
SAYFA 352
[288]
9 Mayıs 1934 Çarşamba
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, müdakkik kardeşim Re’fet Bey,
Evvelâ: Nevzâd-ı mübârekenin dünyaya gelmesini, sizin için bir fâl-i hayır olarak tebrîk ediyorum. İnşâallâh وَلَیْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰی sırrına mazhar olacak. Âsım Bey gibi senin de bir kız evlâdı dünyaya gelmesi, meşrebimizde en mühim esas şefkat olduğu cihetiyle ve şefkat kahramanları kızlar olduğundan ve en sevimli mahlûk bulunduğundan, daha ziyâde tebrîke şâyânsınız. Zannederim, bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok. Cenâb-ı Hakk onu sizlere medâr-ı teselli ve ünsiyet ve evinize küçük bir melâike hükmüne getirsin. Rengigül ismi yerine Zeyneb olsa, daha münâsibtir.
Sâniyen: Hikmetü’l-İstiâze’nin, besmele-i şerîfenin sırlarına dâir senin ve Şerîf Efendi’nin ifadeleriniz kısadır. Tenkîd mi, takdîr mi, anlaşılmıyor. Zâten mükerreren demiştim: Herkes her risâlenin her mes’elesini anlamasına muhtâç değil. Ne kadar anlarsa kâfîdir.
Sâlisen: Âlem-i misâl, âlem-i ervâhla âlem-i şehâdet ortasında bir berzahtır. Her ikisine birer vecihle benzer. Bir yüzü ona bakar, bir yüzü de diğerine bakar. Meselâ aynadaki senin misâlin, sûreten senin cismine benzer, maddeten senin rûhun gibi latîftir. O âlem-i misâl; âlem-i ervâh, âlem-i şehâdet kadar vücûdu kat‘îdir. Hâşiye Acâib ve garâibin meşheridir, ehl-i velâyetin tenezzühgâhıdır.
Küçük bir âlem olan insanda kuvve-i hayâliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi bir âlem-i misâl var ki, o vazîfeyi görüyor ve hakîkatlidir. Kuvve-i hâfıza Levh-i Mahfûz’dan haber verdiği gibi, kuvve-i hayâliye dahi âlem-i misâlden haber verir.
SAYFA 353
Başta Husrev, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfü, Hâfız Ahmed, Sezâî, üç Hoca, üç Mehmed, hânenizdeki üç ma‘sûm ve kayınpederin olarak oradaki kardeşlerimize selâm ve duâ ediyorum
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[289]
30 Mayıs 1934 Çarşamba
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, müdakkik, merâklı kardeşim Re’fet Bey,
Senin bende bir Üstâdın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstâdını her risâle içinde görüp görüşürsün. Kardeşini sabah akşam dergâh-ı İlâhîde, ma‘nen ve hayâlen, o seni duâyla gördüğü gibi, sen de onu o sûretle görebilirsin. Bendeki dostunu görebilmek için, buraya gelmekle zahmet çekme. Çünki o dostun ziyârete liyâkati yoktur. O bir, siz çoksunuz. İnşâallâh o gelir, sizi orada ziyâret eder.
وَلَیْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰی: âyetine dâir şimdi cevâb vermeye vaktim müsâid değil. Sıhhatini bilmiyorum, fakat rivâyet ediliyor ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: Oğlan çocuğunu seviniz. Demişler: Kızları niçin istisnâ ettin? Ferman etmiş ki: Kızlar kendi kendini sevdirirler, onlar fıtraten sevimlidirler.
Evet, kız, şefkat ve cemâlin mazharı olduğundan, erkek çocuğundan daha ziyâde sevilir. Bâhusûs bu zamanda ebeveyn hakkında kızlar daha mübârektir. Çünki tehlike-i dîniyeye çok ma‘rûz olmuyorlar.
İkinci suâlin: İbrahim Hakkı, Cû‘ İsm-i A‘zam’dır demesinin muradını bilmiyorum. Zâhiren ma‘nâsızdır, belki de yanlıştır. Fakat ism-i Rahmân mâdem çoklara nisbeten İsm-i A‘zam vazîfesini görüyor. Ma‘nevî ve maddî cû‘ ve açlık, o İsm-iA‘zam’ın vesîle-i vusûlü olduğuna işareten, mecâzî olarak, Cû‘ İsm-i A‘zam’dır, yani bir İsm-i A‘zam’a bir vesîledir denilebilir.
Mübârek hânenizdeki ma‘sûmlara duâ ve ders arkadaşlarına umûmen selâm ediyorum
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 354
[290]
20 Haziran 1934 Çarşamba
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, merâklı kardeşim Re’fet Bey,
Mektûbunda letâif-i aşereyi suâl ediyorsun. Şimdi tarîkati ders vermek zamanı olmadığından, Tarîk-i Nakşî muhakkiklerinin letâif-i aşereye dâir eserleri var. Şimdilik vazîfemiz, istihrâc ve esrâr-ı Kur’âniyedir. Mevcûd mesâili nakil değildir. Gücenme, tafsîlât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki: Letâif-i aşereyi İmâm-ı Rabbânî ks; kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ ve insanda anâsır-ı erbaanın her bir unsurundan, o unsura münâsib bir latîfe-i insaniye ta‘bîr ederek, seyr ü sülûkte her mertebede bir latîfenin terakkıyât ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mâhiyet-i câmiasında ve isti‘dâd-ı hayatîsinde çok letâif var. Onlardan on tanesi iştihâr etmiş. Hatta hukemâ ve ulemâ-yı zâhiriyyûn dahi, o letâif-i aşerenin pencereleri veya numûneleri olan havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtına ile o letâif-i aşereyi, başka bir sûrette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avâm ve havâs beyninde teârüf etmiş olan, insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarîkatin letâif-i aşeresiyle münâsebetdârdır. Meselâ vicdân, a‘sâb, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letâif; kalb, rûh, sırra ilâve edilse, letâif-i aşereyi başka bir sûrette gösterir. Daha bu letâiften başka, sâika ve şâika ve hiss-i kablelvukū‘ gibi çok letâif var. Bu mes’eleye dâir hakîkat yazılsa, çok uzun olur. Vaktim de kısa olduğundan kesmeye mecbûr oldum.
Senin ikinci suâlin olan, ma‘nâ-yı ismî ile ma‘nâ-yı harfînin bahsi, ilm-i nahvin umûm kitaplarının başlarında o mes’ele îzâh edildiği gibi, ilm-i hakîkatin Sözler ve Mektûblar nâmındaki risâlelerinde temsîlâtla kâfî beyânât var. Senin gibi zeki, müdakkik bir zâta karşı fazla îzâhât fazla olur. Sen aynaya baksan, eğer aynaya şişe için bakarsan şişeyi kasden görürsün. İçinde Re’fet, tebeî, dolayısıyla nazara ilişir. Eğer maksad, mübârek sîmânıza bakmak için aynaya baksan, sevimli Re’fet’i görürsün. فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ dersin.
SAYFA 355
Ayna şişesi, tebeî, dolayısıyla nazara ilişir. İşte birinci sûrette ayna şişesi, ma‘nâ-yı ismîdir. Re’fet, ma‘nâ-yı harfî oluyor. İkinci sûrette ayna şişesi, ma‘nâ-yı harfîdir. Yani kendi için ona bakılmıyor. Başka ma‘nâ için bakılır ki, içinde olan akistir. Akis ise, ma‘nâ-yı ismîdir. Yani دَلَّ عَلٰی مَعْنًا فٖی نَفْسِهٖ olan ta‘rîf-i isimde, bir cihette dâhildir. Ve ayna ise, دَلَّ عَلٰی مَعْنًا فٖی غَیْرِهٖ olan harf ta‘rîfine mâsadak olur. Nazar-ı Kur’ânî ile kâinâtın bütün mevcûdâtı hurûftur. Ma‘nâ-yı harfî ile başkasının ma‘nâsını ifade ediyor. Yani kâinât Hâlik’ının esmâsını ve sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ise, ekseriyâ ma‘nâ-yı ismiyle bakıyor. Tabiat bataklığına saplanıyor. Her ne ise, şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hatta fihristin en mühim, en kolay, en âhir parçasını dahi yazamıyorum.
Saîdü’n-Nûrsî
[291]
27 Haziran 1934 Çarşamba
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk ve ziyâde müteharrî ve müstefsir kardeşim Re’fet Bey,
Senin fâik zekân ve dikkatin, sorduğun suâllerin çoğuna cevâb verebildiği için, muhtasar cevâb veriyorum, gücenme. Seninle çendân konuşmak istiyorum, fakat vaktim müsâadesizdir. Müslim-i gayr-i mü’min ve mü’min-i gayr-i müslim’in ma‘nâsı şudur ki:
Bidâyet-i hürriyette İttihâdçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki, İslâmiyet ve şerîat-ı Ahmediye asm, hayât-ı ictimâiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset-i Osmaniye için, gāyet nâfi‘ ve kıymetdâr desâtîr-i âliyeyi câmi‘ olduğunu kabûl edip, bütün kuvvetleriyle şerîat-ı Ahmediye’ye asm tarafdâr idiler. O noktada Müslüman, yani iltizâm-ı hak ve hak tarafdârı oldukları hâlde, mü’min değildiler. Demek, müslim-i gayr-i mü’min ıtlâkına istihkāk kesb ediyordular.
SAYFA 356
Şimdi ise, frenk usûlünün ve medeniyet nâmı altında bid‘atkârâne ve şerîat-şikenâne cereyânlara tarafdâr olduğu hâlde, Allâh’a, âhirete, Peygambere îmânı da taşıyor ve kendini de mü’min biliyor. Mâdem hak ve hakîkat olan şerîat-ı Ahmediye’nin asm kavânînini iltizâm etmiyor ve hakîkî tarafgîrlik etmiyor, gayr-i müslim bir mü’min oluyor.
Îmânsız İslâmiyet sebeb-i necât olmadığı gibi, bilerek İslâmiyet’siz îmân dahi dayanamıyor, belki necât veremiyor, denilebilir.
İkinci suâliniz: Ecel-i mübrem ile muallak, ma‘lûmunuz olan ta‘bîr-i diğerle ecel-i müsemmâ’ ve ecel-i kazâ ta‘bîr edilir.
Üçüncü suâliniz ki: Sözler otuz üç, Mektubât otuz üç, Pencereler otuz üç, mecmûu doksan dokuz olduğu gibi; Arabî Katre risâlesinin başında beyân edildiği üzere, en evvel bu fakîr kardeşinizin harekât-ı fikriyesi namazdan sonra otuz üç Sübhânallâh ve otuz üç Elhamdülillâh ve otuz üç Allâhü Ekber’deki merâtibe göre doksan dokuz mücâhedât-ı fikriye ve makamât-ı rûhiyedeki tezâhürât ve doksan dokuz Esmâ-yı Hüsnâ cilvesine mazhariyet sırlarını, hayâl meyâl bir sûrette uzaktan uzağa hissedilmesindendir ki, bu otuz üç mübârek adedi ihtiyârım olmayarak çok harekât-ı ilmiyemde ve neşriyede hükmediyor.
Başta senin ders arkadaşların ve Hacı İbrahim olarak kardeşlerimize selâm ediyorum. Ve mübârek hânendeki ma‘sûmlara duâ ediyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Yirmi Yedinci Mektub’un fıkraları içine derc etmek üzere, kardeşim Abdülmecîd’in Hulûsî Bey’e yazdığı mektûbun işâret olunan baş tarafıyla, arkasındaki Re’fet Bey’in mektûbundan alınan fıkraları Husrev yazsın, sonra Hâfız Alî’ye göndersin.
SAYFA 357
[292]
11 Temmûz 1934 Çarşamba
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, müdakkik, merâklı kardeşim Re’fet Bey,
Sizin gibi hoş sohbet bir kardeşimi, haksız olarak suâl sormamaya ve sükûta da‘vet ediyordum. Çendân bu da‘vette ma‘zurum, belki mecbûrum. Çünki bugün dört sâat mütemâdiyen kâtibi bekledim ki bir mektûb yazacağım, olmadı. Tâ ben yirmi dakikadaki mesâfeye gittim. Bağ suyu başında bularak uykusuz yorgun buldum. Onu aldattım, Az bir işim var dedim. Hâlbuki on dakîka zannedip, iki sâat zarûrî yazılar yazdırdım. Zâten kafam da yorgun ve istirâhate muhtâçtır. Fakat Re’fet gibi bir müştâkı susturmanın cezâsı olarak bir tokat yedim. Senin bu hafta edeceğin kolay, latîf suâline bedel, Senirkentli arkadaşlarımız müz‘ic, eski Saîd’in kuvve-i hâfızasına havâle edilecek acîb suâlleri sordular. Dedim kendi nefsime: Müstehak oldu. Sen Re’fet’i dinlemedin, işte bunları dinle. Hâlbuki onlara cevâb vermek lâzım geliyor. Çünki onlara, böyle mes’elelerde dinsizler ilişiyorlar. Mecbûrî, gāyet muhtasar ve nâkıs ve kısa cevâb yazdım. Fakat yine Re’fet’in hâtırı için yazdım.
O cevâbı, bundan evvel dört suâle cevâb ve mugayyebât-ı hamseye dâir Sabrî Efendi ve Hâfız Alî’nin suâllerine dâir kısa cevâbı, Husrev ile beraber okuyunuz. Münâsib görürseniz, üçü birden, ya On Altıncı Lem‘a veya yazılmayan On Dördüncü Mektûb makamına kāim edilsin.
Hem yanlış varsa, tashîh edersiniz. Çünki cevabların aslı sünûhât olmakla beraber, tafsîlâtında fikrim karışarak yanlış edebilir. Hâfız Ahmed Efendi On Dokuzuncu Mektûb’u yazacaktı, acaba başladı mı? Ona çok selâm ediyorum. Yazı hizmeti ehemmiyetlidir, kaç cihette ibâdettir. Senin mübârek hânenizdeki ma‘sûmlara duâ ediyorum. Ve ma‘lûm ders arkadaşlarına çok selâm ediyorum. Keçeci Şeyh Mustafa Efendi bazı risâleleri yazıyordu. İnşâallâh böyle kudsî hizmete öyle mübârek zâtlar iştirâk ederler. Ona da bilhassa selâm ediyorum ve duâsını istiyorum. Hacı İbrahim Efendi ve Bedreddin’i, Re’fet’i tahattur ettikçe, ekseriyetle onları hâtırlıyorum. Onlara da bilhassa selâm ediyorum.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 358
[293]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, müdakkik kardeşim Re’fet Bey,
Sorduğun suâle en kolay ve ruhsatlı cevâb senin cevabındır. Mültekā Şerhi Damad’ın ve Merâku’l-Felâh ikisi demişler: İki Ramazân için bir kefâret kâfîdir. Müteaddid vâkıalara bir keffâret kifâyet eder. Çünki tedâhül vardır. Ve هُوَ الصَّحٖیحُ demişler.
Hakîkat nokta-i nazarında bu mes’elede azîmet var, ruhsât var. Azîmet hâli, kuvveti müsâid ise, her Ramazân için ayrı bir kefâret var. Fakat ruhsât ciheti, tedâhül sırrına binâen, müteaddid Ramazân için bir kefâret farz, ayrı ayrı kefâret müstehab derecesinde kalır. Bu kefarette ma‘nâ-yı ukūbetle ma‘nâ-yı ibâdet ikisi dahi münderic olduğu için, hem kerhen icbâr edilmeyecek, hem tedâhül eder.
Azîz kardeşim, fıkhü’l-ekber olan esâsât-ı îmâniyeyle meşgul olduğumuz için, nakle ve ehl-i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekāik-i mesâil-i fer‘iyeye zihnim şimdilik ciddî müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitaplar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki mürâcaat edeyim. Hem ulemâ-yı İslâm o kadar tedkîkāt-ı sâibe yapmışlar ki, fürûâta dâir tedkîkāt-ı amîkaya ihtiyâçları kalmamış. Eğer hakîkî ihtiyâç hissetseydim, böyle fürûâta dâir müctehidînin derin me’hazlerine gidip bazı beyânâtta bulunacaktım. Belki de daha o nevi‘ hakāike meşguliyet zamanları gelmemiş. Her neyse.
Size bu def‘a Sûre-i Feth’in âhirine âit ve onun münâsebetiyle اُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖینَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالصِّدّٖیقٖینَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖینَ âyetine dâir beyânâtı ve Minhâcü's-Sünne nâmındaki lem‘ada اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی sırrına dâir muhâkemâtı nasıl buluyorsunuz? Kardeşin Husrev ile sen, Şeyh-i Geylânî’nin ks kerâmât-ı gaybiyesinin bütün parçalarıyla bir nüsha yazıp Hulûsî Bey’e gönderseniz iyi olur. Âsım Bey’e de onlar bütün gitmelidir.
SAYFA 359
Başta, Gavs-ı A‘zam’ın ks ta‘bîriyle Bekir Bey, bizim ta‘bîrimizle Bekir Ağa, Ahmed Husrev, Lütfü, Rüşdü, Hâfız Ahmed, kayınpederin Hacı İbrahim Bey ve Sezâî Bey olarak umûm kardeşlerinize selâm, duâ ediyorum. Ve mübârek ve bahtiyar Bedreddin’in başından öperim. O Kur’ân’ı okudukça bana duâ etsin. Öyle ma‘sûmun duâsı inşâallâh hakkımızda makbûldür. Onun vâlidesi olan âhiret hemşîreme ayrıca duâ ediyorum. Bedreddin gibi bir evlâd sâhibesi olduğundan tebrîke şâyândır.
Bedreddin’in okuduğu her bir harf-i Kur’ânın, on sevaptan tut, tâ bine kadar uhrevî meyveleri vardır. Hem vâlidesinin defter-i a‘mâline, hem hoca ve Üstâdının defter-i a‘mâline dahi o sevâblar kaydolunur.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[294]
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Rüşdü’nün gönderdiği otuz liradan yirmi yedisini postayla size gönderdim. Siz ona gönderirsiniz. Ona da öyle yazdım. Benim ihtiyacım olmadığından ve kāideme muhâlif olduğundan, kabûl edemedim. Yalnız onun hayırlı niyeti için, ehemmiyetli hayırlara sarf edilmek sûretiyle, onun hesabına otuzdan üç banknot aldım. Sizlere ve sizinle alâkadâr olanlara pek çok selâm ve duâ ediyorum.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 360
[295]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, muhlis kardeşim
Isparta’ya nakl-i mekân, hem tulûât-ı kalbiyeye, hem sizinle muhâbereye bir derece fütûr verdi.
Evvelâ: Kardeşimiz Sabrî, Hakkı Efendiler arzularıyla, yine Eğirdir vâsıtasıyla size emânet gönderilecek. On Yedinci Lem‘a nâmındaki Notaları Sabrî size göndermiş veya gönderecek. Bu def‘a da sırlı, kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz’ü size gönderiyorum. Latîf ve ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, Husrev senin için Yirmi Dokuzuncu Söz’ü yazıyordu. Yazdığı vakitte Husrev vâsıtasıyla çok mübârek Ramazân hediyesi aynı anda gelmesiyle beraber, aynı gecede ben senin hânen tarafına ve hânene geldiğimi rüyada gördüğüm gibi, iki gece evvel, elhak ikinci bir Husrev ve ikinci bir Süleymân olan Süleymân Rüşdü, aynen sizi görmüş. Bundan anladık ki, bizler bir menzil içindeki adamlar hükmündeyiz. Maddeten uzaklık te’sîri yok ve birbirimize karşı münâsebet-i âdiye dahi kaydedilir.
Sâniyen: Şu Yirmi Dokuzuncu Söz, ta‘rîfnâmelerde yazıldığı gibi, bir müstensih hatt-ı hakîkîsine ihtiyârsız takarrüble, sırrı tezâhüre başlamış ve diğer müstensih hatt-ı hakîkîsini bulmuş. Hakîkaten ne fikirde bulunursa bulunsun, gören herkesi tasdîke mecbûr ediyor. Hatta burada mühim ve müşkilpesend ulemâlar dahi, güneş gibi inanıp tasdîk ediyoruz, diyerek imza ediyorlar.
Şübhemiz kalmadı ki, i‘câz-ı Kur’ân’ın yüz cüz’ünden bir cüz’ü, şu tefsîrine in‘ikâs etmiş. Yalnız şu fark var ki, i‘câz kasdîdir, kasden de kimse muâraza edemez.
Şu kitabın tevâfuku ise, fıtrî ihtiyârsız olmak cihetiyle hârika olur, kerâmet sayılır. Kasdî ve sun‘î bir sûrette muâraza edilmez. Her ne ise, şu nüshayı kardeşiniz Abdülmecîd bir def‘a görsün, inşâallâh ona da bir vakit bir tane yazılacak. Şâyet orada birisi aynen istinsâh etmek niyet etse, çok dikkat etmek gerektir. Çünki bu risâlenin hurûfâtı da sırlı, kendine güvenmeyen yazmasın.
SAYFA 361
Sâlisen: Kardeşimiz Fethi Bey ne hâldedir, neden az görüşüyorsunuz? Ben ona çok duâ ettim ve ediyorum. Sen bir muzır me’mûrun yüzünden, onunla az görüşmen beni müteessir etti. Allâh kabûl etsin, ben de ona çok def‘a duâ ettim. İnşâallâh tam bir arkadaş, bir muhâtabın olan Hâfız Ömer, Risâle-i Nûr’un intişârına mühim bir vâsıta olacak ki, her mektûbunda onu ciddî alâkadâr görüyorum.
On Altıncı Lem‘a nâmındaki üç mühim mes’eleden ibâret bir risâleyi, sizin için yazdırıyorum. Yetişirse onu da gönderiyorum. Lillâhilhamd burada gittikçe Risâle-i Nûr’un şâkirdleri ve yazıcıları çoğalıyor. Ne vakit az fütûr başlasa, bir teşvîk kamçısı hükmünde bir şey zuhûr ediyor.
Ezcümle, sofî-meşreb ve yazıda muvakkaten tenbellik eden bir kısım kardeşlerimize yazılan bir mektûbun nüshasını, melfûfen gönderiyorum. Belki tenbel olmayan, fakat tenbelleşen Abdülmecîd de görür. Muhterem vâlideniz ne hâldedir? Onu da merâk ediyorum, çok duâ ediyorum. Hastalığın her bir saati, bir gün ibâdet hükmünde olduğunu benim tarafımdan hem ona, hem Hoca Abdurrahmân’a söyle. Başta pederiniz, Fethi Bey ve Hoca Abdurrahmân, İmam Ömer, Kemâleddin gibi dostlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[296]
Ey insan ve ey nefsim, muhakkak bil ki, Cenâb-ı Hakk’ın sana in‘âm ettiği vücûdun, cismin, a‘zâların, malın ve hayvanâtın ibâhadır, temlîk değildir. Yani istifâden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifâde et diye ibâha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakîkaten âciz ve tedbîrden cidden câhil bir şahsa temlîk etmemiş. Çünki mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zâhir ve dâire-i ihtiyâr ve şuûrda dâhil olan bir midenin idaresini yapamadığın hâlde, nasıl göz ve kulak gibi dâire-i ihtiyâr ve şuûrun hâricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
SAYFA 362
Mâdem sana verilen hayat ve hayâtın levâzımâtı temlîk değil, ibâhadır. Elbette ibâhanın düstûruyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyafete misafirleri da‘vet eder. Onlara, meclis ziyafetindeki eşyâdan ve ziyafetten istifâdeyi ibâha ediyor, temlîk etmiyor. İbâha ve ziyafetin kāidesi ise, mihmândârın rızâsı dâhilinde tasarruf etmektir. Öyleyse israf edemez, başkasına ikrâm edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zâyi‘ edemez. Eğer temlîk olsaydı, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.
Aynen bunun gibi, Cenâb-ı Hakk sana ibâha sûretinde verdiği hayatı intiharla hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve ma‘nen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızâsı hâricinde harâma sarf edemezsin. Ve hâkezâ, kulağı ve dili ve bunlar gibi cihâzâtı harâma sarf etmekle ma‘nen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanını lüzûmsuz ta‘zîb edip katledemezsin. Ve hâkezâ, bütün sana verilen ni‘metler, bu misâfirhâne-i dünyânın sâhibi olan Mihmândâr-ı Kerîm-i Zülcelâl’in kavânîn-i şerîatı dâiresinde tasarruf etmek gerektir.
Saîdü’n-Nûrsî
[297]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve gayretli âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’ânda yoldaşım Hulûsî-i Sânî ve Sabrî-i Evvel,
Mâşâllâh, Yirminci Mektub’un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.
Mektûbunda ilm-i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zâten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umûm Sözler, o nûrlu ve hakîkî ilm-i kelâmın dersleridir. İmâm-ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkikler demişler ki: Âhirzamanda ilm-i kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesâil-i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir sûrette beyân edecek ki, umûm ehl-i keşif ve tarîkatin fevkınde, o nûrların neşrine sebebiyet verecektir. Hatta İmâm-ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür.
SAYFA 363
Senin şu âciz ve fakîr ve hiç-ender-hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkınde olarak, kendimi o gelecek adam olduğumu iddiâ edemem, hiç bir cihette liyâkatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acîb şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondadır ki, sen de yazılan şeylerden o acîb kokusunu aldın.
Hem mektûbunda اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ilâ âhir. ye âit olan esrârı suâl ediyorsun. Evet, o âyetin büyük bir denizinden çok Sözlerde katarâtı, reşehâtı vardır. Bâhusûs Yirminci Mektub’da, Otuz Üçüncü Mektub’da, Otuz İkinci Söz’de, Yirmi İkinci Söz’de onun bazı çeşmeleri var. Elbette o âyette çok tabakāt var. Her tâife bir tabakadan hissesini almıştır. Rûhum istiyordu ki, o âyetin bazı envârını yazayım. Fakat şimdiye kadar müteferrik sûrette yazıldığından öyle kalmış, şimdilik onunla iktifâ edilmiş.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd
[298]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, ciddî, sıddîk kardeşlerim, hizmet-i Kur’âniyede samîmî ve kuvvetli arkadaşlarım Sabrî, Husrev, Alî, Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sizleri hudûdsuz bir sahrâ-yı hakîkatte bana enîs arkadaş ve yoldaş vermiş. Bu acîb sahrâdaki hareket ve sülûk, bazen pek ince ehemmiyetsiz görünen bir şeyde mühim istifâdeler edilir. Onun için zâhir nazarda mâlâya‘nî zannedilen bazı mes’elelerde fazla ta‘kîb ediyorum. Ve ziyâde nazar-ı dikkatinizi celb ediyorum. Ezcümle, Onuncu Söz’deki elif tevâfukātı, mühim bir mes’ele gibi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum. Bunun sırrı şudur ki: Bir iltifât-ı hâssaya gizliden gizliye bir işâret bulunduğunu kat‘î hissettiğim için, ihtiyârsız olarak
SAYFA 364
kemâl-i sürûr ve ferahımdan taşkıncasına bağırarak, Aman, geliniz, siz de görünüz diyorum. Evet, nasıl ki bir padişahın hâs bir ednâ işaretine mazhar olmak, kanun-u umûmiyle bir müşîriyet teveccühünden fazla medâr-ı sürûrdur. Öyle de, Hâlik-ı Zülcelâl’in husûsî iltifâtını îmâ eden en gizli bir işarete, yüz bin can olsa ve fedâ edilse ve yüz bin sene ömür varsa, o yolda sarf edilse yine ucuzdur.
İşte bu sırdan gelen sürûrun verdiği cezbekârâne taşkınlıkla, dikkatsizlere mâlâya‘nî ve israf sayılan böyle tevâfukāta dâir bahisler açıyorum. İşte bir bahis daha açacağım.
Onuncu Söz, Kur’ân’ın bir sülüsünü inkâr etmek niyetiyle, haşr-i cismânîyi resmen millet içinde inkâr etmek fikrinde bulunan zındıkları susturmakla, hârika bir şu‘le-i i‘câz-ı Kur’ânîyi gösterdiği gibi; daha müteaddid emârelerle, ma‘nevî i‘câz-ı Kur’ân hesabına fevkalâde bir mâhiyeti bulunduğunu icmâlen hissetmiştik. Ve şimdi yeniden tekrar Onuncu Söz’e nazar-ı dikkat-i âmmeyi celb etmek için, ihtiyârsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım.
Bu def‘a lafzullâhın en birinci harfi olan elif, Onuncu Söz’de öyle bir tevâfuk gösterdi ki, kat‘iyen tesâdüfe havâle edilmediği gibi, başka emârelerle o tevâfukta gaybî bir işareti kat‘iyen hissettim. Sonra işaretlerini koydum. Hem işarete medâr olmak için hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünki çok âdî perdeler içinde mühim işaretler verilir. Ehli anlar.
Mâdem işâret-i gaybiye var. Elbette tesâdüf içinden kaçar, daha hükmedemez. En cüz’î rakamları da o işarete mal edilir. Mâdem mecmûunda işâret var, bütün eczâsı o işaretin hikmetine tâbi‘dir. Tesâdüf orada oynayamaz. Hatta yirmi dokuzuncu sayfada Üçüncü Hakîkat’deki elif sayılmamak lâzım gelirken, sehven saymıştım. Sonra anladım ki, bana saydırılmış. Baştaki Onuncu Söz kelimesiyle, şu Üçüncü Hakîkat, ikisi sayfa başında bulundukları için, hakları sayılmaktı. Onların sâir arkadaşları sayfa rakamları gibi bazı vazîfeyi gördürmek için bir cihette saymak işareti olarak haberim olmadan bana yazdırılmış. Her ne ise Kendimin tereddüdü için değil, çünki kat‘î kanâatim gelmiş. Belki başkasının şübhe ve tereddüdünü izâle için bazı muvâzeneler yaptım:
SAYFA 365
Onuncu Söz’ün âhirinde yazıldığı gibi, altı yüz sayfadan ziyâde bir mübârek kitabın tevâfukātı yüz yirmi beş çıktı. Üç yüz elli sayfadan ibâret diğer bir kitabı yine saydım. Elli tevâfuk çıkmadı. Yine eskiden kendi te’lîfâtım Türkçe ve Arabî olan iki yüz seksen sayfadan ibâret bulunan kitabın eliflerini saydım, tevâfukātı kırkı tecâvüz etmedi.
Demek bu Onuncu Söz’de ve İşârâtü’l-İ‘câz’daki ekseriyet-i mutlakanın tevâfukātı, gizli bir işâret-i gaybiyeyi tazammun ediyorlar. Mecmûunda işâret bulunsa yeter. Her cüz’ünde işareti göstermek lâzım değildir. Fakat her cüz’ işaretin malıdır ve onun hikmetine tâbi‘dir. Size acele edip, en evvelki işâret olunan nüshayı göndermiştim. Az hâşiyeleri sonra ilâve ettik. Bu def‘a Süleyman Efendi’yle gönderilen nüshayla mukābele ediniz, tekmîl ediniz. Ve Halil İbrahim Efendi’yle gönderilen nüshayla, yine bu nüshayla mukābele ederek, sonra Âsım Bey’e gönderiniz.
Bu def‘aki Hulûsî Bey’in mektûbunu size gönderdim. İşâret ettiğim iki kavis içerisinde bulunan kısım, Yirmi Yedinci Mektûb’un Dördüncü Zeyli’nde yazılacak. Kavisler hâricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır.
Hâfız Ahmed ve Mehmed Celâl ve Hâfız Veli gibi kalbi cezbeli dostlarıma ve tarîk-i hakîkatte sâir kardeşlerimize selâm ediyorum.
Hâfız Veli ile çendân geç görüştük, fakat Hâfız Veli’nin burada Mehmed Usta isminde, on senelik hâlis bir dostu bulunduğundan ve o Mehmed Usta benim sekiz senedir tarîk-i âhirette gāyet ciddî bir kardeşim olduğundan, Hâfız Veli’ye de o münâsebetle eski dost nazarıyla bakıyorum. O bana mektûb yazmıştı. Vakit bulamıyorum ki, mektûbuna cevâb vereyim. Ehl-i kalb için bazen sükût dahi bir konuşmaktır.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî