
SAYFA 41
[50]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili muhterem Üstâdım,
Sözlerinizin yani risâlelerinizin her biri birer deryâ-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki ta‘rîf edemeyeceğim. Bugün sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslîme ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbûr olacağına kat‘iyen ümidvârım
Husrev
[51]
[Re’fet Bey’in bir fıkrasıdır]
Sözleriniz mürşidâne ve çok yüksek olduğundan, gāyet dikkatli ve tahlîl ederek okunmak îcâb ediyor. Serd eylediğiniz delâil-i akliye ve mantıkiye o kadar tatlı ve hayret-bahştır ki, insan okudukça okuyor ve nâ-mütenâhî bir zevk-i ma‘nevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeble, bir def‘a okumak kâfî değil. Hepsi yanında bulunup dâimâ okumalıdır
Re’fet
[52]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Üstâdım efendim, şu kıymetli elmaslar Cenâb-ı Hakk’dan Habîb-i Zîşân’ına asm gönderilen Şecere-i Tûbâ’nın nâ-mütenâhî semereleri olduğunu ve bunların emsâli gibi bî-nazîr mücevherâtın ihrâç ve teşhîri zamanını bulup sergi-i Rabbânîye ve Muhammedîye asm vaz‘ eden zât-ı üstâdânelerine şu dakîkada kāsır aklım ve isti‘dâdsız lisânımla şöyle duâlar ediyorum
اللّٰهُمَّ احْفَظْ مُؤَلِّفَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ الْیَكْتَا الَّتٖی هِیَ مَوْسُومَةٌ بِرِسَالَةِ النُّورِ وَاَعْطِ قَلْبَهُ وَقَلْبَ صَبْرِیالَّذٖی هُوَ مَمْلُٓوءٌ بِالْحَقَٓائِقِ الْاِبْتِهَاجَ وَالسُّرُورَ اٰمٖینَ
Sabrî
اَلّٰلهُمَّ اجْعَلِ الْكَاتِبَ ثَانِیَ اثْنَیْنِ مُخْلِصًا فٖی عَمَلِهٖ صَبُورًا فٖٓی اَطْوَارِهٖ عَالِمًا بِمَا كَتَبَ وَیَكْتُبُ اٰمٖینَ
Saîd
SAYFA 42
[Yirmi Yedinci Mektûb’un İkinci Zeyli]
[53]
[Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibâhına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevâz’lı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki ihtisâsâtıdır]
Fazîlet-mend efendim, Üstâdım Hazretleri,
Efendim Evvelâ arz-ı ta‘zîm ve hürmetle mübârek ellerinizden öper, her ân u zaman lisânıma yakıştığı kadar duâ eder ve duânızı ricâ ediyorum.
Efendim, ma‘lûmunuz, fakîr talebeniz ve kardeşiniz câhil olduğum hâlde, güneş misâli olan risâle-i bergüzîdelerinizden umûm Nûr risâlelerinizi okutup dinledim. Güneşin nûruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimâli olmadığı gibi, risâlelerinize sed çekilemez. Onları istimâ‘da rûh ve kalbimi tedkîk ettim. Tedkîkātımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım. Baktım ki, rûh ve kalbimde bir feyezân ve coşkunluk var ki, beni bilâ-ihtiyâr bir vazîfeye sevk etmek için hemen Haydi, haydi diye tazyîkāta başladı. Ben de rûhumda olan bu vâkıayı ta‘kîb ederken, o nûrların irâe ettiği miftâhları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlar ile îcâb eden kapıları açıp, o nûrlara ehil olan kardeşlerimi مِنْ غَیْرِ حَدٍّ arayıp bulmak vaz‘iyeti âdetâ bana emrolunup, o nûrlardan güneş gibi nûr saçılması husûsunda ben de bu hâli kendime vazîfe addettim.
O nûrlardan almış olduğum anahtarları teslîm ile, hâin-i dîn olan mülhidlerin ellerini kımıldatmayacak derecede kırılması için, hamden lillâh, bu kardeşlerimi arayıp buldum. Emânetullâh ve emânet-i Peygamberînin asm gāyet parlak ve yakut ve zümrüdden kıymetdâr olan hazînelerini o zâtların ellerine teslîm ettim. Elhamdülillâh, Cenâb-ı Hakk muvaffak etti. O mübârek eserlerinizi mütâlaa eden eşhâs, insan iseler ve insaniyetle alâkaları varsa inanmalı. İnanmadıkları takdîrde, ya insaniyetten isti‘fâ etmeli veyâhûd insan değiliz demeli
SAYFA 43
Bu eserler ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşâallâh, her cihetle fethederek fâtih olacaktır. Cenâb-ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevâbına nâil eyleyip şefâatine mazhar buyursun. Âmîn.
Tekrar ellerinizi bûs ile duânızı istirhâm eylerim, Efendim Hazretleri. Emrullâhoğlu Bekir
[54]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Bekledim, tâ ki, Onuncu Söz neşredilmiş. İşbu kıymeti mükevvenâta fâik olan mübârek nûrlu eserden bir nüshacık ihsân buyuruldu. Hemen aldığım dakîkada, zîruhtan hâlî ve zümrüt-misal yeşillenmiş nebâtât arasında bir ağacın altına girdim. Lâkin mevsim i‘tibâriyle halîçe-i zemîn gāyet revnakdâr ve envâ‘-i türlü çiçeklerle müzeyyen ve muhteşem ise de, ânifü’l-beyân eser, âlem-i bekānın sened-i hakîkî ve kat‘îsi ve en kavî ve gāyet rasîn ve son derece güzel, naklî ve aklî ve mantıkî ve ta‘rîfi imkânsız delâil ve berahîn-i kat‘iye ile müsbet ve hatta haşir hakkında ayağı kayarak mühlik uçurumlara giden ve en fenâ bataklıklara düşen, hüsrân ve dalâlette boğulan pek çok kimseleri dakîk ve amîk işârât ve hakāik ile ihyâ ettiğini ve edeceğini alâ kaderi’l-istitâa öğrendim
Her ne kadar o kıymetdâr eserin derecât-ı refîa ve mühimmesini, hatta en kısa bir cümlesini bile anlayabilmek ve o husûsta söz sarf edebilmek bidâamın fersah fersah fevkınde ise de, menba‘-ı hakîkîsi bulunan Furkān-ı Mübîn’den tam bir feyiz alan ve misâli görülmemiş bir şâheser olduğunu anladım. Bu fakîr, şiddetli acz u zaafımla bî-had bahr-i hakāike daldım. Ve bahr-i muhît-i nûra girebilmeye, şu mübârek eser, elmas bir miftâhım oldu.
Binâenaleyh havâs ve havassu’l-havâs daha ne derecelerde hakāik-i İlâhiye ve maârif-i Rabbâniye müşâhede ederek iktisâb-ı füyûzât edeceklerini tahmîn edemem.
Bundan başka, şu nûrânî ve ulvî ve kudsî eser, numarası i‘tibâriyle dokuz eserin daha mukaddemen sebkat ettiğini îmâ ve işaretle beraber, On numaradan sonra daha bir çok eserlerin vücûdunu mutazammın bulunmasına dâir bir hassâsiyet-i kalbiye uyandırdı.
SAYFA 44
Sonra anladım ki, Kur’ân-ı Hakîm’in nevvâr ve ziyâdâr menâbii cûş u hurûşa gelmiş. Furkān-ı Hakîm’in elmas maâdininden dehşetli bir infilâk husûl bulmuş, Sözler nâmında hadsiz tiryâklar ve mücevherât zâhir oldu. Pek çok kulûb def‘-i maraz ve kesb-i âfiyet etti. Furkān-ı Mübîn’in feyziyle Sözler’inin her birini herkese görmek müyesser olmayan gāyet dakîk ve amîk beyânât-ı hârikalarını röntgen makinesi ile temsîl ediyorum. Nasıl o röntgen şuâ‘ı uzuvların içindeki en hafî ve ince hâli görüyor, gösteriyor. Öyle de, nûrların hazinedârları olan Sözler dahi, hakāik-i eşyâda en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hâssasını hâizdir.
Sabrî
[55]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Şimdiye kadar emsâline tesâdüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için, affımı ricâ ediyorum. Duânız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenâb-ı Hakk’ın muvaffak buyuracağı ümîdini taşıyorum. Ve beni zât-ı âlînize tevdî‘ eden ve Sözler’i yazmaklığıma ruhsât veren Cenâb-ı Hakk’a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum
Husrev
[56]
[Kezâ Husrev’in]
Risâlelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve latîfliğine âciz lisânımla, kısa aklım ile ve zayıf idrâkimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâ-kayd her okuyanı bizzarûre tahsîne sevk ediyor. Cenâb-ı Hakk’a ne kadar hamd etsem, şükretsem, bu lütufların hakkını ödeyemem
Husrev
[57]
[Küçük Hâfız Zühdü’nün bir fıkrasıdır]
Nûr bahçesinin nûrlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmaya muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevî bulunduğu lezzeti, kāsır lisânımla şimdi ifade edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebiyy-i Âhirüzzaman Aleyhi Ekmelü’s-salâtü Vesselâm’ın
SAYFA 45
huzûr-u saâdetine ve pâk ve latîf sohbet-i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrâk ettiren On Dokuzuncu Mektûb’u mütâlaa etmekten bir türlü doyamıyorum. Bilcümle Risâletü’n-Nûr’un takdîr ve tevkîri husûsunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenâb-ı Vâhibü’l-Atâyâ’dan dilerim ki, nûr bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmaya arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın.
Küçük Hâfız Zühdü
[58]
[İnşâallâh ikinci bir Husrev ve küçük bir Sabrî olan Zekâî’nin sözler hakkındaki fıkrasıdır]
Bugün o yüksek kitabın ikmâline muvaffak oldum. Mi‘râc’ın ikmâl ve mütâlaasından mütevellid sürûr u saadetimi ta‘rîften kalemim dûçâr-ı acz oluyor. Mütâlaadan doğan duygularımı hulâsaten ve bir cümle ile arz edeceğim:
Mi‘râcın mütâlaasında hayâtın felâket girdablarını ve saâdet-i ebediyeye giden ma‘nevî deryanın selâmet yollarını gösteren kalb dolusu bir nûr ve ziyâ buldum. Evet, her temsîlâtta isbat edilen pek çok hakîkatler ve bugün tahatturu ve tahayyülü bile rûhumuzu doldurup taşırmaya kâfî gelen asr-ı saadet ve hârikalar devri gözümün önünde canlandı. Fikirden fikre, hayretten hayrete düştüm.
Mi‘râc kitabı, başlı başına, asıllardaki hakîkatleri i‘zâm edilmeden ve bîtarafâne bir tefekkürün bile göreceği ve kabûl edeceği bir nazarla isbat eden ve kapalı kalmış noktaları ehl-i îmâna ma‘kūl ve mantıkî fikirlerle ızhâr eden bir kitâb-ı târîhtir.
Gaflete dalmış ve dalâletin mağlûbu ve bir tutam aklıyla kendisine bir mümtâz mevki‘ vermek isteyen feylesof, Mi‘râc gibi bir şâheser karşısında apoletleri sökülmüş, bütün şöhret ve nâmı sukūta mahkûm bir kral vaz‘iyetine düşer. O kral ise dâimî bir ye’se mahkûmdur. Hâlbuki bunca hakîkatler karşısında felsefe zincirleri ve mu‘teriz efkârı birer birer kırılan, da‘vâsının ve iddiâsının haksız olduğunu anlayan feylesof ise, Hâlik-ı A‘zam’ın kudret ve azameti huzûrunda secde eder ve af diler.
Zekâî
SAYFA 46
[59]
[Zekâî’nin fıkrasıdır]
Namaza dâir fazîlet ve mükâfât menba‘ı olan Dördüncü ve Dokuzuncu Sözler, rûhumun karanlık köşelerini nâ-kābil-i ta‘rîf bir sûrette tenvîr etmiştir. Kemâl-i aşk ve şevk ile tetebbu‘ ettiğim bu şâheser, şübhe bulutları içinde vakitlerini bir hiç için ziyân edip giden ehl-i gaflete ve gençlik hevesâtına esîr olup mürûr-u zamanla nâdim olarak tarîk-i hakîkati arayanlara bir refîk-i hayat olsun.
Zekâî
[60]
[Doktor Yusuf’un fıkrasıdır]
Hocam, emâneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki, gelecek hafta takdîm edeceğim. Çünki küçüğünü iki def‘a, büyüğünü bir def‘a okuyabildim. İhâtamın darlığı veya aczim dolayısıyla idrâkim de kıttır. Binâenaleyh, sizin o muhteşem temsîllerinizi bir def‘a daha okumak istiyorum ki, cüz’î-küllî bir alâka hâsıl olsun. Yâ Rabb O ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyân ve tarz-ı telakkî Âh, hocam, Allâh bana geniş bir karîha vermemiş, ne yapayım? Kime isyana hakkım var? Bu mübârek dinin mübecceliyetini idrâk ve ihâta ve takdîrde size ve ancak size medyûn ve minnetdârım. لِسَبَبٍ مِنَ الْاَسْبَابِ Dînî akîdelerimin azîm bir inkılâbı var. Sizden aldığım dînî ve insanî ve vicdânî ve iktisâdî ve amelî ilhâmlar, bana hayâtta muvaffakiyet verecektir.
Doktor Yusuf Kemâl
[61]
[Doktorundur]
Tam ma‘nâlarıyla mefhûmlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukça okuyorum. İrşâd-ı âlîleri unutulmaz bir şâh eser hâtıradır. Mezarıma kadar dînî akîdelerinizin esîri ve kurbanıyım. Üstâdım, sizin sözleriniz benim dînî muhayyilemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecrâya sevk etti. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum
Yusuf Kemâl
SAYFA 47
[62]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Yirmi Sekizinci Mektûb’un Dördüncü Mes’elesi’ni dört gün evvel, İkinci ve Üçüncü Mes’elesi’ni ve melfûflerini dün almakla bahtiyar oldum.
Evvelen: Muhterem Sabrî Efendi Hazretleri’nin, hakk-ı âcizîde ibrâz buyurduğu azîm teveccüh ve takdîr-i üstâdâneleriyle de müsbet tevâzu‘ları münâsebetiyle birkaç söz söylemeye müsâadenizi ricâ ediyorum. Şöyle ki:
Bu fakîr-i pür-taksîr kardeşinizde, çok mükerrem ve muazzez tanıdığı Üstâdının bazı hasletlerinden denizden katre nisbetinde vardır. Bu cümleden olmak üzere Üç Hâlimi arz edeceğim:
Birisi: Tâ küçük yaştan beri lütf-u hakla Kur’ân’ın hakîkatine merâk etmiş ve taharrî-i hakîkat yolunda bulunmuş, aradığımı Eğirdir’de Üstâd-ı muhteremimin neşre vâsıta olduğu Sözler ünvanlı nûrlarda bulmuşumdur. Bu buluş, evvel-i emirde beni çirkâbdan selâmete, felâketten saâdete, zulmetten nûra çıkardığı için, nûrlara ve Hazret-i Kur’ân’a ve bu nûrların izn-i hakla nâşiri, mübelliği, vâizi ve dellâlı olan Üstâdıma o andan i‘tibâren rûhumda lâyetezelzel bir muhabbet ve bir alâka ve bir merbûtiyet husûle gelmişdir. Yüz bin kerre hamd ve şükür olsun. Nûrlarla alâkadâr olduğum zamanlar, dünyevî bütün lezzetlerin fevkınde büyük bir zevk ve havâssımda azîm bir şevk hissediyorum.
İkincisi: Ubûdiyetin iktizâ ettiği, bu nûrlardan aldığım derslerin delâlet ettiği cihetle bütün kusurları, tekmîl fenâlıkları nefsimden; ve iyilikleri Allah’dan biliyorum. Nûrlara ve Kur’ân’a hizmeti hasbî olarak arzu ediyorum ve neşrine muvaffak olamadığım için çok müteessir oluyorum. Bu hâlime de şükürler olsun.
Üçüncü hâl ve hakîkî şahsiyetim: Bunu ta‘rîf etmeye cidden hicab duyarım. Hemen Cenâb-ı Allâh’dan dilerim, beni ve bütün kardeşlerimizi nefis ve cin ve ins şeytânlarının mekirlerinden muhâfaza eylesin ve dalâlete sapanlardan eylemesin. Âmîn
SAYFA 48
Benim kardeşlerim, Hâşiye Üstâdımın kardeş ve talebeleri olan zâtlar, şübhesiz birinci ve ikinci hâli rûhlarında hissederler. Öyle ise beşerde, bilhassa mü’minlerdeki hâsselerin inkişâfı tahdîd edilemeyeceği için, tevfîk-i Hudâ ile bir kerre bu yola girenler, nefis ve şeytanlarına bu âciz, fakîr ve bîçâre kadar mağlûb olmayacakları cihetle, terakkî ve istifâdeleri de o nisbette ziyâde olur. Muhterem Üstâdım bu kusûrlu talebesine teveccühü, insanlara, mü’minlere, mü’minlerin bilhassa benim gibi muhtaçlarına derece-i şefkate ve benim ihtiyacım en çok olduğuna delîl ve misâldir.
Hulâsa: Bana liyâkatimin çok fevkınde hüsn-ü zanneden ve teveccüh gösteren azîz ve muhterem ve mütevâzi‘ Sabrî kardeş Bil ki çok günâhkâr, çok âciz, fakîr, müflis, ümmet-i Muhammedden asm bir abdim. Duâlarınıza çok muhtâcım. Acz ve fakr arzuhâlini kabûl ettirerek hazîne-i hâssa-i Kur’ândan âleme muhtelif nâm ve tarz ve şekillerde cevherler teşhîrine muvaffak olan dellâl-ı Kur’ânın kudsî hizmetinde kendisine yardım, en büyük emelim ve en ciddî temennîm, en mukaddes niyetimdir. Bu niyetim sebebiyle nûrlarla meşgul olmak saâdetine mazhar olduğum dakikalarında, hilâf-ı me’mûl bazı sözler kendiliğinden kalbime ve kaleme gelmektedir ki, bu ma‘rifet benim değil, elbette, muhakkak ve mutlak Hazret-i Kur’ân’dan lemeân eden nûrlara âittir. Öyle ise, asıl üstâd Kur’ân’dır. Üstâd-ı muhteremimiz, elyak ve elhak muarrifi, mübelliği ve müderrisidir. Biz muhtaçlar, fırsatı ganîmet bilmeli, cevherleri almalı, kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde medar-ı saâdetimiz olacak olan bu nûrlara alâ-kaderi’t-tâka neşre çalışarak muhâfazasını kuvvetleştirmeliyiz
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ
Sâniyen: Mektûbât’ın küçüklerinden on üçünü hâvî husûsî mektûblar mecmûasını aldım. Bu vesîle ile mâzîyi hâl yerine koyarak, derin ma‘nâlı, şirin sohbetinizi bir kerre daha şevkle dinlemiş oldum. Zâten ben o vakitlerin mâzîde kalmasına râzı değilim. Her vakit hâl gibi mütâlaa ediyorum. Mâzî, hâl, müstakbel; bunlar da i‘tibârî birer taksîm değil mi? Ehl-i zevk için bu taksîme ihtiyâç kalmıyor.