BARLA LÂHİKASIMektub 284

348

[284]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz kardeşim Re’fet Bey,

Bu sabah namazdan sonra başımı çevirdim, Re’fet Bey’i gördüm zannettim. Geceleyin bir torba bal ve içinde dolu altın, mübârek bir talebeme veriyordum. Arkamdaki zât demek Re’fet Bey’in kalb ve ruhunu taşıyor. Hem dellâlı olduğum hazinenin en kıymetdâr, en tatlı şeyi bizim vâsıtamızla satın almak istiyor. Sonra gördüm ki, senin ikinci bir nüshandır, yani Seyrânî’dir.

O rüyada ikiniz hissedarsınız, paylaşırsınız. Her ne ise Sizin bu def‘a yazdığınız Söz ziyâde hoşuma gittiği için, evvelce sana dediğim gibi, başka hatlara nisbeten senin hattın gözüme eski dost göründüğünün sırrını anladım ki, merhûm biraderzâdem Abdurrahmân’ın hattına benziyor. Bu hat kendini göstermeli. İştiyâkın oldukça, böyle intihâb ettiğin risâleleri yazsanız mübârek olur.

Hulûsî, Abdurrahmân’ın yerine çendân geçmiş. Şu yazı müşâbeheti bana müjde ediyor ki, bir Abdurrahmân Re’fet’ten de çıkacak. Mürekkeb hakkında düşündüğün iyidir. Elde gezecek, güzel olmak şartıyla sâbit olsun. Kendinize yazdığınız parlak olsun. Çünki mütâlaaya iştiyâk ve iştihâyı açar.

Yeni Sözlerle alâkadârlık edenlere, evvelki üç Hâfız ile Mûtâf Hâfız Mahmud Efendi’ye selâm, hem duâ ediyorum. Sebât etsinler. Onları kardeş dâiresine dâhil etmişim, talebe dâiresine girmeye çalışsınlar. Siz kimi intihâb etseniz benim de kabulümdür. Hoca İsmail Hakkı Efendi’ye çok selâm ve duâ ediyorum. Mâdem az adamla konuşan İşârâtü’l-İ‘câz onunla hayli konuşmuş, ben de o zâtı alerre’si ve’l-ayn kabûl ediyorum. İşârâtü’l-İ‘câz ile iktifâ etmesin. İşârâtü’l-İ‘câz’ı tefsîr eden ve hakāikini aydınlattıran ve göz görür derecesinde gösteren Sözler’i, Mektûbları okusun. Hususan Yirmi Beşinci, Yirmi Altıncı Sözleri, Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektûbları gibi intihâb ettiği risâleleri de okusun. Başta Bekir ve Husrev kardeşlerime selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.

349

Vehhâbî mes’elesi dünkü gün elime geçti. Baktım, sana göndermek rûhum istedi. Başka bir sûrette Re’fet kendi geldi, kendi kitabını kendine götürdü.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

Senin ve Husrev’in yazıları beni hiç yormuyor. Çünki yanlışları azdır. Fakat başkalar, bir def‘a kendileri tashîh etmeden bana geliyor. Hafızama i‘timâd edip, yalnız tashîh edip yoruluyorum. Sâirlerin yazdıklarını sizler mukābele edip, ba‘dehû bana gönderseniz daha iyi olur.

[285]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, gayyûr, ciddî kardeşlerim Re’fet Bey, Husrev Efendi,

Sizler çokların medâr-ı intibâhı oldunuz ve hüsn-ü misâl oldunuz. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca vâsıtanızla ve size iktidâ ile hizmet-i Kur’âniyeye girenlerin kazandıkları hasenâtın bir misli, inşâallâh sahîfe-i a‘mâlinize geçer. Bu def‘aki, isimlerini yazdığınız Hâfız Bekir, Hâfız Tâhir, Hâfız Şükrü efendileri kardeş kabûl ettim. Talebe olmaya da çalışsınlar. Selâmımı onlara teblîğ ediniz. Size bu def‘a avâm-ı mü’minîn hakkındaki kerâmete benzer işler nev‘inden ve muâvenet-i İlâhiye tesmiye edilen iki cüz’î hâdiseyi söyleyeceğim:

Birincisi: Bir-iki arkadaşımız On Dokuzuncu Mektûb’u yazmışlar. Birisinin dördüncü cüz’ünde salavât-ı şerîfe, iki üç sayfa müstesnâ, üç-dört salavâttan başka bütün salavâtlar birbirine bakıyor. Ben de hayrette kalarak işaretler koydum. Diğerinde ikinci, üçüncü cüz’ünde beş-altı sayfa müstesnâ, bütün sayfalarda salavâtları birbirine muvâzî, birbirine bakıyor, işaretler vaz‘ ettim. Kime gösterdim, hayrette kaldı. Görenler müttefikan karar verdiler ki, umûm Sözlerde ma‘nevî i‘câz-ı Kur’ân’ın bir şuâ‘ı in‘ikâs ettiği gibi, On Dokuzuncu Mektub’dan bilhassa Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm

350

bir nevi‘ şuâ‘ı salavât-ı şerîfe sûretinde in‘ikâs etmiştir. Hem görenler karar verdiler ki, Sözler’e mahsûs, bilhassa On Dokuzuncu Mektub’a hâs bir tarz-ı hat var. Eğer o tarz-ı hatta tevfîkan yazılsa, çok garîb letâfetler görünecektir. Her vakit musırrâne, her yazana Seyrek ve güzel yazınız derdim. Şimdi anlaşılıyor ki, o ma‘nevî hâs hattı tavsiye etmek için, intâk-ı hakk kabîlinden bana söylettiriliyordu. Şu hakîkati ve ma‘nevî tarz-ı hata en yakın, Küçük Hâfız Zühdü’nün ve Eşref’in ve Kuleönülü Mustafa’nındır ki, o muvâfakat, muvâzenet onların hattında daha ziyâde görünüyor. Her vakit ben görüyordum. Dikkatli yazanlar da bazı bir satır atlıyor, bir kelime yanlış yazmayan bir satır yanlış yazıyordu. Meğerse, Sözler’deki fevkalâde bir letâfetin eseri olarak tevâfukāt atlattırıyor. İkinci hâdiseyi yazmaya kâğıdımız müsâid olmadığından kestim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[286]

Re’fet Bey,

Senin çok antika iki mu‘cize-i kudret, müzehânemi tezyîn etti. Âdî zannettiğimiz şeylerde ne kadar hârikulâde işler bulunduğunu ihtâr ediyorlar. Şu On Dokuzuncu Mektub’da ikinci, üçüncü cüz’ünde salavât-ı şerîfenin her sayfada birbirine bakması tesâdüf işi olamaz. Çünki tesâdüf, onda bir tevâfuk eder. Bu ise onda dokuz tevâfuk var. Demek, ne şuûrsuz tesâdüfün işi ve ne de benim ve ne de kâtiblerin düşünüşüdür. Çünki ben yeni anlıyorum, kâtibler benden sonra anladılar. Demek gaybî bir kasıd ve iradeyle, umûm Sözlerde ve bilhassa On Dokuzuncu Mektub’daki salâvât-ı şerîfede hârika bir letâfeti irâde etmiş. O tevâfukāt ise, gaybî bir kasdla derc edilen bir belâgat ve letâfetin tereşşuhâtıdır.

Saîdü’n-Nûrsî

351

[287]

14 Nisan 1934 Çarşamba

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, müdakkik, merâklı kardeşim Re’fet Bey,

Nâmınıza yazılan On İkinci Lem‘a’nın îzâha muhtâç noktalarının îzâhına şimdilik ihtiyâç yoktur. Asıl maksad, âyâta gelen evhâmın def‘ine kifâyetidir. Ve bu nokta-i nazarda kâfî derecede herkes fehmeder. Her risâlede herkesin hissesi var. Fakat herkes her şeyini bilmek lâzım değildir. Mirkātü’s-Sünne ve Vahdetü’l-Vücûd’a dâir iki risâleyi nasıl buldunuz? Elbette kıymet-şinâs nazarın onları takdîr etmiş.

