BARLA LÂHİKASI

55

Sen dahi Cenâb-ı Hakk’dan bir intibâh iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâl’in hesabına çevirsin. Tâ o odunlara bir ateş verip nûrlandırsın. Lüzûmsuz maârif-i fenniyen, kıymetdâr maârif-i İlâhiye hükmüne geçsin.

Zeki dostum, kalb çok arzu ederdi, ehl-i fennin envâr-ı îmâniye ve esrâr-ı Kur’âniyeye iştiyâk derecesinde ihtiyâcını hissetmek cihetinde Hulûsî Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem Sözler senin vicdanınla konuşabilirler. Her bir Söz’ü, şahsımdan değil, belki Kur’ân’ın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne-i kudsiye-i Kur’âniyeden birer reçetedir farz et. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhebe dâiresini onlar ile aç. Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz. Ben cevâb yazmasam da gücenme. Çünki eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hatta üç senedir kardeşimin çok mektûblarına karşı birtek mektûb yazdım

Saîdü’n-Nûrsî ra

[68]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâdü’l-A‘zam,

Bilhassa dest ü dâmen-i mübâreklerinizi bûs edip, her an ve zaman muhtâç bulunduğum daavât-ı üstâdânelerini niyâz eylerim. Bir hafta evvel Süleymân Efendi kardeşim vâsıtasıyla irsâl buyurulan envâ‘-ı iltifâtâtı şâmil lütufnâme-i ekremîlerini, kemâl-i meserretle alarak mefharetle okudum. Bir fıkrasında, tevâfukāt-ı gaybiye hakkındaki kanâat-i âcizânem suâl buyuruluyor. نَعَمْ, صَدَقْتَ, اَیُّهَا الْاُسْتَاذُالْمُحْتَرَمُ kelimeleriyle icâbet ediyorum. Zîrâ, tevâfukāt-ı gaybiye-i acîbe, bilumûm bir muhît nûrun talebelerini ve hatta talebelerin cemâat-ı müstemialarını mest ü hayran ve medyûn-u secde-i şükrân bırakmıştır. Nûrların şu mu‘ciznümâ kerâmetleri, ancak ve ancak mir’ât-ı Muhammediye asm ile müşâhede edilir. Bu hakîkatin diğer bir muarrifi olan: Âyînedir bu âlem, her şey Hak ile kāim, Mir’ât-ı Muhammed’den asm, Allâh görünür dâim. Hâşiye

56

Şu iki mısrâ‘-ı ma‘nîdârı, perişan arîzamı şereflendirmek niyetiyle derc ediyorum. Bu fakîr ve âciz talebeniz, şu hayretfezâ kerâmet-i Kur’âniye ve i‘câz-ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu bâbda çok düşüncelere dalıyorum. Ve şu tevâfukāt-ı acîbeye müşâbih tevâfukāt, başka kitaplarda bulunur mu maksadıyla çok temâşâ ediyorum, göremiyorum. Görülse de pek nâdir bir hâldedir. Şu hâlde tevâfukāt-ı acîbe-i gaybiye, bir kerâmet-i gaybiye olarak endâmını nûrlarda ızhâr ediyor. Ve lisân-ı hâl ile beşere hitâben diyor ki: Ey benî-Âdem Şu sisli asırda dalâleti ref‘ ve selb edip necât ve saâdeti bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları verd-i Muhammedîye asm tebdîl edecek ve en kestirme ve son derece muhkem ve müstakîm bir tarîk-i selâmet ve necâta sevk edecek pek çok kerâmât ve i‘câzını gösteren, bizim bulunduğumuz deryâ-yı nûrânîdir. Ve âtiyen dehâ derecesinde âsâr-ı hafiye tezâhür edecektir diye nidâ ediyor.

Müsâade-i fâzılâneleriyle bir ma‘rûzâtım daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisnâ ederek merâmımı arz edeceğim. Bendeniz, nûrların müştâk müşterilerinde, daha doğrusu yanık talebelerinde bir tevâfuk-u fevkalâde görüyorum. Çünki enâniyet ve nefsâniyetin şiddetle hükümfermâ bulunduğu şu asırda, hepsinin derece-i ihtiyaç ve iştiyâkı bir, kâffesinin ahlâk ve etvârı bir, umûmunun tarz-ı telakkîsi bir ve yekdiğerine karşı اَخٌ لِاَبٍ وَاُمٍّ den daha kavî bir râbıta-i hakîkiye ile merbût, samîmiyet ve hakîkatperverlikte, âdetâ yekdiğerine müsâbaka eder derecede ciddî ve hâlis, kardeşlikte ta‘kîb ettikleri hatt-ı hareket bir ve daha pek ziyâde birbirine benzeyen tullâb-ı nûrâniyenin bu hârika hâllerini de bu hakîr talebeniz ayrıca bir tevâfukāt-ı gaybiye sırasında görüyorum. Zîrâ İstanbul’dan, İzmir’den, Aydın’dan, Kütahya’dan, Isparta’dan, Eğirdir’den, ilâ âhir muhtelif beldelerden seçilip, bir safta mukayyed bulunan talebelerin aynı hâssaları hâiz olmaları, câlib nazar-ı dikkat olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.

Sabrî

57

[69]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Lütufkâr ve inâyetkâr Üstâdım Hazretleri,

Ramazân-ı Şerîf’in üçüncü Cumartesi günü, sâat on bir buçukta, her bir nüktesi nâ-mütenâhî hikmet ve hakîkat müjdelerini hâvî ve mübeşşir, dokuz nükteli Ramazaniyeyi aldım. Rûhumun fevkalâde muhtâç ve müştâk bulunduğum bu nazîrsiz eser-i pür-nûru, o gece kemâl-i fahr ve sürûrla yazdım. Ve aslını yine Nisli Hâfız Mahmûd Efendi’ye teslîm ettim. Hakkı Efendi’ye götürdü. Ertesi sabah istinsâh ettiğim risâleyi bir daha dikkatle okuyarak, hattımın tevâfukunu tashîh ve Alî Efendi’ye âit bir mektûb yazdım. Tam imza edeceğim esnâda, İslâmköyü’nden bu vazîfeye ma‘nen me’mûr bir adam geldi, Alî Efendi’ye gönderdim. Ve şu ümîdin fevkınde ânî olarak gelen vâsıta-i irsâl, eserin kudsiyetine sarîh ve bâriz bir delîl olduğuna şübhe kalmadı.

Üstâd-ı Azîzim,

Bazen nûrları düşünüp, hakîkaten pek çok hakāik ve hikmetleri ihtivâ ettiklerini görüyordum. Yalnız şu şehr-i rahmet ve mağfiretin ibâdâtından olan sıyâma âit bir mevzû‘ açılmadığını görerek, Üstâdıma bir arîza takdîm etsem ve otuz günden ibâret olan Ramazân-ı Şerîf’e âit Otuzuncu Mektûb olmak üzere, bir niyâzda bulunmak emelinde iken, bir sebebe binâen şu arzumdan ferâgat ettim.

İşte bu def‘a külliyât-ı Nûrdan mebhûsün anha risâle, bu abd-i âcize hitâben, Senin kalbindeki hafî bir arzu ve hissin, bizim levha-i ma‘neviyemizde gāyet büyük harflerle yazılıdır ki, işte is‘âf edildi, tarzında bana ihsân buyuruldu. Fakir de, rûhumun mühim bir ihtiyâcını te’mîn eden, binler hikmet ve müjdeli Ramazaniyeyi alarak, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı inzâl edene secdeler ve Nûrlar dellâl-ı âlîşânına hadsiz teşekkürlerle, borçlu olduğum duâ-yı fâzılânelerine müdâvim bulunduğumu arz eylerim, Efendim Hazretleri.

Sabrî

58

[70]

[Zeki Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey Üstâd-ı muhterem Yirmi Yedinci Söz, müslümanları sa‘y ü gayrete ve bu ulvî dinin hizmetine teşvîk ediyor. Bu risâle sanki ufukta bir hedef, ehl-i îmân için de bir rehber.

Evet, bu söz, kalbler içinde bir iştiyâk, iştiyâk içinde bir nûr olmuş. Otuz Üçüncü Mektûb ise, otuz üç penceresiyle beraber, hakîkat mayasıyla yoğrulmuş bir varlık. Bu kıymetli eser, ulviyet ve kudsiyet içinde, kuvve-i idrâkiyesi hissiz beşere hassâsiyet; ve gaflet perdelerinden hakîkati görmeyen nazarlara kuvvet; hakperest ehl-i îmâna ise, ulviyet bahşediyor.

Hadsiz ihtiyaçlara düşen, zâhire aldanarak maddiyâta saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye’se düşüren zavallılar, bu mukaddes eserin kārii olsunlar. Anlasınlar ki, nereye giderlerse, neye bakarlarsa bir Hâlik-ı A‘zam’ın, bir Rahîm-i Rahmân’ın dâiresinden, hudûdundan, kanunundan ve irâdesinden hârice çıkamazlar. Her mevcûdiyet, her vâkıa, her tahavvülât, her inâyet, her iltifât bir Kadîr-i Zülcelâl’in yed-i zabtındadır.

Demek oluyor ki, en ufak bir zerrede, Sâni‘i i‘lân ettiği cihetle, koca bir kâinâtın saltanatının küçük numûnesi mevcûddur, denilebilir

Zekâî

[71]

[Yine Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Azîz ve büyük Üstâdım,

İki üç günlük sa‘yimin mahsûlünden doğan ve inâyet-i hakla istinsâha muvaffak olduğum On Yedinci Söz’ü tashîh için takdîm ediyorum.

Ey yüce Üstâdım, o On Yedinci Söz ki, mefhûmu nâ-mütenâhî yükselen hakîkatlerdir. Yüzlerce teşekkür Her söz beşeriyetin mübtelâ olduğu mahfî emrâzı gösteriyor. Ve nûrlarıyla teşhîs ederek tedâvi ediyor. Pekâlâ, pek ra‘nâ. Anlıyorum ki, benim gibi yaralı, ma‘nen zarardîde olmuş bir genç için, muhtâç bulunduğum teselliyetkâr şeyler, hep Risâle-i Nûr’dadır. Kalbime teselli nûrlarını serpen Hâlik-ı A‘zam’a binlerce şükür

Zekâî

59

[72]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Sözler, yani Risâle-i Ahmediye asm berâhîni ile yazarken, çok def‘alar kalemi elimden bırakıp, o asr-ı saadet anlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, rûhum vücûdumdan ayrılarak uzaklara gitmiş, bana teselli tuhfeleri getirmiş.

Öyle ya, Azîz Üstâd, asr-ı saâdette değilsek, müştâkıyız. Bu bize kâfî. Hazret-i Muhammed’in asm bize bıraktığı muazzam bir mu‘cizesi bugün elimizde değil mi? O kitap bize, muhtâç ve müştâk bulunduğumuz saâdeti va‘d etmiyor mu? Ona hâlisâne sarıldığımız zaman muhtâç bulunduğumuz zevk-i ma‘nevîyi bize vermiyor mu?

Evet, azîz Üstâdım, bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz, hakîkî insanlara rehber olan o muazzam kitap, o büyük mu‘cize ki, ben maddiyât içinde, dünya cereyânında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sözleri ne güzel teselli etmiş ve bana ne sarsılmaz bir istinâdgâh olmuştur. Hakka nâ-mütenâhî şükürler olsun.

Muhterem Üstâd, bana öyle geliyor ki, ma‘nevî saâdete küşâde bulunan rûhum, kıymetdâr risâleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk-i ma‘nevî, bir saâdet-i ebediye hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.

Üstâdım, işte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibâret kalıyor. Ebediyete, sonsuz saâdet âlemlerine atılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, ben bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def‘ olsun gençlik rüyalarının kâbûslu fırtınaları Üstâdım, duânıza muhtâcım.

Zekâî

[73]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Fazîlet-meâb Üstâdım Efendim,

Nûr sabahı olan Risâle-i Nûr’dan Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözleri istinsâh ederek berâ-yı tashîh, taraf-ı âlîlerine takdîm ediyorum. Mezkûr Sözler ki, kısa oldukları hâlde

60

mefhûmları büyük hisler, ulvî fikirler bahş ediyor. O Sözler ki, her biri ayrı ayrı mecrâlardan cereyân ederek büyük bir deryaya dökülen berrâk ve sâf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların latîf ve ulvî seslerinden hayli derecede istifâde ediyor; ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifâ verici eczâlar istihsâl ediyorum. Kendisini acı bir yoksulluk içinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişâf edememiş kimseleri îkāz etmek emelini taşıdığıma emîn olunuz.

Azîz Üstâdım, anlıyorum ki, kaybolmuş ümidlerimin, hayâtımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf edip, bir fecr-i sabâh ararken, bir nûr-u semâ, bir nûr-u sabah karşımda parladılar. Allâh sizden ebeden râzı olsun ki, kıymetli eserleriniz sâyesinde hayâtın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu sûretle kalbime bir ârâmgâh-ı ma‘nevî buldum diye müstağrak-ı sürûr oluyorum. Hemen Rabbim, Üstâdımızı iki cihânda azîz ve gāyelerine vâsıl eylesin. Âmîn.

Zekâî

[74]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey azîz Üstâd,

Vâkıâ, Sözler’in yazılması husûsunda acele edilmemesi idi. Fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim? Ma‘lûm-u âlîleri, bendeniz bu husûsta ve vazîfelerde çok geç kaldım. Bu cihetleri vuzûh ile görüp idrâk ederken, mümkün mü ki, o ulu pınarın billûrî sularıyla elimi yüzümü yıkamayayım, kalbimi parlatmak için isti‘câl göstermeyeyim?

Cenâb-ı Hakk’ın azîm bir lütfu ki, te’mîn-i maîşetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymetdâr risâleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum. İsti‘câlimin en büyük sebebi, muhtâç bulunduğum tesellîkâr nûrları, o risâlelerde buluyorum.

Nasıl ki, içerisinde tevakkuf imkânı olmayan tünellerden harîs kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihâr ederler. Talebeniz de kezâ, o cihan-kıymet risâleleri ne kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifâde-bahş ve müftehir olacağım.

61

On Altıncı Mektûb’u serâpâ okudum. Mezâhim ve meşakkate karşı gösterdiğiniz sabır ve tevekküle meftûn oldum. O sözleri okudukça, bütün mevcûdiyetim bir ıssızlık içinde parçalanacak zannettim. Tehâcüm-ü ızdırâb için hep güler yüzlü, güzel yüzlü sabırlar temennî ettim.

Yirmi Üçüncü Söz, derinden gelen bir sayha gibi insaniyete bağıran ve insanlara insanlıklarını ihtâr eden ve en âlî makamlara sâhib olmak yollarını gösteren ve kāri’lerini tekâmüle sevk eden ve meşrû‘ aşklar doğuran, ölmez bir teselli hatırasıdır. Sözü uzatmaya başladım. Yirmi Üçüncü Söz’ü lâyıkıyla takdîrden âcizim. Çünki o, bir teselli ve saâdet-i ebediyenin mayasıdır.

Zekâî

[75]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili ve muhterem Üstâdım Efendim,

Bizi maddî ve ma‘nevî tenvîr eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan risâlelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığım bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenâb-ı Hakk’a bî-nihâye teşekkür etmekte, gerek bu şerefe nâil olmaklığıma vesîle olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu husûsta üzerimize terettüb eden vazîfe-i Kur’âniyede muvaffakiyet kazanacağımızı tebşîr etmekte olduğunuzdan dolayı, duyduğum pek büyük bir sürûrla müftehirim. Üstâdım, hakkınızda hatırınıza gelmeyen ni‘metlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî mes‘ûd olmanızı her vakit için duâ etmekteyim.

Muhterem Üstâdım, sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her husûsta engel olmaları, şübhesiz çok müteessir ediyor. Bugünkü hâl yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden bir şey gelmiyor. Nûr deryasının feyizli risâleleri kimin eline geçerse, o zâtı kendine ciddî olarak rabt ettiği gibi, müştâklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Husrev

62

[76]

[Husrev’in Sözler'i yazmaya başladığı zaman yazdığı mektûbun fıkrasıdır]

Muhterem Efendim Hazretleri,

Bu sefer okumaklığımız için irsâl buyurduğunuz iki kitaptan birisini Bekir Ağa’dan aldım. Kitabın birkaç sahîfesini okudum. Ve kitabın bir nüshası kendimde kalmak üzere istinsâh etmeye başladım. Kitap münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadâr eden mesâilden bahsedildiğini ve küçük mektûbların pek büyük hakîkatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefîd oldum.

Altıncı Mektub’a kadar yazılan sözleri bir taraftan yazıyorum, diğer taraftan yazının geçce yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok sürûr beni kaplıyordu. Altıncı Mektûb’a gelince, şu gurbetteki firkatinizin en hazîn kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazîn hazîn ağlamaktan kendini alamamakta idi. Hatta yanımda bulunan vâlideme dahi okudum. Okurken vâlidem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da, acaba tayyedilen kısımdan da biraz yazılsa idi

Husrev

[77]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey azîz Üstâdım,

Atabey’e gelen Ramazân meyvesi olan ve Ramazân-ı Şerîf’in hikmetlerini bildiren Söz, bizi îkāz ve bilmediğimiz hikmetleri tasrîh ediyor. Okuduğum her söz, neşrettiğiniz o ulvî hakîkatler için âciz lisânım tavsîf ve takdîrden âciz kalıyor. Ve görüyor ve anlıyorum ve öyle îmân ediyorum ki, bir zaman gelecek, bu Risâlâtü’l-Envâr ve Mektûbâtü’n-Nûr, için için ateşlenen, feverân eden bir dağ gibi harâretle nûr-efşân bir menba‘ kuvvetine tesâhub edecek. Belki de etmiştir. Bir düğmesine basmakla her tarafı ziyâya müstağrak eden bir elektrik dinamosu gibi kendinden çok uzak mesâfeleri îkāz ve irşâd nûrlarıyla ihâta edecektir.

Zekâî

63

[78]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Muhterem Efendim, Sevgili Üstâdım,

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un bu kısmını nasıl bulduğum ferman buyuruluyor. Bu husûsta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyân edebilirim? Risâlelerin her birisinin nûrları bir, fakat mevzu‘ları ayrı, güzellikleri ayrı, latîflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu risâlenin de nûru bir diğer risâleler gibi her tarafı parlak ve her köşesi güzeldir. Bilhassa rûhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hâl-i müessif dolayısıyla, sevgili Üstâdımdan bir şifâ-yı âcil bekliyordum. Bu şifâyı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de, binler maslahat ve fâideleri içinde yalnız bir maslahat için bile olmadığı hâlde tebdîl edilen şeâir-i İslâmiyeden bazıları, bizi çok me’yûs ve müteessir ediyor.

Fakat sevgili Üstâdım, zaman takarrüb etmiş olmalı ki, bir taraftan mülhidlerin tecâvüzleri ziyâdeleştikçe, diğer taraftan muhterem Üstâdımızın, Kur’ân’ın feyziyle nâil olduğu hakîkat deryasından kükreyip gelen gizli hakāiki ızhâr etmesi bizim sevincimizi artırmaktadır. Mâdem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarûreti vardır, Biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizâr etmekteyiz.

Husrev

[79]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili, Muhterem Üstâdım,

Kıymetdâr Üstâdım, Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektûbdan duyduğum sürûru ta‘rîf etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisânı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektûbunuzu tefeyyüz ediyor ve rûhum sizinle yaşadığı hâlde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyorum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, yazı yazmak veyâhûd risâleleri okumakla teskîn edebiliyorum. Zaman oluyor, kalbim mütemâdiyen ağlıyor.

64

Âh sevgili Üstâdım Sizden pek büyük istirhâmım budur ki, beni affediniz. İki-üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum hâlde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, rûhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyorum. Güyâ bir şey arıyorum.

Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum, daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın? Henüz bir sene olmadı, iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rüyâ-yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine ta‘yîn edilmiş ve işe mübâşeret etmiştim. Bu rüya tarihinden iki ay sonra risâleleri yazmaya başladım. Ve bilhassa Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci ve Sekizinci Mes’eleleri'nde, hizmetimizin makbûliyeti ve rızâ-yı İlâhî dâhilinde olduğu pek açık bir lisânla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstâdım, Allâh sizden ebeden râzı olsun. Âmîn

Husrev

[80]

[Husrev’e hitâben yazılan bir mektûbdur]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ وَعَلٰی وَالِدَتِكَ وَعَلٰٓی اَخٖیكَ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, mübârek, sıddîk kardeşim,

Evvelâ: Sözler’e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübârek rüya çok güzeldir, hem hakîkattir. Evet, kardeşim, sen bir bahçe-i ebedî olan Kur’ân-ı Hakîm’in cennetinden, gül-ü Muhammedî asm nâmında, hadsiz nûrânî hakîkatlerin fabrikası hükmünde, tefsîr-i hakāik-i Kur’âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat-i mübâreke içinde en hâs ve en yüksek mertebeye kâtib ta‘yîn edildiğine, o rüya beşâret verdiği gibi, biz de beşâret ediyoruz.

Sâniyen: Bu def‘a bize yazdığın Mu‘cizât-ı Ahmediye asm risâlesi çok hârika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk-i hakîkî hisseder. Demek oluyor ki, ma‘nevî, hâlis, samîmî hisler, maddî nakışlar sûretinde kendini hissettiriyor.

65

Bu sırra ben muttali‘ olduğum vakit, kardeşim Gālib dahi aynı hisse iştirâk etti. Evet, bunun altında ma‘nevî tebessüm var diye, senin hattını kendi hattına tercîhle mukābele etti. O yazdığın risâle vâsıtasıyla pek çok insanlar îmânlarını kuvvetleştiriyorlar; muhabbet-i Ahmediye asm kalblerinde ziyâdeleşiyor. İşâret-i gaybiye hakkında şübheleri kalmıyor. O sevâb da senin defter-i a‘mâline geçiyor. Kur’ân ve Resûl-ü Ekrem asm kelimesinden başka, işâret ettiğin kelimât çok ma‘nîdârdır, hem bir temeldir. O iki kelimenin mübârek tevâfukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki, bütün o tevâfukātı dahi riâyet etmeyen, o iki kelimenin tevâfukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki, o risâlelerin hatt-ı hakîkîsini sen buldun veyâhûd yakınlaştın.

Sâlisen: Mâbeynimizde münâsebet ma‘nevî, rûhî, hakîkî olduğu için, zaman ve mekân müdâhale etmez. Dergâh-ı İlâhî’ye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç def‘a, Husrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan On Dokuzuncu Mektûb’daki mübârek hattın göründükçe seni hayâlimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada görmek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtâçtır. Hem de şimdi hâl ve mevsim pek müsâid görünmüyor. Onun için kardeşimi bir mikdâr yanımda bulundurmakla, sana zahmet vermek istemiyorum. Yoksa sen bize çok lâzımsın. İnşâallâh bir vakit kazâ edeceğiz.

Râbian: Şu mübârek şehr-i Ramazan, Leyle-i Kadr’i ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir Leyle-i Kadir’dir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakîkası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkîdir. Senden ve âhiret hemşîrem yani ikinci vâlidem ve kardeşimin muhterem vâlidesinden duânızı istiyorum. Mâdem duâda sizi şerîk ediyorum, siz de benim duâma âmîn hükmünde olarak duâ ediniz.

Kardeşimiz Ali Efendi’ye dahi çok selâm ve duâ ediyorum. İnşâallâh tam Husrev’e lâyık bir kardeş oluyor. Sâir kardeşlere seni tevkîl ediyorum, selâm ve duâ ediyorum. Bu eyyâm-ı mübârekede bana duâ etsinler.

Gālib der: Husrev’le ma‘nevî bir irtibât hissediyorum. Çok selâm ediyor. Ve bilhassa saatçi Lütfü Efendi’ye pek çok selâm ve duâ ederim. Cenâb-ı Hakk ona, o bana yazdığı Pencere Risâlesi'nin hurûfu adedince ruhuna rahmet, kalbine nûr, aklına hakîkat, malına bereket ihsân eylesin. Âmîn, âmîn, âmîn.

66

Maksadım, ona o risâleyi yazdırmak, onu hâs talebeler dâiresine idhâl etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim. Mâşâllâh, Hâtem-i Mu‘cizât-ı Ahmediyeyi asm çok güzel tersîm etmişsiniz. Sözlerle alâkadârlar içinde, bu hâteme tam kanâati olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dâirede yazacağız. Tâ o nûra hissedâr olsunlar. Şükre dâir nüshanız Kuleönülü Mustafa bir adama verip, o da muhâfaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcûb olarak, sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dâir yazdığın mübârek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi. Hem size Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci Mes’elesi’nin hâtimesini gönderiyorum. O hâtime, hâtem-i i‘câza gelen tenkîdâtı reddediyor ve parlak bir mühr-ü tasdîk olduğunu gösteriyor. O hâtemlerin bir nüshasını sana gönderdik. Orada hâtemi gören ve kabûl eden ve Sözlerle alâkadâr olan zâtların münâsib gördüklerini, boş kalan gözlere kaydedebilirsin

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Mîrzâzâde Saîdü'n-Nûrsî

[81]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey azîz Üstâdım,

Bu def‘a yazmaya muvaffak olduğum üç mevkıftan mürekkeb Otuz İkinci Söz’ü berâ-yı tashîh takdîm ediyorum. İşbu kitabın, nazar-ı âcizîde girân-bahâ bir hazîne olduğunu yazmaya, bilmem lüzûmu var mı? Dünyanın ölçülmek imkânı olmadığını söyleyen zât ve fikr-i beşerin nâ-mahdûd bir arâzî olduğunu iddiâ eden adam, ne kadar doğru söylemişler Bu noktadaki fikrim, gittikçe inkişâf eden efkârımın ve dar muhayyilemin genişlemesinden mütevellid bir fikirdir. Dünyanın ölçülmez bir boşluk olduğunu ve fikr-i beşerin nâ-mahdûd olduğunu îzâh maksadına müstenid değildir. Demek ki, her risâleden ayrı ayrı rûhum gıdasını alıyor. Otuz İkinci Söz’ün kalbime ve rûhuma bahşettiği safâ-yı sermedî ve câvîdânî değil mi ki, bu uzun mektûbumla mesrûriyetimi ızhâr için sizi ta‘cîz etmeme bâdî oluyor. Hulâsa, tatlı bir mestî içinde hayatımdan memnûnum. İnşâallâh, duânız himmetiyle, böyle meşrû‘ bir sermestî içinde hayât-ı ebediyeye vâsıl olacağım inşâallâh

Zekâî

67

[82]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Çok muhterem, sevgili Üstâdım,

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı’nı okuduk. Mektûb münderecâtı hepimizi şevke getirmiş, sevinçle her tarafımızı doldurmuştu. Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyâtından çıkan kıvılcımlarıyla, bir taraftan aklı gözlerine inmiş olan maddiyyûnlar ve emsâli tabakasına karşı, Mektûbâtü’n-Nûr ve Risâletü’n-Nûr ile meydan okuyarak onların kafalarına hakîkat tokmaklarını vurmakta ve diğer taraftan müştâklarının kalblerini pek parlak feyizleriyle doldurmaktadır.

On sekiz bin değil, sevgili Üstâdımızın buyurdukları gibi, yirmi sekiz bin âleme bakan o büyük fermân-ı İlâhînin, bugünkü asırdan başka, gelecek asırlara da bakan vecihlerinin bazı mühim noktalarına işâret edilmesi ve Lafzullâh üzerinde vâki‘ tevâfukātın göze çarpacak ve nazar-ı dikkati celb edecek şekle ifrâğ edilmesi ve bazı kelimelerde görünen pek ma‘nîdâr tevâfukātın güzellikleriyle meydana çıkarılması hakkında vâki‘ Üstâdımın fikirlerine, haddim olmayarak, yine Üstâdımdan aldığım kuvvet ve cesâret ile iştirâk ediyorum. Ve böyle Kur’ân-ı Kerîm’in yazılması hakkında vâki‘ olacak her fedâkârlığa hazır olduğumuzu, utanarak, baştan ayağa kadar beni istîlâ eden bu sürûrun verdiği hâlet-i rûhiye üzerine arz ediyor ve ayrıca diyorum ki, sevgili Üstâdıma istenilen şekilde kendi elimle yazılmış bir Kur’ân-ı Kerîm’i yazıp takdîm etmeyi çok arzu ediyorum. Fakat mes’elenin müsta‘celiyetini düşünemiyordum. Ve bir de diğer kardeşlerimin bu şereften mahrumiyetidir ki, bu fikrimin ve bu arzumun kabûlünde ısrâr edemiyorum.

Evet, sevgili Üstâdım, inşâallâh zaman takarrüb etmiştir. İnşâallâh, bu mev‘ûd vakte biz erişmiş bulunuyoruz. Artık selef-i sâlihînin Kur’ân’a hâşiye olarak bir şey ilâve edilmemesi hakkındaki kararlarının zamanlarına âit bulunması ve ulemâ-yı müteahhirînin müsâadeleri de Arabca’nın tahsîli cihetine gidilmediğinden ileri geldiği kanâati taşıyarak, Arabca’nın okumak ve yazmak istenilmediği bir zamanda bulunuyoruz. Binâenaleyh Kur’ân hakkında sevgili Üstâdımın düşündüklerine pek büyük bir ihtiyâç olmakla beraber, bu güzel ve pek büyük bir emr-i hayra kapı açan

68

bu işin hemen ikmâl edilmesi için her şeye tercîh edilmesi ricâ ve istirhâmındayım. Saatçi Lütfü Efendi de bu kanâattedir.

Sevgili Üstâdım, Allâh sizden ebediyen râzı olsun, hem de her bir hayırlı işinizde muvaffak etsin, duâsıyla Cenâb-ı Hakk’a müteşekkir olduğum hâlde size olan minnetdârlığımı arz eder ve dâmenlerinizi öperim, muhterem Efendim Hazretleri

Husrev

[83]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey Üstâdım,

Kur’ân’ın bir ma‘kesi olan yazdığın risâleler, senin ne büyük üstâd olduğunu kabul ü teslîme kâfîdir. Sen ki, ey azîz Üstâd, İslâmiyet üzerine çöken zulmet ve gaflet perdelerini risâlelerinle yırttın. O mülevves perdeler altındaki en nûrlu hakîkatleri meydana çıkardın. Senin sarsılmaz azmin, kahraman metânetin, ârâmsız sa‘yin semeresiz kalmadı. Anadolu’nun ortasında öyle bir âb-ı hayât çeşmesi açtın ki, Hâşiye bu çeşmenin muslukları yazdığın risâlelerin, neşrettiğiniz eserlerin hakāikidir. Menba‘ ve ma‘deni, bâkî olan Kur’ân-ı Hakîm’in bahridir. Bir gün olup bu dâr-ı imtihândan saâdet-i ebediye âlemlerine göçtüğün zaman, kıymetdâr eserlerin seni nâmınla beraber yaşatacaktır. Ne mutlu ki, senin açtığın çeşmenin kıymetini takdîr ile ona muhâfız ve müdâfi‘ olan ve îcâbında eserlerinin ahkâmını i‘lân ve telkîn uğrunda bin can ile hayatını fedâya müheyyâ olan, candan sevdiğin talebelerin var. Uhrevîler diyârında olduğunuz zamanlarda dahi sizin ruhunuzu muazzeb edecek hareketlerde bulunmayacaklarına emîn olunuz. Birçok esrâr-ı Kur’âniyenin anahtarlarını şimdi talebelerinize tevdî‘ ettiğinize, onlar canla başla size minnetdâr ve müteşekkirdirler.

Bugün saçmakta olduğunuz feyizli nûrlar, beşeriyetin hakîkî insan olanlarını pâyânsız sürûrlara istiğrâk ederek, mükellef oldukları vezâifi bildiriyor. Hizmetiniz inkâr edilmez ve senin fedâkârlığın azîmdir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç