BARLA LÂHİKASI

47

[62]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Yirmi Sekizinci Mektûb’un Dördüncü Mes’elesi’ni dört gün evvel, İkinci ve Üçüncü Mes’elesi’ni ve melfûflerini dün almakla bahtiyar oldum.

Evvelen: Muhterem Sabrî Efendi Hazretleri’nin, hakk-ı âcizîde ibrâz buyurduğu azîm teveccüh ve takdîr-i üstâdâneleriyle de müsbet tevâzu‘ları münâsebetiyle birkaç söz söylemeye müsâadenizi ricâ ediyorum. Şöyle ki:

Bu fakîr-i pür-taksîr kardeşinizde, çok mükerrem ve muazzez tanıdığı Üstâdının bazı hasletlerinden denizden katre nisbetinde vardır. Bu cümleden olmak üzere Üç Hâlimi arz edeceğim:

Birisi: Tâ küçük yaştan beri lütf-u hakla Kur’ân’ın hakîkatine merâk etmiş ve taharrî-i hakîkat yolunda bulunmuş, aradığımı Eğirdir’de Üstâd-ı muhteremimin neşre vâsıta olduğu Sözler ünvanlı nûrlarda bulmuşumdur. Bu buluş, evvel-i emirde beni çirkâbdan selâmete, felâketten saâdete, zulmetten nûra çıkardığı için, nûrlara ve Hazret-i Kur’ân’a ve bu nûrların izn-i hakla nâşiri, mübelliği, vâizi ve dellâlı olan Üstâdıma o andan i‘tibâren rûhumda lâyetezelzel bir muhabbet ve bir alâka ve bir merbûtiyet husûle gelmişdir. Yüz bin kerre hamd ve şükür olsun. Nûrlarla alâkadâr olduğum zamanlar, dünyevî bütün lezzetlerin fevkınde büyük bir zevk ve havâssımda azîm bir şevk hissediyorum.

İkincisi: Ubûdiyetin iktizâ ettiği, bu nûrlardan aldığım derslerin delâlet ettiği cihetle bütün kusurları, tekmîl fenâlıkları nefsimden; ve iyilikleri Allah’dan biliyorum. Nûrlara ve Kur’ân’a hizmeti hasbî olarak arzu ediyorum ve neşrine muvaffak olamadığım için çok müteessir oluyorum. Bu hâlime de şükürler olsun.

Üçüncü hâl ve hakîkî şahsiyetim: Bunu ta‘rîf etmeye cidden hicab duyarım. Hemen Cenâb-ı Allâh’dan dilerim, beni ve bütün kardeşlerimizi nefis ve cin ve ins şeytânlarının mekirlerinden muhâfaza eylesin ve dalâlete sapanlardan eylemesin. Âmîn

48

Benim kardeşlerim, Hâşiye Üstâdımın kardeş ve talebeleri olan zâtlar, şübhesiz birinci ve ikinci hâli rûhlarında hissederler. Öyle ise beşerde, bilhassa mü’minlerdeki hâsselerin inkişâfı tahdîd edilemeyeceği için, tevfîk-i Hudâ ile bir kerre bu yola girenler, nefis ve şeytanlarına bu âciz, fakîr ve bîçâre kadar mağlûb olmayacakları cihetle, terakkî ve istifâdeleri de o nisbette ziyâde olur. Muhterem Üstâdım bu kusûrlu talebesine teveccühü, insanlara, mü’minlere, mü’minlerin bilhassa benim gibi muhtaçlarına derece-i şefkate ve benim ihtiyacım en çok olduğuna delîl ve misâldir.

Hulâsa: Bana liyâkatimin çok fevkınde hüsn-ü zanneden ve teveccüh gösteren azîz ve muhterem ve mütevâzi‘ Sabrî kardeş Bil ki çok günâhkâr, çok âciz, fakîr, müflis, ümmet-i Muhammedden asm bir abdim. Duâlarınıza çok muhtâcım. Acz ve fakr arzuhâlini kabûl ettirerek hazîne-i hâssa-i Kur’ândan âleme muhtelif nâm ve tarz ve şekillerde cevherler teşhîrine muvaffak olan dellâl-ı Kur’ânın kudsî hizmetinde kendisine yardım, en büyük emelim ve en ciddî temennîm, en mukaddes niyetimdir. Bu niyetim sebebiyle nûrlarla meşgul olmak saâdetine mazhar olduğum dakikalarında, hilâf-ı me’mûl bazı sözler kendiliğinden kalbime ve kaleme gelmektedir ki, bu ma‘rifet benim değil, elbette, muhakkak ve mutlak Hazret-i Kur’ân’dan lemeân eden nûrlara âittir. Öyle ise, asıl üstâd Kur’ân’dır. Üstâd-ı muhteremimiz, elyak ve elhak muarrifi, mübelliği ve müderrisidir. Biz muhtaçlar, fırsatı ganîmet bilmeli, cevherleri almalı, kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde medar-ı saâdetimiz olacak olan bu nûrlara alâ-kaderi’t-tâka neşre çalışarak muhâfazasını kuvvetleştirmeliyiz

وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ

Sâniyen: Mektûbât’ın küçüklerinden on üçünü hâvî husûsî mektûblar mecmûasını aldım. Bu vesîle ile mâzîyi hâl yerine koyarak, derin ma‘nâlı, şirin sohbetinizi bir kerre daha şevkle dinlemiş oldum. Zâten ben o vakitlerin mâzîde kalmasına râzı değilim. Her vakit hâl gibi mütâlaa ediyorum. Mâzî, hâl, müstakbel; bunlar da i‘tibârî birer taksîm değil mi? Ehl-i zevk için bu taksîme ihtiyâç kalmıyor.

49

Sâlisen: Yirmi Sekizinci Mektûb’un sekiz mes’elesinden birincisi, bana âit rüya hakkında kıymetli bir ders vermiş. وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا âyetine güzel bir tefsîr, nihâyet ma‘nâsı zâhir olmuş rüyaya hoş bir ta‘bîr olmuştur. Nevme âit âyeti pek âlî ve münâsib bir sûrette tefsîrinizle, başta herkesten ziyâde muhtâç Hulûsî’niz olduğu hâlde, bütün Risâle-i Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr müstemi‘lerine, kāri’lerine fâideli, zevkli, esaslı, ciddî, vecîz ve belîğ bir ders daha vermiş oldunuz.

Şûrâya bir işâret etmek isterim: Kur’ân’ın kerâmetine bir nokta, bir zerre daha ilâve ediyorum. Gerek Eğirdir’de, gerek burada bazen zihnime bir şey gelir ve kendisiyle hayli meşgul ettirir. Hemen ilk mektûbunuzda benim zihnimi işgāl eden bu şeyin cevâbını bulurum. Bu, birde, beşte kalmadı, çok taaddüd etti. Onun için diyorum ki, kerâmet-i Kur’âniyedir.

İkinci Mes’ele: Güzel ve ulvî bir ders olmakla beraber, bir cihet daha hâtıra geliyor. Hizbüşşeytânın avenesi tâ buralardan dolaşarak sâhte ve şaşırtıcı hareketlerle arka çevirmek istemeleridir. Bu sebeble şifâhâne-i Kur’ânın anahtarı, inâyet-i İlâhiye ile elinde bulunan sevgili Üstâdımızın bu zehirlere de ilaç yetiştirmesi ve silâhhâne-i Kur’ândan aldığı acîb silâhlarla mübâreze etmesi nev‘inden güzel ve bedî‘ üslûb ile ve hârika temsîlât ile bulunuşu, hakîkaten şâyân-ı menn ü şükrândır. Allâh sizden çok râzı olsun.

Üçüncü Mes’ele: Hakîkaten çok güzel, çok hoş, çok vâzıhtır. Bu mes’eleyi beş noktaya ayırmakla, sanki İslâm’ın beş rüknünü hatırlatmış, selâmet için beş esası göstermişsiniz. Hem bunu dostlarınıza ve kalben sizden bir şey bekleyenlere, suâl-i mukaddere cevâb nev‘inden kaleme almışsınız. Fakat hüsn-ü zanna mesâğ veriyorsunuz. Niyetle me’cûr ve fâide-mend olacağını ihtâr ediyorsunuz. Sâil buna da râzı. Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı zâten bu derde ilaç vermekte ve bu yaraya merhem vurmakta, bu arzuya çâre bulmaktadır

Sözler ile kuvvetü’z-zahr olduğunuz mü’minler, bataklıktan çıkardığınız mütehayyirler, ayılttığınız sarhoşlar, iâde-i şuûr ettirdiğiniz dîvâneler, şu zamanda Kur’ân’dan daha iyi mürşid olamayacağına inandırdığınız hakîkate müştâk insanlar,

50

ilzâm ettiğiniz münâfıklar, mülhidler, hatta kaçırdığınız şeytanları her gözü olan ve bakan gördü. Akıldan nasîbi olan anladı. Ve kalbi bozulmayan inandı. Bu azîm muvaffakiyâtın sırrı, acz yolunun rehberi olan Kur’ân’ın ve nûrların dellâlının gösterdiği hakîkî acze karşı Hâlik’ın ihsânındadır.

وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ: âyet-i celîlesine istinâden, Her ne matlûbunuz varsa Kur’ân’dadır. Buna muvaffak olmak için, nûrlarla alâkadâr olmak, Kur’ân’a hâdim olmak, Allâh’a karşı ciddî acz-i tâm içinde bulunduğunu anlamak ve bütün mevcûdiyetiyle kabûl etmekle olur diye mütemâdiyen mü’minleri bu kestirme, selâmetli ve saâdetli yola çağıran Üstâdımızdan Allâh-ü Zülcelâl Hazretleri ebeden râzı olsun. Dünyevî ve uhrevî bütün muradlarını hâsıl etsin. Ümmet-i Muhammed’e asm bağışlasın. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.

Duânıza cümlemiz muhtâcız, duânızda bulunmak hepimizin borcudur. Sabrî Efendi kardeşimiz ne güzel takdîr etmiş Mâşâllâh, mâşâllâh Kimin haddidir ki, bu nûrlarda yanlış bulsun. Evet, bazı ibâreler belki edebiyât denilen şeye tam muvâfık düşmüyor. Bunda da isâbet var. Çünki edebiyât satılmıyor, Kur’ân’dan nûrlar gösteriliyor. Bu fakîr kardeşiniz bu sözü okuduğum zaman, Üstâdımı temsîl eder bir hâl alıyorum. Ta‘bîrâtınızla, şîvenizle okumak bana o kadar zevkli ve lezzetli geliyor ki, ta‘rîf edemem. Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günâh işliyor telakkî ediyorum. Bazen verdiğiniz salâhiyetin ma‘nevî kuvvetiyle nâmınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor ve kaldırabiliyorum. İşte bendeki telakkî ve te’sîr bu mâhiyettedir.

Bu mektûbu müsvedde ettiğim vakit, tam bu anda, müezzin minârede Allâhü Ekber demişti. Ben de Allâhü Ekber Celle Celâlühû ile mukābele etmiştim. Bu hâl, işteki kudsiyete açık bir işâret değil mi?

Dördüncü Husûsî Bir Mes’ele: Eski Saîd lisânıyla da olsa, ne kadar muvâfık silâhı isti‘mâl ediyorsunuz, bârekallâh Ma‘nevî taşlarınız وَمَا رَمَیْتَ اِذْ رَمَیْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰی âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere hedeflerine isâbet ettiğine kāniim. Allâh böylelerin şerlerini kudret kılıcı ile kessin. Böyle zâlimleri Kahhâr ismine tevdî‘ ederiz. Hizmette fütûrum yok. Fakat mâni‘lerin hadd ü pâyânı yok. Fakat dünyayı sırtıma yükleseler, her tarafı ateşle sarsalar, bu ulvî düşünceme mâni‘ olamazlar. Ama gönül buna râzı değil,

51

çok şeyler arzu ediyor. Ne çâre, nefis ve cin ve ins şeytanları müdhiş topuzlarla karşıma dikildiklerinden, ister istemez mücâdeleye mecbûrum, hakîkî hizmetten geri kalıyorum. Buna ne kadar müteessif olsam azdır. وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

Hulûsî

[63]

[Altı sene kemâl-i sadâkatle, ciddî olarak hizmet eden ve hârika olarak benim gibi bir asabî adamı hiç bir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtibliğini dâimâ yapan Süleymân Efendi’nin fıkrasıdır]

Efendim Hazretleri,

Evvelen Mübârek ellerinizden öper ve mukaddes duâlarınızı beklerim. Fakîr hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleymân, şimdiye kadar te’lîf olunan mübârek nûrları birer birer mütâlaa ederek, her birisinden ayrı ayrı ve büyük büyük nûrlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifâde ettim. O nûrlar uhrevî yolumu irâe ettiler. Allâh sizden râzı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksânlarımı gösterdiler, teşekküründe âcizim. O nûrları temsîl ve tasvîr edecek kudreti kendimde görmediğimden, rûhumu yoklayarak hissiyât-ı kalbiyemi şöyle tasvîr etmeye min gayr-i haddin cür’et eyleyeceğim. Hatâ vâki‘ olursa da affımı istirhâm ediyorum.

Efendim, görmüş olduğum Risâle-i Nûr deryasındaki lezzet ve saâdetin dünyada hiç emsâlini görmediğim gibi, kendi vicdânî muhâkemem netîcesinde kat‘iyen anladım ki, o risâleler, her biri başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsîr-i Kur’ândır. Mahlûkāt içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakîkat noktasında insaniyetten sukūt eden ve serâpâ ma‘nevî yaralar içinde bulunan insanlara bu nûrların mütâlaası, serî‘, şifâlı bir ilaç ve yaralarına gāyet nâfi‘ bir tiryâk ve merhem olduğunu ufacık karîhamla anlayabildim. Bu nûrların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek i‘tikādındayım. Ve inşâallâh Avrupa’ya karşı dahi Kur’ân’ın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.

Tekrar ellerinizi öperek, duânızı isterim, Efendim Hazretleri.

Süleymân

52

[64]

[Şu fıkra aklen Hulûsî, kalben Sabrî, vicdânen Husrev hükmünde olan Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

Bu def‘a Süleymân Efendi vâsıtasıyla Yirmi Beşinci Söz’ü, tashîh olunmak üzere huzûr-u âlînize takdîm ediyorum. İ‘câz-ı Kur’ân elhak bir şâheserdir. İhtivâ ettiği hayret-bahş hakāik i‘tibâriyle âsâr-ı âliyenizin en mühimmidir. Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm okudum. Çok mükemmel ve rûha ulviyet ve inkişâf bahşeden çok kıymetdâr bir eserdir. Şu kadar ki, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm en büyüğü Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân olduğuna göre, i‘câz-ı Kur’ân’ın rûhumda husûle getirdiği tebeddülât ve münderecâtından ettiğim istifâde çok azîmdir. Bu eserinizle وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ âyet-i celîlesinin muhtevî olduğu şumûllü ve pek azametli olan maânî-i ulviye isbat edilmiş oluyor. Bugünkü terakkıyât-ı fenniye ve ihtirâât-ı beşeriyeyi kendi mahsûlât-ı fikriyeleri addeden ve hazîne-i hakāik olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı mühmel bırakarak Avrupa’dan ilim ve irfân dilenciliği yapan ve akıllı geçinen gāfiller, beşerin dünyevî ve uhrevî saâdetini te’mîn edecek maâliyât ve desâtîr-i muazzama ile memlû bulunan bu âsâr-ı muhteşemeyi bir nazar-ı insâf ve bir teyakkuz-u ârifâne ile mütâlaa etselerdi, dalmış oldukları hâb-ı gafletten pek çabuk uyanacaklardı. Fakat, heyhât, bizler arpa anbarı içinde açlıktan ölen tavuklara benzeriz. Elimizde bir mecmûa-i hakāik dururken ona karşı göz yumar ve başkalarından istiâne ederiz.

İ‘câz-ı Kur’ân’ın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır. Kalemim onu tavsîften âcizdir. Kudret-i kalemiyem olsaydı, hakkını vermeye çalışırdım. Olmadığı için âcizâne olarak sözümü kesiyorum.

Kemâl-i hürmetle mübârek ellerinizden öperim ve hizmet-i Kur’ânda sâbit olmam hakkındaki duânızı taleb ve istirhâm ederim, Efendim.

Re’fet

53

[65]

[Âsım Bey’in fıkrasıdır]

Envâr-ı Kur’âniye mîzân ve burhânlarından ve kıymeti takdîr edilemeyen Sözler nâmındaki risâle-i şerîfeler fakîri ihyâ ediyor, kalbimi nûrlandırıyor. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Çoktan beri aramakta iken, lehü’l-hamd, Cenâb-ı Hakk Sözler’i bu fakîre ihsân buyurdu. Kalb ve gönlüme âciz kalemim ve kālim tercüman olamıyor.

Âsım

[66]

[Saîd’in bir fıkrasıdır ]

Bahtiyar kardeşim Husrev,

Şu risâle Hâşiye bir meclis-i nûrânîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma‘nen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şâkirdleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hazîne-i kudsiyesinin sandukçaları olan risâlelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Her biri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterîlerine orada gösteriyor. Bârekallâh, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.

Saîdü’n-Nûrsî

54

[Yirmi Yedinci Mektûb’un Üçüncü Zeyli]

[67]

[Saîd’in bir fıkrasıdır]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Nûr risâlelerine çok müştâk ve onların mütâlaasından intibâha düşen bir doktora yazılan mektûbdur. Bu Üçüncü Zeyl'e çendân münâsebeti azdır. Fakat kardeşlerimin fıkraları içinde bu da benim bir fıkram olsun.

Merhaba, ey kendi hastalığını teşhîs edebilen bahtiyar doktor, samîmî ve azîz dostum

Senin harâretli mektûbunun gösterdiği intibâh-ı rûhî şâyân-ı tebrîktir. Biliniz ki, mevcûdât içinde en kıymetdâr, hayattır. Ve vazîfeler içinde en kıymetdâr, hayâta hizmettir. Ve hıdemât-ı hayatiye içinde en kıymetdârı, hayât-ı fâniyenin hayât-ı bâkiyeye inkılâb etmesi için sa‘y etmektir. Şu hayâtın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise hayât-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde’ ve menşe’ olması cihetindedir. Yoksa, hayât-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek, ânî bir şimşeği sermedî bir güneşe tercîh etmek gibi bir dîvâneliktir.

Hakîkat nazarında herkesten ziyâde hasta olan, maddî ve gāfil doktorlardır. Eğer eczâhâne-i kudsiye-i Kur’âniyeden tiryâk- misâl îmânî ilaçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedâvi ederler, inşâallâh. Senin şu intibâhın senin yarana bir merhem olduğu gibi, seni dahi doktorların marazına bir ilaç yapar.

Hem bilirsin, me’yûs ve ümidsiz bir hastaya ma‘nevî bir teselli, bazen bin ilaçtan daha ziyâde nâfi‘dir. Hâlbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabîb, o bîçâre marîzin elîm ye’sine bir zulmet daha katar. İnşâallâh bu intibâhın seni öyle bîçârelere medâr-ı teselli eder, nûrlu bir tabîb yapar. Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzûmlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftîş etsen, ma‘lûmâtın içinde ne kadar lüzûmsuz, fâidesiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünki ben teftîş ettim, çok lüzûmsuz şeyleri buldum. İşte o fennî ma‘lûmâtı, o felsefî maârifi fâideli, nûrlu, rûhlu yapmak çâresini aramak lâzımdır.

55

Sen dahi Cenâb-ı Hakk’dan bir intibâh iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâl’in hesabına çevirsin. Tâ o odunlara bir ateş verip nûrlandırsın. Lüzûmsuz maârif-i fenniyen, kıymetdâr maârif-i İlâhiye hükmüne geçsin.

Zeki dostum, kalb çok arzu ederdi, ehl-i fennin envâr-ı îmâniye ve esrâr-ı Kur’âniyeye iştiyâk derecesinde ihtiyâcını hissetmek cihetinde Hulûsî Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem Sözler senin vicdanınla konuşabilirler. Her bir Söz’ü, şahsımdan değil, belki Kur’ân’ın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne-i kudsiye-i Kur’âniyeden birer reçetedir farz et. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhebe dâiresini onlar ile aç. Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz. Ben cevâb yazmasam da gücenme. Çünki eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hatta üç senedir kardeşimin çok mektûblarına karşı birtek mektûb yazdım

Saîdü’n-Nûrsî ra

[68]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâdü’l-A‘zam,

Bilhassa dest ü dâmen-i mübâreklerinizi bûs edip, her an ve zaman muhtâç bulunduğum daavât-ı üstâdânelerini niyâz eylerim. Bir hafta evvel Süleymân Efendi kardeşim vâsıtasıyla irsâl buyurulan envâ‘-ı iltifâtâtı şâmil lütufnâme-i ekremîlerini, kemâl-i meserretle alarak mefharetle okudum. Bir fıkrasında, tevâfukāt-ı gaybiye hakkındaki kanâat-i âcizânem suâl buyuruluyor. نَعَمْ, صَدَقْتَ, اَیُّهَا الْاُسْتَاذُالْمُحْتَرَمُ kelimeleriyle icâbet ediyorum. Zîrâ, tevâfukāt-ı gaybiye-i acîbe, bilumûm bir muhît nûrun talebelerini ve hatta talebelerin cemâat-ı müstemialarını mest ü hayran ve medyûn-u secde-i şükrân bırakmıştır. Nûrların şu mu‘ciznümâ kerâmetleri, ancak ve ancak mir’ât-ı Muhammediye asm ile müşâhede edilir. Bu hakîkatin diğer bir muarrifi olan: Âyînedir bu âlem, her şey Hak ile kāim, Mir’ât-ı Muhammed’den asm, Allâh görünür dâim. Hâşiye

56

Şu iki mısrâ‘-ı ma‘nîdârı, perişan arîzamı şereflendirmek niyetiyle derc ediyorum. Bu fakîr ve âciz talebeniz, şu hayretfezâ kerâmet-i Kur’âniye ve i‘câz-ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu bâbda çok düşüncelere dalıyorum. Ve şu tevâfukāt-ı acîbeye müşâbih tevâfukāt, başka kitaplarda bulunur mu maksadıyla çok temâşâ ediyorum, göremiyorum. Görülse de pek nâdir bir hâldedir. Şu hâlde tevâfukāt-ı acîbe-i gaybiye, bir kerâmet-i gaybiye olarak endâmını nûrlarda ızhâr ediyor. Ve lisân-ı hâl ile beşere hitâben diyor ki: Ey benî-Âdem Şu sisli asırda dalâleti ref‘ ve selb edip necât ve saâdeti bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları verd-i Muhammedîye asm tebdîl edecek ve en kestirme ve son derece muhkem ve müstakîm bir tarîk-i selâmet ve necâta sevk edecek pek çok kerâmât ve i‘câzını gösteren, bizim bulunduğumuz deryâ-yı nûrânîdir. Ve âtiyen dehâ derecesinde âsâr-ı hafiye tezâhür edecektir diye nidâ ediyor.

Müsâade-i fâzılâneleriyle bir ma‘rûzâtım daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisnâ ederek merâmımı arz edeceğim. Bendeniz, nûrların müştâk müşterilerinde, daha doğrusu yanık talebelerinde bir tevâfuk-u fevkalâde görüyorum. Çünki enâniyet ve nefsâniyetin şiddetle hükümfermâ bulunduğu şu asırda, hepsinin derece-i ihtiyaç ve iştiyâkı bir, kâffesinin ahlâk ve etvârı bir, umûmunun tarz-ı telakkîsi bir ve yekdiğerine karşı اَخٌ لِاَبٍ وَاُمٍّ den daha kavî bir râbıta-i hakîkiye ile merbût, samîmiyet ve hakîkatperverlikte, âdetâ yekdiğerine müsâbaka eder derecede ciddî ve hâlis, kardeşlikte ta‘kîb ettikleri hatt-ı hareket bir ve daha pek ziyâde birbirine benzeyen tullâb-ı nûrâniyenin bu hârika hâllerini de bu hakîr talebeniz ayrıca bir tevâfukāt-ı gaybiye sırasında görüyorum. Zîrâ İstanbul’dan, İzmir’den, Aydın’dan, Kütahya’dan, Isparta’dan, Eğirdir’den, ilâ âhir muhtelif beldelerden seçilip, bir safta mukayyed bulunan talebelerin aynı hâssaları hâiz olmaları, câlib nazar-ı dikkat olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.

Sabrî

57

[69]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Lütufkâr ve inâyetkâr Üstâdım Hazretleri,

Ramazân-ı Şerîf’in üçüncü Cumartesi günü, sâat on bir buçukta, her bir nüktesi nâ-mütenâhî hikmet ve hakîkat müjdelerini hâvî ve mübeşşir, dokuz nükteli Ramazaniyeyi aldım. Rûhumun fevkalâde muhtâç ve müştâk bulunduğum bu nazîrsiz eser-i pür-nûru, o gece kemâl-i fahr ve sürûrla yazdım. Ve aslını yine Nisli Hâfız Mahmûd Efendi’ye teslîm ettim. Hakkı Efendi’ye götürdü. Ertesi sabah istinsâh ettiğim risâleyi bir daha dikkatle okuyarak, hattımın tevâfukunu tashîh ve Alî Efendi’ye âit bir mektûb yazdım. Tam imza edeceğim esnâda, İslâmköyü’nden bu vazîfeye ma‘nen me’mûr bir adam geldi, Alî Efendi’ye gönderdim. Ve şu ümîdin fevkınde ânî olarak gelen vâsıta-i irsâl, eserin kudsiyetine sarîh ve bâriz bir delîl olduğuna şübhe kalmadı.

Üstâd-ı Azîzim,

Bazen nûrları düşünüp, hakîkaten pek çok hakāik ve hikmetleri ihtivâ ettiklerini görüyordum. Yalnız şu şehr-i rahmet ve mağfiretin ibâdâtından olan sıyâma âit bir mevzû‘ açılmadığını görerek, Üstâdıma bir arîza takdîm etsem ve otuz günden ibâret olan Ramazân-ı Şerîf’e âit Otuzuncu Mektûb olmak üzere, bir niyâzda bulunmak emelinde iken, bir sebebe binâen şu arzumdan ferâgat ettim.

İşte bu def‘a külliyât-ı Nûrdan mebhûsün anha risâle, bu abd-i âcize hitâben, Senin kalbindeki hafî bir arzu ve hissin, bizim levha-i ma‘neviyemizde gāyet büyük harflerle yazılıdır ki, işte is‘âf edildi, tarzında bana ihsân buyuruldu. Fakir de, rûhumun mühim bir ihtiyâcını te’mîn eden, binler hikmet ve müjdeli Ramazaniyeyi alarak, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı inzâl edene secdeler ve Nûrlar dellâl-ı âlîşânına hadsiz teşekkürlerle, borçlu olduğum duâ-yı fâzılânelerine müdâvim bulunduğumu arz eylerim, Efendim Hazretleri.

Sabrî

58

[70]

[Zeki Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey Üstâd-ı muhterem Yirmi Yedinci Söz, müslümanları sa‘y ü gayrete ve bu ulvî dinin hizmetine teşvîk ediyor. Bu risâle sanki ufukta bir hedef, ehl-i îmân için de bir rehber.

Evet, bu söz, kalbler içinde bir iştiyâk, iştiyâk içinde bir nûr olmuş. Otuz Üçüncü Mektûb ise, otuz üç penceresiyle beraber, hakîkat mayasıyla yoğrulmuş bir varlık. Bu kıymetli eser, ulviyet ve kudsiyet içinde, kuvve-i idrâkiyesi hissiz beşere hassâsiyet; ve gaflet perdelerinden hakîkati görmeyen nazarlara kuvvet; hakperest ehl-i îmâna ise, ulviyet bahşediyor.

Hadsiz ihtiyaçlara düşen, zâhire aldanarak maddiyâta saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye’se düşüren zavallılar, bu mukaddes eserin kārii olsunlar. Anlasınlar ki, nereye giderlerse, neye bakarlarsa bir Hâlik-ı A‘zam’ın, bir Rahîm-i Rahmân’ın dâiresinden, hudûdundan, kanunundan ve irâdesinden hârice çıkamazlar. Her mevcûdiyet, her vâkıa, her tahavvülât, her inâyet, her iltifât bir Kadîr-i Zülcelâl’in yed-i zabtındadır.

Demek oluyor ki, en ufak bir zerrede, Sâni‘i i‘lân ettiği cihetle, koca bir kâinâtın saltanatının küçük numûnesi mevcûddur, denilebilir

Zekâî

[71]

[Yine Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Azîz ve büyük Üstâdım,

İki üç günlük sa‘yimin mahsûlünden doğan ve inâyet-i hakla istinsâha muvaffak olduğum On Yedinci Söz’ü tashîh için takdîm ediyorum.

Ey yüce Üstâdım, o On Yedinci Söz ki, mefhûmu nâ-mütenâhî yükselen hakîkatlerdir. Yüzlerce teşekkür Her söz beşeriyetin mübtelâ olduğu mahfî emrâzı gösteriyor. Ve nûrlarıyla teşhîs ederek tedâvi ediyor. Pekâlâ, pek ra‘nâ. Anlıyorum ki, benim gibi yaralı, ma‘nen zarardîde olmuş bir genç için, muhtâç bulunduğum teselliyetkâr şeyler, hep Risâle-i Nûr’dadır. Kalbime teselli nûrlarını serpen Hâlik-ı A‘zam’a binlerce şükür

Zekâî

59

[72]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Sözler, yani Risâle-i Ahmediye asm berâhîni ile yazarken, çok def‘alar kalemi elimden bırakıp, o asr-ı saadet anlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, rûhum vücûdumdan ayrılarak uzaklara gitmiş, bana teselli tuhfeleri getirmiş.

Öyle ya, Azîz Üstâd, asr-ı saâdette değilsek, müştâkıyız. Bu bize kâfî. Hazret-i Muhammed’in asm bize bıraktığı muazzam bir mu‘cizesi bugün elimizde değil mi? O kitap bize, muhtâç ve müştâk bulunduğumuz saâdeti va‘d etmiyor mu? Ona hâlisâne sarıldığımız zaman muhtâç bulunduğumuz zevk-i ma‘nevîyi bize vermiyor mu?

Evet, azîz Üstâdım, bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz, hakîkî insanlara rehber olan o muazzam kitap, o büyük mu‘cize ki, ben maddiyât içinde, dünya cereyânında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sözleri ne güzel teselli etmiş ve bana ne sarsılmaz bir istinâdgâh olmuştur. Hakka nâ-mütenâhî şükürler olsun.

Muhterem Üstâd, bana öyle geliyor ki, ma‘nevî saâdete küşâde bulunan rûhum, kıymetdâr risâleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk-i ma‘nevî, bir saâdet-i ebediye hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.

Üstâdım, işte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibâret kalıyor. Ebediyete, sonsuz saâdet âlemlerine atılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, ben bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def‘ olsun gençlik rüyalarının kâbûslu fırtınaları Üstâdım, duânıza muhtâcım.

Zekâî

[73]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Fazîlet-meâb Üstâdım Efendim,

Nûr sabahı olan Risâle-i Nûr’dan Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözleri istinsâh ederek berâ-yı tashîh, taraf-ı âlîlerine takdîm ediyorum. Mezkûr Sözler ki, kısa oldukları hâlde

60

mefhûmları büyük hisler, ulvî fikirler bahş ediyor. O Sözler ki, her biri ayrı ayrı mecrâlardan cereyân ederek büyük bir deryaya dökülen berrâk ve sâf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların latîf ve ulvî seslerinden hayli derecede istifâde ediyor; ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifâ verici eczâlar istihsâl ediyorum. Kendisini acı bir yoksulluk içinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişâf edememiş kimseleri îkāz etmek emelini taşıdığıma emîn olunuz.

Azîz Üstâdım, anlıyorum ki, kaybolmuş ümidlerimin, hayâtımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf edip, bir fecr-i sabâh ararken, bir nûr-u semâ, bir nûr-u sabah karşımda parladılar. Allâh sizden ebeden râzı olsun ki, kıymetli eserleriniz sâyesinde hayâtın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu sûretle kalbime bir ârâmgâh-ı ma‘nevî buldum diye müstağrak-ı sürûr oluyorum. Hemen Rabbim, Üstâdımızı iki cihânda azîz ve gāyelerine vâsıl eylesin. Âmîn.

Zekâî

[74]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ey azîz Üstâd,

Vâkıâ, Sözler’in yazılması husûsunda acele edilmemesi idi. Fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim? Ma‘lûm-u âlîleri, bendeniz bu husûsta ve vazîfelerde çok geç kaldım. Bu cihetleri vuzûh ile görüp idrâk ederken, mümkün mü ki, o ulu pınarın billûrî sularıyla elimi yüzümü yıkamayayım, kalbimi parlatmak için isti‘câl göstermeyeyim?

Cenâb-ı Hakk’ın azîm bir lütfu ki, te’mîn-i maîşetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymetdâr risâleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum. İsti‘câlimin en büyük sebebi, muhtâç bulunduğum tesellîkâr nûrları, o risâlelerde buluyorum.

Nasıl ki, içerisinde tevakkuf imkânı olmayan tünellerden harîs kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihâr ederler. Talebeniz de kezâ, o cihan-kıymet risâleleri ne kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifâde-bahş ve müftehir olacağım.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç