
SAYFA 358
[293]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, müdakkik kardeşim Re’fet Bey,
Sorduğun suâle en kolay ve ruhsatlı cevâb senin cevabındır. Mültekā Şerhi Damad’ın ve Merâku’l-Felâh ikisi demişler: İki Ramazân için bir kefâret kâfîdir. Müteaddid vâkıalara bir keffâret kifâyet eder. Çünki tedâhül vardır. Ve هُوَ الصَّحٖیحُ demişler.
Hakîkat nokta-i nazarında bu mes’elede azîmet var, ruhsât var. Azîmet hâli, kuvveti müsâid ise, her Ramazân için ayrı bir kefâret var. Fakat ruhsât ciheti, tedâhül sırrına binâen, müteaddid Ramazân için bir kefâret farz, ayrı ayrı kefâret müstehab derecesinde kalır. Bu kefarette ma‘nâ-yı ukūbetle ma‘nâ-yı ibâdet ikisi dahi münderic olduğu için, hem kerhen icbâr edilmeyecek, hem tedâhül eder.
Azîz kardeşim, fıkhü’l-ekber olan esâsât-ı îmâniyeyle meşgul olduğumuz için, nakle ve ehl-i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekāik-i mesâil-i fer‘iyeye zihnim şimdilik ciddî müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitaplar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki mürâcaat edeyim. Hem ulemâ-yı İslâm o kadar tedkîkāt-ı sâibe yapmışlar ki, fürûâta dâir tedkîkāt-ı amîkaya ihtiyâçları kalmamış. Eğer hakîkî ihtiyâç hissetseydim, böyle fürûâta dâir müctehidînin derin me’hazlerine gidip bazı beyânâtta bulunacaktım. Belki de daha o nevi‘ hakāike meşguliyet zamanları gelmemiş. Her neyse.
Size bu def‘a Sûre-i Feth’in âhirine âit ve onun münâsebetiyle اُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖینَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالصِّدّٖیقٖینَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖینَ âyetine dâir beyânâtı ve Minhâcü's-Sünne nâmındaki lem‘ada اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی sırrına dâir muhâkemâtı nasıl buluyorsunuz? Kardeşin Husrev ile sen, Şeyh-i Geylânî’nin ks kerâmât-ı gaybiyesinin bütün parçalarıyla bir nüsha yazıp Hulûsî Bey’e gönderseniz iyi olur. Âsım Bey’e de onlar bütün gitmelidir.
SAYFA 359
Başta, Gavs-ı A‘zam’ın ks ta‘bîriyle Bekir Bey, bizim ta‘bîrimizle Bekir Ağa, Ahmed Husrev, Lütfü, Rüşdü, Hâfız Ahmed, kayınpederin Hacı İbrahim Bey ve Sezâî Bey olarak umûm kardeşlerinize selâm, duâ ediyorum. Ve mübârek ve bahtiyar Bedreddin’in başından öperim. O Kur’ân’ı okudukça bana duâ etsin. Öyle ma‘sûmun duâsı inşâallâh hakkımızda makbûldür. Onun vâlidesi olan âhiret hemşîreme ayrıca duâ ediyorum. Bedreddin gibi bir evlâd sâhibesi olduğundan tebrîke şâyândır.
Bedreddin’in okuduğu her bir harf-i Kur’ânın, on sevaptan tut, tâ bine kadar uhrevî meyveleri vardır. Hem vâlidesinin defter-i a‘mâline, hem hoca ve Üstâdının defter-i a‘mâline dahi o sevâblar kaydolunur.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[294]
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Rüşdü’nün gönderdiği otuz liradan yirmi yedisini postayla size gönderdim. Siz ona gönderirsiniz. Ona da öyle yazdım. Benim ihtiyacım olmadığından ve kāideme muhâlif olduğundan, kabûl edemedim. Yalnız onun hayırlı niyeti için, ehemmiyetli hayırlara sarf edilmek sûretiyle, onun hesabına otuzdan üç banknot aldım. Sizlere ve sizinle alâkadâr olanlara pek çok selâm ve duâ ediyorum.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 360
[295]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, muhlis kardeşim
Isparta’ya nakl-i mekân, hem tulûât-ı kalbiyeye, hem sizinle muhâbereye bir derece fütûr verdi.
Evvelâ: Kardeşimiz Sabrî, Hakkı Efendiler arzularıyla, yine Eğirdir vâsıtasıyla size emânet gönderilecek. On Yedinci Lem‘a nâmındaki Notaları Sabrî size göndermiş veya gönderecek. Bu def‘a da sırlı, kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz’ü size gönderiyorum. Latîf ve ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, Husrev senin için Yirmi Dokuzuncu Söz’ü yazıyordu. Yazdığı vakitte Husrev vâsıtasıyla çok mübârek Ramazân hediyesi aynı anda gelmesiyle beraber, aynı gecede ben senin hânen tarafına ve hânene geldiğimi rüyada gördüğüm gibi, iki gece evvel, elhak ikinci bir Husrev ve ikinci bir Süleymân olan Süleymân Rüşdü, aynen sizi görmüş. Bundan anladık ki, bizler bir menzil içindeki adamlar hükmündeyiz. Maddeten uzaklık te’sîri yok ve birbirimize karşı münâsebet-i âdiye dahi kaydedilir.
Sâniyen: Şu Yirmi Dokuzuncu Söz, ta‘rîfnâmelerde yazıldığı gibi, bir müstensih hatt-ı hakîkîsine ihtiyârsız takarrüble, sırrı tezâhüre başlamış ve diğer müstensih hatt-ı hakîkîsini bulmuş. Hakîkaten ne fikirde bulunursa bulunsun, gören herkesi tasdîke mecbûr ediyor. Hatta burada mühim ve müşkilpesend ulemâlar dahi, güneş gibi inanıp tasdîk ediyoruz, diyerek imza ediyorlar.
Şübhemiz kalmadı ki, i‘câz-ı Kur’ân’ın yüz cüz’ünden bir cüz’ü, şu tefsîrine in‘ikâs etmiş. Yalnız şu fark var ki, i‘câz kasdîdir, kasden de kimse muâraza edemez.
Şu kitabın tevâfuku ise, fıtrî ihtiyârsız olmak cihetiyle hârika olur, kerâmet sayılır. Kasdî ve sun‘î bir sûrette muâraza edilmez. Her ne ise, şu nüshayı kardeşiniz Abdülmecîd bir def‘a görsün, inşâallâh ona da bir vakit bir tane yazılacak. Şâyet orada birisi aynen istinsâh etmek niyet etse, çok dikkat etmek gerektir. Çünki bu risâlenin hurûfâtı da sırlı, kendine güvenmeyen yazmasın.
SAYFA 361
Sâlisen: Kardeşimiz Fethi Bey ne hâldedir, neden az görüşüyorsunuz? Ben ona çok duâ ettim ve ediyorum. Sen bir muzır me’mûrun yüzünden, onunla az görüşmen beni müteessir etti. Allâh kabûl etsin, ben de ona çok def‘a duâ ettim. İnşâallâh tam bir arkadaş, bir muhâtabın olan Hâfız Ömer, Risâle-i Nûr’un intişârına mühim bir vâsıta olacak ki, her mektûbunda onu ciddî alâkadâr görüyorum.
On Altıncı Lem‘a nâmındaki üç mühim mes’eleden ibâret bir risâleyi, sizin için yazdırıyorum. Yetişirse onu da gönderiyorum. Lillâhilhamd burada gittikçe Risâle-i Nûr’un şâkirdleri ve yazıcıları çoğalıyor. Ne vakit az fütûr başlasa, bir teşvîk kamçısı hükmünde bir şey zuhûr ediyor.
Ezcümle, sofî-meşreb ve yazıda muvakkaten tenbellik eden bir kısım kardeşlerimize yazılan bir mektûbun nüshasını, melfûfen gönderiyorum. Belki tenbel olmayan, fakat tenbelleşen Abdülmecîd de görür. Muhterem vâlideniz ne hâldedir? Onu da merâk ediyorum, çok duâ ediyorum. Hastalığın her bir saati, bir gün ibâdet hükmünde olduğunu benim tarafımdan hem ona, hem Hoca Abdurrahmân’a söyle. Başta pederiniz, Fethi Bey ve Hoca Abdurrahmân, İmam Ömer, Kemâleddin gibi dostlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[296]
Ey insan ve ey nefsim, muhakkak bil ki, Cenâb-ı Hakk’ın sana in‘âm ettiği vücûdun, cismin, a‘zâların, malın ve hayvanâtın ibâhadır, temlîk değildir. Yani istifâden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifâde et diye ibâha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakîkaten âciz ve tedbîrden cidden câhil bir şahsa temlîk etmemiş. Çünki mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zâhir ve dâire-i ihtiyâr ve şuûrda dâhil olan bir midenin idaresini yapamadığın hâlde, nasıl göz ve kulak gibi dâire-i ihtiyâr ve şuûrun hâricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
SAYFA 362
Mâdem sana verilen hayat ve hayâtın levâzımâtı temlîk değil, ibâhadır. Elbette ibâhanın düstûruyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyafete misafirleri da‘vet eder. Onlara, meclis ziyafetindeki eşyâdan ve ziyafetten istifâdeyi ibâha ediyor, temlîk etmiyor. İbâha ve ziyafetin kāidesi ise, mihmândârın rızâsı dâhilinde tasarruf etmektir. Öyleyse israf edemez, başkasına ikrâm edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zâyi‘ edemez. Eğer temlîk olsaydı, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.
Aynen bunun gibi, Cenâb-ı Hakk sana ibâha sûretinde verdiği hayatı intiharla hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve ma‘nen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızâsı hâricinde harâma sarf edemezsin. Ve hâkezâ, kulağı ve dili ve bunlar gibi cihâzâtı harâma sarf etmekle ma‘nen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanını lüzûmsuz ta‘zîb edip katledemezsin. Ve hâkezâ, bütün sana verilen ni‘metler, bu misâfirhâne-i dünyânın sâhibi olan Mihmândâr-ı Kerîm-i Zülcelâl’in kavânîn-i şerîatı dâiresinde tasarruf etmek gerektir.
Saîdü’n-Nûrsî
[297]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve gayretli âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’ânda yoldaşım Hulûsî-i Sânî ve Sabrî-i Evvel,
Mâşâllâh, Yirminci Mektub’un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.
Mektûbunda ilm-i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zâten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umûm Sözler, o nûrlu ve hakîkî ilm-i kelâmın dersleridir. İmâm-ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkikler demişler ki: Âhirzamanda ilm-i kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesâil-i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir sûrette beyân edecek ki, umûm ehl-i keşif ve tarîkatin fevkınde, o nûrların neşrine sebebiyet verecektir. Hatta İmâm-ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür.
SAYFA 363
Senin şu âciz ve fakîr ve hiç-ender-hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkınde olarak, kendimi o gelecek adam olduğumu iddiâ edemem, hiç bir cihette liyâkatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acîb şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondadır ki, sen de yazılan şeylerden o acîb kokusunu aldın.
Hem mektûbunda اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ilâ âhir. ye âit olan esrârı suâl ediyorsun. Evet, o âyetin büyük bir denizinden çok Sözlerde katarâtı, reşehâtı vardır. Bâhusûs Yirminci Mektub’da, Otuz Üçüncü Mektub’da, Otuz İkinci Söz’de, Yirmi İkinci Söz’de onun bazı çeşmeleri var. Elbette o âyette çok tabakāt var. Her tâife bir tabakadan hissesini almıştır. Rûhum istiyordu ki, o âyetin bazı envârını yazayım. Fakat şimdiye kadar müteferrik sûrette yazıldığından öyle kalmış, şimdilik onunla iktifâ edilmiş.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd
[298]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, ciddî, sıddîk kardeşlerim, hizmet-i Kur’âniyede samîmî ve kuvvetli arkadaşlarım Sabrî, Husrev, Alî, Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sizleri hudûdsuz bir sahrâ-yı hakîkatte bana enîs arkadaş ve yoldaş vermiş. Bu acîb sahrâdaki hareket ve sülûk, bazen pek ince ehemmiyetsiz görünen bir şeyde mühim istifâdeler edilir. Onun için zâhir nazarda mâlâya‘nî zannedilen bazı mes’elelerde fazla ta‘kîb ediyorum. Ve ziyâde nazar-ı dikkatinizi celb ediyorum. Ezcümle, Onuncu Söz’deki elif tevâfukātı, mühim bir mes’ele gibi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum. Bunun sırrı şudur ki: Bir iltifât-ı hâssaya gizliden gizliye bir işâret bulunduğunu kat‘î hissettiğim için, ihtiyârsız olarak
SAYFA 364
kemâl-i sürûr ve ferahımdan taşkıncasına bağırarak, Aman, geliniz, siz de görünüz diyorum. Evet, nasıl ki bir padişahın hâs bir ednâ işaretine mazhar olmak, kanun-u umûmiyle bir müşîriyet teveccühünden fazla medâr-ı sürûrdur. Öyle de, Hâlik-ı Zülcelâl’in husûsî iltifâtını îmâ eden en gizli bir işarete, yüz bin can olsa ve fedâ edilse ve yüz bin sene ömür varsa, o yolda sarf edilse yine ucuzdur.
İşte bu sırdan gelen sürûrun verdiği cezbekârâne taşkınlıkla, dikkatsizlere mâlâya‘nî ve israf sayılan böyle tevâfukāta dâir bahisler açıyorum. İşte bir bahis daha açacağım.
Onuncu Söz, Kur’ân’ın bir sülüsünü inkâr etmek niyetiyle, haşr-i cismânîyi resmen millet içinde inkâr etmek fikrinde bulunan zındıkları susturmakla, hârika bir şu‘le-i i‘câz-ı Kur’ânîyi gösterdiği gibi; daha müteaddid emârelerle, ma‘nevî i‘câz-ı Kur’ân hesabına fevkalâde bir mâhiyeti bulunduğunu icmâlen hissetmiştik. Ve şimdi yeniden tekrar Onuncu Söz’e nazar-ı dikkat-i âmmeyi celb etmek için, ihtiyârsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım.
Bu def‘a lafzullâhın en birinci harfi olan elif, Onuncu Söz’de öyle bir tevâfuk gösterdi ki, kat‘iyen tesâdüfe havâle edilmediği gibi, başka emârelerle o tevâfukta gaybî bir işareti kat‘iyen hissettim. Sonra işaretlerini koydum. Hem işarete medâr olmak için hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünki çok âdî perdeler içinde mühim işaretler verilir. Ehli anlar.
Mâdem işâret-i gaybiye var. Elbette tesâdüf içinden kaçar, daha hükmedemez. En cüz’î rakamları da o işarete mal edilir. Mâdem mecmûunda işâret var, bütün eczâsı o işaretin hikmetine tâbi‘dir. Tesâdüf orada oynayamaz. Hatta yirmi dokuzuncu sayfada Üçüncü Hakîkat’deki elif sayılmamak lâzım gelirken, sehven saymıştım. Sonra anladım ki, bana saydırılmış. Baştaki Onuncu Söz kelimesiyle, şu Üçüncü Hakîkat, ikisi sayfa başında bulundukları için, hakları sayılmaktı. Onların sâir arkadaşları sayfa rakamları gibi bazı vazîfeyi gördürmek için bir cihette saymak işareti olarak haberim olmadan bana yazdırılmış. Her ne ise Kendimin tereddüdü için değil, çünki kat‘î kanâatim gelmiş. Belki başkasının şübhe ve tereddüdünü izâle için bazı muvâzeneler yaptım:
SAYFA 365
Onuncu Söz’ün âhirinde yazıldığı gibi, altı yüz sayfadan ziyâde bir mübârek kitabın tevâfukātı yüz yirmi beş çıktı. Üç yüz elli sayfadan ibâret diğer bir kitabı yine saydım. Elli tevâfuk çıkmadı. Yine eskiden kendi te’lîfâtım Türkçe ve Arabî olan iki yüz seksen sayfadan ibâret bulunan kitabın eliflerini saydım, tevâfukātı kırkı tecâvüz etmedi.
Demek bu Onuncu Söz’de ve İşârâtü’l-İ‘câz’daki ekseriyet-i mutlakanın tevâfukātı, gizli bir işâret-i gaybiyeyi tazammun ediyorlar. Mecmûunda işâret bulunsa yeter. Her cüz’ünde işareti göstermek lâzım değildir. Fakat her cüz’ işaretin malıdır ve onun hikmetine tâbi‘dir. Size acele edip, en evvelki işâret olunan nüshayı göndermiştim. Az hâşiyeleri sonra ilâve ettik. Bu def‘a Süleyman Efendi’yle gönderilen nüshayla mukābele ediniz, tekmîl ediniz. Ve Halil İbrahim Efendi’yle gönderilen nüshayla, yine bu nüshayla mukābele ederek, sonra Âsım Bey’e gönderiniz.
Bu def‘aki Hulûsî Bey’in mektûbunu size gönderdim. İşâret ettiğim iki kavis içerisinde bulunan kısım, Yirmi Yedinci Mektûb’un Dördüncü Zeyli’nde yazılacak. Kavisler hâricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır.
Hâfız Ahmed ve Mehmed Celâl ve Hâfız Veli gibi kalbi cezbeli dostlarıma ve tarîk-i hakîkatte sâir kardeşlerimize selâm ediyorum.
Hâfız Veli ile çendân geç görüştük, fakat Hâfız Veli’nin burada Mehmed Usta isminde, on senelik hâlis bir dostu bulunduğundan ve o Mehmed Usta benim sekiz senedir tarîk-i âhirette gāyet ciddî bir kardeşim olduğundan, Hâfız Veli’ye de o münâsebetle eski dost nazarıyla bakıyorum. O bana mektûb yazmıştı. Vakit bulamıyorum ki, mektûbuna cevâb vereyim. Ehl-i kalb için bazen sükût dahi bir konuşmaktır.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî