْ لَكُمْ fermanının tecellî edeceğindedir.

Muhterem Üstâdım, zâten sizin, biz bîçârelerden beklediğiniz yalnız duâ değil mi? Mübârek Sözler hakkında şimdiye kadar mektûblarımda mevcûd olan ihtisâsâtımı nâtık sönük ifâdâtımı, Risâle-i Nûr’a takrîz yapmak husûsundaki niyet-i üstâdânelerine bir şey demeye hakkım yok. Fakat benim o perişan ifadelerim, güneşin yanına mûm yakmak kabîlinden olacak. Ve muhtemelen hakîkatteki sönüklüğüne rağmen o nûrların komşuluğundan, aynadârlığından hisse-mend olarak nisbî bir parlaklık arz edebilecektir.

26

Risâle-i Nûr’un müstemi‘leri arasında, Sultân Abdülhamîd devrinde Kerbelâ’da senelerce müderrislik hizmetinde bulunmuş olan Hacı Abdurrahmân Efendi nâmında seksen sekiz yaşında bir hoca vardır. Her def‘aki mütâlaadan büyük memnuniyet göstermekte, Çok istifâde ettim, Allâh râzı olsun demekte ve çok duâ etmektedir. Yirmi Altıncı Mektûb’un Üçüncü Mebhası’nı gayr-i ihtiyârî muhtelif rütbede mühim zâtlara okudum. Hepsi, Çok doğru, çok güzel dediler. Evet, bu fakîr çok tecrübe ettim ve yakîn hâsıl ettim ki, وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ ilâ âhir âyetinin lâyemût mu‘cizesi vardır. Bu def‘aki mektûbları birkaç def‘a muhtelif küçük cemâatlerde okumak nasîb oldu. Bunlardan birinde mühim bir âlim de vardı. Cümlesi hayret ve takdîrlerini ızhâr ettiler.

Benim fikrime gelince: Bütün Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, ihtiyâç zamanına göre her sınıf erbâb-ı dîn ve hatta müfrit muannid olmamak şartıyla, dinsizleri bile ilzâm ve iknâ‘ edecek derecededirler. Fakat dünya bu sevk-i menfaat, hırs-ı câh, küfür ve inâd, gaflet ve kesel, şirk ve dalâl gibi ilaçsız hastalıklara tutulanlar için, bu nûrlara karşı göz yummak, görse bile kabûl etmemek, gördüğünü inkâr etmek, hak ve hakîkati reddetmek gibi dîvânelikler istib‘âd edilemez. Ma‘lûm-u fâzılâneleri, Allâh’ın şu muvakkat misâfirhânesinde insan sûretinde hayvanları eksik değildir. Bu nûrlar intişâr etse idi, elbette böylelerinin bugün istidlâlen dermeyân edilen dîvânelik hezeyanları da açık olarak görülürdü.

Hulûsî

[22]

[Abdülmecîd’in bir fıkrasıdır]

Bu eserler bütün sınıflara ve cemâatlere dâimâ mazhar-ı takdîr oluyor. Kim görse istihsân eder. Tenkîde ma‘rûz olacak eserler değil. Fakat derecât-ı takdîr, derecât-ı fehim gibi mütefâvit ve müteaddiddir. Herkes derece-i fehmine göre takdîr edebilir.

Abdülmecîd

27

[23]

[Abdurrahmân’ın bir fıkrasıdır]

Hulûsî Bey’in selefi, yirmi altı yaşında vefât eden biraderzâdem Abdurrahmân’ın vefâtından bir-iki ay evvel yazdığı mektûbdur

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ

Ellerinizi öperim, duânızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi, irşâd edici olan Onuncu Söz risâlenizle beraber Tahsîn Efendi vâsıtasıyla aldım. Çok çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhâlefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itâbınıza müstehak oldum ise de, bu da mukadder imiş. Cenâb-ı Hakk’ın emir ve irâdesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu. Binâenaleyh, ben cehâlet sâikasıyla bir kusur yaptım ve belâsını da çektim. Bundan sonra çekmemek için affınızı ricâ ve duânızı dilerim.

Azîz mamo Hâşiye Şunu da arz edeyim ki, himâye ve himmetiniz sâyesinde, dîn ve âhiretime dokunacak ef‘âl ve harekâtlardan kendimi muhâfaza ettim ve etmekte de berdevâmım. Gerçi dünyanın değersiz çok musibetlerini gördüm ve çektim ve bir çok da lezâiz ve safâsını gördüm, geçirdim. Hiç bir vakit ve hiç bir zaman unutmadım ki, bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Allâh için olmayan lezzet safâsı netîcesi zillet ve şedîd azâb olduğu ve dünyada Allâh için ve Allâh’ın emir buyurduğu yollarda çekilen ve çekilmekte olan mezâhim netîcesi, sonu lezzet ve mükâfât olduğunu bildiğim ve îmân ettiğimden, fenâ şeylerin irtikâbından kendimi muhâfaza edebildim. Bu his ve bu fikir ise, terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayâlimde yer yapmıştır. Hakîkat böyle olduğunu bildiğim için bütün meşakkatlere şükür ile beraber sabretmekteyim.

Şimdi amcacığım ve büyük Üstâdım Habîs olan nefsimle mücâdele edebilmek ve onun hevâî ve bil’âhire elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecbûriyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle

28

Cenâb-ı Hakk’ın lütf u keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini, şer ise duymamazlığa gelir ve kimse ile, fenâ hasletleri kapmamak için de ihtilât etmemekteyim. Dâirede müddet-i mesâîden hâriç zamanlarımı kendi evimde Cenâb-ı Hakk’ın şükrü ile geçiriyorum. Bundan başka, ey amca, sizden sonra şimdiye kadar en çok beni îkāz ve fenâ şeylerden men‘ eden, Üstâd-ı A‘zam ve mürşidim olan bu âyet-i kerîmeden duyduğum ve hissettiğimdir:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اَلْیَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓی اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَیْدٖیهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا یَكْسِبُونَ

Ve öyle biliyorum ki, o gün de Hâşiye pek yakındır

اَللّٰهُمَّ لَا تُخْرِجْنَا مِنَ الدُّنْیَٓا اِلَّا مَعَ الشَّهَادَةِ وَالْاٖیمَانِ: Duâm bu ve i‘tikādım böyledir ve böyle de îmân ettim.

اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَیْرِهٖ وَشَرِّهٖ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰی وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ

Abdurrahmân

29

[Yirmi Yedinci Mektûb’un Birinci Zeyli ve İkinci Kısmı]

[24]

[Hulûsî-i Sânî olan Sabrî Efendi’nin fıkralarıdır]

Meb‘ûs-u Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin insanları hayrette bırakan ve cüz’î şuûru olana îmân-ı kâmil bahşeden, fevkalhad ve hârikulâde bin envâ‘-ı mu‘cizât-ı Ahmediyeyi asm ihtivâ eden ve pek âlî ve azîm kıymeti müsbet ve müsellem bulunan On Dokuzuncu Mektûb’un dördüncü cüz’ünü, nazar ve teveccüh-ü fâzılânelerinde min gayr-i haddin vekîlleri bulunduğum mûmâ-ileyh Hulûsî Beyefendi’ye irsâl kılınmak üzere istinsâha başlamıştım.

Bin mu‘cize-i Muhammediye asm münderic olan On Dokuzuncu Mektûb, mukaddemen dahi arz edildiği vecihle, arzumun fevkınde pek ziyâde ulvî ve nûrânî mebâhis ve vakāyi‘-i risâlet-meâbiyeyi beyân ve müjde ile rûh ve kalb-i âcizîyi bahar âlemi gibi gül ve gülistanlığa çevirmiştir. Bu husûsta kalben hisseylediğim duygulardan mütevellid ve lâzımü’l-arz medh ü senâyı gāyet parlak bir tarzda arz etmek ehass-ı emelim ise de, maalesef söylemekten âciz bulunduğumu beyân ile iktifâ ediyorum.

Yalnız şu noktayı hissettim ki, o vakāyi‘de siz cismen değilse de, fakat rûhen Server-i Kâinât Efendimiz Hazretleriyle beraber idiniz tasavvur ediyorum. Zîrâ o vakāyi‘-i mezkûrenin künyesiyle, mevkiiyle, an‘anesiyle kat‘iyen müşâhede ve ol vecihle nakl ü tahrîr buyurduğunuza kāni‘ ve kāilim.

On Altıncı Mektûb’u Atabey’e giderken götürdüm. Ekser noktalar bir kısım ihvânı ağlattı. Ve amcazâdem Zühdü Efendi, On Altı'yı okuyunca, Şimdiye kadar bilmediğim ve görmediğim nûrânî ve pek kesretli sürûr-u ma‘nevîyi ihtivâ eden bir pencere bugün kalbime açıldı. Şu pencereden hâsıl olan netâici yazmak iktidarımın fevkınde ise de, avn-ı İlâhîye dayanarak bir arîza ile arz etmek ehass-ı emelimdir. Nihâyetsiz selâm ve hürmetlerimi teblîğe tavassutunuzu ricâ ederim dediler

Sabrî

30

[25]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Gönlüm ister ki, hemen Risâletü’n-Nûr’un umumunu yazıversem de mâmelekimde bulunan dürr-ü yektâları isti‘dâdım nisbetinde mütâlaaya başlasam.

Otuz Birinci elmas külliyâtını avn-ı hak ve inâyet-i ekremîleriyle iki gün evvel ikmâle muvaffak oldum. Ahmed kardeşime âit derkenarı tefhîm ettim. Biraz okur ve Onuncu Söz’ü istiyor. Fakat bu söz kıymet-i ma‘neviye i‘tibâriyle mevcûdâttan ağırdır. İ‘câz-ı Kur’ân’ın ikinci cüz’ünü hemen hitâm buldurmak üzereyim. Fakat müştâk bulunduğum Otuz İkinci Söz’ü dahi lütuf buyuracak olursanız, hâsıl olacak memnuniyetimi bir vecihle arz etmekten âciz kalacağım. Çünki bu gibi kıymetdâr ve ma‘nîdâr eserleri işittikten sonra, görmek iştiyâkı gittikçe artıyor ve bu tabiattan bir türlü kendimi men‘ edemiyorum

Sabrî

[26]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Bu def‘a istinsâhına muvaffak olduğum nûrlu Yirmi Dokuzuncu Söz’de, melâike denizlerinde sefâin-i kibriyâya yapışarak seyerân ederken ve beşerin hatâ-savâb işlediği ef‘âli, kat‘î olarak umûmî yoklama defter-i kebîrinde okunacağını, nef‘ ve zarar hiç bir şeyin mektûm bırakılmayacağını şiddetle ihtâr eden bekā-yı rûh âlemini temâşâ ederken, matlab-ı a‘lâ ve maksad-ı aksâ olan ba‘s ve mahkeme-i kübrânın ahkâmını kablelvukū‘ makam-ı istimâ‘da dinlerken ve bilhassa Medârlar merdivenlerinden âlî makamlara ma‘nevî suûd ederken, hele Onuncu Medâr ve Üçüncü, Dördüncü Mes’elelerde deniz dalgıçları gibi deryâ-yı ma‘neviyâtta dalıp yüzerken, o kadar envâr-ı hakāik-i kibriyâya ve ezvâk-ı letâif-i ulyâya müstağrak oldum ki, arz ve ifadeden âcizim

Sabrî

[27]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Müşrik ve münkirleri mağlûb ve ilzâm eden ve son sistem malzeme-i cihâdiye-i vahdâniyeyi hâvî ve câmi‘, kuvvet ve resâneti çelik, kıymet ve ehemmiyeti elmas ve cevâhir ve akîk bir kal‘a-misâl olan Otuzuncu Söz’ü istinsâha muvaffak oldum

Sabrî

31

[28]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Sözler sâyesinde şu bir seneyi mütecâviz bir müddetten beri şevk ile taallüm, inâyetle tefeyyüz, tergîb ile tenevvür, hâhişle telezzüz, işaretle tahalluk, tedrîc ile tekemmül tarîkinde ilerlemeye sâî bulunduğum ve bu muayyen müddetin bir gününe, sâbıkan geçirmiş olduğum umûm hayâtımın bile mukābil olamayacağı kanâatindeyim

Sabrî

[29]

[İkinci bir Sabrî olan Hâfız Alî Efendi’nin bir fıkrasıdır]

Sözler öyle hâzık bir doktordur ki, gözsüzlere hidâyet-i hak ile göz ve kalbsizlere inhidâm-ı kat‘iyeye uğramamış ise, kalb ve şuûrunda çatlaklık yoksa tenvîr ile düşünceye sevk ve Nereden, nereye, necisin? suâl-i müşkilin halli ile insanlığın iktizâ ettiği insaniyeti bahşediyor

Hâfız Alî

[30]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Sözler nâmında olan bahr-i muhît-i nûrda iki seneyi mütecâviz bir zamandan beri seyr ü seyahatimin semere ve netîcesini görüp bilmek husûsunda şimdiye kadar zemîn ve zaman müsâid olmadığından, sermâye-i ticâretimin ne derecelere çıktığında, daha doğrusu bir ticâret edinebildim mi, yoksa edinemedim mi, mütereddid ve mütehayyir idim.

Hamdenlillâh, bu şehr-i rahmet ve mağfirette, inâyet-i Rabbâniye ve muâvenet-i Peygamberî asm ve daavât-ı üstâdâneleri berekâtıyla sermâye-i ilmiye-i evveliye-i bendegânımın yüzde doksan dokuz derece yükseldiğini fehmettim. O menâbi‘-i ilmiye ve temsîlât-ı hakîkiye, meclislerimi o kadar tezyîn ve tenvîr etmektedir ki, arz etmekten âcizim. Beşerin pek ziyâde ayağını kaydıran şu asırda, gāyetle hârika ve fevkalhad cihâzât ve malzemeyi neşreden Nûr fabrikasından her nevi‘ techîzâtı almak farz olduğunu bilip, her türlü senâ ve sitâyişe bihakkın sezâ ve lâyık bulunan ve hiç bir sûretle riyâya hamli imkânsız olan müessese sâhib-i a‘zamına, ne derecelerde îfâ-yı şükrân ve arz-ı minnetdârî eylesem, yine hakkıyla vazîfe-i zimmetimi edâ etmiş olamayacağım.

Sabrî

32

[31]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Çoktan beri rûh-u kemterânemin son derece müştâk bulunduğu ve her bir kelimesi bir elmas mahzeni olan şu Yirmi Sekizinci Risâle-i pür-nûrlarını, لَهُ الْحَمْدُ kırâat ve istinsâha muvaffak oldum. Şu altın-misâl hurûfâttan mürekkeb elmas menbaının derece-i kıymet ve rağbet ve ehemmiyetini arz ve ifade husûsunda mübâlağa olmasın mümkün olsa idi, şu risâle-i kıymetdârînin hakāik-i nâ-mütenâhîsini muvazzıh ve câmi‘ bir çok kelimâtın vaz‘ edilmesine çalışacaktım ki, hakîkat lâyıkıyla ifade edilsin. Zîrâ Hâlik-ı Âlem Hazretleri, şu mükevvenâtı halk ve îcâd ve her birini bir vazîfe ile tavzîf ve ecel-i âlemin hulûlünde, mes’ûliyet noktasında bu dünyada acz ve fakr ve zaaf ve ihtiyâcını fehim ve idrâk ederek, kavânîn-i ezeliye ve desâtîr-i Rabbâniyeye imtisâl ve ittibâ‘ edenlere, şu mevzû‘-u bahis cennet gibi bir ni‘met ile i‘zâz edecek ve alelhusus cennette en büyük ni‘met, cemâl-i bâ-kemâl-i Rabbâniyeyi müşâhede ve müşerrefiyet-i uzmâ olduğundan, şu fânî âlemdeki her şey binnetîce cennete nâzır ve hayrân olduğu ve şu hakāikin menba‘ı olan Furkān-ı Mübîn ve Kur’ân-ı Azîm’in ebvâb-ı müteaddidesini fetih ve esrâr-ı gûnâ-gûnuna ıttılâ‘ ile deryâ-yı hakāike dalmak herkese müyesser olmadığından, beş suâl ve beş cevâb miftâh-ı hakîkîsiyle o künûz-u mütenevvia kapılarını açıp pek yakından ve kemâl-i sarâhatla gösterilmesi ciheti, değil bu abd-i âcizin kāsır aklı, belki oldukça yüksek zekâlara mâlik olanların bile takdîrine hakkıyla şâyân olduğunu kāil ve kāniim.

Sabrî

[32]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Kemâl-i ulviyet ve kıymet-i bî-nihâyesini arz ve ifadeden âciz bulunduğum şu Sözler’deki âlî ve azîm üslûb ve gāyeler, bu abd-i pür-kusuru ihyâ ve âdetâ بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ hâline getirdi. Ve Siyah Dut’un Bir Meyvesi nâmıyla müsemmâ, Avrupa meftunlarına endâht edilen altın topun elmas güllelerini gördüm.

Sabrî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç