
SAYFA 19
[6]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nı da Hakkı Efendi kardeşimizle merâk ve dikkatle okuduk. Cidden çok âlî mefhûmu var. Tavsîfe bu âcizin kudreti olsa, belki bu ikinci nokta için pek ziyâde râhatsız etmeye cesâret ederdim. Heyhat ki, diğer hususatta olduğu gibi, bunda da sıfru’l-yed bulunuyorum. Yalnız hulûs u sâfiyetle ve kısaca derim: Belki diğer bütün Sözler’in daha fevkınde parlayan bir necm-i nûr-efşândır.
Doktor Kemâl’den Mi‘râc’ı nasıl bulduğunu sordum. Doktor Kemâl der: Eserin pek büyük kıymetini takdîr etmek için İslâm olmaya bile lüzûm yok, insan olmak kâfî cevâbını verdi
Hulûsî
[7]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Bizler ki, Elhamdülillâhi Teâlâ, âhiret kardeşiniz, Kur’ân hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrâr-ı Kur’âniyenin beyânında, eş-şükrü Lillâhi Teâlâ Ashâb-ı Kehf gibi musâhibiniziz. Liyâkat ve kifâyetimizin çok fevkınde mahzâ bir lütuf ve inâyet-i Samedâniye olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam-ı Sübhâniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz
Hulûsî
[8]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nı, Ramazân hediyesini ikmâle muvaffak oldum. Tevfîk-i Hudâ yoldaşım olursa, diğerlerini de inşâallâh emir buyurduğunuz müddette yazarım. Bu kadar kıymetli ve nûrlu Sözler’in en hüsünlü hat ile ve hatta altın ile yazılması lâyık ve muktezî iken, hasbe’l-kader bu bîçâre kardeşinizin perişan ve ancak okunabilir, hatâlı hattı ile yazılması da, hamd ve şükrümü artırmaya vesîle oluyor. Ve her vâsıta ile aldığım meserret-bahş selâm ve iltifâtât-ı fâzılânelerinin ve her biri Risâle-i Nûr’a bir zeyil ve tefsîr ve hâşiye makamındaki cihân-değer emirnâme-i ârifânelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım. Fakat ma‘nevî ciheti böyle düşünmüyorum. Ve nerede bulunursam bulunayım, inâyet-i Bârî ile aldığım dersi dinletecek bir muhâtab bulmaya çalışacak
SAYFA 20
ve neşr-i hakîkat yolunda acz ve fakrıma bakmayarak, duânızla elimden gelen her çareye başvuracağım için mütesellî oluyorum
Yalnız, dünyevî vazîfeler ile uğraşmak ise, fıtraten hoşlandığım ve hakāikine meclûb olduğum o nûrlu Sözlerle iştigālime kısmen mâni‘ oluyor. İşte buna müteessifim. Fakat elimden bir şey gelmiyor. Her geçen gün dünyanın fenâ ve fânî yüzünü daha ziyâde üryânlığıyla göstermekte ve bu hayâtta bâkî ve sermedî hayat için bir şey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hâsıl ettirmektedir. Sûreten ayrıldığımıza o kadar müteessir değilim. Bilhassa sevgili Üstâdın son dersi, bu fânî dünyanın en zevkli hâlinden pek çok yukarı derecede bir bâkî hayat olduğunu kat‘iyetle müjde etmektedir
Hulûsî
[9]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Gönül isterdi ki, o muazzam Sözler’e sönük yazılarımla biraz uzun cevâb yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kābiliyetimin azlığı, isti‘dâdımın kısalığı, iktidarımın noksânlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazîfelerin taht-ı te’sîrinde dimağım meşgul ve âdetâ meşbû‘ olduğundan, o mübârek cevherlerinize mukābil âdî boncuk bile ibrâz edemeyeceğim.
Biliyorsunuz ki, çok ifadelerimde sizi taklîd ettiğim birinci sebebi, merbûtiyet-i hâlisâne; ikinci, kudret-i kalemiyemin kifâyetsizliğidir. Fakat mübârek Yirmi Dördüncü Söz’de misâli geçen fakîr gibi, ben de diyorum: Ey sevgili Üstâd Eğer gücüm yetse ve elimden gelse, bütün o nûrlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size ma‘rûzâtta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muâmele buyurunuz
Hulûsî
[10]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Eser, emsâli gibi nûrlu ve hikmetlidir. İnşâallâh, temennî buyurduğunuz vecihle ümmet-i Muhammed’in asm ictimâî ve pek mühim bir yarasına kat‘î devâ olur. Doğrudan doğruya nûr-u Kur’ân olan mübârek Sözler’in kasıd ve işâret edilmek
SAYFA 21
istenildiğini arz ettim. Ve makam-ı tasdîkte şimdiye kadar kendisine birkaç sözü de okudum ve imkân buldukça da okuyacağım. Lâyuad ve lâyuhsâ niam-ı Sübhâniyesine mazhar olduğum Allâh-ü Zülcelâl Tebârek ve Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine hamd ve şükürden âciz, isyan ile âlûde iken, Zât-ı Üstâdâneleri bizi izn-i Rabbânî ile o mübârek, münevver Sözler ile irşâd edip zulmetten nûra çıkardınız.
Taharrî-i hakîkat ile ömür geçirir iken, mukadderât bu âsî bîçâreyi de beş sene evvel Şâh-ı Nakşibend ks Hazretleri’nden Muhammedü’l-Küfrevî Hazretlerine doğru açılan Tarîk-ı Nakşibendîye idhâl eylemişti. Sonra muvakkat bir küsûf netîcesi olarak yol kaybolmuş, zulmet ve dikenler içinde kalmış iken, nûrlu sözlerinizle zulmetten nûra, girdabdan selâmete, felâketten saâdete çıktım. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Ferman buyurursunuz ki, Îmânı kurtarmak zamanıdır. عَلَی الرَّأْسِ وَالْعَیْنِ
Hulûsî
[11]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Bu def‘a bu bîçâre talebesine ihsân ettiği hediyeyi, gıyâbî muhiblerinden Fethi Bey ismindeki komşumuzla okuyorum. Baştan başa mu‘cize-i kübrâ-yı Ahmediyeyi asm i‘lân eden On Dokuzuncu Mektûb’un tahsîsen bendelerine irsâli, yeniden hayâta avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütâlaası rikkat damarlarımı tahrîk ederek hayli ciddî gözyaşı akıtmaya vesîle olmuştur
Hulûsî
[12]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Rûhu fezâ-yı kâinâtta beyne’l-ecrâm seyr-i serî‘ ile seyâhat ettirecek tarzda tulû‘ eden manzûme-i hakîkat, bilhassa bizler için büyük mazhariyettir. Tarîk-i Nakşî hakkındaki fıkraya mukābil, tarîk-i acz ve fakr ve şefkat ve tefekkürün hesabına tulû‘ eden fıkra da pek çok kıymetli bir cevherdir. Bu Sözler altın ile yazılsa lâyık iken nâkıs hattımla istinsâh ettim. O hâlde kıymeti, âciz bir talebenizin yâdigârı olmasındadır
Hulûsî
SAYFA 22
[13]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Sâniyen: Şu zaman-ı isyân ve tuğyân ve küfrânda mahz-ı inâyet ve lütf-u hak olan, ümmet-i İslâmiyeyi hakāik-i îmâniyeye sevk ve irşâda me’mûr edilen zât-ı hakîmânelerini, bütün ümmet-i Muhammediye asm olduğu gibi bu âcizi de nûrlu Sözler ile tarîk-i nûra irşâd buyurduğunuzdan dolayı hürmet ve minnetle dâim yâd eder ve dünyevî uhrevî muradlarınızı hâsıl eylemesini Rahîm, Kerîm olan Allâh-ü Zülcelâl Hazretleri’nden abîdâne niyâz ve istirhâm eylerim
Hulûsî
[14]
[Kardeşim Abdülmecîd’in bir fıkrasıdır]
Ellerinizi öper, duânızı isterim. Dünyadan dargın, nefsinden âciz olan Abdülmecîd’e güzel bir üstâd, ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lafzî bir üstâdı kaybettim ise de, ma‘nevî müteaddid mürşidleri buldum diye kendimi tebşîr ettim. Hakîkaten irşâd edecek nûrlu eserlerdir. Allâh çok râzı olsun
Abdülmecîd
[15]
[Hulûsî'nin bir fıkrasıdır]
Evet, mütesellî olduğum iki cihet var. Biri, elimizdeki mübârek Sözler vâsıtasıyla dâimâ sohbet-i ma‘neviyede bulunduğumuz. Diğeri, muhabbetimizin inâyet-i Bârî ile hubb-u fillâh mertebesinde olduğuna îmânımızdır. Binâenaleyh, size benim bugün ve yarın en büyük hediyem, verdiğiniz dersi nâmınıza olarak vekâleten alâ kaderi’l-imkân mü’minlere teblîğ eylemek ve Allâh’ın verdiği hakîkî muhabbeti ebeden taşımak ve buna mukābil Erhamürrâhimîn ve Ekremü’l-Ekremîn, Ahsenü’l-Hâlikîn, Rabb-i Rahîm ve Kerîm Hazretleri’nden, hakîkî muhabbetin Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nda îzâh edilen neticesine mazhar buyurulmaktır. Îmân-ı tahkîkî yolunda buluştuğumuz Hakkı Efendi ile niyetimiz hakka, sıdka, ihlâsa iştirâkimiz muhakkaktır
Hulûsî
[16]
[Hulûsî'nin bir fıkrasıdır]
Bu def‘aki mektûbunuzdaki suâl ile ve en son yazılmış olan Otuz İkinci Söz ile münâsebet ve müşâbehet nev‘inden şu arîza-i cevâbiyem üç vakfeli oldu.
SAYFA 23
Demek oluyor ki, Risâle-i Nûr ma‘nevî bir güneş, her bir söz muhtelif kadrlerden nûrânî yıldızlar ve Otuz İkinci Söz üç mevkıfı ile bu yıldızların hepsinin üstünde parlayan ve enzâr-ı dikkati hâh nâ-hâh üzerlerine celb eden hâlis nûrdan vücûda gelmiş birinci kadrden pek nûrlu, erbâb-ı îmâna gülümseyen, ahzâb-ı dalâlete haşmetle bakan, gözlerini kör eden, erbâb-ı gafleti uyandıran pek haşmetli, çok nûrlu birinci kadrden bir kevkeb-i nevvârdır. Ne yapayım, talebenizin dili bu kadar dönüyor. Yoksa bu sönük ifade o mübârek Sözler için sarf edilmek lâyık olmadığını biliyorum.
Bizden Üçüncü Maksad’ın te’sîrini suâl buyurursunuz. Biz Hakkı Efendi ile ittifâken deriz ki: İçindeki hakîkatler cerhedilemez. İçinde lüzûmsuz bir şey yok, zararlı bir kayıd mutasavver değil. Dikkatle dinleyenler, Allâh tevfîk verirse îmânını kurtarabilirler. Bu hakāikle Avrupa ehl-i dalâletine de meydan okunur fikrindeyiz. Bu kabîl dalâlet ve gaflette olanlar, ya mübârezeden mağlûb olurlar, ya ulviyet-i hissi tagayyüb ederler. Yâhûd Ebû Cehil gibi hakîkati kabûl etmemekte inâd ederler. Veya dehşetlerinden kulaklarını kapayıp kaçarlar, fikir ve kanâat ve îmânındayız. Sözler’i dinleyenlerin bir sükût-u mestî göstermeleri, ızhâr-ı hayret eylemeleri, kudretleri derecesinde takdîrâtta bulunmaları, her hâlde düşündüğümüze kuvvet verir bir keyfiyettir. Ve ümîd ve tahmînimizi tasdîk ediyor.
Hulûsî
[17]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
Niyetim büyük, tevfîk Hudâ’dan. Yalnız oda cemâatimize Yirmi Beşinci Söz’e kadar okudum. Ve inşâallâh devam edeceğim. Emrinize tebean ve duânıza binâen fütûr getirmiyorum. Maddî vazîfem oradakinden daha ağır. Fakat her umûrumda Allâh’a istinâd ettiğim için, ümidsizliğe düşmüyorum. Oradan ayrıldıktan sonraki füyûzâttan istifâde etmeyi can u yürekten arzu ediyorum. Nâ-tamâm kalan Otuz İki ve Otuz Üçüncü Sözler’in de itmâmına muvaffak olmanızı eltâf-ı İlâhiyeden niyâz eylerim.
Hulûsî
SAYFA 24
[18]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
Ben burada inşâallâh emânetçi olduğum Sözler’i inâyet-i hakla ve duânız berekâtıyla lâyıklı kulaklara duyurabileceğimi ümîd ediyorum. Üstâdım, müsterih olunuz, bu nûrlar ayak altında kalamazlar. Onları dellâl-ı Kur’ân’dan enzâr-ı cihâna vaz‘ eden Hâlik-ı Zülcelâl, bizim gibi kimsenin ümîd ve tahayyül etmeyeceği âciz insanlarla bile neşir ve muhâfaza ettirir. Bu işi ben sa‘yim ile, kudretim ile kazandım diyen huddâm o gün görecekler ki, o mukaddes hizmet, zâhiren ehemmiyetsiz görünen, hakîkaten çok değerli diğerlerine devredilmiş olur kanâatindeyim. Bu sebeble oradaki kardeşlerimizden Risâle-i Nûr ile çok alâkadâr olmalarını ricâ etmekteyim.
Hulûsî
[19]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
Risâletü’n-Nûr, Mektûbâtü’n-Nûr’un mütâlaası, tahrîr edilmesi, başkalara neşir ve teblîğe alâ kaderi’l-istitâa çalışılması gibi emr-i hayr-ı azîme havl ve kuvvet-i Samedânî ve inâyet-i lütf-u Rabbânî ile muvaffak olduğum zamanlar ki, bu evkātta evvelen ve bizzât bu fakîr istifâde, istifâza, istiâne etmiş oluyor. Bu i‘tibârla mezkûr saatleri çok mübârek tanıyorum. Firâkına acıyor, o yaşayışın devamını, tekrarını ve kesilmemesini ez-cân u dil arzu ediyorum.
Fakat ne çâre ki, iğtinâm edebildiğim kısacık vakitlerde zihnimi sâfîleştirip nûrların karşısına, dolayısıyla Kur’ân’ın mu‘cizeleri mecmûasına ve azîz ve muhterem Üstâdımın medresesine ve ol Seyyidü’l-Kevneyn Peygamberimiz asm Hazretlerinin ravza-i saadetlerine ve nihâyet Rabbü’l-Âlemîn Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin huzûr-u lâmekânîsine çıkıyorum. Bu sebeble cidden o nûrlarla iştigāl etmediğim zamanlar, keşke enfâs-ı ma‘dûde-i hayattan olmaya edilir diyorum.
Hulûsî
SAYFA 25
[20]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
Geçen hafta muhtelif iki cemâate Yirmi Dördüncü Mektûb’un birinci ve ikinci zeyillerini okudum. Dinleyenler hayrân, bu fakir de o parlak i‘câz-ı Kur’ân’dan âdetâ gaşyoldum. Bu eserinizi Risâle-i Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un en münevverleri sınıfında mütâlaa ediyorum. Bugün Cum‘a idi. Komşumuz Fethi Bey’e on bir ve on üç numaralı sözleri okudum. Dünyevî işlerden tahlîs-i nefis ile iğtinâm edebildiğim vakitlerde, o mübârek nûrlu pencerelere koşuyorum. Rûhî ve ma‘nevî gıdamı almaya ve bulabildiğim böyle bir muhâtabı da hissedâr etmeye çalışıyorum.
Hulûsî
[21]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
Yirmi Altıncı Mektûb’u büyük sevinçle aldım. Defaâtle, dikkatle, merâkla, muhabbetle, lezzetle okudum. Ve netîcede, Duânız olmasa ne ehemmiyetiniz var? ferman buyuran Zât-ı Zülcelâl’e ubûdiyetle intisâbım hasebiyle ve abdiyetin tazammun ettiği lisânla, kemâl-i acz ve fakr ve şevk ile, tamâmen hasbî, bütün ma‘nâsıyla Allâh nâmına, bütün vuzûhuyla ehl-i îmân ve Kur’ân nef‘ ve hesabına olan maddî, ma‘nevî, zâhirî, bâtınî, dünyevî, uhrevî hıdemâtınızın mükâfâtını lütf u kerem-i bî-nihâyesine münâsib bir tarzda ihsân ve ikrâm buyurmasını ve zât-ı üstâdânelerini her iki cihânda azîz etmesini ol Hâlik-ı Rahîm ve Kerîm Hazretleri’nden abîdâne tazarru‘ ve niyâz eyledim. Ümîdim اُدْعُونٖٓی اَسْتَجِبْ لَكُمْ fermanının tecellî edeceğindedir.
Muhterem Üstâdım, zâten sizin, biz bîçârelerden beklediğiniz yalnız duâ değil mi? Mübârek Sözler hakkında şimdiye kadar mektûblarımda mevcûd olan ihtisâsâtımı nâtık sönük ifâdâtımı, Risâle-i Nûr’a takrîz yapmak husûsundaki niyet-i üstâdânelerine bir şey demeye hakkım yok. Fakat benim o perişan ifadelerim, güneşin yanına mûm yakmak kabîlinden olacak. Ve muhtemelen hakîkatteki sönüklüğüne rağmen o nûrların komşuluğundan, aynadârlığından hisse-mend olarak nisbî bir parlaklık arz edebilecektir.
SAYFA 26
Risâle-i Nûr’un müstemi‘leri arasında, Sultân Abdülhamîd devrinde Kerbelâ’da senelerce müderrislik hizmetinde bulunmuş olan Hacı Abdurrahmân Efendi nâmında seksen sekiz yaşında bir hoca vardır. Her def‘aki mütâlaadan büyük memnuniyet göstermekte, Çok istifâde ettim, Allâh râzı olsun demekte ve çok duâ etmektedir. Yirmi Altıncı Mektûb’un Üçüncü Mebhası’nı gayr-i ihtiyârî muhtelif rütbede mühim zâtlara okudum. Hepsi, Çok doğru, çok güzel dediler. Evet, bu fakîr çok tecrübe ettim ve yakîn hâsıl ettim ki, وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ ilâ âhir âyetinin lâyemût mu‘cizesi vardır. Bu def‘aki mektûbları birkaç def‘a muhtelif küçük cemâatlerde okumak nasîb oldu. Bunlardan birinde mühim bir âlim de vardı. Cümlesi hayret ve takdîrlerini ızhâr ettiler.
Benim fikrime gelince: Bütün Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, ihtiyâç zamanına göre her sınıf erbâb-ı dîn ve hatta müfrit muannid olmamak şartıyla, dinsizleri bile ilzâm ve iknâ‘ edecek derecededirler. Fakat dünya bu sevk-i menfaat, hırs-ı câh, küfür ve inâd, gaflet ve kesel, şirk ve dalâl gibi ilaçsız hastalıklara tutulanlar için, bu nûrlara karşı göz yummak, görse bile kabûl etmemek, gördüğünü inkâr etmek, hak ve hakîkati reddetmek gibi dîvânelikler istib‘âd edilemez. Ma‘lûm-u fâzılâneleri, Allâh’ın şu muvakkat misâfirhânesinde insan sûretinde hayvanları eksik değildir. Bu nûrlar intişâr etse idi, elbette böylelerinin bugün istidlâlen dermeyân edilen dîvânelik hezeyanları da açık olarak görülürdü.
Hulûsî
[22]
[Abdülmecîd’in bir fıkrasıdır]
Bu eserler bütün sınıflara ve cemâatlere dâimâ mazhar-ı takdîr oluyor. Kim görse istihsân eder. Tenkîde ma‘rûz olacak eserler değil. Fakat derecât-ı takdîr, derecât-ı fehim gibi mütefâvit ve müteaddiddir. Herkes derece-i fehmine göre takdîr edebilir.
Abdülmecîd