BARLA LÂHİKASI

51

çok şeyler arzu ediyor. Ne çâre, nefis ve cin ve ins şeytanları müdhiş topuzlarla karşıma dikildiklerinden, ister istemez mücâdeleye mecbûrum, hakîkî hizmetten geri kalıyorum. Buna ne kadar müteessif olsam azdır. وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

Hulûsî

[63]

[Altı sene kemâl-i sadâkatle, ciddî olarak hizmet eden ve hârika olarak benim gibi bir asabî adamı hiç bir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtibliğini dâimâ yapan Süleymân Efendi’nin fıkrasıdır]

Efendim Hazretleri,

Evvelen Mübârek ellerinizden öper ve mukaddes duâlarınızı beklerim. Fakîr hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleymân, şimdiye kadar te’lîf olunan mübârek nûrları birer birer mütâlaa ederek, her birisinden ayrı ayrı ve büyük büyük nûrlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifâde ettim. O nûrlar uhrevî yolumu irâe ettiler. Allâh sizden râzı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksânlarımı gösterdiler, teşekküründe âcizim. O nûrları temsîl ve tasvîr edecek kudreti kendimde görmediğimden, rûhumu yoklayarak hissiyât-ı kalbiyemi şöyle tasvîr etmeye min gayr-i haddin cür’et eyleyeceğim. Hatâ vâki‘ olursa da affımı istirhâm ediyorum.

Efendim, görmüş olduğum Risâle-i Nûr deryasındaki lezzet ve saâdetin dünyada hiç emsâlini görmediğim gibi, kendi vicdânî muhâkemem netîcesinde kat‘iyen anladım ki, o risâleler, her biri başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsîr-i Kur’ândır. Mahlûkāt içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakîkat noktasında insaniyetten sukūt eden ve serâpâ ma‘nevî yaralar içinde bulunan insanlara bu nûrların mütâlaası, serî‘, şifâlı bir ilaç ve yaralarına gāyet nâfi‘ bir tiryâk ve merhem olduğunu ufacık karîhamla anlayabildim. Bu nûrların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek i‘tikādındayım. Ve inşâallâh Avrupa’ya karşı dahi Kur’ân’ın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.

Tekrar ellerinizi öperek, duânızı isterim, Efendim Hazretleri.

Süleymân

52

[64]

[Şu fıkra aklen Hulûsî, kalben Sabrî, vicdânen Husrev hükmünde olan Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

Bu def‘a Süleymân Efendi vâsıtasıyla Yirmi Beşinci Söz’ü, tashîh olunmak üzere huzûr-u âlînize takdîm ediyorum. İ‘câz-ı Kur’ân elhak bir şâheserdir. İhtivâ ettiği hayret-bahş hakāik i‘tibâriyle âsâr-ı âliyenizin en mühimmidir. Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm okudum. Çok mükemmel ve rûha ulviyet ve inkişâf bahşeden çok kıymetdâr bir eserdir. Şu kadar ki, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm en büyüğü Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân olduğuna göre, i‘câz-ı Kur’ân’ın rûhumda husûle getirdiği tebeddülât ve münderecâtından ettiğim istifâde çok azîmdir. Bu eserinizle وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ âyet-i celîlesinin muhtevî olduğu şumûllü ve pek azametli olan maânî-i ulviye isbat edilmiş oluyor. Bugünkü terakkıyât-ı fenniye ve ihtirâât-ı beşeriyeyi kendi mahsûlât-ı fikriyeleri addeden ve hazîne-i hakāik olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı mühmel bırakarak Avrupa’dan ilim ve irfân dilenciliği yapan ve akıllı geçinen gāfiller, beşerin dünyevî ve uhrevî saâdetini te’mîn edecek maâliyât ve desâtîr-i muazzama ile memlû bulunan bu âsâr-ı muhteşemeyi bir nazar-ı insâf ve bir teyakkuz-u ârifâne ile mütâlaa etselerdi, dalmış oldukları hâb-ı gafletten pek çabuk uyanacaklardı. Fakat, heyhât, bizler arpa anbarı içinde açlıktan ölen tavuklara benzeriz. Elimizde bir mecmûa-i hakāik dururken ona karşı göz yumar ve başkalarından istiâne ederiz.

İ‘câz-ı Kur’ân’ın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır. Kalemim onu tavsîften âcizdir. Kudret-i kalemiyem olsaydı, hakkını vermeye çalışırdım. Olmadığı için âcizâne olarak sözümü kesiyorum.

Kemâl-i hürmetle mübârek ellerinizden öperim ve hizmet-i Kur’ânda sâbit olmam hakkındaki duânızı taleb ve istirhâm ederim, Efendim.

Re’fet

53

[65]

[Âsım Bey’in fıkrasıdır]

Envâr-ı Kur’âniye mîzân ve burhânlarından ve kıymeti takdîr edilemeyen Sözler nâmındaki risâle-i şerîfeler fakîri ihyâ ediyor, kalbimi nûrlandırıyor. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Çoktan beri aramakta iken, lehü’l-hamd, Cenâb-ı Hakk Sözler’i bu fakîre ihsân buyurdu. Kalb ve gönlüme âciz kalemim ve kālim tercüman olamıyor.

Âsım

[66]

[Saîd’in bir fıkrasıdır ]

Bahtiyar kardeşim Husrev,

Şu risâle Hâşiye bir meclis-i nûrânîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma‘nen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şâkirdleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hazîne-i kudsiyesinin sandukçaları olan risâlelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Her biri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterîlerine orada gösteriyor. Bârekallâh, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.

Saîdü’n-Nûrsî

54

[Yirmi Yedinci Mektûb’un Üçüncü Zeyli]

[67]

[Saîd’in bir fıkrasıdır]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Nûr risâlelerine çok müştâk ve onların mütâlaasından intibâha düşen bir doktora yazılan mektûbdur. Bu Üçüncü Zeyl'e çendân münâsebeti azdır. Fakat kardeşlerimin fıkraları içinde bu da benim bir fıkram olsun.

Merhaba, ey kendi hastalığını teşhîs edebilen bahtiyar doktor, samîmî ve azîz dostum

Senin harâretli mektûbunun gösterdiği intibâh-ı rûhî şâyân-ı tebrîktir. Biliniz ki, mevcûdât içinde en kıymetdâr, hayattır. Ve vazîfeler içinde en kıymetdâr, hayâta hizmettir. Ve hıdemât-ı hayatiye içinde en kıymetdârı, hayât-ı fâniyenin hayât-ı bâkiyeye inkılâb etmesi için sa‘y etmektir. Şu hayâtın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise hayât-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde’ ve menşe’ olması cihetindedir. Yoksa, hayât-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek, ânî bir şimşeği sermedî bir güneşe tercîh etmek gibi bir dîvâneliktir.

Hakîkat nazarında herkesten ziyâde hasta olan, maddî ve gāfil doktorlardır. Eğer eczâhâne-i kudsiye-i Kur’âniyeden tiryâk- misâl îmânî ilaçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedâvi ederler, inşâallâh. Senin şu intibâhın senin yarana bir merhem olduğu gibi, seni dahi doktorların marazına bir ilaç yapar.

Hem bilirsin, me’yûs ve ümidsiz bir hastaya ma‘nevî bir teselli, bazen bin ilaçtan daha ziyâde nâfi‘dir. Hâlbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabîb, o bîçâre marîzin elîm ye’sine bir zulmet daha katar. İnşâallâh bu intibâhın seni öyle bîçârelere medâr-ı teselli eder, nûrlu bir tabîb yapar. Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzûmlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftîş etsen, ma‘lûmâtın içinde ne kadar lüzûmsuz, fâidesiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünki ben teftîş ettim, çok lüzûmsuz şeyleri buldum. İşte o fennî ma‘lûmâtı, o felsefî maârifi fâideli, nûrlu, rûhlu yapmak çâresini aramak lâzımdır.

55

Sen dahi Cenâb-ı Hakk’dan bir intibâh iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâl’in hesabına çevirsin. Tâ o odunlara bir ateş verip nûrlandırsın. Lüzûmsuz maârif-i fenniyen, kıymetdâr maârif-i İlâhiye hükmüne geçsin.

Zeki dostum, kalb çok arzu ederdi, ehl-i fennin envâr-ı îmâniye ve esrâr-ı Kur’âniyeye iştiyâk derecesinde ihtiyâcını hissetmek cihetinde Hulûsî Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem Sözler senin vicdanınla konuşabilirler. Her bir Söz’ü, şahsımdan değil, belki Kur’ân’ın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne-i kudsiye-i Kur’âniyeden birer reçetedir farz et. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhebe dâiresini onlar ile aç. Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz. Ben cevâb yazmasam da gücenme. Çünki eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hatta üç senedir kardeşimin çok mektûblarına karşı birtek mektûb yazdım

Saîdü’n-Nûrsî ra

[68]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâdü’l-A‘zam,

Bilhassa dest ü dâmen-i mübâreklerinizi bûs edip, her an ve zaman muhtâç bulunduğum daavât-ı üstâdânelerini niyâz eylerim. Bir hafta evvel Süleymân Efendi kardeşim vâsıtasıyla irsâl buyurulan envâ‘-ı iltifâtâtı şâmil lütufnâme-i ekremîlerini, kemâl-i meserretle alarak mefharetle okudum. Bir fıkrasında, tevâfukāt-ı gaybiye hakkındaki kanâat-i âcizânem suâl buyuruluyor. نَعَمْ, صَدَقْتَ, اَیُّهَا الْاُسْتَاذُالْمُحْتَرَمُ kelimeleriyle icâbet ediyorum. Zîrâ, tevâfukāt-ı gaybiye-i acîbe, bilumûm bir muhît nûrun talebelerini ve hatta talebelerin cemâat-ı müstemialarını mest ü hayran ve medyûn-u secde-i şükrân bırakmıştır. Nûrların şu mu‘ciznümâ kerâmetleri, ancak ve ancak mir’ât-ı Muhammediye asm ile müşâhede edilir. Bu hakîkatin diğer bir muarrifi olan: Âyînedir bu âlem, her şey Hak ile kāim, Mir’ât-ı Muhammed’den asm, Allâh görünür dâim. Hâşiye

56

Şu iki mısrâ‘-ı ma‘nîdârı, perişan arîzamı şereflendirmek niyetiyle derc ediyorum. Bu fakîr ve âciz talebeniz, şu hayretfezâ kerâmet-i Kur’âniye ve i‘câz-ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu bâbda çok düşüncelere dalıyorum. Ve şu tevâfukāt-ı acîbeye müşâbih tevâfukāt, başka kitaplarda bulunur mu maksadıyla çok temâşâ ediyorum, göremiyorum. Görülse de pek nâdir bir hâldedir. Şu hâlde tevâfukāt-ı acîbe-i gaybiye, bir kerâmet-i gaybiye olarak endâmını nûrlarda ızhâr ediyor. Ve lisân-ı hâl ile beşere hitâben diyor ki: Ey benî-Âdem Şu sisli asırda dalâleti ref‘ ve selb edip necât ve saâdeti bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları verd-i Muhammedîye asm tebdîl edecek ve en kestirme ve son derece muhkem ve müstakîm bir tarîk-i selâmet ve necâta sevk edecek pek çok kerâmât ve i‘câzını gösteren, bizim bulunduğumuz deryâ-yı nûrânîdir. Ve âtiyen dehâ derecesinde âsâr-ı hafiye tezâhür edecektir diye nidâ ediyor.

Müsâade-i fâzılâneleriyle bir ma‘rûzâtım daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisnâ ederek merâmımı arz edeceğim. Bendeniz, nûrların müştâk müşterilerinde, daha doğrusu yanık talebelerinde bir tevâfuk-u fevkalâde görüyorum. Çünki enâniyet ve nefsâniyetin şiddetle hükümfermâ bulunduğu şu asırda, hepsinin derece-i ihtiyaç ve iştiyâkı bir, kâffesinin ahlâk ve etvârı bir, umûmunun tarz-ı telakkîsi bir ve yekdiğerine karşı اَخٌ لِاَبٍ وَاُمٍّ den daha kavî bir râbıta-i hakîkiye ile merbût, samîmiyet ve hakîkatperverlikte, âdetâ yekdiğerine müsâbaka eder derecede ciddî ve hâlis, kardeşlikte ta‘kîb ettikleri hatt-ı hareket bir ve daha pek ziyâde birbirine benzeyen tullâb-ı nûrâniyenin bu hârika hâllerini de bu hakîr talebeniz ayrıca bir tevâfukāt-ı gaybiye sırasında görüyorum. Zîrâ İstanbul’dan, İzmir’den, Aydın’dan, Kütahya’dan, Isparta’dan, Eğirdir’den, ilâ âhir muhtelif beldelerden seçilip, bir safta mukayyed bulunan talebelerin aynı hâssaları hâiz olmaları, câlib nazar-ı dikkat olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.

Sabrî

57

[69]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Lütufkâr ve inâyetkâr Üstâdım Hazretleri,

Ramazân-ı Şerîf’in üçüncü Cumartesi günü, sâat on bir buçukta, her bir nüktesi nâ-mütenâhî hikmet ve hakîkat müjdelerini hâvî ve mübeşşir, dokuz nükteli Ramazaniyeyi aldım. Rûhumun fevkalâde muhtâç ve müştâk bulunduğum bu nazîrsiz eser-i pür-nûru, o gece kemâl-i fahr ve sürûrla yazdım. Ve aslını yine Nisli Hâfız Mahmûd Efendi’ye teslîm ettim. Hakkı Efendi’ye götürdü. Ertesi sabah istinsâh ettiğim risâleyi bir daha dikkatle okuyarak, hattımın tevâfukunu tashîh ve Alî Efendi’ye âit bir mektûb yazdım. Tam imza edeceğim esnâda, İslâmköyü’nden bu vazîfeye ma‘nen me’mûr bir adam geldi, Alî Efendi’ye gönderdim. Ve şu ümîdin fevkınde ânî olarak gelen vâsıta-i irsâl, eserin kudsiyetine sarîh ve bâriz bir delîl olduğuna şübhe kalmadı.

Üstâd-ı Azîzim,

Bazen nûrları düşünüp, hakîkaten pek çok hakāik ve hikmetleri ihtivâ ettiklerini görüyordum. Yalnız şu şehr-i rahmet ve mağfiretin ibâdâtından olan sıyâma âit bir mevzû‘ açılmadığını görerek, Üstâdıma bir arîza takdîm etsem ve otuz günden ibâret olan Ramazân-ı Şerîf’e âit Otuzuncu Mektûb olmak üzere, bir niyâzda bulunmak emelinde iken, bir sebebe binâen şu arzumdan ferâgat ettim.

İşte bu def‘a külliyât-ı Nûrdan mebhûsün anha risâle, bu abd-i âcize hitâben, Senin kalbindeki hafî bir arzu ve hissin, bizim levha-i ma‘neviyemizde gāyet büyük harflerle yazılıdır ki, işte is‘âf edildi, tarzında bana ihsân buyuruldu. Fakir de, rûhumun mühim bir ihtiyâcını te’mîn eden, binler hikmet ve müjdeli Ramazaniyeyi alarak, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı inzâl edene secdeler ve Nûrlar dellâl-ı âlîşânına hadsiz teşekkürlerle, borçlu olduğum duâ-yı fâzılânelerine müdâvim bulunduğumu arz eylerim, Efendim Hazretleri.

Sabrî

58

[70]

[Zeki Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey Üstâd-ı muhterem Yirmi Yedinci Söz, müslümanları sa‘y ü gayrete ve bu ulvî dinin hizmetine teşvîk ediyor. Bu risâle sanki ufukta bir hedef, ehl-i îmân için de bir rehber.

Evet, bu söz, kalbler içinde bir iştiyâk, iştiyâk içinde bir nûr olmuş. Otuz Üçüncü Mektûb ise, otuz üç penceresiyle beraber, hakîkat mayasıyla yoğrulmuş bir varlık. Bu kıymetli eser, ulviyet ve kudsiyet içinde, kuvve-i idrâkiyesi hissiz beşere hassâsiyet; ve gaflet perdelerinden hakîkati görmeyen nazarlara kuvvet; hakperest ehl-i îmâna ise, ulviyet bahşediyor.

Hadsiz ihtiyaçlara düşen, zâhire aldanarak maddiyâta saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye’se düşüren zavallılar, bu mukaddes eserin kārii olsunlar. Anlasınlar ki, nereye giderlerse, neye bakarlarsa bir Hâlik-ı A‘zam’ın, bir Rahîm-i Rahmân’ın dâiresinden, hudûdundan, kanunundan ve irâdesinden hârice çıkamazlar. Her mevcûdiyet, her vâkıa, her tahavvülât, her inâyet, her iltifât bir Kadîr-i Zülcelâl’in yed-i zabtındadır.

Demek oluyor ki, en ufak bir zerrede, Sâni‘i i‘lân ettiği cihetle, koca bir kâinâtın saltanatının küçük numûnesi mevcûddur, denilebilir

Zekâî

[71]

[Yine Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Azîz ve büyük Üstâdım,

İki üç günlük sa‘yimin mahsûlünden doğan ve inâyet-i hakla istinsâha muvaffak olduğum On Yedinci Söz’ü tashîh için takdîm ediyorum.

Ey yüce Üstâdım, o On Yedinci Söz ki, mefhûmu nâ-mütenâhî yükselen hakîkatlerdir. Yüzlerce teşekkür Her söz beşeriyetin mübtelâ olduğu mahfî emrâzı gösteriyor. Ve nûrlarıyla teşhîs ederek tedâvi ediyor. Pekâlâ, pek ra‘nâ. Anlıyorum ki, benim gibi yaralı, ma‘nen zarardîde olmuş bir genç için, muhtâç bulunduğum teselliyetkâr şeyler, hep Risâle-i Nûr’dadır. Kalbime teselli nûrlarını serpen Hâlik-ı A‘zam’a binlerce şükür

Zekâî

59

[72]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Sözler, yani Risâle-i Ahmediye asm berâhîni ile yazarken, çok def‘alar kalemi elimden bırakıp, o asr-ı saadet anlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, rûhum vücûdumdan ayrılarak uzaklara gitmiş, bana teselli tuhfeleri getirmiş.

Öyle ya, Azîz Üstâd, asr-ı saâdette değilsek, müştâkıyız. Bu bize kâfî. Hazret-i Muhammed’in asm bize bıraktığı muazzam bir mu‘cizesi bugün elimizde değil mi? O kitap bize, muhtâç ve müştâk bulunduğumuz saâdeti va‘d etmiyor mu? Ona hâlisâne sarıldığımız zaman muhtâç bulunduğumuz zevk-i ma‘nevîyi bize vermiyor mu?

Evet, azîz Üstâdım, bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz, hakîkî insanlara rehber olan o muazzam kitap, o büyük mu‘cize ki, ben maddiyât içinde, dünya cereyânında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sözleri ne güzel teselli etmiş ve bana ne sarsılmaz bir istinâdgâh olmuştur. Hakka nâ-mütenâhî şükürler olsun.

Muhterem Üstâd, bana öyle geliyor ki, ma‘nevî saâdete küşâde bulunan rûhum, kıymetdâr risâleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk-i ma‘nevî, bir saâdet-i ebediye hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.

Üstâdım, işte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibâret kalıyor. Ebediyete, sonsuz saâdet âlemlerine atılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, ben bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def‘ olsun gençlik rüyalarının kâbûslu fırtınaları Üstâdım, duânıza muhtâcım.

Zekâî

[73]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Fazîlet-meâb Üstâdım Efendim,

Nûr sabahı olan Risâle-i Nûr’dan Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözleri istinsâh ederek berâ-yı tashîh, taraf-ı âlîlerine takdîm ediyorum. Mezkûr Sözler ki, kısa oldukları hâlde

60

mefhûmları büyük hisler, ulvî fikirler bahş ediyor. O Sözler ki, her biri ayrı ayrı mecrâlardan cereyân ederek büyük bir deryaya dökülen berrâk ve sâf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların latîf ve ulvî seslerinden hayli derecede istifâde ediyor; ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifâ verici eczâlar istihsâl ediyorum. Kendisini acı bir yoksulluk içinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişâf edememiş kimseleri îkāz etmek emelini taşıdığıma emîn olunuz.

Azîz Üstâdım, anlıyorum ki, kaybolmuş ümidlerimin, hayâtımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf edip, bir fecr-i sabâh ararken, bir nûr-u semâ, bir nûr-u sabah karşımda parladılar. Allâh sizden ebeden râzı olsun ki, kıymetli eserleriniz sâyesinde hayâtın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu sûretle kalbime bir ârâmgâh-ı ma‘nevî buldum diye müstağrak-ı sürûr oluyorum. Hemen Rabbim, Üstâdımızı iki cihânda azîz ve gāyelerine vâsıl eylesin. Âmîn.

Zekâî

[74]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey azîz Üstâd,

Vâkıâ, Sözler’in yazılması husûsunda acele edilmemesi idi. Fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim? Ma‘lûm-u âlîleri, bendeniz bu husûsta ve vazîfelerde çok geç kaldım. Bu cihetleri vuzûh ile görüp idrâk ederken, mümkün mü ki, o ulu pınarın billûrî sularıyla elimi yüzümü yıkamayayım, kalbimi parlatmak için isti‘câl göstermeyeyim?

Cenâb-ı Hakk’ın azîm bir lütfu ki, te’mîn-i maîşetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymetdâr risâleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum. İsti‘câlimin en büyük sebebi, muhtâç bulunduğum tesellîkâr nûrları, o risâlelerde buluyorum.

Nasıl ki, içerisinde tevakkuf imkânı olmayan tünellerden harîs kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihâr ederler. Talebeniz de kezâ, o cihan-kıymet risâleleri ne kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifâde-bahş ve müftehir olacağım.

61

On Altıncı Mektûb’u serâpâ okudum. Mezâhim ve meşakkate karşı gösterdiğiniz sabır ve tevekküle meftûn oldum. O sözleri okudukça, bütün mevcûdiyetim bir ıssızlık içinde parçalanacak zannettim. Tehâcüm-ü ızdırâb için hep güler yüzlü, güzel yüzlü sabırlar temennî ettim.

Yirmi Üçüncü Söz, derinden gelen bir sayha gibi insaniyete bağıran ve insanlara insanlıklarını ihtâr eden ve en âlî makamlara sâhib olmak yollarını gösteren ve kāri’lerini tekâmüle sevk eden ve meşrû‘ aşklar doğuran, ölmez bir teselli hatırasıdır. Sözü uzatmaya başladım. Yirmi Üçüncü Söz’ü lâyıkıyla takdîrden âcizim. Çünki o, bir teselli ve saâdet-i ebediyenin mayasıdır.

Zekâî

[75]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili ve muhterem Üstâdım Efendim,

Bizi maddî ve ma‘nevî tenvîr eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan risâlelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığım bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenâb-ı Hakk’a bî-nihâye teşekkür etmekte, gerek bu şerefe nâil olmaklığıma vesîle olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu husûsta üzerimize terettüb eden vazîfe-i Kur’âniyede muvaffakiyet kazanacağımızı tebşîr etmekte olduğunuzdan dolayı, duyduğum pek büyük bir sürûrla müftehirim. Üstâdım, hakkınızda hatırınıza gelmeyen ni‘metlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî mes‘ûd olmanızı her vakit için duâ etmekteyim.

Muhterem Üstâdım, sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her husûsta engel olmaları, şübhesiz çok müteessir ediyor. Bugünkü hâl yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden bir şey gelmiyor. Nûr deryasının feyizli risâleleri kimin eline geçerse, o zâtı kendine ciddî olarak rabt ettiği gibi, müştâklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Husrev

62

[76]

[Husrev’in Sözler'i yazmaya başladığı zaman yazdığı mektûbun fıkrasıdır]

Muhterem Efendim Hazretleri,

Bu sefer okumaklığımız için irsâl buyurduğunuz iki kitaptan birisini Bekir Ağa’dan aldım. Kitabın birkaç sahîfesini okudum. Ve kitabın bir nüshası kendimde kalmak üzere istinsâh etmeye başladım. Kitap münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadâr eden mesâilden bahsedildiğini ve küçük mektûbların pek büyük hakîkatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefîd oldum.

Altıncı Mektub’a kadar yazılan sözleri bir taraftan yazıyorum, diğer taraftan yazının geçce yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok sürûr beni kaplıyordu. Altıncı Mektûb’a gelince, şu gurbetteki firkatinizin en hazîn kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazîn hazîn ağlamaktan kendini alamamakta idi. Hatta yanımda bulunan vâlideme dahi okudum. Okurken vâlidem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da, acaba tayyedilen kısımdan da biraz yazılsa idi

Husrev

[77]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey azîz Üstâdım,

Atabey’e gelen Ramazân meyvesi olan ve Ramazân-ı Şerîf’in hikmetlerini bildiren Söz, bizi îkāz ve bilmediğimiz hikmetleri tasrîh ediyor. Okuduğum her söz, neşrettiğiniz o ulvî hakîkatler için âciz lisânım tavsîf ve takdîrden âciz kalıyor. Ve görüyor ve anlıyorum ve öyle îmân ediyorum ki, bir zaman gelecek, bu Risâlâtü’l-Envâr ve Mektûbâtü’n-Nûr, için için ateşlenen, feverân eden bir dağ gibi harâretle nûr-efşân bir menba‘ kuvvetine tesâhub edecek. Belki de etmiştir. Bir düğmesine basmakla her tarafı ziyâya müstağrak eden bir elektrik dinamosu gibi kendinden çok uzak mesâfeleri îkāz ve irşâd nûrlarıyla ihâta edecektir.

Zekâî

63

[78]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Muhterem Efendim, Sevgili Üstâdım,

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un bu kısmını nasıl bulduğum ferman buyuruluyor. Bu husûsta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyân edebilirim? Risâlelerin her birisinin nûrları bir, fakat mevzu‘ları ayrı, güzellikleri ayrı, latîflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu risâlenin de nûru bir diğer risâleler gibi her tarafı parlak ve her köşesi güzeldir. Bilhassa rûhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hâl-i müessif dolayısıyla, sevgili Üstâdımdan bir şifâ-yı âcil bekliyordum. Bu şifâyı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de, binler maslahat ve fâideleri içinde yalnız bir maslahat için bile olmadığı hâlde tebdîl edilen şeâir-i İslâmiyeden bazıları, bizi çok me’yûs ve müteessir ediyor.

Fakat sevgili Üstâdım, zaman takarrüb etmiş olmalı ki, bir taraftan mülhidlerin tecâvüzleri ziyâdeleştikçe, diğer taraftan muhterem Üstâdımızın, Kur’ân’ın feyziyle nâil olduğu hakîkat deryasından kükreyip gelen gizli hakāiki ızhâr etmesi bizim sevincimizi artırmaktadır. Mâdem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarûreti vardır, Biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizâr etmekteyiz.

Husrev

[79]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili, Muhterem Üstâdım,

Kıymetdâr Üstâdım, Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektûbdan duyduğum sürûru ta‘rîf etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisânı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektûbunuzu tefeyyüz ediyor ve rûhum sizinle yaşadığı hâlde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyorum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, yazı yazmak veyâhûd risâleleri okumakla teskîn edebiliyorum. Zaman oluyor, kalbim mütemâdiyen ağlıyor.

64

Âh sevgili Üstâdım Sizden pek büyük istirhâmım budur ki, beni affediniz. İki-üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum hâlde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, rûhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyorum. Güyâ bir şey arıyorum.

Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum, daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın? Henüz bir sene olmadı, iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rüyâ-yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine ta‘yîn edilmiş ve işe mübâşeret etmiştim. Bu rüya tarihinden iki ay sonra risâleleri yazmaya başladım. Ve bilhassa Yirmi Sekizinci Mektûb’un Yedinci ve Sekizinci Mes’eleleri'nde, hizmetimizin makbûliyeti ve rızâ-yı İlâhî dâhilinde olduğu pek açık bir lisânla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstâdım, Allâh sizden ebeden râzı olsun. Âmîn

Husrev

[80]

[Husrev’e hitâben yazılan bir mektûbdur]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ وَعَلٰی وَالِدَتِكَ وَعَلٰٓی اَخٖیكَ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, mübârek, sıddîk kardeşim,

Evvelâ: Sözler’e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübârek rüya çok güzeldir, hem hakîkattir. Evet, kardeşim, sen bir bahçe-i ebedî olan Kur’ân-ı Hakîm’in cennetinden, gül-ü Muhammedî asm nâmında, hadsiz nûrânî hakîkatlerin fabrikası hükmünde, tefsîr-i hakāik-i Kur’âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat-i mübâreke içinde en hâs ve en yüksek mertebeye kâtib ta‘yîn edildiğine, o rüya beşâret verdiği gibi, biz de beşâret ediyoruz.

Sâniyen: Bu def‘a bize yazdığın Mu‘cizât-ı Ahmediye asm risâlesi çok hârika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk-i hakîkî hisseder. Demek oluyor ki, ma‘nevî, hâlis, samîmî hisler, maddî nakışlar sûretinde kendini hissettiriyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç