
SAYFA 38
[47]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
Bir hâdise münâsebetiyle bir dostuna yazmış.
Esâsen siyâset anlamadığım bir iş. Şunun bunun âmâline hizmet, menfûrum. Zilletle yaşamak, tahammül edemediğim hâllerdir. فللّٰە الحمد, Allâh’ımız bir, peygamberimiz bir, kitabımız bir, dinimiz bir, ilâ-âhirihî-; bu; bir birler, bizde yekdiğerimizi Allâh için sevmek kaydını sağlamlaştırmakla beraber; rûhî, kalbî, ebedî, lâyemût bir birlik te’mîn etmektedir.
Hamd ve şükür olsun, mü’miniz. Hayâtta tesâdüf edeceğimiz binlerle musîbet ve acılara مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ gibi çok müessir bir devamız var. Yine idrâk ediyoruz ki, bu dârda vazîfeleri nihâyet bulanlar için, ebedî, mev‘ûd bir hayat başlıyor. Biz de bu yolun yolcusu ve bu hânın misâfiri ve bu fabrikanın muvakkat bir amelesi olduğumuz için, er-geç o kāfileye iltihâk edeceğiz.
Kısa, müz‘ic, dağdağalı, elemli, hüzünlü, firâklı ve ancak o sermedî hayâtın mezraası olan bu fânî ve kararsız âlemde başlayan garazsız, ıvazsız, pervâsız ve kimsenin arzusuna tâbi‘ olmadan, sırf hasbî ve ciddî, hâlis ve muhlis arkadaşlığımızın meyvesini o her türlü saâdeti câmi‘ hayâtta idrâk edeceğiz
Ümîd ve îmân gibi pek âlî bir sermayemiz var. Hoca Efendi Hazretlerinin âlî tavsiyeleri: Beş vakit namazını ta‘dîl ile vaktinde kıl. Yani başka ibâdete gücün yetmez. Namazın nihâyetindeki tesbîhleri yap. Yani başka zikri yapamadım diye teessüf etme. Yedi kebâiri terk et. Çünki sağāiri arayacak zamanda değiliz. İttibâ‘-ı sünnet et. Zîrâ bu zamanda arkasından gidilecek ve harekâtı taklîde değer, sâf, hâlis ve muhlis bir hâdî ki, o da seni yine bu yola götürecektir maalesef bulamayacaksın. Belki bu yola çıkaracaklar var. Fakat kömürle elması kim fark edecek? Öyle ise sen çalış, ondan daha iyi kılavuz bulamazsın . Derslerinden birindeki, her vakit zikrettiğim مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ şifâ-bahş vecîzesi hâtırımızda varken, şübhesiz her musîbet ve her elem hoş karşılanacaktır.
SAYFA 39
Azîz kardeş,
Zaman olur ki her şey, herkes, her muâmele kalbi incitiyor. Fakat işte tiryâkı: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ
Her zaman söylüyorum: Biz bu fânî hayat için dostluk yapmıyoruz. Bu kısa hayâta vedâ‘ etmek, indimizde ve i‘tikādımızda ebedî bir hayâtın mukaddemesidir. Öyle ise müteessir olmayalım. Nice ki, o hayâta başlamadık. İşte mürâsele ile muvâsalayı te’mîn edelim. Allâh’a güvenelim. Ondan meded dileyelim.
Hulûsî
[48]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
Maddeten uzak düşen bu bîçâre talebenizi yakından temsîl eden Hâfız Sabrî Efendi ile diğer zevâtın nûrlar hakkındaki ihtisâsları, çok kıymetli ve yüksek ve lâyıklı bir sûrette ifade edilmiştir. Bu mektûbunuzda Muallim Cudi’nin kasîdesi münâsebetiyle buyurduğunuz vecîzeyi burada tekrara münâsebet geldi. وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖی بِمُحَمَّدٍ güzellik yazılarımızda değil, belki i‘câz-ı Kur’ân’dan olan nûrlu Sözler ve Mektûbât’a âittir. Her ferd-i mü’min, derece-i fehim ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi ta‘rîf eder. Acz ve fakrdaki lezzet ve şefkat ve tefekkürdeki ulviyet, hakîkaten hiç bir şey ile kābil-i kıyâs değilmiş.
Hâl-i âlem müsâid olsa da, hazîne-i hâssa-i Kur’ândan çıkararak ta‘bîr-i âlînizce dellâllığını yaptığınız elmasları çok gözler görse Görse de, sarhoşlar ayılsa, mütehayyirler kurtulsa, mü’minler sevinse; mülhidler, kâfirler, müşrikler îmâna, insafa, dâire-i akla gelseler Bu mes‘ûd ve ulvî netîceyi bizlere idrâk ettirmesini eltâf-ı İlâhiyeden tazarru‘ ve niyâz ediyorum. Âmîn.
Muhterem Üstâd,
Allâh-ü Zülcelâl Hazretlerine ne kadar müteşekkir olsanız yeridir. Acz ve fakr kisvesiyle girmeye muvaffak olduğunuz esrâr-ı Kur’ânın hâs hazînesinin, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve me’zun olduğunuz
SAYFA 40
mikdârını necim necim çıkartarak evvelâ kendiniz bakıyor, sonra Eyyühe’l-insân İşte bakınız, bu misâfirhâneyi açan, âlemleri rahmetiyle yaratan, sizi hikmetiyle halk buyurup bu âleme gönderen Sultân-ı Kâinât, bin üç yüz küsûr sene evvel, büyük bir elçisi Habîb-i Ekrem asm vâsıtasıyla, hilkatteki hikmeti, buraya gelmekte maksadı, ubûdiyetin iktizâ ettiği hizmeti, ilâ âhir; bildirmişti. Bu âlî teblîgātı, o kudsî ahkâmı sizin anlayacağınız lisânla anlatıyorum, dinleyiniz. Eğer aklınız varsa, gözünüz görüyorsa, insanlığınız varsa, hakîkati anlar ve îmâna gelirsiniz diye beyânâtta bulunuyorsunuz.
Bizler, hasbe’l-kader, فللّٰە الحمد, bu mukaddes beyânâtı yakından dinlemek, görmek ve göstermek iştiyâkını gösterdik. Siz de o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakîkati anlatıp, yolumuzu doğrultmaya vesîle oldunuz. Allâh sizden ebeden râzı olsun. Nefs-i emmârenin zebûnu, cin ve ins şeytânlarının hedefi olmaktan kurtulmadıksa da, bu hasbî ve Kur’ânî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyla yapamıyorsak da, yolunda bulunuyoruz.
اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّیَّاتِ
Hulûsî
[49]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Bilumûm Risâlâtü’l-Envâr her biri ayrı ayrı mevzu‘larda, had ve hesaba gelmeyen müşkilleri halletmeleriyle beraber, bendeniz şöyle tasavvur ediyorum ki, Nûr deryasından nûş etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi, maraz-ı kalbîyi def‘ u ref‘e, rûhu tenvîr ve tesrîre kâfî bulunduğu meşhûd ve müsellemdir. Zîrâ Birinci Söz tevhîd miftâhıdır. Yirmi Bir'in birinci şıkkı da mirkāt-ı cennettir. İkinci şıkkı da emrâz-ı kalbiyenin tedâvisi için nazîrsiz bir şifâhâne-i eczâdır. İksîr ilaçlarıyla, bilâ istisnâ herkeste bulunan vesvese marazını tedâvi ve kal‘ eder. Kalb ve rûhta Kur’ân-ı Hakîm’in ebedî ve nâ-mütenâhî füyûzât ve envârından gelen ravzât-ı inşirâhiyeyi küşâd ile, saâdet-i ebediyeye îsâl edecek bir râh-ı necât ve selâmettir. Yirmi İki ise, burhânlarıyla, lem‘alarıyla, insan olanın akāid-i dîniyesini tahkîm ve tarsîne emsâlsiz bir rehber bulunduğunu arz ederim Efendim
Sabrî
SAYFA 41
[50]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili muhterem Üstâdım,
Sözlerinizin yani risâlelerinizin her biri birer deryâ-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki ta‘rîf edemeyeceğim. Bugün sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslîme ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbûr olacağına kat‘iyen ümidvârım
Husrev
[51]
[Re’fet Bey’in bir fıkrasıdır]
Sözleriniz mürşidâne ve çok yüksek olduğundan, gāyet dikkatli ve tahlîl ederek okunmak îcâb ediyor. Serd eylediğiniz delâil-i akliye ve mantıkiye o kadar tatlı ve hayret-bahştır ki, insan okudukça okuyor ve nâ-mütenâhî bir zevk-i ma‘nevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeble, bir def‘a okumak kâfî değil. Hepsi yanında bulunup dâimâ okumalıdır
Re’fet
[52]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Üstâdım efendim, şu kıymetli elmaslar Cenâb-ı Hakk’dan Habîb-i Zîşân’ına asm gönderilen Şecere-i Tûbâ’nın nâ-mütenâhî semereleri olduğunu ve bunların emsâli gibi bî-nazîr mücevherâtın ihrâç ve teşhîri zamanını bulup sergi-i Rabbânîye ve Muhammedîye asm vaz‘ eden zât-ı üstâdânelerine şu dakîkada kāsır aklım ve isti‘dâdsız lisânımla şöyle duâlar ediyorum
اللّٰهُمَّ احْفَظْ مُؤَلِّفَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ الْیَكْتَا الَّتٖی هِیَ مَوْسُومَةٌ بِرِسَالَةِ النُّورِ وَاَعْطِ قَلْبَهُ وَقَلْبَ صَبْرِیالَّذٖی هُوَ مَمْلُٓوءٌ بِالْحَقَٓائِقِ الْاِبْتِهَاجَ وَالسُّرُورَ اٰمٖینَ
Sabrî
اَلّٰلهُمَّ اجْعَلِ الْكَاتِبَ ثَانِیَ اثْنَیْنِ مُخْلِصًا فٖی عَمَلِهٖ صَبُورًا فٖٓی اَطْوَارِهٖ عَالِمًا بِمَا كَتَبَ وَیَكْتُبُ اٰمٖینَ
Saîd
SAYFA 42
[Yirmi Yedinci Mektûb’un İkinci Zeyli]
[53]
[Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibâhına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevâz’lı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki ihtisâsâtıdır]
Fazîlet-mend efendim, Üstâdım Hazretleri,
Efendim Evvelâ arz-ı ta‘zîm ve hürmetle mübârek ellerinizden öper, her ân u zaman lisânıma yakıştığı kadar duâ eder ve duânızı ricâ ediyorum.
Efendim, ma‘lûmunuz, fakîr talebeniz ve kardeşiniz câhil olduğum hâlde, güneş misâli olan risâle-i bergüzîdelerinizden umûm Nûr risâlelerinizi okutup dinledim. Güneşin nûruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimâli olmadığı gibi, risâlelerinize sed çekilemez. Onları istimâ‘da rûh ve kalbimi tedkîk ettim. Tedkîkātımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım. Baktım ki, rûh ve kalbimde bir feyezân ve coşkunluk var ki, beni bilâ-ihtiyâr bir vazîfeye sevk etmek için hemen Haydi, haydi diye tazyîkāta başladı. Ben de rûhumda olan bu vâkıayı ta‘kîb ederken, o nûrların irâe ettiği miftâhları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlar ile îcâb eden kapıları açıp, o nûrlara ehil olan kardeşlerimi مِنْ غَیْرِ حَدٍّ arayıp bulmak vaz‘iyeti âdetâ bana emrolunup, o nûrlardan güneş gibi nûr saçılması husûsunda ben de bu hâli kendime vazîfe addettim.
O nûrlardan almış olduğum anahtarları teslîm ile, hâin-i dîn olan mülhidlerin ellerini kımıldatmayacak derecede kırılması için, hamden lillâh, bu kardeşlerimi arayıp buldum. Emânetullâh ve emânet-i Peygamberînin asm gāyet parlak ve yakut ve zümrüdden kıymetdâr olan hazînelerini o zâtların ellerine teslîm ettim. Elhamdülillâh, Cenâb-ı Hakk muvaffak etti. O mübârek eserlerinizi mütâlaa eden eşhâs, insan iseler ve insaniyetle alâkaları varsa inanmalı. İnanmadıkları takdîrde, ya insaniyetten isti‘fâ etmeli veyâhûd insan değiliz demeli
SAYFA 43
Bu eserler ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşâallâh, her cihetle fethederek fâtih olacaktır. Cenâb-ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevâbına nâil eyleyip şefâatine mazhar buyursun. Âmîn.
Tekrar ellerinizi bûs ile duânızı istirhâm eylerim, Efendim Hazretleri. Emrullâhoğlu Bekir
[54]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Bekledim, tâ ki, Onuncu Söz neşredilmiş. İşbu kıymeti mükevvenâta fâik olan mübârek nûrlu eserden bir nüshacık ihsân buyuruldu. Hemen aldığım dakîkada, zîruhtan hâlî ve zümrüt-misal yeşillenmiş nebâtât arasında bir ağacın altına girdim. Lâkin mevsim i‘tibâriyle halîçe-i zemîn gāyet revnakdâr ve envâ‘-i türlü çiçeklerle müzeyyen ve muhteşem ise de, ânifü’l-beyân eser, âlem-i bekānın sened-i hakîkî ve kat‘îsi ve en kavî ve gāyet rasîn ve son derece güzel, naklî ve aklî ve mantıkî ve ta‘rîfi imkânsız delâil ve berahîn-i kat‘iye ile müsbet ve hatta haşir hakkında ayağı kayarak mühlik uçurumlara giden ve en fenâ bataklıklara düşen, hüsrân ve dalâlette boğulan pek çok kimseleri dakîk ve amîk işârât ve hakāik ile ihyâ ettiğini ve edeceğini alâ kaderi’l-istitâa öğrendim
Her ne kadar o kıymetdâr eserin derecât-ı refîa ve mühimmesini, hatta en kısa bir cümlesini bile anlayabilmek ve o husûsta söz sarf edebilmek bidâamın fersah fersah fevkınde ise de, menba‘-ı hakîkîsi bulunan Furkān-ı Mübîn’den tam bir feyiz alan ve misâli görülmemiş bir şâheser olduğunu anladım. Bu fakîr, şiddetli acz u zaafımla bî-had bahr-i hakāike daldım. Ve bahr-i muhît-i nûra girebilmeye, şu mübârek eser, elmas bir miftâhım oldu.
Binâenaleyh havâs ve havassu’l-havâs daha ne derecelerde hakāik-i İlâhiye ve maârif-i Rabbâniye müşâhede ederek iktisâb-ı füyûzât edeceklerini tahmîn edemem.
Bundan başka, şu nûrânî ve ulvî ve kudsî eser, numarası i‘tibâriyle dokuz eserin daha mukaddemen sebkat ettiğini îmâ ve işaretle beraber, On numaradan sonra daha bir çok eserlerin vücûdunu mutazammın bulunmasına dâir bir hassâsiyet-i kalbiye uyandırdı.
SAYFA 44
Sonra anladım ki, Kur’ân-ı Hakîm’in nevvâr ve ziyâdâr menâbii cûş u hurûşa gelmiş. Furkān-ı Hakîm’in elmas maâdininden dehşetli bir infilâk husûl bulmuş, Sözler nâmında hadsiz tiryâklar ve mücevherât zâhir oldu. Pek çok kulûb def‘-i maraz ve kesb-i âfiyet etti. Furkān-ı Mübîn’in feyziyle Sözler’inin her birini herkese görmek müyesser olmayan gāyet dakîk ve amîk beyânât-ı hârikalarını röntgen makinesi ile temsîl ediyorum. Nasıl o röntgen şuâ‘ı uzuvların içindeki en hafî ve ince hâli görüyor, gösteriyor. Öyle de, nûrların hazinedârları olan Sözler dahi, hakāik-i eşyâda en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hâssasını hâizdir.
Sabrî
[55]
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Şimdiye kadar emsâline tesâdüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için, affımı ricâ ediyorum. Duânız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenâb-ı Hakk’ın muvaffak buyuracağı ümîdini taşıyorum. Ve beni zât-ı âlînize tevdî‘ eden ve Sözler’i yazmaklığıma ruhsât veren Cenâb-ı Hakk’a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum
Husrev
[56]
[Kezâ Husrev’in]
Risâlelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve latîfliğine âciz lisânımla, kısa aklım ile ve zayıf idrâkimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâ-kayd her okuyanı bizzarûre tahsîne sevk ediyor. Cenâb-ı Hakk’a ne kadar hamd etsem, şükretsem, bu lütufların hakkını ödeyemem
Husrev
[57]
[Küçük Hâfız Zühdü’nün bir fıkrasıdır]
Nûr bahçesinin nûrlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmaya muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevî bulunduğu lezzeti, kāsır lisânımla şimdi ifade edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebiyy-i Âhirüzzaman Aleyhi Ekmelü’s-salâtü Vesselâm’ın
SAYFA 45
huzûr-u saâdetine ve pâk ve latîf sohbet-i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrâk ettiren On Dokuzuncu Mektûb’u mütâlaa etmekten bir türlü doyamıyorum. Bilcümle Risâletü’n-Nûr’un takdîr ve tevkîri husûsunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenâb-ı Vâhibü’l-Atâyâ’dan dilerim ki, nûr bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmaya arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın.
Küçük Hâfız Zühdü
[58]
[İnşâallâh ikinci bir Husrev ve küçük bir Sabrî olan Zekâî’nin sözler hakkındaki fıkrasıdır]
Bugün o yüksek kitabın ikmâline muvaffak oldum. Mi‘râc’ın ikmâl ve mütâlaasından mütevellid sürûr u saadetimi ta‘rîften kalemim dûçâr-ı acz oluyor. Mütâlaadan doğan duygularımı hulâsaten ve bir cümle ile arz edeceğim:
Mi‘râcın mütâlaasında hayâtın felâket girdablarını ve saâdet-i ebediyeye giden ma‘nevî deryanın selâmet yollarını gösteren kalb dolusu bir nûr ve ziyâ buldum. Evet, her temsîlâtta isbat edilen pek çok hakîkatler ve bugün tahatturu ve tahayyülü bile rûhumuzu doldurup taşırmaya kâfî gelen asr-ı saadet ve hârikalar devri gözümün önünde canlandı. Fikirden fikre, hayretten hayrete düştüm.
Mi‘râc kitabı, başlı başına, asıllardaki hakîkatleri i‘zâm edilmeden ve bîtarafâne bir tefekkürün bile göreceği ve kabûl edeceği bir nazarla isbat eden ve kapalı kalmış noktaları ehl-i îmâna ma‘kūl ve mantıkî fikirlerle ızhâr eden bir kitâb-ı târîhtir.
Gaflete dalmış ve dalâletin mağlûbu ve bir tutam aklıyla kendisine bir mümtâz mevki‘ vermek isteyen feylesof, Mi‘râc gibi bir şâheser karşısında apoletleri sökülmüş, bütün şöhret ve nâmı sukūta mahkûm bir kral vaz‘iyetine düşer. O kral ise dâimî bir ye’se mahkûmdur. Hâlbuki bunca hakîkatler karşısında felsefe zincirleri ve mu‘teriz efkârı birer birer kırılan, da‘vâsının ve iddiâsının haksız olduğunu anlayan feylesof ise, Hâlik-ı A‘zam’ın kudret ve azameti huzûrunda secde eder ve af diler.
Zekâî