Bu def‘aki suâlinizin iki ciheti var: Biri sırr-ı Âl-i Abâ ciheti ki, o sırdır. Ben o sırrın ehli değilim ki, cevâb vereyim. Yâhûd her bir sırrın ızhârı kaleme gelmez. Çünki hakîkat-i Muhammediyenin asm bir cilvesi o Âl-i Abâ’da tezâhür ediyor. İkinci cihet-i zâhirîsi ise zâhirdir. Ezcümle, Sahîh-i Müslim’de Ümmü’l-Mü’minîn Âişe-i Sıddîka’dan ra mervîdir ki, demiş:

خَرَجَ النَّبِیُّ غَدَاةً وَعَلَیْهِ مِرْطٌ مُرَحَّلٌ مِنْ شَعْرٍ اَسْوَدَ فَجَٓاءَ الْحَسَنُ بْنُ عَلِیٍّ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ جَٓاءَ الْحُسَیْنُ فَدَخَلَ مَعَهُ ثُمَّ جَٓاءَتْ فَاطِمَةُ فَاَدْخَلَهَا ثُمَّ جَٓاءَ عَلِیٌّ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ قَالَ اِنَّمَا یُرٖیدُ اللّٰهُ لِیُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَیْتِ وَیُطَهِّرَكُمْ تَطْهٖیرًا

İşte bu hadîs-i şerîf gibi, Kütüb-ü Sitte-i Sahîha’da bu meâlde kesretli hadîsler vardır ki Âl-i Abâ’yı gösterir. Bir zât def‘-i beliyyât için istişfâ ve istişfâ‘ için böyle demiş:

لٖی خَمْسَةٌ اُطْفٖی بِهَا نَارَ الْوَبَٓاءِ الْحَاطِمَةِ اَلْمُصْطَفٰی وَالْمُرْتَضٰی وَابْنَاهُمَا وَالْفَاطِمَةُ

Gücenme, şimdilik bu kadar. Senin mektûbunda isimleri zikredilen her birerlerine ayrı ayrı selâm ve duâ ediyorum

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Eûzü sırrına dâir yazılan On Üçüncü Lem‘a’nın yedi işaretini gönderdim. Bakarsınız, îzâhı değil, noksânı varsa bildiriniz.

352

[288]

9 Mayıs 1934 Çarşamba

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, müdakkik kardeşim Re’fet Bey,

Evvelâ: Nevzâd-ı mübârekenin dünyaya gelmesini, sizin için bir fâl-i hayır olarak tebrîk ediyorum. İnşâallâh وَلَیْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰی sırrına mazhar olacak. Âsım Bey gibi senin de bir kız evlâdı dünyaya gelmesi, meşrebimizde en mühim esas şefkat olduğu cihetiyle ve şefkat kahramanları kızlar olduğundan ve en sevimli mahlûk bulunduğundan, daha ziyâde tebrîke şâyânsınız. Zannederim, bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok. Cenâb-ı Hakk onu sizlere medâr-ı teselli ve ünsiyet ve evinize küçük bir melâike hükmüne getirsin. Rengigül ismi yerine Zeyneb olsa, daha münâsibtir.

Sâniyen: Hikmetü’l-İstiâze’nin, besmele-i şerîfenin sırlarına dâir senin ve Şerîf Efendi’nin ifadeleriniz kısadır. Tenkîd mi, takdîr mi, anlaşılmıyor. Zâten mükerreren demiştim: Herkes her risâlenin her mes’elesini anlamasına muhtâç değil. Ne kadar anlarsa kâfîdir.

Sâlisen: Âlem-i misâl, âlem-i ervâhla âlem-i şehâdet ortasında bir berzahtır. Her ikisine birer vecihle benzer. Bir yüzü ona bakar, bir yüzü de diğerine bakar. Meselâ aynadaki senin misâlin, sûreten senin cismine benzer, maddeten senin rûhun gibi latîftir. O âlem-i misâl; âlem-i ervâh, âlem-i şehâdet kadar vücûdu kat‘îdir. Hâşiye Acâib ve garâibin meşheridir, ehl-i velâyetin tenezzühgâhıdır.

Küçük bir âlem olan insanda kuvve-i hayâliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi bir âlem-i misâl var ki, o vazîfeyi görüyor ve hakîkatlidir. Kuvve-i hâfıza Levh-i Mahfûz’dan haber verdiği gibi, kuvve-i hayâliye dahi âlem-i misâlden haber verir.

353

Başta Husrev, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfü, Hâfız Ahmed, Sezâî, üç Hoca, üç Mehmed, hânenizdeki üç ma‘sûm ve kayınpederin olarak oradaki kardeşlerimize selâm ve duâ ediyorum

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[289]

30 Mayıs 1934 Çarşamba

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, müdakkik, merâklı kardeşim Re’fet Bey,

Senin bende bir Üstâdın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstâdını her risâle içinde görüp görüşürsün. Kardeşini sabah akşam dergâh-ı İlâhîde, ma‘nen ve hayâlen, o seni duâyla gördüğü gibi, sen de onu o sûretle görebilirsin. Bendeki dostunu görebilmek için, buraya gelmekle zahmet çekme. Çünki o dostun ziyârete liyâkati yoktur. O bir, siz çoksunuz. İnşâallâh o gelir, sizi orada ziyâret eder.

وَلَیْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰی: âyetine dâir şimdi cevâb vermeye vaktim müsâid değil. Sıhhatini bilmiyorum, fakat rivâyet ediliyor ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: Oğlan çocuğunu seviniz. Demişler: Kızları niçin istisnâ ettin? Ferman etmiş ki: Kızlar kendi kendini sevdirirler, onlar fıtraten sevimlidirler.

Evet, kız, şefkat ve cemâlin mazharı olduğundan, erkek çocuğundan daha ziyâde sevilir. Bâhusûs bu zamanda ebeveyn hakkında kızlar daha mübârektir. Çünki tehlike-i dîniyeye çok ma‘rûz olmuyorlar.

İkinci suâlin: İbrahim Hakkı, Cû‘ İsm-i A‘zam’dır demesinin muradını bilmiyorum. Zâhiren ma‘nâsızdır, belki de yanlıştır. Fakat ism-i Rahmân mâdem çoklara nisbeten İsm-i A‘zam vazîfesini görüyor. Ma‘nevî ve maddî cû‘ ve açlık, o İsm-iA‘zam’ın vesîle-i vusûlü olduğuna işareten, mecâzî olarak, Cû‘ İsm-i A‘zam’dır, yani bir İsm-i A‘zam’a bir vesîledir denilebilir.

Mübârek hânenizdeki ma‘sûmlara duâ ve ders arkadaşlarına umûmen selâm ediyorum

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

354

[290]

20 Haziran 1934 Çarşamba

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, merâklı kardeşim Re’fet Bey,

Mektûbunda letâif-i aşereyi suâl ediyorsun. Şimdi tarîkati ders vermek zamanı olmadığından, Tarîk-i Nakşî muhakkiklerinin letâif-i aşereye dâir eserleri var. Şimdilik vazîfemiz, istihrâc ve esrâr-ı Kur’âniyedir. Mevcûd mesâili nakil değildir. Gücenme, tafsîlât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki: Letâif-i aşereyi İmâm-ı Rabbânî ks; kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ ve insanda anâsır-ı erbaanın her bir unsurundan, o unsura münâsib bir latîfe-i insaniye ta‘bîr ederek, seyr ü sülûkte her mertebede bir latîfenin terakkıyât ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mâhiyet-i câmiasında ve isti‘dâd-ı hayatîsinde çok letâif var. Onlardan on tanesi iştihâr etmiş. Hatta hukemâ ve ulemâ-yı zâhiriyyûn dahi, o letâif-i aşerenin pencereleri veya numûneleri olan havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtına ile o letâif-i aşereyi, başka bir sûrette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avâm ve havâs beyninde teârüf etmiş olan, insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarîkatin letâif-i aşeresiyle münâsebetdârdır. Meselâ vicdân, a‘sâb, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letâif; kalb, rûh, sırra ilâve edilse, letâif-i aşereyi başka bir sûrette gösterir. Daha bu letâiften başka, sâika ve şâika ve hiss-i kablelvukū‘ gibi çok letâif var. Bu mes’eleye dâir hakîkat yazılsa, çok uzun olur. Vaktim de kısa olduğundan kesmeye mecbûr oldum.

Senin ikinci suâlin olan, ma‘nâ-yı ismî ile ma‘nâ-yı harfînin bahsi, ilm-i nahvin umûm kitaplarının başlarında o mes’ele îzâh edildiği gibi, ilm-i hakîkatin Sözler ve Mektûblar nâmındaki risâlelerinde temsîlâtla kâfî beyânât var. Senin gibi zeki, müdakkik bir zâta karşı fazla îzâhât fazla olur. Sen aynaya baksan, eğer aynaya şişe için bakarsan şişeyi kasden görürsün. İçinde Re’fet, tebeî, dolayısıyla nazara ilişir. Eğer maksad, mübârek sîmânıza bakmak için aynaya baksan, sevimli Re’fet’i görürsün. فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ dersin.

355

Ayna şişesi, tebeî, dolayısıyla nazara ilişir. İşte birinci sûrette ayna şişesi, ma‘nâ-yı ismîdir. Re’fet, ma‘nâ-yı harfî oluyor. İkinci sûrette ayna şişesi, ma‘nâ-yı harfîdir. Yani kendi için ona bakılmıyor. Başka ma‘nâ için bakılır ki, içinde olan akistir. Akis ise, ma‘nâ-yı ismîdir. Yani دَلَّ عَلٰی مَعْنًا فٖی نَفْسِهٖ olan ta‘rîf-i isimde, bir cihette dâhildir. Ve ayna ise, دَلَّ عَلٰی مَعْنًا فٖی غَیْرِهٖ olan harf ta‘rîfine mâsadak olur. Nazar-ı Kur’ânî ile kâinâtın bütün mevcûdâtı hurûftur. Ma‘nâ-yı harfî ile başkasının ma‘nâsını ifade ediyor. Yani kâinât Hâlik’ının esmâsını ve sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ise, ekseriyâ ma‘nâ-yı ismiyle bakıyor. Tabiat bataklığına saplanıyor. Her ne ise, şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hatta fihristin en mühim, en kolay, en âhir parçasını dahi yazamıyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

[291]

27 Haziran 1934 Çarşamba

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk ve ziyâde müteharrî ve müstefsir kardeşim Re’fet Bey,

Senin fâik zekân ve dikkatin, sorduğun suâllerin çoğuna cevâb verebildiği için, muhtasar cevâb veriyorum, gücenme. Seninle çendân konuşmak istiyorum, fakat vaktim müsâadesizdir. Müslim-i gayr-i mü’min ve mü’min-i gayr-i müslim’in ma‘nâsı şudur ki:

Bidâyet-i hürriyette İttihâdçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki, İslâmiyet ve şerîat-ı Ahmediye asm, hayât-ı ictimâiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset-i Osmaniye için, gāyet nâfi‘ ve kıymetdâr desâtîr-i âliyeyi câmi‘ olduğunu kabûl edip, bütün kuvvetleriyle şerîat-ı Ahmediye’ye asm tarafdâr idiler. O noktada Müslüman, yani iltizâm-ı hak ve hak tarafdârı oldukları hâlde, mü’min değildiler. Demek, müslim-i gayr-i mü’min ıtlâkına istihkāk kesb ediyordular.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç