
SAYFA 32
[31]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Çoktan beri rûh-u kemterânemin son derece müştâk bulunduğu ve her bir kelimesi bir elmas mahzeni olan şu Yirmi Sekizinci Risâle-i pür-nûrlarını, لَهُ الْحَمْدُ kırâat ve istinsâha muvaffak oldum. Şu altın-misâl hurûfâttan mürekkeb elmas menbaının derece-i kıymet ve rağbet ve ehemmiyetini arz ve ifade husûsunda mübâlağa olmasın mümkün olsa idi, şu risâle-i kıymetdârînin hakāik-i nâ-mütenâhîsini muvazzıh ve câmi‘ bir çok kelimâtın vaz‘ edilmesine çalışacaktım ki, hakîkat lâyıkıyla ifade edilsin. Zîrâ Hâlik-ı Âlem Hazretleri, şu mükevvenâtı halk ve îcâd ve her birini bir vazîfe ile tavzîf ve ecel-i âlemin hulûlünde, mes’ûliyet noktasında bu dünyada acz ve fakr ve zaaf ve ihtiyâcını fehim ve idrâk ederek, kavânîn-i ezeliye ve desâtîr-i Rabbâniyeye imtisâl ve ittibâ‘ edenlere, şu mevzû‘-u bahis cennet gibi bir ni‘met ile i‘zâz edecek ve alelhusus cennette en büyük ni‘met, cemâl-i bâ-kemâl-i Rabbâniyeyi müşâhede ve müşerrefiyet-i uzmâ olduğundan, şu fânî âlemdeki her şey binnetîce cennete nâzır ve hayrân olduğu ve şu hakāikin menba‘ı olan Furkān-ı Mübîn ve Kur’ân-ı Azîm’in ebvâb-ı müteaddidesini fetih ve esrâr-ı gûnâ-gûnuna ıttılâ‘ ile deryâ-yı hakāike dalmak herkese müyesser olmadığından, beş suâl ve beş cevâb miftâh-ı hakîkîsiyle o künûz-u mütenevvia kapılarını açıp pek yakından ve kemâl-i sarâhatla gösterilmesi ciheti, değil bu abd-i âcizin kāsır aklı, belki oldukça yüksek zekâlara mâlik olanların bile takdîrine hakkıyla şâyân olduğunu kāil ve kāniim.
Sabrî
[32]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Kemâl-i ulviyet ve kıymet-i bî-nihâyesini arz ve ifadeden âciz bulunduğum şu Sözler’deki âlî ve azîm üslûb ve gāyeler, bu abd-i pür-kusuru ihyâ ve âdetâ بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ hâline getirdi. Ve Siyah Dut’un Bir Meyvesi nâmıyla müsemmâ, Avrupa meftunlarına endâht edilen altın topun elmas güllelerini gördüm.
Sabrî
SAYFA 33
[33]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Yirminci Mektûb’u yazarken vaktimin adem-i müsâadesi cihetiyle çabuk yazmaya fazlaca sa‘y ettiğimden, sathî bir nazar ve kırâat edildi. Derince düşünüp zihnimde takarrur ettiremedim ise de, müsâade-i fâzılâneleri ile şu hakîkati arza ictisâr ediyorum. Bu mektûb-u azîmü’l-mefhûm, şimdiye kadar tesyâr buyurulan umûm Nûr risâlelerinin, hulâsatü’l-hulâsa zübdesi ve menba‘-ı amîki olduğuna müşâhedemle beraber, tafsîlât ve teşrîhât husûsunda dahi zevilakıl olanlar için, ibâre-i Arabî ile tahrîr buyurulan ve yedi fıkra-i ma‘nîdâr ve Türkçe meâllerinde münderic olduğuna kanâat-i kâmilem mevcûd bulunduğunu arz ile başkaca bir arzu daha uyandırdı ve dedim:
Âh, Hudâ-yı Müteâl ve Vâhibü’l-A‘mâl ve’l-Âmâl Hazretleri tevfîkāt-ı Samedâniyesini ihsân buyursa da, üstâd-ı âlî kadrimden fenn-i ilm-i kelâmı taallüm ile tefeyyüz edebilsem, dedim. Ve bu arzu kalb-i bendeleride ile’l-ebed merkûz kalacaktır ki, bu da kıymet-i bî-pâyânını hissedip ulviyet ve kudsiyetini hakkıyla ifadede âciz bulunduğum Yirminci Mektûb-u mergūbdan mütevelliddir
Sabrî
[34]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Hele Birinci Söz’de Besmele'nin derece-i ehemmiyeti ve sûret-i temsîliyesi, şâyân-ı takdîr ve hayrettir. Öteden beri her kitabın ibtidâsında Besmele, Hamdele ve Salavâtın zikrinin vücûbu hoca efendilerimiz tarafından beyân edilmiş ise de, bu gibi nefsi iskât edecek bir temsîl işitilmediğinden, bu derece zihinde takarrur ve temerküz etmemişti. Şu temsîl, Besmele Sözü olan Birinci Söz’de ne kadar musîb ve ma‘nîdâr olduğunu insan olan takdîr eder
Sabrî
[35]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Üç kitaptan Yirminci Söz’ü ilk def‘a okudum. Habl-i metîn-i İlâhî ve kanun-u mübîn-i Rabbânî olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’da, şu son asırda vücûda gelen ve frenklerin medâr-ı iftihârları bulunan tahtelbahir ve tayyâre vesâire gibi eşyâya, bin üç yüz küsûr sene mukaddem işaretle ifade eylediğini öğrenerek, Kitâb-ı Mübîn’in mâzî ve müstakbelden vermekte
SAYFA 34
olduğu ihbârât-ı gaybiye ve sâdıka ve beyânât-ı hârika, dost ve düşmanı meftûn ve hayretlerde bıraktığı cihetle, bir kat daha i‘câz-ı Kur’ân’ı isbat ve te’yîd etmiştir. Yirmi Üçüncü ve Otuzuncu Sözler’in başlarından üçer, beşer sahîfe okuyabildim. Mahzen ve medfen-i mücevherâta rast gelmiş bir fakîr gibi hangi cevheri alacağımı harîsâne düşünüyorum
Sabrî
[36]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Bahr-i Mu‘cizât, Fahr-i Kâinât Efendimiz asm Hazretlerinin şu sisli asırda paslı rûhlarımızı tenvîr eden ve sâik-i hayat-ı ebediyeleri bulunan On Dokuzuncu Mektûb’un beşinci cüz’ünü alarak, üçüncüsünü iâde ettim. Fahr-i Kâinât Efendimiz’in asm mu‘cizâtından olan, parmaklarından su akıtarak orduya içirmesine dikkat ederek derin bir tefekküre daldım. O sırada kalemim boya şişesinde idi. Yazmak vazîfeme muvakkat bir fâsıla verecektim. Kalemi tuttum, mürekkebi ile yerinde koymamak için, kalemdeki mürekkeb bitinceye kadar bir-iki kelâm daha yazayım da öyle bırakayım dedim. Başladım, yarım sahîfe yazdım, kalemden boya kesilmedi. Bundaki hikmeti düşündüm, kalem kurudu. Sonra bir çok def‘alar kalemi dikkatle boyaya batırarak yazdım, Tecrübe ettim. Yarım satır, nihâyet bir satıra kâfî gelebildi. Bu da Hatîb-i Bağdadî’nin فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ sırrındaki tefekküründen mütehassıl vâkıayı andırır bir te’kîddir, i‘câz-ı Nebevîdir, dedim.
Sabrî
[37]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Evvelce takdîm kılınan arîzalarımdaki ta‘bîrât ve elfâz-ı ta‘zîmiyem ne için hak olmasın? Zîrâ şu kıymetdâr ve ehemmiyet-i nâ-mütenâhiyeyi ihtivâ ve âleme berk-i hâtıf gibi satvet-i ma‘neviye ve hakîkiyesini emsâli gibi i‘lâm ve i‘lân eden Yirmi Altıncı Mektûb-u mergūbu, yirmi günden beri muhtelif derecâtta müntesibîn-i ilmiye mütâlaa ettikleri hâlde, bugün tashîhine lüzûm görülen ve ale’t-ta‘dâd yirmi sekiz noktada ta‘dîl ve ilâve buyurulan nukat-ı mühimme, kelimât ve ta‘bîrât-ı âliyeyi zâid veya noksân diyebilecek bir kimse çıkmasın ve çıkmıyor.
SAYFA 35
Evet, şu asrın eşhâs-ı muzırrasına karşı i‘lân etmiş olduğu cihâd-ı ma‘neviyede müşâhede edilen muvaffakiyet-i fevkalâdenin, o gürûh-u hazele ve rezeleyi iskât ve ilzâm ettiğini, zerre kadar insaf ve iz‘ânı ve insaniyette hazzı olanın ikrâr ve i‘tirâf ve tasdîk etmesi, vecîbeden olduğu vâreste-i reyb u zunûndur
Sabrî
[38]
[Tevfîk’in bir fıkrasıdır]
Altın yaldız ile yazılması lâzım gelen eser-i âlînizde, Resûl-ü Müctebâ Aleyhi Ekmelü’t-Tahiyyât Efendimiz Hazretlerine dil uzatan hâin-i bî-dîn olan mülhid hâinlerin kuruyası dillerini, inâyet-i İlâhiye ve rûhâniyet-i Peygamberî asm ve şerîat kılıcı ile kesmeye muvaffak olduğunuz şu eser-i bergüzîdenizi, Cenâb-ı Hakk ind-i İlâhîsinde ve nezd-i Peygamberîde asm kabûl eylesin. Şefâat-i Nebeviyeye efendimi ve fakîri de nâil eyleyip, Sancak-ı Muhammedî asm tahtında cümlemizi ihvânlarımızla beraber haşreylesin. Âmîn
Tevfîk
[39]
[Yine Sabrî Efendi’nin bir fıkrasıdır]
Burâk-ı tevfîk ile hakāik-i semâvâta râh-ı urûcu irâe ve tefhîm için tanzîm ve tasnîf buyurulan ve her bir lem‘a-i ulviyesi, aklî ve naklî binler âyât ve alâim-i îmânı fevkalhad îzâh ve isbat eden ve bir mirkāt-ı îmân ve bir mir’ât-ı Vâcibü’l-Vücûd ve’l-Mennân olan ve sarây-ı dâr-ı bekānın elmas bir miftâhı bulunan yirmi ikinci bahr-i hakāiki inâyet-i İlâhiye ile istinsâha muvaffak oldum
Sabrî
[40]
[Şu fıkra hakîkî ve birinci bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nindir]
Mükerreren mütâlaa ve kırâat ederek, Arş kadar yüksek eserleriniz hakkında mütâlaa serdine bir kelime, hatta bir nokta ilâvesine kendimde cür’et ve kudret bulamadığımdan dolayı, bu bâbda bir mütâlaa dermeyânına imkân göremiyorum. Yalnız çok yüksek, cihân kadar kıymetdâr mübârek eserleri okuyup, cehâletimiz hasebiyle idrâk edebildiğimiz kadar istifâde ve istifâzaya çalışarak müstefîd olabilmek, bizim için pek büyük bir ni‘mettir
Hakkı
SAYFA 36
[41]
[Yine Hakkı Efendi’nin bir fıkrasıdır]
İşbu cihan-kıymetdar eserin mütâlaasında nasıl bulduğumuz istifsâr buyuruluyor. Dekāik-i hikmet ve hakāik-i ilmiye ile tezyîn ve tarsîn edilmiş olan yüksek eser hakkında bir mütâlaa serdetmek, bidâamın fevkındedir.
Hakkı
[42]
[Şu fıkra Hâfız Ali Efendi’nindir]
Efendim, Yirmi Beşinci Söz, Cenâb-ı Hakk’ın fermân-ı mübîni olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân için öyle bir vuzûh-u etemmi hâvî bir muarrif-i hakîkîdir ki, bahr-i hakāikte seyr ü seyahat eden ve hâricen çelikle mücellâ ve müstahkem ve dâhilen elmas ve akîkle müzeyyen ve müberhen ve menba‘-ı hakîkîsi olan Furkān-ı Hakîm gibi, dâimâ gençliğini ve resânetini, ziynet ve hüsnünü tezyîd ve muhâfaza eden ve hiç bir vecihle ahkâm-ı memdûhasına nakîsa getirmeyen, bir sefîne-i semâviyenin mahsûlü olup, kalbleri kışırlanarak felsefenin çıkmaz çığırlarına sapan gāfil ve âsîlere şiddetle darbe-i müdhişe ve mühlikesini çarpan ve mutî‘lere lütf-u dest-i ma‘nevîsiyle, dünyevî ve uhrevî nihâyetsiz mükâfâtını ihsân eden Cenâb-ı Hakk’ın, Zât-ı Üstâdânelerine lütuf buyurduğu Vehhâb ism-i Celîlinden tulû‘ eden nûrun lem‘asıyla ziyâlandırıp hakāik-i İlâhiyenin zerrelerini bile pırlantalar gibi görüp ve gösteren Üstâdımın hakāik denizinde seyr ü seyahatleri esnâsında isâbet eden mevcler ki, yekdiğerini müteâkib her birisi başlı başına bir mu‘cize, hatta bir katresi bile îcâdıyla i‘câzını gösterdiğini gördüğümde, مَا شَٓاءَ اللّٰهُ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیماَنِ وَهِدَایَةِ الرَّحْمٰنِ cümle-i celîlesini lisânımda vird ediyorum
Alî
[43]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Nûrları âlemi tenvîr eden, kıt‘ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü’l-meâl ve bizzât hatt-ı ekremleriyle muharrer elmas risâlesini istinsâh ve Yirmi İkinci Söz deryasına dalıyorum.
Sabrî
SAYFA 37
[44]
[Şu fıkra mühim bir talebem olan Seyyid Şefîk’indir]
Şifâhâne-i kalbinizden tulû‘ eden Otuz Üçüncü Söz’ünüzle otuz üç cihetten marîz olan kalb-i mecrûhumuzu tedâvi buyurmanızı bilhassa istirhâm eylerim
Şefîk
[45]
[Küçük Zühdü’nün fıkrasıdır]
Bugün istinsâha muvaffak olduğum i‘câz-ı Kur’ân’ın bu bîçâre talebenize bahşetmiş olduğu nihâyetsiz füyûzât, mevte mahkûm rûhuma öyle bir tabîb-i hâzık ameliyatı yapmış ki, mübtelâ olduğum emrâz-ı kalbiyeyi tedâvi ve yeniden hayat bahşetmiş olduğundan, arz-ı minnetdârî eylerim. Ve bu bî-nazîr mücevherât mahzeninin diğer renkli kapılarının da açılmasını âcizâne istirhâm eylerim.
Bu risâlenin otuz üç penceresinden ayrı ayrı lemeân eden nûrânî ziyâlar, kalb-i âcizâneme feyyâz nûrlarıyla güller serpti. Daha bir çok nûr risâlelerinin füyûzâtından hisseyâb olmasını bârigâh-ı ehadiyetten tazarru‘ ederim.
Zühdü
[46]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Ma‘rûzât-ı husûsiye : Şu on dördüncü asr-ı Muhammedîde asm marziyât-ı Rabbâniye ve teblîgāt-ı Ahmediyeyi asm bihakkın îfâ ve icrâ ve i‘lâm ve infâz eden, elhak matla‘-ı şems-i füyûzât ta‘bîriyle tavsîf ve ta‘zîme mâsadak bulunan Nûr risâle-i ferîdelerinde, rûh-u âcizîye in‘ikâs eden ve sermâye-i kemterânemden olmayıp sırf Risâletü’n-Nûr’un füyûzât ve lemeâtından derip, çatıp, yazdığım arîzalarım, mahzâ bir eser-i hüsn-ü teveccüh-ü kerîmâneleri olarak, Risâletü’n-Nûr sırasına dâhil edilmesi hicabımı intâc etmiştir. Zîrâ bahr-i muhîte nisbeten bir cedvel hükmünde bile olmayan, bu abd-i âcizin pür-kusûr ifadeleri, öyle bâlâ bir mevki‘de yer tutacak bir mâhiyette olmadığı âşikârdır. Umarım Cenâb-ı Kibriyâ’dan ki, karîn bulunduğu nevvâr ve ziyâdâr sözlerin nûr ve ziyâlarında müstefîd ve ziyâdâr ola.
Sabrî
SAYFA 38
[47]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
Bir hâdise münâsebetiyle bir dostuna yazmış.
Esâsen siyâset anlamadığım bir iş. Şunun bunun âmâline hizmet, menfûrum. Zilletle yaşamak, tahammül edemediğim hâllerdir. فللّٰە الحمد, Allâh’ımız bir, peygamberimiz bir, kitabımız bir, dinimiz bir, ilâ-âhirihî-; bu; bir birler, bizde yekdiğerimizi Allâh için sevmek kaydını sağlamlaştırmakla beraber; rûhî, kalbî, ebedî, lâyemût bir birlik te’mîn etmektedir.
Hamd ve şükür olsun, mü’miniz. Hayâtta tesâdüf edeceğimiz binlerle musîbet ve acılara مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ gibi çok müessir bir devamız var. Yine idrâk ediyoruz ki, bu dârda vazîfeleri nihâyet bulanlar için, ebedî, mev‘ûd bir hayat başlıyor. Biz de bu yolun yolcusu ve bu hânın misâfiri ve bu fabrikanın muvakkat bir amelesi olduğumuz için, er-geç o kāfileye iltihâk edeceğiz.
Kısa, müz‘ic, dağdağalı, elemli, hüzünlü, firâklı ve ancak o sermedî hayâtın mezraası olan bu fânî ve kararsız âlemde başlayan garazsız, ıvazsız, pervâsız ve kimsenin arzusuna tâbi‘ olmadan, sırf hasbî ve ciddî, hâlis ve muhlis arkadaşlığımızın meyvesini o her türlü saâdeti câmi‘ hayâtta idrâk edeceğiz
Ümîd ve îmân gibi pek âlî bir sermayemiz var. Hoca Efendi Hazretlerinin âlî tavsiyeleri: Beş vakit namazını ta‘dîl ile vaktinde kıl. Yani başka ibâdete gücün yetmez. Namazın nihâyetindeki tesbîhleri yap. Yani başka zikri yapamadım diye teessüf etme. Yedi kebâiri terk et. Çünki sağāiri arayacak zamanda değiliz. İttibâ‘-ı sünnet et. Zîrâ bu zamanda arkasından gidilecek ve harekâtı taklîde değer, sâf, hâlis ve muhlis bir hâdî ki, o da seni yine bu yola götürecektir maalesef bulamayacaksın. Belki bu yola çıkaracaklar var. Fakat kömürle elması kim fark edecek? Öyle ise sen çalış, ondan daha iyi kılavuz bulamazsın . Derslerinden birindeki, her vakit zikrettiğim مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ şifâ-bahş vecîzesi hâtırımızda varken, şübhesiz her musîbet ve her elem hoş karşılanacaktır.
SAYFA 39
Azîz kardeş,
Zaman olur ki her şey, herkes, her muâmele kalbi incitiyor. Fakat işte tiryâkı: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ
Her zaman söylüyorum: Biz bu fânî hayat için dostluk yapmıyoruz. Bu kısa hayâta vedâ‘ etmek, indimizde ve i‘tikādımızda ebedî bir hayâtın mukaddemesidir. Öyle ise müteessir olmayalım. Nice ki, o hayâta başlamadık. İşte mürâsele ile muvâsalayı te’mîn edelim. Allâh’a güvenelim. Ondan meded dileyelim.
Hulûsî
[48]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
Maddeten uzak düşen bu bîçâre talebenizi yakından temsîl eden Hâfız Sabrî Efendi ile diğer zevâtın nûrlar hakkındaki ihtisâsları, çok kıymetli ve yüksek ve lâyıklı bir sûrette ifade edilmiştir. Bu mektûbunuzda Muallim Cudi’nin kasîdesi münâsebetiyle buyurduğunuz vecîzeyi burada tekrara münâsebet geldi. وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖی بِمُحَمَّدٍ güzellik yazılarımızda değil, belki i‘câz-ı Kur’ân’dan olan nûrlu Sözler ve Mektûbât’a âittir. Her ferd-i mü’min, derece-i fehim ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi ta‘rîf eder. Acz ve fakrdaki lezzet ve şefkat ve tefekkürdeki ulviyet, hakîkaten hiç bir şey ile kābil-i kıyâs değilmiş.
Hâl-i âlem müsâid olsa da, hazîne-i hâssa-i Kur’ândan çıkararak ta‘bîr-i âlînizce dellâllığını yaptığınız elmasları çok gözler görse Görse de, sarhoşlar ayılsa, mütehayyirler kurtulsa, mü’minler sevinse; mülhidler, kâfirler, müşrikler îmâna, insafa, dâire-i akla gelseler Bu mes‘ûd ve ulvî netîceyi bizlere idrâk ettirmesini eltâf-ı İlâhiyeden tazarru‘ ve niyâz ediyorum. Âmîn.
Muhterem Üstâd,
Allâh-ü Zülcelâl Hazretlerine ne kadar müteşekkir olsanız yeridir. Acz ve fakr kisvesiyle girmeye muvaffak olduğunuz esrâr-ı Kur’ânın hâs hazînesinin, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve me’zun olduğunuz