BARLA LÂHİKASI

38

[47]

[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]

Bir hâdise münâsebetiyle bir dostuna yazmış.

Esâsen siyâset anlamadığım bir iş. Şunun bunun âmâline hizmet, menfûrum. Zilletle yaşamak, tahammül edemediğim hâllerdir. فللّٰە الحمد, Allâh’ımız bir, peygamberimiz bir, kitabımız bir, dinimiz bir, ilâ-âhirihî-; bu; bir birler, bizde yekdiğerimizi Allâh için sevmek kaydını sağlamlaştırmakla beraber; rûhî, kalbî, ebedî, lâyemût bir birlik te’mîn etmektedir.

Hamd ve şükür olsun, mü’miniz. Hayâtta tesâdüf edeceğimiz binlerle musîbet ve acılara مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ gibi çok müessir bir devamız var. Yine idrâk ediyoruz ki, bu dârda vazîfeleri nihâyet bulanlar için, ebedî, mev‘ûd bir hayat başlıyor. Biz de bu yolun yolcusu ve bu hânın misâfiri ve bu fabrikanın muvakkat bir amelesi olduğumuz için, er-geç o kāfileye iltihâk edeceğiz.

Kısa, müz‘ic, dağdağalı, elemli, hüzünlü, firâklı ve ancak o sermedî hayâtın mezraası olan bu fânî ve kararsız âlemde başlayan garazsız, ıvazsız, pervâsız ve kimsenin arzusuna tâbi‘ olmadan, sırf hasbî ve ciddî, hâlis ve muhlis arkadaşlığımızın meyvesini o her türlü saâdeti câmi‘ hayâtta idrâk edeceğiz

Ümîd ve îmân gibi pek âlî bir sermayemiz var. Hoca Efendi Hazretlerinin âlî tavsiyeleri: Beş vakit namazını ta‘dîl ile vaktinde kıl. Yani başka ibâdete gücün yetmez. Namazın nihâyetindeki tesbîhleri yap. Yani başka zikri yapamadım diye teessüf etme. Yedi kebâiri terk et. Çünki sağāiri arayacak zamanda değiliz. İttibâ‘-ı sünnet et. Zîrâ bu zamanda arkasından gidilecek ve harekâtı taklîde değer, sâf, hâlis ve muhlis bir hâdî ki, o da seni yine bu yola götürecektir maalesef bulamayacaksın. Belki bu yola çıkaracaklar var. Fakat kömürle elması kim fark edecek? Öyle ise sen çalış, ondan daha iyi kılavuz bulamazsın . Derslerinden birindeki, her vakit zikrettiğim مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ şifâ-bahş vecîzesi hâtırımızda varken, şübhesiz her musîbet ve her elem hoş karşılanacaktır.

39

Azîz kardeş,

Zaman olur ki her şey, herkes, her muâmele kalbi incitiyor. Fakat işte tiryâkı: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ

Her zaman söylüyorum: Biz bu fânî hayat için dostluk yapmıyoruz. Bu kısa hayâta vedâ‘ etmek, indimizde ve i‘tikādımızda ebedî bir hayâtın mukaddemesidir. Öyle ise müteessir olmayalım. Nice ki, o hayâta başlamadık. İşte mürâsele ile muvâsalayı te’mîn edelim. Allâh’a güvenelim. Ondan meded dileyelim.

Hulûsî

[48]

[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]

Maddeten uzak düşen bu bîçâre talebenizi yakından temsîl eden Hâfız Sabrî Efendi ile diğer zevâtın nûrlar hakkındaki ihtisâsları, çok kıymetli ve yüksek ve lâyıklı bir sûrette ifade edilmiştir. Bu mektûbunuzda Muallim Cudi’nin kasîdesi münâsebetiyle buyurduğunuz vecîzeyi burada tekrara münâsebet geldi. وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖی بِمُحَمَّدٍ güzellik yazılarımızda değil, belki i‘câz-ı Kur’ân’dan olan nûrlu Sözler ve Mektûbât’a âittir. Her ferd-i mü’min, derece-i fehim ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi ta‘rîf eder. Acz ve fakrdaki lezzet ve şefkat ve tefekkürdeki ulviyet, hakîkaten hiç bir şey ile kābil-i kıyâs değilmiş.

Hâl-i âlem müsâid olsa da, hazîne-i hâssa-i Kur’ândan çıkararak ta‘bîr-i âlînizce dellâllığını yaptığınız elmasları çok gözler görse Görse de, sarhoşlar ayılsa, mütehayyirler kurtulsa, mü’minler sevinse; mülhidler, kâfirler, müşrikler îmâna, insafa, dâire-i akla gelseler Bu mes‘ûd ve ulvî netîceyi bizlere idrâk ettirmesini eltâf-ı İlâhiyeden tazarru‘ ve niyâz ediyorum. Âmîn.

Muhterem Üstâd,

Allâh-ü Zülcelâl Hazretlerine ne kadar müteşekkir olsanız yeridir. Acz ve fakr kisvesiyle girmeye muvaffak olduğunuz esrâr-ı Kur’ânın hâs hazînesinin, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve me’zun olduğunuz

40

mikdârını necim necim çıkartarak evvelâ kendiniz bakıyor, sonra Eyyühe’l-insân İşte bakınız, bu misâfirhâneyi açan, âlemleri rahmetiyle yaratan, sizi hikmetiyle halk buyurup bu âleme gönderen Sultân-ı Kâinât, bin üç yüz küsûr sene evvel, büyük bir elçisi Habîb-i Ekrem asm vâsıtasıyla, hilkatteki hikmeti, buraya gelmekte maksadı, ubûdiyetin iktizâ ettiği hizmeti, ilâ âhir; bildirmişti. Bu âlî teblîgātı, o kudsî ahkâmı sizin anlayacağınız lisânla anlatıyorum, dinleyiniz. Eğer aklınız varsa, gözünüz görüyorsa, insanlığınız varsa, hakîkati anlar ve îmâna gelirsiniz diye beyânâtta bulunuyorsunuz.

Bizler, hasbe’l-kader, فللّٰە الحمد, bu mukaddes beyânâtı yakından dinlemek, görmek ve göstermek iştiyâkını gösterdik. Siz de o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakîkati anlatıp, yolumuzu doğrultmaya vesîle oldunuz. Allâh sizden ebeden râzı olsun. Nefs-i emmârenin zebûnu, cin ve ins şeytânlarının hedefi olmaktan kurtulmadıksa da, bu hasbî ve Kur’ânî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyla yapamıyorsak da, yolunda bulunuyoruz.

اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّیَّاتِ

Hulûsî

[49]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Bilumûm Risâlâtü’l-Envâr her biri ayrı ayrı mevzu‘larda, had ve hesaba gelmeyen müşkilleri halletmeleriyle beraber, bendeniz şöyle tasavvur ediyorum ki, Nûr deryasından nûş etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi, maraz-ı kalbîyi def‘ u ref‘e, rûhu tenvîr ve tesrîre kâfî bulunduğu meşhûd ve müsellemdir. Zîrâ Birinci Söz tevhîd miftâhıdır. Yirmi Bir'in birinci şıkkı da mirkāt-ı cennettir. İkinci şıkkı da emrâz-ı kalbiyenin tedâvisi için nazîrsiz bir şifâhâne-i eczâdır. İksîr ilaçlarıyla, bilâ istisnâ herkeste bulunan vesvese marazını tedâvi ve kal‘ eder. Kalb ve rûhta Kur’ân-ı Hakîm’in ebedî ve nâ-mütenâhî füyûzât ve envârından gelen ravzât-ı inşirâhiyeyi küşâd ile, saâdet-i ebediyeye îsâl edecek bir râh-ı necât ve selâmettir. Yirmi İki ise, burhânlarıyla, lem‘alarıyla, insan olanın akāid-i dîniyesini tahkîm ve tarsîne emsâlsiz bir rehber bulunduğunu arz ederim Efendim

Sabrî

41

[50]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili muhterem Üstâdım,

Sözlerinizin yani risâlelerinizin her biri birer deryâ-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki ta‘rîf edemeyeceğim. Bugün sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslîme ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbûr olacağına kat‘iyen ümidvârım

Husrev

[51]

[Re’fet Bey’in bir fıkrasıdır]

Sözleriniz mürşidâne ve çok yüksek olduğundan, gāyet dikkatli ve tahlîl ederek okunmak îcâb ediyor. Serd eylediğiniz delâil-i akliye ve mantıkiye o kadar tatlı ve hayret-bahştır ki, insan okudukça okuyor ve nâ-mütenâhî bir zevk-i ma‘nevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeble, bir def‘a okumak kâfî değil. Hepsi yanında bulunup dâimâ okumalıdır

Re’fet

[52]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Üstâdım efendim, şu kıymetli elmaslar Cenâb-ı Hakk’dan Habîb-i Zîşân’ına asm gönderilen Şecere-i Tûbâ’nın nâ-mütenâhî semereleri olduğunu ve bunların emsâli gibi bî-nazîr mücevherâtın ihrâç ve teşhîri zamanını bulup sergi-i Rabbânîye ve Muhammedîye asm vaz‘ eden zât-ı üstâdânelerine şu dakîkada kāsır aklım ve isti‘dâdsız lisânımla şöyle duâlar ediyorum

اللّٰهُمَّ احْفَظْ مُؤَلِّفَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ الْیَكْتَا الَّتٖی هِیَ مَوْسُومَةٌ بِرِسَالَةِ النُّورِ وَاَعْطِ قَلْبَهُ وَقَلْبَ صَبْرِیالَّذٖی هُوَ مَمْلُٓوءٌ بِالْحَقَٓائِقِ الْاِبْتِهَاجَ وَالسُّرُورَ اٰمٖینَ

Sabrî

اَلّٰلهُمَّ اجْعَلِ الْكَاتِبَ ثَانِیَ اثْنَیْنِ مُخْلِصًا فٖی عَمَلِهٖ صَبُورًا فٖٓی اَطْوَارِهٖ عَالِمًا بِمَا كَتَبَ وَیَكْتُبُ اٰمٖینَ

Saîd

42

[Yirmi Yedinci Mektûb’un İkinci Zeyli]

[53]

[Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibâhına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevâz’lı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki ihtisâsâtıdır]

Fazîlet-mend efendim, Üstâdım Hazretleri,

Efendim Evvelâ arz-ı ta‘zîm ve hürmetle mübârek ellerinizden öper, her ân u zaman lisânıma yakıştığı kadar duâ eder ve duânızı ricâ ediyorum.

Efendim, ma‘lûmunuz, fakîr talebeniz ve kardeşiniz câhil olduğum hâlde, güneş misâli olan risâle-i bergüzîdelerinizden umûm Nûr risâlelerinizi okutup dinledim. Güneşin nûruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimâli olmadığı gibi, risâlelerinize sed çekilemez. Onları istimâ‘da rûh ve kalbimi tedkîk ettim. Tedkîkātımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım. Baktım ki, rûh ve kalbimde bir feyezân ve coşkunluk var ki, beni bilâ-ihtiyâr bir vazîfeye sevk etmek için hemen Haydi, haydi diye tazyîkāta başladı. Ben de rûhumda olan bu vâkıayı ta‘kîb ederken, o nûrların irâe ettiği miftâhları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlar ile îcâb eden kapıları açıp, o nûrlara ehil olan kardeşlerimi مِنْ غَیْرِ حَدٍّ arayıp bulmak vaz‘iyeti âdetâ bana emrolunup, o nûrlardan güneş gibi nûr saçılması husûsunda ben de bu hâli kendime vazîfe addettim.

O nûrlardan almış olduğum anahtarları teslîm ile, hâin-i dîn olan mülhidlerin ellerini kımıldatmayacak derecede kırılması için, hamden lillâh, bu kardeşlerimi arayıp buldum. Emânetullâh ve emânet-i Peygamberînin asm gāyet parlak ve yakut ve zümrüdden kıymetdâr olan hazînelerini o zâtların ellerine teslîm ettim. Elhamdülillâh, Cenâb-ı Hakk muvaffak etti. O mübârek eserlerinizi mütâlaa eden eşhâs, insan iseler ve insaniyetle alâkaları varsa inanmalı. İnanmadıkları takdîrde, ya insaniyetten isti‘fâ etmeli veyâhûd insan değiliz demeli

43

Bu eserler ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşâallâh, her cihetle fethederek fâtih olacaktır. Cenâb-ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevâbına nâil eyleyip şefâatine mazhar buyursun. Âmîn.

Tekrar ellerinizi bûs ile duânızı istirhâm eylerim, Efendim Hazretleri. Emrullâhoğlu Bekir

[54]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Bekledim, tâ ki, Onuncu Söz neşredilmiş. İşbu kıymeti mükevvenâta fâik olan mübârek nûrlu eserden bir nüshacık ihsân buyuruldu. Hemen aldığım dakîkada, zîruhtan hâlî ve zümrüt-misal yeşillenmiş nebâtât arasında bir ağacın altına girdim. Lâkin mevsim i‘tibâriyle halîçe-i zemîn gāyet revnakdâr ve envâ‘-i türlü çiçeklerle müzeyyen ve muhteşem ise de, ânifü’l-beyân eser, âlem-i bekānın sened-i hakîkî ve kat‘îsi ve en kavî ve gāyet rasîn ve son derece güzel, naklî ve aklî ve mantıkî ve ta‘rîfi imkânsız delâil ve berahîn-i kat‘iye ile müsbet ve hatta haşir hakkında ayağı kayarak mühlik uçurumlara giden ve en fenâ bataklıklara düşen, hüsrân ve dalâlette boğulan pek çok kimseleri dakîk ve amîk işârât ve hakāik ile ihyâ ettiğini ve edeceğini alâ kaderi’l-istitâa öğrendim

Her ne kadar o kıymetdâr eserin derecât-ı refîa ve mühimmesini, hatta en kısa bir cümlesini bile anlayabilmek ve o husûsta söz sarf edebilmek bidâamın fersah fersah fevkınde ise de, menba‘-ı hakîkîsi bulunan Furkān-ı Mübîn’den tam bir feyiz alan ve misâli görülmemiş bir şâheser olduğunu anladım. Bu fakîr, şiddetli acz u zaafımla bî-had bahr-i hakāike daldım. Ve bahr-i muhît-i nûra girebilmeye, şu mübârek eser, elmas bir miftâhım oldu.

Binâenaleyh havâs ve havassu’l-havâs daha ne derecelerde hakāik-i İlâhiye ve maârif-i Rabbâniye müşâhede ederek iktisâb-ı füyûzât edeceklerini tahmîn edemem.

Bundan başka, şu nûrânî ve ulvî ve kudsî eser, numarası i‘tibâriyle dokuz eserin daha mukaddemen sebkat ettiğini îmâ ve işaretle beraber, On numaradan sonra daha bir çok eserlerin vücûdunu mutazammın bulunmasına dâir bir hassâsiyet-i kalbiye uyandırdı.

44

Sonra anladım ki, Kur’ân-ı Hakîm’in nevvâr ve ziyâdâr menâbii cûş u hurûşa gelmiş. Furkān-ı Hakîm’in elmas maâdininden dehşetli bir infilâk husûl bulmuş, Sözler nâmında hadsiz tiryâklar ve mücevherât zâhir oldu. Pek çok kulûb def‘-i maraz ve kesb-i âfiyet etti. Furkān-ı Mübîn’in feyziyle Sözler’inin her birini herkese görmek müyesser olmayan gāyet dakîk ve amîk beyânât-ı hârikalarını röntgen makinesi ile temsîl ediyorum. Nasıl o röntgen şuâ‘ı uzuvların içindeki en hafî ve ince hâli görüyor, gösteriyor. Öyle de, nûrların hazinedârları olan Sözler dahi, hakāik-i eşyâda en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hâssasını hâizdir.

Sabrî

[55]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Şimdiye kadar emsâline tesâdüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için, affımı ricâ ediyorum. Duânız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenâb-ı Hakk’ın muvaffak buyuracağı ümîdini taşıyorum. Ve beni zât-ı âlînize tevdî‘ eden ve Sözler’i yazmaklığıma ruhsât veren Cenâb-ı Hakk’a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum

Husrev

[56]

[Kezâ Husrev’in]

Risâlelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve latîfliğine âciz lisânımla, kısa aklım ile ve zayıf idrâkimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâ-kayd her okuyanı bizzarûre tahsîne sevk ediyor. Cenâb-ı Hakk’a ne kadar hamd etsem, şükretsem, bu lütufların hakkını ödeyemem

Husrev

[57]

[Küçük Hâfız Zühdü’nün bir fıkrasıdır]

Nûr bahçesinin nûrlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmaya muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevî bulunduğu lezzeti, kāsır lisânımla şimdi ifade edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebiyy-i Âhirüzzaman Aleyhi Ekmelü’s-salâtü Vesselâm’ın

45

huzûr-u saâdetine ve pâk ve latîf sohbet-i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrâk ettiren On Dokuzuncu Mektûb’u mütâlaa etmekten bir türlü doyamıyorum. Bilcümle Risâletü’n-Nûr’un takdîr ve tevkîri husûsunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenâb-ı Vâhibü’l-Atâyâ’dan dilerim ki, nûr bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmaya arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın.

Küçük Hâfız Zühdü

[58]

[İnşâallâh ikinci bir Husrev ve küçük bir Sabrî olan Zekâî’nin sözler hakkındaki fıkrasıdır]

Bugün o yüksek kitabın ikmâline muvaffak oldum. Mi‘râc’ın ikmâl ve mütâlaasından mütevellid sürûr u saadetimi ta‘rîften kalemim dûçâr-ı acz oluyor. Mütâlaadan doğan duygularımı hulâsaten ve bir cümle ile arz edeceğim:

Mi‘râcın mütâlaasında hayâtın felâket girdablarını ve saâdet-i ebediyeye giden ma‘nevî deryanın selâmet yollarını gösteren kalb dolusu bir nûr ve ziyâ buldum. Evet, her temsîlâtta isbat edilen pek çok hakîkatler ve bugün tahatturu ve tahayyülü bile rûhumuzu doldurup taşırmaya kâfî gelen asr-ı saadet ve hârikalar devri gözümün önünde canlandı. Fikirden fikre, hayretten hayrete düştüm.

Mi‘râc kitabı, başlı başına, asıllardaki hakîkatleri i‘zâm edilmeden ve bîtarafâne bir tefekkürün bile göreceği ve kabûl edeceği bir nazarla isbat eden ve kapalı kalmış noktaları ehl-i îmâna ma‘kūl ve mantıkî fikirlerle ızhâr eden bir kitâb-ı târîhtir.

Gaflete dalmış ve dalâletin mağlûbu ve bir tutam aklıyla kendisine bir mümtâz mevki‘ vermek isteyen feylesof, Mi‘râc gibi bir şâheser karşısında apoletleri sökülmüş, bütün şöhret ve nâmı sukūta mahkûm bir kral vaz‘iyetine düşer. O kral ise dâimî bir ye’se mahkûmdur. Hâlbuki bunca hakîkatler karşısında felsefe zincirleri ve mu‘teriz efkârı birer birer kırılan, da‘vâsının ve iddiâsının haksız olduğunu anlayan feylesof ise, Hâlik-ı A‘zam’ın kudret ve azameti huzûrunda secde eder ve af diler.

Zekâî

46

[59]

[Zekâî’nin fıkrasıdır]

Namaza dâir fazîlet ve mükâfât menba‘ı olan Dördüncü ve Dokuzuncu Sözler, rûhumun karanlık köşelerini nâ-kābil-i ta‘rîf bir sûrette tenvîr etmiştir. Kemâl-i aşk ve şevk ile tetebbu‘ ettiğim bu şâheser, şübhe bulutları içinde vakitlerini bir hiç için ziyân edip giden ehl-i gaflete ve gençlik hevesâtına esîr olup mürûr-u zamanla nâdim olarak tarîk-i hakîkati arayanlara bir refîk-i hayat olsun.

Zekâî

[60]

[Doktor Yusuf’un fıkrasıdır]

Hocam, emâneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki, gelecek hafta takdîm edeceğim. Çünki küçüğünü iki def‘a, büyüğünü bir def‘a okuyabildim. İhâtamın darlığı veya aczim dolayısıyla idrâkim de kıttır. Binâenaleyh, sizin o muhteşem temsîllerinizi bir def‘a daha okumak istiyorum ki, cüz’î-küllî bir alâka hâsıl olsun. Yâ Rabb O ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyân ve tarz-ı telakkî Âh, hocam, Allâh bana geniş bir karîha vermemiş, ne yapayım? Kime isyana hakkım var? Bu mübârek dinin mübecceliyetini idrâk ve ihâta ve takdîrde size ve ancak size medyûn ve minnetdârım. لِسَبَبٍ مِنَ الْاَسْبَابِ Dînî akîdelerimin azîm bir inkılâbı var. Sizden aldığım dînî ve insanî ve vicdânî ve iktisâdî ve amelî ilhâmlar, bana hayâtta muvaffakiyet verecektir.

Doktor Yusuf Kemâl

[61]

[Doktorundur]

Tam ma‘nâlarıyla mefhûmlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukça okuyorum. İrşâd-ı âlîleri unutulmaz bir şâh eser hâtıradır. Mezarıma kadar dînî akîdelerinizin esîri ve kurbanıyım. Üstâdım, sizin sözleriniz benim dînî muhayyilemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecrâya sevk etti. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum

Yusuf Kemâl

47

[62]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Yirmi Sekizinci Mektûb’un Dördüncü Mes’elesi’ni dört gün evvel, İkinci ve Üçüncü Mes’elesi’ni ve melfûflerini dün almakla bahtiyar oldum.

Evvelen: Muhterem Sabrî Efendi Hazretleri’nin, hakk-ı âcizîde ibrâz buyurduğu azîm teveccüh ve takdîr-i üstâdâneleriyle de müsbet tevâzu‘ları münâsebetiyle birkaç söz söylemeye müsâadenizi ricâ ediyorum. Şöyle ki:

Bu fakîr-i pür-taksîr kardeşinizde, çok mükerrem ve muazzez tanıdığı Üstâdının bazı hasletlerinden denizden katre nisbetinde vardır. Bu cümleden olmak üzere Üç Hâlimi arz edeceğim:

Birisi: Tâ küçük yaştan beri lütf-u hakla Kur’ân’ın hakîkatine merâk etmiş ve taharrî-i hakîkat yolunda bulunmuş, aradığımı Eğirdir’de Üstâd-ı muhteremimin neşre vâsıta olduğu Sözler ünvanlı nûrlarda bulmuşumdur. Bu buluş, evvel-i emirde beni çirkâbdan selâmete, felâketten saâdete, zulmetten nûra çıkardığı için, nûrlara ve Hazret-i Kur’ân’a ve bu nûrların izn-i hakla nâşiri, mübelliği, vâizi ve dellâlı olan Üstâdıma o andan i‘tibâren rûhumda lâyetezelzel bir muhabbet ve bir alâka ve bir merbûtiyet husûle gelmişdir. Yüz bin kerre hamd ve şükür olsun. Nûrlarla alâkadâr olduğum zamanlar, dünyevî bütün lezzetlerin fevkınde büyük bir zevk ve havâssımda azîm bir şevk hissediyorum.

İkincisi: Ubûdiyetin iktizâ ettiği, bu nûrlardan aldığım derslerin delâlet ettiği cihetle bütün kusurları, tekmîl fenâlıkları nefsimden; ve iyilikleri Allah’dan biliyorum. Nûrlara ve Kur’ân’a hizmeti hasbî olarak arzu ediyorum ve neşrine muvaffak olamadığım için çok müteessir oluyorum. Bu hâlime de şükürler olsun.

Üçüncü hâl ve hakîkî şahsiyetim: Bunu ta‘rîf etmeye cidden hicab duyarım. Hemen Cenâb-ı Allâh’dan dilerim, beni ve bütün kardeşlerimizi nefis ve cin ve ins şeytânlarının mekirlerinden muhâfaza eylesin ve dalâlete sapanlardan eylemesin. Âmîn

48

Benim kardeşlerim, Hâşiye Üstâdımın kardeş ve talebeleri olan zâtlar, şübhesiz birinci ve ikinci hâli rûhlarında hissederler. Öyle ise beşerde, bilhassa mü’minlerdeki hâsselerin inkişâfı tahdîd edilemeyeceği için, tevfîk-i Hudâ ile bir kerre bu yola girenler, nefis ve şeytanlarına bu âciz, fakîr ve bîçâre kadar mağlûb olmayacakları cihetle, terakkî ve istifâdeleri de o nisbette ziyâde olur. Muhterem Üstâdım bu kusûrlu talebesine teveccühü, insanlara, mü’minlere, mü’minlerin bilhassa benim gibi muhtaçlarına derece-i şefkate ve benim ihtiyacım en çok olduğuna delîl ve misâldir.

Hulâsa: Bana liyâkatimin çok fevkınde hüsn-ü zanneden ve teveccüh gösteren azîz ve muhterem ve mütevâzi‘ Sabrî kardeş Bil ki çok günâhkâr, çok âciz, fakîr, müflis, ümmet-i Muhammedden asm bir abdim. Duâlarınıza çok muhtâcım. Acz ve fakr arzuhâlini kabûl ettirerek hazîne-i hâssa-i Kur’ândan âleme muhtelif nâm ve tarz ve şekillerde cevherler teşhîrine muvaffak olan dellâl-ı Kur’ânın kudsî hizmetinde kendisine yardım, en büyük emelim ve en ciddî temennîm, en mukaddes niyetimdir. Bu niyetim sebebiyle nûrlarla meşgul olmak saâdetine mazhar olduğum dakikalarında, hilâf-ı me’mûl bazı sözler kendiliğinden kalbime ve kaleme gelmektedir ki, bu ma‘rifet benim değil, elbette, muhakkak ve mutlak Hazret-i Kur’ân’dan lemeân eden nûrlara âittir. Öyle ise, asıl üstâd Kur’ân’dır. Üstâd-ı muhteremimiz, elyak ve elhak muarrifi, mübelliği ve müderrisidir. Biz muhtaçlar, fırsatı ganîmet bilmeli, cevherleri almalı, kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde medar-ı saâdetimiz olacak olan bu nûrlara alâ-kaderi’t-tâka neşre çalışarak muhâfazasını kuvvetleştirmeliyiz

وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ

Sâniyen: Mektûbât’ın küçüklerinden on üçünü hâvî husûsî mektûblar mecmûasını aldım. Bu vesîle ile mâzîyi hâl yerine koyarak, derin ma‘nâlı, şirin sohbetinizi bir kerre daha şevkle dinlemiş oldum. Zâten ben o vakitlerin mâzîde kalmasına râzı değilim. Her vakit hâl gibi mütâlaa ediyorum. Mâzî, hâl, müstakbel; bunlar da i‘tibârî birer taksîm değil mi? Ehl-i zevk için bu taksîme ihtiyâç kalmıyor.

49

Sâlisen: Yirmi Sekizinci Mektûb’un sekiz mes’elesinden birincisi, bana âit rüya hakkında kıymetli bir ders vermiş. وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا âyetine güzel bir tefsîr, nihâyet ma‘nâsı zâhir olmuş rüyaya hoş bir ta‘bîr olmuştur. Nevme âit âyeti pek âlî ve münâsib bir sûrette tefsîrinizle, başta herkesten ziyâde muhtâç Hulûsî’niz olduğu hâlde, bütün Risâle-i Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr müstemi‘lerine, kāri’lerine fâideli, zevkli, esaslı, ciddî, vecîz ve belîğ bir ders daha vermiş oldunuz.

Şûrâya bir işâret etmek isterim: Kur’ân’ın kerâmetine bir nokta, bir zerre daha ilâve ediyorum. Gerek Eğirdir’de, gerek burada bazen zihnime bir şey gelir ve kendisiyle hayli meşgul ettirir. Hemen ilk mektûbunuzda benim zihnimi işgāl eden bu şeyin cevâbını bulurum. Bu, birde, beşte kalmadı, çok taaddüd etti. Onun için diyorum ki, kerâmet-i Kur’âniyedir.

İkinci Mes’ele: Güzel ve ulvî bir ders olmakla beraber, bir cihet daha hâtıra geliyor. Hizbüşşeytânın avenesi tâ buralardan dolaşarak sâhte ve şaşırtıcı hareketlerle arka çevirmek istemeleridir. Bu sebeble şifâhâne-i Kur’ânın anahtarı, inâyet-i İlâhiye ile elinde bulunan sevgili Üstâdımızın bu zehirlere de ilaç yetiştirmesi ve silâhhâne-i Kur’ândan aldığı acîb silâhlarla mübâreze etmesi nev‘inden güzel ve bedî‘ üslûb ile ve hârika temsîlât ile bulunuşu, hakîkaten şâyân-ı menn ü şükrândır. Allâh sizden çok râzı olsun.

Üçüncü Mes’ele: Hakîkaten çok güzel, çok hoş, çok vâzıhtır. Bu mes’eleyi beş noktaya ayırmakla, sanki İslâm’ın beş rüknünü hatırlatmış, selâmet için beş esası göstermişsiniz. Hem bunu dostlarınıza ve kalben sizden bir şey bekleyenlere, suâl-i mukaddere cevâb nev‘inden kaleme almışsınız. Fakat hüsn-ü zanna mesâğ veriyorsunuz. Niyetle me’cûr ve fâide-mend olacağını ihtâr ediyorsunuz. Sâil buna da râzı. Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı zâten bu derde ilaç vermekte ve bu yaraya merhem vurmakta, bu arzuya çâre bulmaktadır

Sözler ile kuvvetü’z-zahr olduğunuz mü’minler, bataklıktan çıkardığınız mütehayyirler, ayılttığınız sarhoşlar, iâde-i şuûr ettirdiğiniz dîvâneler, şu zamanda Kur’ân’dan daha iyi mürşid olamayacağına inandırdığınız hakîkate müştâk insanlar,

50

ilzâm ettiğiniz münâfıklar, mülhidler, hatta kaçırdığınız şeytanları her gözü olan ve bakan gördü. Akıldan nasîbi olan anladı. Ve kalbi bozulmayan inandı. Bu azîm muvaffakiyâtın sırrı, acz yolunun rehberi olan Kur’ân’ın ve nûrların dellâlının gösterdiği hakîkî acze karşı Hâlik’ın ihsânındadır.

وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ: âyet-i celîlesine istinâden, Her ne matlûbunuz varsa Kur’ân’dadır. Buna muvaffak olmak için, nûrlarla alâkadâr olmak, Kur’ân’a hâdim olmak, Allâh’a karşı ciddî acz-i tâm içinde bulunduğunu anlamak ve bütün mevcûdiyetiyle kabûl etmekle olur diye mütemâdiyen mü’minleri bu kestirme, selâmetli ve saâdetli yola çağıran Üstâdımızdan Allâh-ü Zülcelâl Hazretleri ebeden râzı olsun. Dünyevî ve uhrevî bütün muradlarını hâsıl etsin. Ümmet-i Muhammed’e asm bağışlasın. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.

Duânıza cümlemiz muhtâcız, duânızda bulunmak hepimizin borcudur. Sabrî Efendi kardeşimiz ne güzel takdîr etmiş Mâşâllâh, mâşâllâh Kimin haddidir ki, bu nûrlarda yanlış bulsun. Evet, bazı ibâreler belki edebiyât denilen şeye tam muvâfık düşmüyor. Bunda da isâbet var. Çünki edebiyât satılmıyor, Kur’ân’dan nûrlar gösteriliyor. Bu fakîr kardeşiniz bu sözü okuduğum zaman, Üstâdımı temsîl eder bir hâl alıyorum. Ta‘bîrâtınızla, şîvenizle okumak bana o kadar zevkli ve lezzetli geliyor ki, ta‘rîf edemem. Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günâh işliyor telakkî ediyorum. Bazen verdiğiniz salâhiyetin ma‘nevî kuvvetiyle nâmınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor ve kaldırabiliyorum. İşte bendeki telakkî ve te’sîr bu mâhiyettedir.

Bu mektûbu müsvedde ettiğim vakit, tam bu anda, müezzin minârede Allâhü Ekber demişti. Ben de Allâhü Ekber Celle Celâlühû ile mukābele etmiştim. Bu hâl, işteki kudsiyete açık bir işâret değil mi?

Dördüncü Husûsî Bir Mes’ele: Eski Saîd lisânıyla da olsa, ne kadar muvâfık silâhı isti‘mâl ediyorsunuz, bârekallâh Ma‘nevî taşlarınız وَمَا رَمَیْتَ اِذْ رَمَیْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰی âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere hedeflerine isâbet ettiğine kāniim. Allâh böylelerin şerlerini kudret kılıcı ile kessin. Böyle zâlimleri Kahhâr ismine tevdî‘ ederiz. Hizmette fütûrum yok. Fakat mâni‘lerin hadd ü pâyânı yok. Fakat dünyayı sırtıma yükleseler, her tarafı ateşle sarsalar, bu ulvî düşünceme mâni‘ olamazlar. Ama gönül buna râzı değil,

51

çok şeyler arzu ediyor. Ne çâre, nefis ve cin ve ins şeytanları müdhiş topuzlarla karşıma dikildiklerinden, ister istemez mücâdeleye mecbûrum, hakîkî hizmetten geri kalıyorum. Buna ne kadar müteessif olsam azdır. وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

Hulûsî

[63]

[Altı sene kemâl-i sadâkatle, ciddî olarak hizmet eden ve hârika olarak benim gibi bir asabî adamı hiç bir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtibliğini dâimâ yapan Süleymân Efendi’nin fıkrasıdır]

Efendim Hazretleri,

Evvelen Mübârek ellerinizden öper ve mukaddes duâlarınızı beklerim. Fakîr hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleymân, şimdiye kadar te’lîf olunan mübârek nûrları birer birer mütâlaa ederek, her birisinden ayrı ayrı ve büyük büyük nûrlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifâde ettim. O nûrlar uhrevî yolumu irâe ettiler. Allâh sizden râzı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksânlarımı gösterdiler, teşekküründe âcizim. O nûrları temsîl ve tasvîr edecek kudreti kendimde görmediğimden, rûhumu yoklayarak hissiyât-ı kalbiyemi şöyle tasvîr etmeye min gayr-i haddin cür’et eyleyeceğim. Hatâ vâki‘ olursa da affımı istirhâm ediyorum.

Efendim, görmüş olduğum Risâle-i Nûr deryasındaki lezzet ve saâdetin dünyada hiç emsâlini görmediğim gibi, kendi vicdânî muhâkemem netîcesinde kat‘iyen anladım ki, o risâleler, her biri başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsîr-i Kur’ândır. Mahlûkāt içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakîkat noktasında insaniyetten sukūt eden ve serâpâ ma‘nevî yaralar içinde bulunan insanlara bu nûrların mütâlaası, serî‘, şifâlı bir ilaç ve yaralarına gāyet nâfi‘ bir tiryâk ve merhem olduğunu ufacık karîhamla anlayabildim. Bu nûrların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek i‘tikādındayım. Ve inşâallâh Avrupa’ya karşı dahi Kur’ân’ın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.

Tekrar ellerinizi öperek, duânızı isterim, Efendim Hazretleri.

Süleymân

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç