
SAYFA 53
[65]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Envâr-ı Kur’âniye mîzân ve burhânlarından ve kıymeti takdîr edilemeyen Sözler nâmındaki risâle-i şerîfeler fakîri ihyâ ediyor, kalbimi nûrlandırıyor. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Çoktan beri aramakta iken, lehü’l-hamd, Cenâb-ı Hakk Sözler’i bu fakîre ihsân buyurdu. Kalb ve gönlüme âciz kalemim ve kālim tercüman olamıyor.
Âsım
[66]
[Saîd’in bir fıkrasıdır ]
Bahtiyar kardeşim Husrev,
Şu risâle Hâşiye bir meclis-i nûrânîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma‘nen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şâkirdleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hazîne-i kudsiyesinin sandukçaları olan risâlelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Her biri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterîlerine orada gösteriyor. Bârekallâh, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 54
[Yirmi Yedinci Mektûb’un Üçüncü Zeyli]
[67]
[Saîd’in bir fıkrasıdır]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Nûr risâlelerine çok müştâk ve onların mütâlaasından intibâha düşen bir doktora yazılan mektûbdur. Bu Üçüncü Zeyl'e çendân münâsebeti azdır. Fakat kardeşlerimin fıkraları içinde bu da benim bir fıkram olsun.
Merhaba, ey kendi hastalığını teşhîs edebilen bahtiyar doktor, samîmî ve azîz dostum
Senin harâretli mektûbunun gösterdiği intibâh-ı rûhî şâyân-ı tebrîktir. Biliniz ki, mevcûdât içinde en kıymetdâr, hayattır. Ve vazîfeler içinde en kıymetdâr, hayâta hizmettir. Ve hıdemât-ı hayatiye içinde en kıymetdârı, hayât-ı fâniyenin hayât-ı bâkiyeye inkılâb etmesi için sa‘y etmektir. Şu hayâtın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise hayât-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde’ ve menşe’ olması cihetindedir. Yoksa, hayât-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek, ânî bir şimşeği sermedî bir güneşe tercîh etmek gibi bir dîvâneliktir.
Hakîkat nazarında herkesten ziyâde hasta olan, maddî ve gāfil doktorlardır. Eğer eczâhâne-i kudsiye-i Kur’âniyeden tiryâk- misâl îmânî ilaçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedâvi ederler, inşâallâh. Senin şu intibâhın senin yarana bir merhem olduğu gibi, seni dahi doktorların marazına bir ilaç yapar.
Hem bilirsin, me’yûs ve ümidsiz bir hastaya ma‘nevî bir teselli, bazen bin ilaçtan daha ziyâde nâfi‘dir. Hâlbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabîb, o bîçâre marîzin elîm ye’sine bir zulmet daha katar. İnşâallâh bu intibâhın seni öyle bîçârelere medâr-ı teselli eder, nûrlu bir tabîb yapar. Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzûmlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftîş etsen, ma‘lûmâtın içinde ne kadar lüzûmsuz, fâidesiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünki ben teftîş ettim, çok lüzûmsuz şeyleri buldum. İşte o fennî ma‘lûmâtı, o felsefî maârifi fâideli, nûrlu, rûhlu yapmak çâresini aramak lâzımdır.
SAYFA 55
Sen dahi Cenâb-ı Hakk’dan bir intibâh iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâl’in hesabına çevirsin. Tâ o odunlara bir ateş verip nûrlandırsın. Lüzûmsuz maârif-i fenniyen, kıymetdâr maârif-i İlâhiye hükmüne geçsin.
Zeki dostum, kalb çok arzu ederdi, ehl-i fennin envâr-ı îmâniye ve esrâr-ı Kur’âniyeye iştiyâk derecesinde ihtiyâcını hissetmek cihetinde Hulûsî Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem Sözler senin vicdanınla konuşabilirler. Her bir Söz’ü, şahsımdan değil, belki Kur’ân’ın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne-i kudsiye-i Kur’âniyeden birer reçetedir farz et. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhebe dâiresini onlar ile aç. Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz. Ben cevâb yazmasam da gücenme. Çünki eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hatta üç senedir kardeşimin çok mektûblarına karşı birtek mektûb yazdım
Saîdü’n-Nûrsî ra
[68]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-A‘zam,
Bilhassa dest ü dâmen-i mübâreklerinizi bûs edip, her an ve zaman muhtâç bulunduğum daavât-ı üstâdânelerini niyâz eylerim. Bir hafta evvel Süleymân Efendi kardeşim vâsıtasıyla irsâl buyurulan envâ‘-ı iltifâtâtı şâmil lütufnâme-i ekremîlerini, kemâl-i meserretle alarak mefharetle okudum. Bir fıkrasında, tevâfukāt-ı gaybiye hakkındaki kanâat-i âcizânem suâl buyuruluyor. نَعَمْ, صَدَقْتَ, اَیُّهَا الْاُسْتَاذُالْمُحْتَرَمُ kelimeleriyle icâbet ediyorum. Zîrâ, tevâfukāt-ı gaybiye-i acîbe, bilumûm bir muhît nûrun talebelerini ve hatta talebelerin cemâat-ı müstemialarını mest ü hayran ve medyûn-u secde-i şükrân bırakmıştır. Nûrların şu mu‘ciznümâ kerâmetleri, ancak ve ancak mir’ât-ı Muhammediye asm ile müşâhede edilir. Bu hakîkatin diğer bir muarrifi olan: Âyînedir bu âlem, her şey Hak ile kāim, Mir’ât-ı Muhammed’den asm, Allâh görünür dâim. Hâşiye
SAYFA 56
Şu iki mısrâ‘-ı ma‘nîdârı, perişan arîzamı şereflendirmek niyetiyle derc ediyorum. Bu fakîr ve âciz talebeniz, şu hayretfezâ kerâmet-i Kur’âniye ve i‘câz-ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu bâbda çok düşüncelere dalıyorum. Ve şu tevâfukāt-ı acîbeye müşâbih tevâfukāt, başka kitaplarda bulunur mu maksadıyla çok temâşâ ediyorum, göremiyorum. Görülse de pek nâdir bir hâldedir. Şu hâlde tevâfukāt-ı acîbe-i gaybiye, bir kerâmet-i gaybiye olarak endâmını nûrlarda ızhâr ediyor. Ve lisân-ı hâl ile beşere hitâben diyor ki: Ey benî-Âdem Şu sisli asırda dalâleti ref‘ ve selb edip necât ve saâdeti bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları verd-i Muhammedîye asm tebdîl edecek ve en kestirme ve son derece muhkem ve müstakîm bir tarîk-i selâmet ve necâta sevk edecek pek çok kerâmât ve i‘câzını gösteren, bizim bulunduğumuz deryâ-yı nûrânîdir. Ve âtiyen dehâ derecesinde âsâr-ı hafiye tezâhür edecektir diye nidâ ediyor.
Müsâade-i fâzılâneleriyle bir ma‘rûzâtım daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisnâ ederek merâmımı arz edeceğim. Bendeniz, nûrların müştâk müşterilerinde, daha doğrusu yanık talebelerinde bir tevâfuk-u fevkalâde görüyorum. Çünki enâniyet ve nefsâniyetin şiddetle hükümfermâ bulunduğu şu asırda, hepsinin derece-i ihtiyaç ve iştiyâkı bir, kâffesinin ahlâk ve etvârı bir, umûmunun tarz-ı telakkîsi bir ve yekdiğerine karşı اَخٌ لِاَبٍ وَاُمٍّ den daha kavî bir râbıta-i hakîkiye ile merbût, samîmiyet ve hakîkatperverlikte, âdetâ yekdiğerine müsâbaka eder derecede ciddî ve hâlis, kardeşlikte ta‘kîb ettikleri hatt-ı hareket bir ve daha pek ziyâde birbirine benzeyen tullâb-ı nûrâniyenin bu hârika hâllerini de bu hakîr talebeniz ayrıca bir tevâfukāt-ı gaybiye sırasında görüyorum. Zîrâ İstanbul’dan, İzmir’den, Aydın’dan, Kütahya’dan, Isparta’dan, Eğirdir’den, ilâ âhir muhtelif beldelerden seçilip, bir safta mukayyed bulunan talebelerin aynı hâssaları hâiz olmaları, câlib nazar-ı dikkat olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.
Sabrî
SAYFA 57
[69]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Lütufkâr ve inâyetkâr Üstâdım Hazretleri,
Ramazân-ı Şerîf’in üçüncü Cumartesi günü, sâat on bir buçukta, her bir nüktesi nâ-mütenâhî hikmet ve hakîkat müjdelerini hâvî ve mübeşşir, dokuz nükteli Ramazaniyeyi aldım. Rûhumun fevkalâde muhtâç ve müştâk bulunduğum bu nazîrsiz eser-i pür-nûru, o gece kemâl-i fahr ve sürûrla yazdım. Ve aslını yine Nisli Hâfız Mahmûd Efendi’ye teslîm ettim. Hakkı Efendi’ye götürdü. Ertesi sabah istinsâh ettiğim risâleyi bir daha dikkatle okuyarak, hattımın tevâfukunu tashîh ve Alî Efendi’ye âit bir mektûb yazdım. Tam imza edeceğim esnâda, İslâmköyü’nden bu vazîfeye ma‘nen me’mûr bir adam geldi, Alî Efendi’ye gönderdim. Ve şu ümîdin fevkınde ânî olarak gelen vâsıta-i irsâl, eserin kudsiyetine sarîh ve bâriz bir delîl olduğuna şübhe kalmadı.
Üstâd-ı Azîzim,
Bazen nûrları düşünüp, hakîkaten pek çok hakāik ve hikmetleri ihtivâ ettiklerini görüyordum. Yalnız şu şehr-i rahmet ve mağfiretin ibâdâtından olan sıyâma âit bir mevzû‘ açılmadığını görerek, Üstâdıma bir arîza takdîm etsem ve otuz günden ibâret olan Ramazân-ı Şerîf’e âit Otuzuncu Mektûb olmak üzere, bir niyâzda bulunmak emelinde iken, bir sebebe binâen şu arzumdan ferâgat ettim.
İşte bu def‘a külliyât-ı Nûrdan mebhûsün anha risâle, bu abd-i âcize hitâben, Senin kalbindeki hafî bir arzu ve hissin, bizim levha-i ma‘neviyemizde gāyet büyük harflerle yazılıdır ki, işte is‘âf edildi, tarzında bana ihsân buyuruldu. Fakir de, rûhumun mühim bir ihtiyâcını te’mîn eden, binler hikmet ve müjdeli Ramazaniyeyi alarak, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı inzâl edene secdeler ve Nûrlar dellâl-ı âlîşânına hadsiz teşekkürlerle, borçlu olduğum duâ-yı fâzılânelerine müdâvim bulunduğumu arz eylerim, Efendim Hazretleri.
Sabrî
SAYFA 58
[70]
[Zeki Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Ey Üstâd-ı muhterem Yirmi Yedinci Söz, müslümanları sa‘y ü gayrete ve bu ulvî dinin hizmetine teşvîk ediyor. Bu risâle sanki ufukta bir hedef, ehl-i îmân için de bir rehber.
Evet, bu söz, kalbler içinde bir iştiyâk, iştiyâk içinde bir nûr olmuş. Otuz Üçüncü Mektûb ise, otuz üç penceresiyle beraber, hakîkat mayasıyla yoğrulmuş bir varlık. Bu kıymetli eser, ulviyet ve kudsiyet içinde, kuvve-i idrâkiyesi hissiz beşere hassâsiyet; ve gaflet perdelerinden hakîkati görmeyen nazarlara kuvvet; hakperest ehl-i îmâna ise, ulviyet bahşediyor.
Hadsiz ihtiyaçlara düşen, zâhire aldanarak maddiyâta saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye’se düşüren zavallılar, bu mukaddes eserin kārii olsunlar. Anlasınlar ki, nereye giderlerse, neye bakarlarsa bir Hâlik-ı A‘zam’ın, bir Rahîm-i Rahmân’ın dâiresinden, hudûdundan, kanunundan ve irâdesinden hârice çıkamazlar. Her mevcûdiyet, her vâkıa, her tahavvülât, her inâyet, her iltifât bir Kadîr-i Zülcelâl’in yed-i zabtındadır.
Demek oluyor ki, en ufak bir zerrede, Sâni‘i i‘lân ettiği cihetle, koca bir kâinâtın saltanatının küçük numûnesi mevcûddur, denilebilir
Zekâî
[71]
[Yine Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Azîz ve büyük Üstâdım,
İki üç günlük sa‘yimin mahsûlünden doğan ve inâyet-i hakla istinsâha muvaffak olduğum On Yedinci Söz’ü tashîh için takdîm ediyorum.
Ey yüce Üstâdım, o On Yedinci Söz ki, mefhûmu nâ-mütenâhî yükselen hakîkatlerdir. Yüzlerce teşekkür Her söz beşeriyetin mübtelâ olduğu mahfî emrâzı gösteriyor. Ve nûrlarıyla teşhîs ederek tedâvi ediyor. Pekâlâ, pek ra‘nâ. Anlıyorum ki, benim gibi yaralı, ma‘nen zarardîde olmuş bir genç için, muhtâç bulunduğum teselliyetkâr şeyler, hep Risâle-i Nûr’dadır. Kalbime teselli nûrlarını serpen Hâlik-ı A‘zam’a binlerce şükür
Zekâî
SAYFA 59
[72]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Sözler, yani Risâle-i Ahmediye asm berâhîni ile yazarken, çok def‘alar kalemi elimden bırakıp, o asr-ı saadet anlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, rûhum vücûdumdan ayrılarak uzaklara gitmiş, bana teselli tuhfeleri getirmiş.
Öyle ya, Azîz Üstâd, asr-ı saâdette değilsek, müştâkıyız. Bu bize kâfî. Hazret-i Muhammed’in asm bize bıraktığı muazzam bir mu‘cizesi bugün elimizde değil mi? O kitap bize, muhtâç ve müştâk bulunduğumuz saâdeti va‘d etmiyor mu? Ona hâlisâne sarıldığımız zaman muhtâç bulunduğumuz zevk-i ma‘nevîyi bize vermiyor mu?
Evet, azîz Üstâdım, bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz, hakîkî insanlara rehber olan o muazzam kitap, o büyük mu‘cize ki, ben maddiyât içinde, dünya cereyânında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sözleri ne güzel teselli etmiş ve bana ne sarsılmaz bir istinâdgâh olmuştur. Hakka nâ-mütenâhî şükürler olsun.
Muhterem Üstâd, bana öyle geliyor ki, ma‘nevî saâdete küşâde bulunan rûhum, kıymetdâr risâleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk-i ma‘nevî, bir saâdet-i ebediye hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.
Üstâdım, işte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibâret kalıyor. Ebediyete, sonsuz saâdet âlemlerine atılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, ben bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def‘ olsun gençlik rüyalarının kâbûslu fırtınaları Üstâdım, duânıza muhtâcım.
Zekâî
[73]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Fazîlet-meâb Üstâdım Efendim,
Nûr sabahı olan Risâle-i Nûr’dan Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözleri istinsâh ederek berâ-yı tashîh, taraf-ı âlîlerine takdîm ediyorum. Mezkûr Sözler ki, kısa oldukları hâlde
SAYFA 60
mefhûmları büyük hisler, ulvî fikirler bahş ediyor. O Sözler ki, her biri ayrı ayrı mecrâlardan cereyân ederek büyük bir deryaya dökülen berrâk ve sâf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların latîf ve ulvî seslerinden hayli derecede istifâde ediyor; ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifâ verici eczâlar istihsâl ediyorum. Kendisini acı bir yoksulluk içinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişâf edememiş kimseleri îkāz etmek emelini taşıdığıma emîn olunuz.
Azîz Üstâdım, anlıyorum ki, kaybolmuş ümidlerimin, hayâtımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf edip, bir fecr-i sabâh ararken, bir nûr-u semâ, bir nûr-u sabah karşımda parladılar. Allâh sizden ebeden râzı olsun ki, kıymetli eserleriniz sâyesinde hayâtın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu sûretle kalbime bir ârâmgâh-ı ma‘nevî buldum diye müstağrak-ı sürûr oluyorum. Hemen Rabbim, Üstâdımızı iki cihânda azîz ve gāyelerine vâsıl eylesin. Âmîn.
Zekâî
[74]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Ey azîz Üstâd,
Vâkıâ, Sözler’in yazılması husûsunda acele edilmemesi idi. Fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim? Ma‘lûm-u âlîleri, bendeniz bu husûsta ve vazîfelerde çok geç kaldım. Bu cihetleri vuzûh ile görüp idrâk ederken, mümkün mü ki, o ulu pınarın billûrî sularıyla elimi yüzümü yıkamayayım, kalbimi parlatmak için isti‘câl göstermeyeyim?
Cenâb-ı Hakk’ın azîm bir lütfu ki, te’mîn-i maîşetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymetdâr risâleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum. İsti‘câlimin en büyük sebebi, muhtâç bulunduğum tesellîkâr nûrları, o risâlelerde buluyorum.
Nasıl ki, içerisinde tevakkuf imkânı olmayan tünellerden harîs kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihâr ederler. Talebeniz de kezâ, o cihan-kıymet risâleleri ne kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifâde-bahş ve müftehir olacağım.