BARLA LÂHİKASI

361

Sâlisen: Kardeşimiz Fethi Bey ne hâldedir, neden az görüşüyorsunuz? Ben ona çok duâ ettim ve ediyorum. Sen bir muzır me’mûrun yüzünden, onunla az görüşmen beni müteessir etti. Allâh kabûl etsin, ben de ona çok def‘a duâ ettim. İnşâallâh tam bir arkadaş, bir muhâtabın olan Hâfız Ömer, Risâle-i Nûr’un intişârına mühim bir vâsıta olacak ki, her mektûbunda onu ciddî alâkadâr görüyorum.

On Altıncı Lem‘a nâmındaki üç mühim mes’eleden ibâret bir risâleyi, sizin için yazdırıyorum. Yetişirse onu da gönderiyorum. Lillâhilhamd burada gittikçe Risâle-i Nûr’un şâkirdleri ve yazıcıları çoğalıyor. Ne vakit az fütûr başlasa, bir teşvîk kamçısı hükmünde bir şey zuhûr ediyor.

Ezcümle, sofî-meşreb ve yazıda muvakkaten tenbellik eden bir kısım kardeşlerimize yazılan bir mektûbun nüshasını, melfûfen gönderiyorum. Belki tenbel olmayan, fakat tenbelleşen Abdülmecîd de görür. Muhterem vâlideniz ne hâldedir? Onu da merâk ediyorum, çok duâ ediyorum. Hastalığın her bir saati, bir gün ibâdet hükmünde olduğunu benim tarafımdan hem ona, hem Hoca Abdurrahmân’a söyle. Başta pederiniz, Fethi Bey ve Hoca Abdurrahmân, İmam Ömer, Kemâleddin gibi dostlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[296]

Ey insan ve ey nefsim, muhakkak bil ki, Cenâb-ı Hakk’ın sana in‘âm ettiği vücûdun, cismin, a‘zâların, malın ve hayvanâtın ibâhadır, temlîk değildir. Yani istifâden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifâde et diye ibâha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakîkaten âciz ve tedbîrden cidden câhil bir şahsa temlîk etmemiş. Çünki mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.

Acaba en kolay, en zâhir ve dâire-i ihtiyâr ve şuûrda dâhil olan bir midenin idaresini yapamadığın hâlde, nasıl göz ve kulak gibi dâire-i ihtiyâr ve şuûrun hâricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?

362

Mâdem sana verilen hayat ve hayâtın levâzımâtı temlîk değil, ibâhadır. Elbette ibâhanın düstûruyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyafete misafirleri da‘vet eder. Onlara, meclis ziyafetindeki eşyâdan ve ziyafetten istifâdeyi ibâha ediyor, temlîk etmiyor. İbâha ve ziyafetin kāidesi ise, mihmândârın rızâsı dâhilinde tasarruf etmektir. Öyleyse israf edemez, başkasına ikrâm edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zâyi‘ edemez. Eğer temlîk olsaydı, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.

Aynen bunun gibi, Cenâb-ı Hakk sana ibâha sûretinde verdiği hayatı intiharla hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve ma‘nen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızâsı hâricinde harâma sarf edemezsin. Ve hâkezâ, kulağı ve dili ve bunlar gibi cihâzâtı harâma sarf etmekle ma‘nen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanını lüzûmsuz ta‘zîb edip katledemezsin. Ve hâkezâ, bütün sana verilen ni‘metler, bu misâfirhâne-i dünyânın sâhibi olan Mihmândâr-ı Kerîm-i Zülcelâl’in kavânîn-i şerîatı dâiresinde tasarruf etmek gerektir.

Saîdü’n-Nûrsî

[297]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz ve gayretli âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’ânda yoldaşım Hulûsî-i Sânî ve Sabrî-i Evvel,

Mâşâllâh, Yirminci Mektub’un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.

Mektûbunda ilm-i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zâten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umûm Sözler, o nûrlu ve hakîkî ilm-i kelâmın dersleridir. İmâm-ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkikler demişler ki: Âhirzamanda ilm-i kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesâil-i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir sûrette beyân edecek ki, umûm ehl-i keşif ve tarîkatin fevkınde, o nûrların neşrine sebebiyet verecektir. Hatta İmâm-ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür.

363

Senin şu âciz ve fakîr ve hiç-ender-hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkınde olarak, kendimi o gelecek adam olduğumu iddiâ edemem, hiç bir cihette liyâkatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acîb şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondadır ki, sen de yazılan şeylerden o acîb kokusunu aldın.

Hem mektûbunda اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ilâ âhir. ye âit olan esrârı suâl ediyorsun. Evet, o âyetin büyük bir denizinden çok Sözlerde katarâtı, reşehâtı vardır. Bâhusûs Yirminci Mektub’da, Otuz Üçüncü Mektub’da, Otuz İkinci Söz’de, Yirmi İkinci Söz’de onun bazı çeşmeleri var. Elbette o âyette çok tabakāt var. Her tâife bir tabakadan hissesini almıştır. Rûhum istiyordu ki, o âyetin bazı envârını yazayım. Fakat şimdiye kadar müteferrik sûrette yazıldığından öyle kalmış, şimdilik onunla iktifâ edilmiş.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîd

[298]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, ciddî, sıddîk kardeşlerim, hizmet-i Kur’âniyede samîmî ve kuvvetli arkadaşlarım Sabrî, Husrev, Alî, Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü,

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sizleri hudûdsuz bir sahrâ-yı hakîkatte bana enîs arkadaş ve yoldaş vermiş. Bu acîb sahrâdaki hareket ve sülûk, bazen pek ince ehemmiyetsiz görünen bir şeyde mühim istifâdeler edilir. Onun için zâhir nazarda mâlâya‘nî zannedilen bazı mes’elelerde fazla ta‘kîb ediyorum. Ve ziyâde nazar-ı dikkatinizi celb ediyorum. Ezcümle, Onuncu Söz’deki elif tevâfukātı, mühim bir mes’ele gibi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum. Bunun sırrı şudur ki: Bir iltifât-ı hâssaya gizliden gizliye bir işâret bulunduğunu kat‘î hissettiğim için, ihtiyârsız olarak

364

kemâl-i sürûr ve ferahımdan taşkıncasına bağırarak, Aman, geliniz, siz de görünüz diyorum. Evet, nasıl ki bir padişahın hâs bir ednâ işaretine mazhar olmak, kanun-u umûmiyle bir müşîriyet teveccühünden fazla medâr-ı sürûrdur. Öyle de, Hâlik-ı Zülcelâl’in husûsî iltifâtını îmâ eden en gizli bir işarete, yüz bin can olsa ve fedâ edilse ve yüz bin sene ömür varsa, o yolda sarf edilse yine ucuzdur.

İşte bu sırdan gelen sürûrun verdiği cezbekârâne taşkınlıkla, dikkatsizlere mâlâya‘nî ve israf sayılan böyle tevâfukāta dâir bahisler açıyorum. İşte bir bahis daha açacağım.

Onuncu Söz, Kur’ân’ın bir sülüsünü inkâr etmek niyetiyle, haşr-i cismânîyi resmen millet içinde inkâr etmek fikrinde bulunan zındıkları susturmakla, hârika bir şu‘le-i i‘câz-ı Kur’ânîyi gösterdiği gibi; daha müteaddid emârelerle, ma‘nevî i‘câz-ı Kur’ân hesabına fevkalâde bir mâhiyeti bulunduğunu icmâlen hissetmiştik. Ve şimdi yeniden tekrar Onuncu Söz’e nazar-ı dikkat-i âmmeyi celb etmek için, ihtiyârsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım.

Bu def‘a lafzullâhın en birinci harfi olan elif, Onuncu Söz’de öyle bir tevâfuk gösterdi ki, kat‘iyen tesâdüfe havâle edilmediği gibi, başka emârelerle o tevâfukta gaybî bir işareti kat‘iyen hissettim. Sonra işaretlerini koydum. Hem işarete medâr olmak için hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünki çok âdî perdeler içinde mühim işaretler verilir. Ehli anlar.

Mâdem işâret-i gaybiye var. Elbette tesâdüf içinden kaçar, daha hükmedemez. En cüz’î rakamları da o işarete mal edilir. Mâdem mecmûunda işâret var, bütün eczâsı o işaretin hikmetine tâbi‘dir. Tesâdüf orada oynayamaz. Hatta yirmi dokuzuncu sayfada Üçüncü Hakîkat’deki elif sayılmamak lâzım gelirken, sehven saymıştım. Sonra anladım ki, bana saydırılmış. Baştaki Onuncu Söz kelimesiyle, şu Üçüncü Hakîkat, ikisi sayfa başında bulundukları için, hakları sayılmaktı. Onların sâir arkadaşları sayfa rakamları gibi bazı vazîfeyi gördürmek için bir cihette saymak işareti olarak haberim olmadan bana yazdırılmış. Her ne ise Kendimin tereddüdü için değil, çünki kat‘î kanâatim gelmiş. Belki başkasının şübhe ve tereddüdünü izâle için bazı muvâzeneler yaptım:

365

Onuncu Söz’ün âhirinde yazıldığı gibi, altı yüz sayfadan ziyâde bir mübârek kitabın tevâfukātı yüz yirmi beş çıktı. Üç yüz elli sayfadan ibâret diğer bir kitabı yine saydım. Elli tevâfuk çıkmadı. Yine eskiden kendi te’lîfâtım Türkçe ve Arabî olan iki yüz seksen sayfadan ibâret bulunan kitabın eliflerini saydım, tevâfukātı kırkı tecâvüz etmedi.

Demek bu Onuncu Söz’de ve İşârâtü’l-İ‘câz’daki ekseriyet-i mutlakanın tevâfukātı, gizli bir işâret-i gaybiyeyi tazammun ediyorlar. Mecmûunda işâret bulunsa yeter. Her cüz’ünde işareti göstermek lâzım değildir. Fakat her cüz’ işaretin malıdır ve onun hikmetine tâbi‘dir. Size acele edip, en evvelki işâret olunan nüshayı göndermiştim. Az hâşiyeleri sonra ilâve ettik. Bu def‘a Süleyman Efendi’yle gönderilen nüshayla mukābele ediniz, tekmîl ediniz. Ve Halil İbrahim Efendi’yle gönderilen nüshayla, yine bu nüshayla mukābele ederek, sonra Âsım Bey’e gönderiniz.

Bu def‘aki Hulûsî Bey’in mektûbunu size gönderdim. İşâret ettiğim iki kavis içerisinde bulunan kısım, Yirmi Yedinci Mektûb’un Dördüncü Zeyli’nde yazılacak. Kavisler hâricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır.

Hâfız Ahmed ve Mehmed Celâl ve Hâfız Veli gibi kalbi cezbeli dostlarıma ve tarîk-i hakîkatte sâir kardeşlerimize selâm ediyorum.

Hâfız Veli ile çendân geç görüştük, fakat Hâfız Veli’nin burada Mehmed Usta isminde, on senelik hâlis bir dostu bulunduğundan ve o Mehmed Usta benim sekiz senedir tarîk-i âhirette gāyet ciddî bir kardeşim olduğundan, Hâfız Veli’ye de o münâsebetle eski dost nazarıyla bakıyorum. O bana mektûb yazmıştı. Vakit bulamıyorum ki, mektûbuna cevâb vereyim. Ehl-i kalb için bazen sükût dahi bir konuşmaktır.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

366

[299]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz kardeşim Mustafa Efendi,

Bazı emârelerle ve bazı zevâtın hüsn-ü şehâdetiyle bana kanâat gelmiştir ki, zâtınız dahi Müezzinzâde Bekir Efendi gibi bana ciddî bir talebe ve samîmî bir âhiret kardeşi olabilirsiniz. Hem senin merhûm pederin Hacı Saîd Efendi, silsile-i duâmda çoktan beri dâhildir.

Bu def‘aki gāyet kıymetdâr hediyen olan zemzem suyu ve Medîne-i Münevvere hurmâsına mukābil, gāyet kıymetdâr ve ehl-i îmân mâbeyninde nihâyet derecede mu‘teber ve ehl-i dalâlet başında sâika gibi te’sîr gösteren Otuz Birinci Söz olan mi‘râc ve şakk-ı kamere dâir risâleyi ve vahdâniyet ve ma‘rifetullâh ve muhabbetullâha dâir ve ehl-i tahkîk meyânında emsâlsiz ve pek meşhûr ve nûrânî üç mevkıflı olan Otuz İkinci Söz'ü takdîm ediyorum. Eğer zâtınız hattı güzel bir zâtı bulup size, kendinize istinsâh etsen çok iyi olur. Fakat tashîhine dikkat edilsin. Bir-iki def‘a kardeşim Seyyid Şefîk’in muâvenetiyle mukābele edilsin. Sonra Bekir Efendi alsın, kendine ve kayınpederine yazdırsın. Eğer zâtınız öyle iyi bir kâtib bulamadın, aslı sana kalmak ve birkaç def‘a Bekir Efendi’yle beraber okumak şartıyla Bekir Efendiye veya Mehmed Efendi veya Hâfız Hidâyet Efendi gibi kıymetini takdîr eden ve münâsib gördüğün zâtlara ver, kendilerine yazdırsınlar.

Haber almışım ki, Arabî olarak eski hurûfla Matbaa-i Evkāf’da tab‘ edilmek izni varmış. Eğer Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle, Türkçe olarak eski hurûfa müsâade-i resmî olduğu dakîkada ve Bekir Efendi şu iki risâleyi Seyyid Şefîk’in taht-ı nezâretinde tashîhine gāyet dikkat etmek şartıyla çabuk tab‘ ediniz. Tab‘ masrafını da kesenizden sarf etmeye mecbûr değilsiniz. Çünki Haşir Sözü'ne seksen banknotu sarf ettik, üç yüz banknotu kazandık. Demek bunlar satılmayacak mallar değildir. Müslüman rûhları bunlara gıda gibi muhtâçtırlar. Yalnız iki yüze yakın aboneler bulunsa, birisi tab‘ edilse, hem fiyatını çıkarabilir, hem başka risâlelerin de tab‘ına medâr olabilir. Halklardan

367

sadaka kabûl etmediğim gibi, kitaplarıma da sadakalarla tab‘ını kabûl etmem. Yalnız gayretinizi, ve himmetinizi Onuncu Söz gibi, yalnız yanlışsız ve güzelce tab‘ına ve matbaadaki tashîhâtına sarf ediniz. Ve birinci olarak tab‘ ettirdiğiniz risâlenin masârıf-i tab‘iyesi ne kadar ise bana bildiriniz. Ben borç eder, para gönderirim.

Eğer tab‘ına muvaffak oldunuz; zâtınız, pederiniz gibi çok sevdiğiniz Medîne-i Münevvere ve Mekke-i Mükerreme ahâlisine bir mikdâr nüsha gönderseniz çok iyi olur. Belki eski hediyelerinizden daha hayırlı hediye hükmüne geçecektir, inşâallâh.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

368

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

یَٓا اَللّٰهُ یَا رَحْمٰنُ یَا رَحٖیمُ یَا فَرْدُ یَا حَیُّ یَا قُیُّومُ یَا حَكَمُ یَا عَدْلُ یَا قُدُّوسُ

İsm-i A‘zam'ın hakkına ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine, bir kalem ile binler nüsha yazan Husrev’i ve mübârek yardımcılarını ve Nûrcu arkadaşlarını Cennetü’l-Firdevs’de saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn Ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede dâimâ muvaffak eyle. Âmîn Ve defter-i hasenâtlarına bu mecmûanın her bir harfine mukābil bin hasene yazdır. Âmîn Ve Nûrların neşrinde sebât ve devam ve ihlâs ihsân eyle. Âmîn Âmîn Âmîn

Yâ Erhame’r-Râhimîn Umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini iki cihânda mes‘ûd eyle. Âmîn İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle. Âmîn Ve bu âciz ve bîçâre Saîd’in kusûrâtını affeyle. Âmîn Âmîn Âmîn

Umûm Nûr Şâkirdleri Nâmına

Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç