
SAYFA 46
[59]
[Zekâî’nin fıkrasıdır]
Namaza dâir fazîlet ve mükâfât menba‘ı olan Dördüncü ve Dokuzuncu Sözler, rûhumun karanlık köşelerini nâ-kābil-i ta‘rîf bir sûrette tenvîr etmiştir. Kemâl-i aşk ve şevk ile tetebbu‘ ettiğim bu şâheser, şübhe bulutları içinde vakitlerini bir hiç için ziyân edip giden ehl-i gaflete ve gençlik hevesâtına esîr olup mürûr-u zamanla nâdim olarak tarîk-i hakîkati arayanlara bir refîk-i hayat olsun.
Zekâî
[60]
[Doktor Yusuf’un fıkrasıdır]
Hocam, emâneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki, gelecek hafta takdîm edeceğim. Çünki küçüğünü iki def‘a, büyüğünü bir def‘a okuyabildim. İhâtamın darlığı veya aczim dolayısıyla idrâkim de kıttır. Binâenaleyh, sizin o muhteşem temsîllerinizi bir def‘a daha okumak istiyorum ki, cüz’î-küllî bir alâka hâsıl olsun. Yâ Rabb O ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyân ve tarz-ı telakkî Âh, hocam, Allâh bana geniş bir karîha vermemiş, ne yapayım? Kime isyana hakkım var? Bu mübârek dinin mübecceliyetini idrâk ve ihâta ve takdîrde size ve ancak size medyûn ve minnetdârım. لِسَبَبٍ مِنَ الْاَسْبَابِ Dînî akîdelerimin azîm bir inkılâbı var. Sizden aldığım dînî ve insanî ve vicdânî ve iktisâdî ve amelî ilhâmlar, bana hayâtta muvaffakiyet verecektir.
Doktor Yusuf Kemâl
[61]
[Doktorundur]
Tam ma‘nâlarıyla mefhûmlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukça okuyorum. İrşâd-ı âlîleri unutulmaz bir şâh eser hâtıradır. Mezarıma kadar dînî akîdelerinizin esîri ve kurbanıyım. Üstâdım, sizin sözleriniz benim dînî muhayyilemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecrâya sevk etti. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum
Yusuf Kemâl
SAYFA 47
[62]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Yirmi Sekizinci Mektûb’un Dördüncü Mes’elesi’ni dört gün evvel, İkinci ve Üçüncü Mes’elesi’ni ve melfûflerini dün almakla bahtiyar oldum.
Evvelen: Muhterem Sabrî Efendi Hazretleri’nin, hakk-ı âcizîde ibrâz buyurduğu azîm teveccüh ve takdîr-i üstâdâneleriyle de müsbet tevâzu‘ları münâsebetiyle birkaç söz söylemeye müsâadenizi ricâ ediyorum. Şöyle ki:
Bu fakîr-i pür-taksîr kardeşinizde, çok mükerrem ve muazzez tanıdığı Üstâdının bazı hasletlerinden denizden katre nisbetinde vardır. Bu cümleden olmak üzere Üç Hâlimi arz edeceğim:
Birisi: Tâ küçük yaştan beri lütf-u hakla Kur’ân’ın hakîkatine merâk etmiş ve taharrî-i hakîkat yolunda bulunmuş, aradığımı Eğirdir’de Üstâd-ı muhteremimin neşre vâsıta olduğu Sözler ünvanlı nûrlarda bulmuşumdur. Bu buluş, evvel-i emirde beni çirkâbdan selâmete, felâketten saâdete, zulmetten nûra çıkardığı için, nûrlara ve Hazret-i Kur’ân’a ve bu nûrların izn-i hakla nâşiri, mübelliği, vâizi ve dellâlı olan Üstâdıma o andan i‘tibâren rûhumda lâyetezelzel bir muhabbet ve bir alâka ve bir merbûtiyet husûle gelmişdir. Yüz bin kerre hamd ve şükür olsun. Nûrlarla alâkadâr olduğum zamanlar, dünyevî bütün lezzetlerin fevkınde büyük bir zevk ve havâssımda azîm bir şevk hissediyorum.
İkincisi: Ubûdiyetin iktizâ ettiği, bu nûrlardan aldığım derslerin delâlet ettiği cihetle bütün kusurları, tekmîl fenâlıkları nefsimden; ve iyilikleri Allah’dan biliyorum. Nûrlara ve Kur’ân’a hizmeti hasbî olarak arzu ediyorum ve neşrine muvaffak olamadığım için çok müteessir oluyorum. Bu hâlime de şükürler olsun.
Üçüncü hâl ve hakîkî şahsiyetim: Bunu ta‘rîf etmeye cidden hicab duyarım. Hemen Cenâb-ı Allâh’dan dilerim, beni ve bütün kardeşlerimizi nefis ve cin ve ins şeytânlarının mekirlerinden muhâfaza eylesin ve dalâlete sapanlardan eylemesin. Âmîn
SAYFA 48
Benim kardeşlerim, Hâşiye Üstâdımın kardeş ve talebeleri olan zâtlar, şübhesiz birinci ve ikinci hâli rûhlarında hissederler. Öyle ise beşerde, bilhassa mü’minlerdeki hâsselerin inkişâfı tahdîd edilemeyeceği için, tevfîk-i Hudâ ile bir kerre bu yola girenler, nefis ve şeytanlarına bu âciz, fakîr ve bîçâre kadar mağlûb olmayacakları cihetle, terakkî ve istifâdeleri de o nisbette ziyâde olur. Muhterem Üstâdım bu kusûrlu talebesine teveccühü, insanlara, mü’minlere, mü’minlerin bilhassa benim gibi muhtaçlarına derece-i şefkate ve benim ihtiyacım en çok olduğuna delîl ve misâldir.
Hulâsa: Bana liyâkatimin çok fevkınde hüsn-ü zanneden ve teveccüh gösteren azîz ve muhterem ve mütevâzi‘ Sabrî kardeş Bil ki çok günâhkâr, çok âciz, fakîr, müflis, ümmet-i Muhammedden asm bir abdim. Duâlarınıza çok muhtâcım. Acz ve fakr arzuhâlini kabûl ettirerek hazîne-i hâssa-i Kur’ândan âleme muhtelif nâm ve tarz ve şekillerde cevherler teşhîrine muvaffak olan dellâl-ı Kur’ânın kudsî hizmetinde kendisine yardım, en büyük emelim ve en ciddî temennîm, en mukaddes niyetimdir. Bu niyetim sebebiyle nûrlarla meşgul olmak saâdetine mazhar olduğum dakikalarında, hilâf-ı me’mûl bazı sözler kendiliğinden kalbime ve kaleme gelmektedir ki, bu ma‘rifet benim değil, elbette, muhakkak ve mutlak Hazret-i Kur’ân’dan lemeân eden nûrlara âittir. Öyle ise, asıl üstâd Kur’ân’dır. Üstâd-ı muhteremimiz, elyak ve elhak muarrifi, mübelliği ve müderrisidir. Biz muhtaçlar, fırsatı ganîmet bilmeli, cevherleri almalı, kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde medar-ı saâdetimiz olacak olan bu nûrlara alâ-kaderi’t-tâka neşre çalışarak muhâfazasını kuvvetleştirmeliyiz
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ
Sâniyen: Mektûbât’ın küçüklerinden on üçünü hâvî husûsî mektûblar mecmûasını aldım. Bu vesîle ile mâzîyi hâl yerine koyarak, derin ma‘nâlı, şirin sohbetinizi bir kerre daha şevkle dinlemiş oldum. Zâten ben o vakitlerin mâzîde kalmasına râzı değilim. Her vakit hâl gibi mütâlaa ediyorum. Mâzî, hâl, müstakbel; bunlar da i‘tibârî birer taksîm değil mi? Ehl-i zevk için bu taksîme ihtiyâç kalmıyor.
SAYFA 49
Sâlisen: Yirmi Sekizinci Mektûb’un sekiz mes’elesinden birincisi, bana âit rüya hakkında kıymetli bir ders vermiş. وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا âyetine güzel bir tefsîr, nihâyet ma‘nâsı zâhir olmuş rüyaya hoş bir ta‘bîr olmuştur. Nevme âit âyeti pek âlî ve münâsib bir sûrette tefsîrinizle, başta herkesten ziyâde muhtâç Hulûsî’niz olduğu hâlde, bütün Risâle-i Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr müstemi‘lerine, kāri’lerine fâideli, zevkli, esaslı, ciddî, vecîz ve belîğ bir ders daha vermiş oldunuz.
Şûrâya bir işâret etmek isterim: Kur’ân’ın kerâmetine bir nokta, bir zerre daha ilâve ediyorum. Gerek Eğirdir’de, gerek burada bazen zihnime bir şey gelir ve kendisiyle hayli meşgul ettirir. Hemen ilk mektûbunuzda benim zihnimi işgāl eden bu şeyin cevâbını bulurum. Bu, birde, beşte kalmadı, çok taaddüd etti. Onun için diyorum ki, kerâmet-i Kur’âniyedir.
İkinci Mes’ele: Güzel ve ulvî bir ders olmakla beraber, bir cihet daha hâtıra geliyor. Hizbüşşeytânın avenesi tâ buralardan dolaşarak sâhte ve şaşırtıcı hareketlerle arka çevirmek istemeleridir. Bu sebeble şifâhâne-i Kur’ânın anahtarı, inâyet-i İlâhiye ile elinde bulunan sevgili Üstâdımızın bu zehirlere de ilaç yetiştirmesi ve silâhhâne-i Kur’ândan aldığı acîb silâhlarla mübâreze etmesi nev‘inden güzel ve bedî‘ üslûb ile ve hârika temsîlât ile bulunuşu, hakîkaten şâyân-ı menn ü şükrândır. Allâh sizden çok râzı olsun.
Üçüncü Mes’ele: Hakîkaten çok güzel, çok hoş, çok vâzıhtır. Bu mes’eleyi beş noktaya ayırmakla, sanki İslâm’ın beş rüknünü hatırlatmış, selâmet için beş esası göstermişsiniz. Hem bunu dostlarınıza ve kalben sizden bir şey bekleyenlere, suâl-i mukaddere cevâb nev‘inden kaleme almışsınız. Fakat hüsn-ü zanna mesâğ veriyorsunuz. Niyetle me’cûr ve fâide-mend olacağını ihtâr ediyorsunuz. Sâil buna da râzı. Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı zâten bu derde ilaç vermekte ve bu yaraya merhem vurmakta, bu arzuya çâre bulmaktadır
Sözler ile kuvvetü’z-zahr olduğunuz mü’minler, bataklıktan çıkardığınız mütehayyirler, ayılttığınız sarhoşlar, iâde-i şuûr ettirdiğiniz dîvâneler, şu zamanda Kur’ân’dan daha iyi mürşid olamayacağına inandırdığınız hakîkate müştâk insanlar,
SAYFA 50
ilzâm ettiğiniz münâfıklar, mülhidler, hatta kaçırdığınız şeytanları her gözü olan ve bakan gördü. Akıldan nasîbi olan anladı. Ve kalbi bozulmayan inandı. Bu azîm muvaffakiyâtın sırrı, acz yolunun rehberi olan Kur’ân’ın ve nûrların dellâlının gösterdiği hakîkî acze karşı Hâlik’ın ihsânındadır.
وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ: âyet-i celîlesine istinâden, Her ne matlûbunuz varsa Kur’ân’dadır. Buna muvaffak olmak için, nûrlarla alâkadâr olmak, Kur’ân’a hâdim olmak, Allâh’a karşı ciddî acz-i tâm içinde bulunduğunu anlamak ve bütün mevcûdiyetiyle kabûl etmekle olur diye mütemâdiyen mü’minleri bu kestirme, selâmetli ve saâdetli yola çağıran Üstâdımızdan Allâh-ü Zülcelâl Hazretleri ebeden râzı olsun. Dünyevî ve uhrevî bütün muradlarını hâsıl etsin. Ümmet-i Muhammed’e asm bağışlasın. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.
Duânıza cümlemiz muhtâcız, duânızda bulunmak hepimizin borcudur. Sabrî Efendi kardeşimiz ne güzel takdîr etmiş Mâşâllâh, mâşâllâh Kimin haddidir ki, bu nûrlarda yanlış bulsun. Evet, bazı ibâreler belki edebiyât denilen şeye tam muvâfık düşmüyor. Bunda da isâbet var. Çünki edebiyât satılmıyor, Kur’ân’dan nûrlar gösteriliyor. Bu fakîr kardeşiniz bu sözü okuduğum zaman, Üstâdımı temsîl eder bir hâl alıyorum. Ta‘bîrâtınızla, şîvenizle okumak bana o kadar zevkli ve lezzetli geliyor ki, ta‘rîf edemem. Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günâh işliyor telakkî ediyorum. Bazen verdiğiniz salâhiyetin ma‘nevî kuvvetiyle nâmınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor ve kaldırabiliyorum. İşte bendeki telakkî ve te’sîr bu mâhiyettedir.
Bu mektûbu müsvedde ettiğim vakit, tam bu anda, müezzin minârede Allâhü Ekber demişti. Ben de Allâhü Ekber Celle Celâlühû ile mukābele etmiştim. Bu hâl, işteki kudsiyete açık bir işâret değil mi?
Dördüncü Husûsî Bir Mes’ele: Eski Saîd lisânıyla da olsa, ne kadar muvâfık silâhı isti‘mâl ediyorsunuz, bârekallâh Ma‘nevî taşlarınız وَمَا رَمَیْتَ اِذْ رَمَیْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰی âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere hedeflerine isâbet ettiğine kāniim. Allâh böylelerin şerlerini kudret kılıcı ile kessin. Böyle zâlimleri Kahhâr ismine tevdî‘ ederiz. Hizmette fütûrum yok. Fakat mâni‘lerin hadd ü pâyânı yok. Fakat dünyayı sırtıma yükleseler, her tarafı ateşle sarsalar, bu ulvî düşünceme mâni‘ olamazlar. Ama gönül buna râzı değil,
SAYFA 51
çok şeyler arzu ediyor. Ne çâre, nefis ve cin ve ins şeytanları müdhiş topuzlarla karşıma dikildiklerinden, ister istemez mücâdeleye mecbûrum, hakîkî hizmetten geri kalıyorum. Buna ne kadar müteessif olsam azdır. وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
Hulûsî
[63]
[Altı sene kemâl-i sadâkatle, ciddî olarak hizmet eden ve hârika olarak benim gibi bir asabî adamı hiç bir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtibliğini dâimâ yapan Süleymân Efendi’nin fıkrasıdır]
Efendim Hazretleri,
Evvelen Mübârek ellerinizden öper ve mukaddes duâlarınızı beklerim. Fakîr hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleymân, şimdiye kadar te’lîf olunan mübârek nûrları birer birer mütâlaa ederek, her birisinden ayrı ayrı ve büyük büyük nûrlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifâde ettim. O nûrlar uhrevî yolumu irâe ettiler. Allâh sizden râzı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksânlarımı gösterdiler, teşekküründe âcizim. O nûrları temsîl ve tasvîr edecek kudreti kendimde görmediğimden, rûhumu yoklayarak hissiyât-ı kalbiyemi şöyle tasvîr etmeye min gayr-i haddin cür’et eyleyeceğim. Hatâ vâki‘ olursa da affımı istirhâm ediyorum.
Efendim, görmüş olduğum Risâle-i Nûr deryasındaki lezzet ve saâdetin dünyada hiç emsâlini görmediğim gibi, kendi vicdânî muhâkemem netîcesinde kat‘iyen anladım ki, o risâleler, her biri başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsîr-i Kur’ândır. Mahlûkāt içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakîkat noktasında insaniyetten sukūt eden ve serâpâ ma‘nevî yaralar içinde bulunan insanlara bu nûrların mütâlaası, serî‘, şifâlı bir ilaç ve yaralarına gāyet nâfi‘ bir tiryâk ve merhem olduğunu ufacık karîhamla anlayabildim. Bu nûrların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek i‘tikādındayım. Ve inşâallâh Avrupa’ya karşı dahi Kur’ân’ın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.
Tekrar ellerinizi öperek, duânızı isterim, Efendim Hazretleri.
Süleymân
SAYFA 52
[64]
[Şu fıkra aklen Hulûsî, kalben Sabrî, vicdânen Husrev hükmünde olan Re’fet Bey’in fıkrasıdır]
Bu def‘a Süleymân Efendi vâsıtasıyla Yirmi Beşinci Söz’ü, tashîh olunmak üzere huzûr-u âlînize takdîm ediyorum. İ‘câz-ı Kur’ân elhak bir şâheserdir. İhtivâ ettiği hayret-bahş hakāik i‘tibâriyle âsâr-ı âliyenizin en mühimmidir. Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm okudum. Çok mükemmel ve rûha ulviyet ve inkişâf bahşeden çok kıymetdâr bir eserdir. Şu kadar ki, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm en büyüğü Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân olduğuna göre, i‘câz-ı Kur’ân’ın rûhumda husûle getirdiği tebeddülât ve münderecâtından ettiğim istifâde çok azîmdir. Bu eserinizle وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ âyet-i celîlesinin muhtevî olduğu şumûllü ve pek azametli olan maânî-i ulviye isbat edilmiş oluyor. Bugünkü terakkıyât-ı fenniye ve ihtirâât-ı beşeriyeyi kendi mahsûlât-ı fikriyeleri addeden ve hazîne-i hakāik olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı mühmel bırakarak Avrupa’dan ilim ve irfân dilenciliği yapan ve akıllı geçinen gāfiller, beşerin dünyevî ve uhrevî saâdetini te’mîn edecek maâliyât ve desâtîr-i muazzama ile memlû bulunan bu âsâr-ı muhteşemeyi bir nazar-ı insâf ve bir teyakkuz-u ârifâne ile mütâlaa etselerdi, dalmış oldukları hâb-ı gafletten pek çabuk uyanacaklardı. Fakat, heyhât, bizler arpa anbarı içinde açlıktan ölen tavuklara benzeriz. Elimizde bir mecmûa-i hakāik dururken ona karşı göz yumar ve başkalarından istiâne ederiz.
İ‘câz-ı Kur’ân’ın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır. Kalemim onu tavsîften âcizdir. Kudret-i kalemiyem olsaydı, hakkını vermeye çalışırdım. Olmadığı için âcizâne olarak sözümü kesiyorum.
Kemâl-i hürmetle mübârek ellerinizden öperim ve hizmet-i Kur’ânda sâbit olmam hakkındaki duânızı taleb ve istirhâm ederim, Efendim.
Re’fet
SAYFA 53
[65]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Envâr-ı Kur’âniye mîzân ve burhânlarından ve kıymeti takdîr edilemeyen Sözler nâmındaki risâle-i şerîfeler fakîri ihyâ ediyor, kalbimi nûrlandırıyor. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Çoktan beri aramakta iken, lehü’l-hamd, Cenâb-ı Hakk Sözler’i bu fakîre ihsân buyurdu. Kalb ve gönlüme âciz kalemim ve kālim tercüman olamıyor.
Âsım
[66]
[Saîd’in bir fıkrasıdır ]
Bahtiyar kardeşim Husrev,
Şu risâle Hâşiye bir meclis-i nûrânîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma‘nen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şâkirdleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hazîne-i kudsiyesinin sandukçaları olan risâlelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Her biri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterîlerine orada gösteriyor. Bârekallâh, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.
Saîdü’n-Nûrsî