BARLA LÂHİKASI

31

[28]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Sözler sâyesinde şu bir seneyi mütecâviz bir müddetten beri şevk ile taallüm, inâyetle tefeyyüz, tergîb ile tenevvür, hâhişle telezzüz, işaretle tahalluk, tedrîc ile tekemmül tarîkinde ilerlemeye sâî bulunduğum ve bu muayyen müddetin bir gününe, sâbıkan geçirmiş olduğum umûm hayâtımın bile mukābil olamayacağı kanâatindeyim

Sabrî

[29]

[İkinci bir Sabrî olan Hâfız Alî Efendi’nin bir fıkrasıdır]

Sözler öyle hâzık bir doktordur ki, gözsüzlere hidâyet-i hak ile göz ve kalbsizlere inhidâm-ı kat‘iyeye uğramamış ise, kalb ve şuûrunda çatlaklık yoksa tenvîr ile düşünceye sevk ve Nereden, nereye, necisin? suâl-i müşkilin halli ile insanlığın iktizâ ettiği insaniyeti bahşediyor

Hâfız Alî

[30]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Sözler nâmında olan bahr-i muhît-i nûrda iki seneyi mütecâviz bir zamandan beri seyr ü seyahatimin semere ve netîcesini görüp bilmek husûsunda şimdiye kadar zemîn ve zaman müsâid olmadığından, sermâye-i ticâretimin ne derecelere çıktığında, daha doğrusu bir ticâret edinebildim mi, yoksa edinemedim mi, mütereddid ve mütehayyir idim.

Hamdenlillâh, bu şehr-i rahmet ve mağfirette, inâyet-i Rabbâniye ve muâvenet-i Peygamberî asm ve daavât-ı üstâdâneleri berekâtıyla sermâye-i ilmiye-i evveliye-i bendegânımın yüzde doksan dokuz derece yükseldiğini fehmettim. O menâbi‘-i ilmiye ve temsîlât-ı hakîkiye, meclislerimi o kadar tezyîn ve tenvîr etmektedir ki, arz etmekten âcizim. Beşerin pek ziyâde ayağını kaydıran şu asırda, gāyetle hârika ve fevkalhad cihâzât ve malzemeyi neşreden Nûr fabrikasından her nevi‘ techîzâtı almak farz olduğunu bilip, her türlü senâ ve sitâyişe bihakkın sezâ ve lâyık bulunan ve hiç bir sûretle riyâya hamli imkânsız olan müessese sâhib-i a‘zamına, ne derecelerde îfâ-yı şükrân ve arz-ı minnetdârî eylesem, yine hakkıyla vazîfe-i zimmetimi edâ etmiş olamayacağım.

Sabrî

32

[31]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Çoktan beri rûh-u kemterânemin son derece müştâk bulunduğu ve her bir kelimesi bir elmas mahzeni olan şu Yirmi Sekizinci Risâle-i pür-nûrlarını, لَهُ الْحَمْدُ kırâat ve istinsâha muvaffak oldum. Şu altın-misâl hurûfâttan mürekkeb elmas menbaının derece-i kıymet ve rağbet ve ehemmiyetini arz ve ifade husûsunda mübâlağa olmasın mümkün olsa idi, şu risâle-i kıymetdârînin hakāik-i nâ-mütenâhîsini muvazzıh ve câmi‘ bir çok kelimâtın vaz‘ edilmesine çalışacaktım ki, hakîkat lâyıkıyla ifade edilsin. Zîrâ Hâlik-ı Âlem Hazretleri, şu mükevvenâtı halk ve îcâd ve her birini bir vazîfe ile tavzîf ve ecel-i âlemin hulûlünde, mes’ûliyet noktasında bu dünyada acz ve fakr ve zaaf ve ihtiyâcını fehim ve idrâk ederek, kavânîn-i ezeliye ve desâtîr-i Rabbâniyeye imtisâl ve ittibâ‘ edenlere, şu mevzû‘-u bahis cennet gibi bir ni‘met ile i‘zâz edecek ve alelhusus cennette en büyük ni‘met, cemâl-i bâ-kemâl-i Rabbâniyeyi müşâhede ve müşerrefiyet-i uzmâ olduğundan, şu fânî âlemdeki her şey binnetîce cennete nâzır ve hayrân olduğu ve şu hakāikin menba‘ı olan Furkān-ı Mübîn ve Kur’ân-ı Azîm’in ebvâb-ı müteaddidesini fetih ve esrâr-ı gûnâ-gûnuna ıttılâ‘ ile deryâ-yı hakāike dalmak herkese müyesser olmadığından, beş suâl ve beş cevâb miftâh-ı hakîkîsiyle o künûz-u mütenevvia kapılarını açıp pek yakından ve kemâl-i sarâhatla gösterilmesi ciheti, değil bu abd-i âcizin kāsır aklı, belki oldukça yüksek zekâlara mâlik olanların bile takdîrine hakkıyla şâyân olduğunu kāil ve kāniim.

Sabrî

[32]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Kemâl-i ulviyet ve kıymet-i bî-nihâyesini arz ve ifadeden âciz bulunduğum şu Sözler’deki âlî ve azîm üslûb ve gāyeler, bu abd-i pür-kusuru ihyâ ve âdetâ بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ hâline getirdi. Ve Siyah Dut’un Bir Meyvesi nâmıyla müsemmâ, Avrupa meftunlarına endâht edilen altın topun elmas güllelerini gördüm.

Sabrî

33

[33]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Yirminci Mektûb’u yazarken vaktimin adem-i müsâadesi cihetiyle çabuk yazmaya fazlaca sa‘y ettiğimden, sathî bir nazar ve kırâat edildi. Derince düşünüp zihnimde takarrur ettiremedim ise de, müsâade-i fâzılâneleri ile şu hakîkati arza ictisâr ediyorum. Bu mektûb-u azîmü’l-mefhûm, şimdiye kadar tesyâr buyurulan umûm Nûr risâlelerinin, hulâsatü’l-hulâsa zübdesi ve menba‘-ı amîki olduğuna müşâhedemle beraber, tafsîlât ve teşrîhât husûsunda dahi zevilakıl olanlar için, ibâre-i Arabî ile tahrîr buyurulan ve yedi fıkra-i ma‘nîdâr ve Türkçe meâllerinde münderic olduğuna kanâat-i kâmilem mevcûd bulunduğunu arz ile başkaca bir arzu daha uyandırdı ve dedim:

Âh, Hudâ-yı Müteâl ve Vâhibü’l-A‘mâl ve’l-Âmâl Hazretleri tevfîkāt-ı Samedâniyesini ihsân buyursa da, üstâd-ı âlî kadrimden fenn-i ilm-i kelâmı taallüm ile tefeyyüz edebilsem, dedim. Ve bu arzu kalb-i bendeleride ile’l-ebed merkûz kalacaktır ki, bu da kıymet-i bî-pâyânını hissedip ulviyet ve kudsiyetini hakkıyla ifadede âciz bulunduğum Yirminci Mektûb-u mergūbdan mütevelliddir

Sabrî

[34]

[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Hele Birinci Söz’de Besmele'nin derece-i ehemmiyeti ve sûret-i temsîliyesi, şâyân-ı takdîr ve hayrettir. Öteden beri her kitabın ibtidâsında Besmele, Hamdele ve Salavâtın zikrinin vücûbu hoca efendilerimiz tarafından beyân edilmiş ise de, bu gibi nefsi iskât edecek bir temsîl işitilmediğinden, bu derece zihinde takarrur ve temerküz etmemişti. Şu temsîl, Besmele Sözü olan Birinci Söz’de ne kadar musîb ve ma‘nîdâr olduğunu insan olan takdîr eder

Sabrî

[35]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Üç kitaptan Yirminci Söz’ü ilk def‘a okudum. Habl-i metîn-i İlâhî ve kanun-u mübîn-i Rabbânî olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’da, şu son asırda vücûda gelen ve frenklerin medâr-ı iftihârları bulunan tahtelbahir ve tayyâre vesâire gibi eşyâya, bin üç yüz küsûr sene mukaddem işaretle ifade eylediğini öğrenerek, Kitâb-ı Mübîn’in mâzî ve müstakbelden vermekte

34

olduğu ihbârât-ı gaybiye ve sâdıka ve beyânât-ı hârika, dost ve düşmanı meftûn ve hayretlerde bıraktığı cihetle, bir kat daha i‘câz-ı Kur’ân’ı isbat ve te’yîd etmiştir. Yirmi Üçüncü ve Otuzuncu Sözler’in başlarından üçer, beşer sahîfe okuyabildim. Mahzen ve medfen-i mücevherâta rast gelmiş bir fakîr gibi hangi cevheri alacağımı harîsâne düşünüyorum

Sabrî

[36]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Bahr-i Mu‘cizât, Fahr-i Kâinât Efendimiz asm Hazretlerinin şu sisli asırda paslı rûhlarımızı tenvîr eden ve sâik-i hayat-ı ebediyeleri bulunan On Dokuzuncu Mektûb’un beşinci cüz’ünü alarak, üçüncüsünü iâde ettim. Fahr-i Kâinât Efendimiz’in asm mu‘cizâtından olan, parmaklarından su akıtarak orduya içirmesine dikkat ederek derin bir tefekküre daldım. O sırada kalemim boya şişesinde idi. Yazmak vazîfeme muvakkat bir fâsıla verecektim. Kalemi tuttum, mürekkebi ile yerinde koymamak için, kalemdeki mürekkeb bitinceye kadar bir-iki kelâm daha yazayım da öyle bırakayım dedim. Başladım, yarım sahîfe yazdım, kalemden boya kesilmedi. Bundaki hikmeti düşündüm, kalem kurudu. Sonra bir çok def‘alar kalemi dikkatle boyaya batırarak yazdım, Tecrübe ettim. Yarım satır, nihâyet bir satıra kâfî gelebildi. Bu da Hatîb-i Bağdadî’nin فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ sırrındaki tefekküründen mütehassıl vâkıayı andırır bir te’kîddir, i‘câz-ı Nebevîdir, dedim.

Sabrî

[37]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Evvelce takdîm kılınan arîzalarımdaki ta‘bîrât ve elfâz-ı ta‘zîmiyem ne için hak olmasın? Zîrâ şu kıymetdâr ve ehemmiyet-i nâ-mütenâhiyeyi ihtivâ ve âleme berk-i hâtıf gibi satvet-i ma‘neviye ve hakîkiyesini emsâli gibi i‘lâm ve i‘lân eden Yirmi Altıncı Mektûb-u mergūbu, yirmi günden beri muhtelif derecâtta müntesibîn-i ilmiye mütâlaa ettikleri hâlde, bugün tashîhine lüzûm görülen ve ale’t-ta‘dâd yirmi sekiz noktada ta‘dîl ve ilâve buyurulan nukat-ı mühimme, kelimât ve ta‘bîrât-ı âliyeyi zâid veya noksân diyebilecek bir kimse çıkmasın ve çıkmıyor.

35

Evet, şu asrın eşhâs-ı muzırrasına karşı i‘lân etmiş olduğu cihâd-ı ma‘neviyede müşâhede edilen muvaffakiyet-i fevkalâdenin, o gürûh-u hazele ve rezeleyi iskât ve ilzâm ettiğini, zerre kadar insaf ve iz‘ânı ve insaniyette hazzı olanın ikrâr ve i‘tirâf ve tasdîk etmesi, vecîbeden olduğu vâreste-i reyb u zunûndur

Sabrî

[38]

[Tevfîk’in bir fıkrasıdır]

Altın yaldız ile yazılması lâzım gelen eser-i âlînizde, Resûl-ü Müctebâ Aleyhi Ekmelü’t-Tahiyyât Efendimiz Hazretlerine dil uzatan hâin-i bî-dîn olan mülhid hâinlerin kuruyası dillerini, inâyet-i İlâhiye ve rûhâniyet-i Peygamberî asm ve şerîat kılıcı ile kesmeye muvaffak olduğunuz şu eser-i bergüzîdenizi, Cenâb-ı Hakk ind-i İlâhîsinde ve nezd-i Peygamberîde asm kabûl eylesin. Şefâat-i Nebeviyeye efendimi ve fakîri de nâil eyleyip, Sancak-ı Muhammedî asm tahtında cümlemizi ihvânlarımızla beraber haşreylesin. Âmîn

Tevfîk

[39]

[Yine Sabrî Efendi’nin bir fıkrasıdır]

Burâk-ı tevfîk ile hakāik-i semâvâta râh-ı urûcu irâe ve tefhîm için tanzîm ve tasnîf buyurulan ve her bir lem‘a-i ulviyesi, aklî ve naklî binler âyât ve alâim-i îmânı fevkalhad îzâh ve isbat eden ve bir mirkāt-ı îmân ve bir mir’ât-ı Vâcibü’l-Vücûd ve’l-Mennân olan ve sarây-ı dâr-ı bekānın elmas bir miftâhı bulunan yirmi ikinci bahr-i hakāiki inâyet-i İlâhiye ile istinsâha muvaffak oldum

Sabrî

[40]

[Şu fıkra hakîkî ve birinci bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nindir]

Mükerreren mütâlaa ve kırâat ederek, Arş kadar yüksek eserleriniz hakkında mütâlaa serdine bir kelime, hatta bir nokta ilâvesine kendimde cür’et ve kudret bulamadığımdan dolayı, bu bâbda bir mütâlaa dermeyânına imkân göremiyorum. Yalnız çok yüksek, cihân kadar kıymetdâr mübârek eserleri okuyup, cehâletimiz hasebiyle idrâk edebildiğimiz kadar istifâde ve istifâzaya çalışarak müstefîd olabilmek, bizim için pek büyük bir ni‘mettir

Hakkı

36

[41]

[Yine Hakkı Efendi’nin bir fıkrasıdır]

İşbu cihan-kıymetdar eserin mütâlaasında nasıl bulduğumuz istifsâr buyuruluyor. Dekāik-i hikmet ve hakāik-i ilmiye ile tezyîn ve tarsîn edilmiş olan yüksek eser hakkında bir mütâlaa serdetmek, bidâamın fevkındedir.

Hakkı

[42]

[Şu fıkra Hâfız Ali Efendi’nindir]

Efendim, Yirmi Beşinci Söz, Cenâb-ı Hakk’ın fermân-ı mübîni olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân için öyle bir vuzûh-u etemmi hâvî bir muarrif-i hakîkîdir ki, bahr-i hakāikte seyr ü seyahat eden ve hâricen çelikle mücellâ ve müstahkem ve dâhilen elmas ve akîkle müzeyyen ve müberhen ve menba‘-ı hakîkîsi olan Furkān-ı Hakîm gibi, dâimâ gençliğini ve resânetini, ziynet ve hüsnünü tezyîd ve muhâfaza eden ve hiç bir vecihle ahkâm-ı memdûhasına nakîsa getirmeyen, bir sefîne-i semâviyenin mahsûlü olup, kalbleri kışırlanarak felsefenin çıkmaz çığırlarına sapan gāfil ve âsîlere şiddetle darbe-i müdhişe ve mühlikesini çarpan ve mutî‘lere lütf-u dest-i ma‘nevîsiyle, dünyevî ve uhrevî nihâyetsiz mükâfâtını ihsân eden Cenâb-ı Hakk’ın, Zât-ı Üstâdânelerine lütuf buyurduğu Vehhâb ism-i Celîlinden tulû‘ eden nûrun lem‘asıyla ziyâlandırıp hakāik-i İlâhiyenin zerrelerini bile pırlantalar gibi görüp ve gösteren Üstâdımın hakāik denizinde seyr ü seyahatleri esnâsında isâbet eden mevcler ki, yekdiğerini müteâkib her birisi başlı başına bir mu‘cize, hatta bir katresi bile îcâdıyla i‘câzını gösterdiğini gördüğümde, مَا شَٓاءَ اللّٰهُ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیماَنِ وَهِدَایَةِ الرَّحْمٰنِ cümle-i celîlesini lisânımda vird ediyorum

Alî

[43]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Nûrları âlemi tenvîr eden, kıt‘ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü’l-meâl ve bizzât hatt-ı ekremleriyle muharrer elmas risâlesini istinsâh ve Yirmi İkinci Söz deryasına dalıyorum.

Sabrî

37

[44]

[Şu fıkra mühim bir talebem olan Seyyid Şefîk’indir]

Şifâhâne-i kalbinizden tulû‘ eden Otuz Üçüncü Söz’ünüzle otuz üç cihetten marîz olan kalb-i mecrûhumuzu tedâvi buyurmanızı bilhassa istirhâm eylerim

Şefîk

[45]

[Küçük Zühdü’nün fıkrasıdır]

Bugün istinsâha muvaffak olduğum i‘câz-ı Kur’ân’ın bu bîçâre talebenize bahşetmiş olduğu nihâyetsiz füyûzât, mevte mahkûm rûhuma öyle bir tabîb-i hâzık ameliyatı yapmış ki, mübtelâ olduğum emrâz-ı kalbiyeyi tedâvi ve yeniden hayat bahşetmiş olduğundan, arz-ı minnetdârî eylerim. Ve bu bî-nazîr mücevherât mahzeninin diğer renkli kapılarının da açılmasını âcizâne istirhâm eylerim.

Bu risâlenin otuz üç penceresinden ayrı ayrı lemeân eden nûrânî ziyâlar, kalb-i âcizâneme feyyâz nûrlarıyla güller serpti. Daha bir çok nûr risâlelerinin füyûzâtından hisseyâb olmasını bârigâh-ı ehadiyetten tazarru‘ ederim.

Zühdü

[46]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Ma‘rûzât-ı husûsiye : Şu on dördüncü asr-ı Muhammedîde asm marziyât-ı Rabbâniye ve teblîgāt-ı Ahmediyeyi asm bihakkın îfâ ve icrâ ve i‘lâm ve infâz eden, elhak matla‘-ı şems-i füyûzât ta‘bîriyle tavsîf ve ta‘zîme mâsadak bulunan Nûr risâle-i ferîdelerinde, rûh-u âcizîye in‘ikâs eden ve sermâye-i kemterânemden olmayıp sırf Risâletü’n-Nûr’un füyûzât ve lemeâtından derip, çatıp, yazdığım arîzalarım, mahzâ bir eser-i hüsn-ü teveccüh-ü kerîmâneleri olarak, Risâletü’n-Nûr sırasına dâhil edilmesi hicabımı intâc etmiştir. Zîrâ bahr-i muhîte nisbeten bir cedvel hükmünde bile olmayan, bu abd-i âcizin pür-kusûr ifadeleri, öyle bâlâ bir mevki‘de yer tutacak bir mâhiyette olmadığı âşikârdır. Umarım Cenâb-ı Kibriyâ’dan ki, karîn bulunduğu nevvâr ve ziyâdâr sözlerin nûr ve ziyâlarında müstefîd ve ziyâdâr ola.

Sabrî

38

[47]

[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]

Bir hâdise münâsebetiyle bir dostuna yazmış.

Esâsen siyâset anlamadığım bir iş. Şunun bunun âmâline hizmet, menfûrum. Zilletle yaşamak, tahammül edemediğim hâllerdir. فللّٰە الحمد, Allâh’ımız bir, peygamberimiz bir, kitabımız bir, dinimiz bir, ilâ-âhirihî-; bu; bir birler, bizde yekdiğerimizi Allâh için sevmek kaydını sağlamlaştırmakla beraber; rûhî, kalbî, ebedî, lâyemût bir birlik te’mîn etmektedir.

Hamd ve şükür olsun, mü’miniz. Hayâtta tesâdüf edeceğimiz binlerle musîbet ve acılara مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ gibi çok müessir bir devamız var. Yine idrâk ediyoruz ki, bu dârda vazîfeleri nihâyet bulanlar için, ebedî, mev‘ûd bir hayat başlıyor. Biz de bu yolun yolcusu ve bu hânın misâfiri ve bu fabrikanın muvakkat bir amelesi olduğumuz için, er-geç o kāfileye iltihâk edeceğiz.

Kısa, müz‘ic, dağdağalı, elemli, hüzünlü, firâklı ve ancak o sermedî hayâtın mezraası olan bu fânî ve kararsız âlemde başlayan garazsız, ıvazsız, pervâsız ve kimsenin arzusuna tâbi‘ olmadan, sırf hasbî ve ciddî, hâlis ve muhlis arkadaşlığımızın meyvesini o her türlü saâdeti câmi‘ hayâtta idrâk edeceğiz

Ümîd ve îmân gibi pek âlî bir sermayemiz var. Hoca Efendi Hazretlerinin âlî tavsiyeleri: Beş vakit namazını ta‘dîl ile vaktinde kıl. Yani başka ibâdete gücün yetmez. Namazın nihâyetindeki tesbîhleri yap. Yani başka zikri yapamadım diye teessüf etme. Yedi kebâiri terk et. Çünki sağāiri arayacak zamanda değiliz. İttibâ‘-ı sünnet et. Zîrâ bu zamanda arkasından gidilecek ve harekâtı taklîde değer, sâf, hâlis ve muhlis bir hâdî ki, o da seni yine bu yola götürecektir maalesef bulamayacaksın. Belki bu yola çıkaracaklar var. Fakat kömürle elması kim fark edecek? Öyle ise sen çalış, ondan daha iyi kılavuz bulamazsın . Derslerinden birindeki, her vakit zikrettiğim مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ şifâ-bahş vecîzesi hâtırımızda varken, şübhesiz her musîbet ve her elem hoş karşılanacaktır.

39

Azîz kardeş,

Zaman olur ki her şey, herkes, her muâmele kalbi incitiyor. Fakat işte tiryâkı: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ

Her zaman söylüyorum: Biz bu fânî hayat için dostluk yapmıyoruz. Bu kısa hayâta vedâ‘ etmek, indimizde ve i‘tikādımızda ebedî bir hayâtın mukaddemesidir. Öyle ise müteessir olmayalım. Nice ki, o hayâta başlamadık. İşte mürâsele ile muvâsalayı te’mîn edelim. Allâh’a güvenelim. Ondan meded dileyelim.

Hulûsî

[48]

[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]

Maddeten uzak düşen bu bîçâre talebenizi yakından temsîl eden Hâfız Sabrî Efendi ile diğer zevâtın nûrlar hakkındaki ihtisâsları, çok kıymetli ve yüksek ve lâyıklı bir sûrette ifade edilmiştir. Bu mektûbunuzda Muallim Cudi’nin kasîdesi münâsebetiyle buyurduğunuz vecîzeyi burada tekrara münâsebet geldi. وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖی بِمُحَمَّدٍ güzellik yazılarımızda değil, belki i‘câz-ı Kur’ân’dan olan nûrlu Sözler ve Mektûbât’a âittir. Her ferd-i mü’min, derece-i fehim ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi ta‘rîf eder. Acz ve fakrdaki lezzet ve şefkat ve tefekkürdeki ulviyet, hakîkaten hiç bir şey ile kābil-i kıyâs değilmiş.

Hâl-i âlem müsâid olsa da, hazîne-i hâssa-i Kur’ândan çıkararak ta‘bîr-i âlînizce dellâllığını yaptığınız elmasları çok gözler görse Görse de, sarhoşlar ayılsa, mütehayyirler kurtulsa, mü’minler sevinse; mülhidler, kâfirler, müşrikler îmâna, insafa, dâire-i akla gelseler Bu mes‘ûd ve ulvî netîceyi bizlere idrâk ettirmesini eltâf-ı İlâhiyeden tazarru‘ ve niyâz ediyorum. Âmîn.

Muhterem Üstâd,

Allâh-ü Zülcelâl Hazretlerine ne kadar müteşekkir olsanız yeridir. Acz ve fakr kisvesiyle girmeye muvaffak olduğunuz esrâr-ı Kur’ânın hâs hazînesinin, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve me’zun olduğunuz

40

mikdârını necim necim çıkartarak evvelâ kendiniz bakıyor, sonra Eyyühe’l-insân İşte bakınız, bu misâfirhâneyi açan, âlemleri rahmetiyle yaratan, sizi hikmetiyle halk buyurup bu âleme gönderen Sultân-ı Kâinât, bin üç yüz küsûr sene evvel, büyük bir elçisi Habîb-i Ekrem asm vâsıtasıyla, hilkatteki hikmeti, buraya gelmekte maksadı, ubûdiyetin iktizâ ettiği hizmeti, ilâ âhir; bildirmişti. Bu âlî teblîgātı, o kudsî ahkâmı sizin anlayacağınız lisânla anlatıyorum, dinleyiniz. Eğer aklınız varsa, gözünüz görüyorsa, insanlığınız varsa, hakîkati anlar ve îmâna gelirsiniz diye beyânâtta bulunuyorsunuz.

Bizler, hasbe’l-kader, فللّٰە الحمد, bu mukaddes beyânâtı yakından dinlemek, görmek ve göstermek iştiyâkını gösterdik. Siz de o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakîkati anlatıp, yolumuzu doğrultmaya vesîle oldunuz. Allâh sizden ebeden râzı olsun. Nefs-i emmârenin zebûnu, cin ve ins şeytânlarının hedefi olmaktan kurtulmadıksa da, bu hasbî ve Kur’ânî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyla yapamıyorsak da, yolunda bulunuyoruz.

اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّیَّاتِ

Hulûsî

[49]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Bilumûm Risâlâtü’l-Envâr her biri ayrı ayrı mevzu‘larda, had ve hesaba gelmeyen müşkilleri halletmeleriyle beraber, bendeniz şöyle tasavvur ediyorum ki, Nûr deryasından nûş etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi, maraz-ı kalbîyi def‘ u ref‘e, rûhu tenvîr ve tesrîre kâfî bulunduğu meşhûd ve müsellemdir. Zîrâ Birinci Söz tevhîd miftâhıdır. Yirmi Bir'in birinci şıkkı da mirkāt-ı cennettir. İkinci şıkkı da emrâz-ı kalbiyenin tedâvisi için nazîrsiz bir şifâhâne-i eczâdır. İksîr ilaçlarıyla, bilâ istisnâ herkeste bulunan vesvese marazını tedâvi ve kal‘ eder. Kalb ve rûhta Kur’ân-ı Hakîm’in ebedî ve nâ-mütenâhî füyûzât ve envârından gelen ravzât-ı inşirâhiyeyi küşâd ile, saâdet-i ebediyeye îsâl edecek bir râh-ı necât ve selâmettir. Yirmi İki ise, burhânlarıyla, lem‘alarıyla, insan olanın akāid-i dîniyesini tahkîm ve tarsîne emsâlsiz bir rehber bulunduğunu arz ederim Efendim

Sabrî

41

[50]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili muhterem Üstâdım,

Sözlerinizin yani risâlelerinizin her biri birer deryâ-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki ta‘rîf edemeyeceğim. Bugün sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslîme ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbûr olacağına kat‘iyen ümidvârım

Husrev

[51]

[Re’fet Bey’in bir fıkrasıdır]

Sözleriniz mürşidâne ve çok yüksek olduğundan, gāyet dikkatli ve tahlîl ederek okunmak îcâb ediyor. Serd eylediğiniz delâil-i akliye ve mantıkiye o kadar tatlı ve hayret-bahştır ki, insan okudukça okuyor ve nâ-mütenâhî bir zevk-i ma‘nevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeble, bir def‘a okumak kâfî değil. Hepsi yanında bulunup dâimâ okumalıdır

Re’fet

[52]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Üstâdım efendim, şu kıymetli elmaslar Cenâb-ı Hakk’dan Habîb-i Zîşân’ına asm gönderilen Şecere-i Tûbâ’nın nâ-mütenâhî semereleri olduğunu ve bunların emsâli gibi bî-nazîr mücevherâtın ihrâç ve teşhîri zamanını bulup sergi-i Rabbânîye ve Muhammedîye asm vaz‘ eden zât-ı üstâdânelerine şu dakîkada kāsır aklım ve isti‘dâdsız lisânımla şöyle duâlar ediyorum

اللّٰهُمَّ احْفَظْ مُؤَلِّفَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ الْیَكْتَا الَّتٖی هِیَ مَوْسُومَةٌ بِرِسَالَةِ النُّورِ وَاَعْطِ قَلْبَهُ وَقَلْبَ صَبْرِیالَّذٖی هُوَ مَمْلُٓوءٌ بِالْحَقَٓائِقِ الْاِبْتِهَاجَ وَالسُّرُورَ اٰمٖینَ

Sabrî

اَلّٰلهُمَّ اجْعَلِ الْكَاتِبَ ثَانِیَ اثْنَیْنِ مُخْلِصًا فٖی عَمَلِهٖ صَبُورًا فٖٓی اَطْوَارِهٖ عَالِمًا بِمَا كَتَبَ وَیَكْتُبُ اٰمٖینَ

Saîd

42

[Yirmi Yedinci Mektûb’un İkinci Zeyli]

[53]

[Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibâhına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevâz’lı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki ihtisâsâtıdır]

Fazîlet-mend efendim, Üstâdım Hazretleri,

Efendim Evvelâ arz-ı ta‘zîm ve hürmetle mübârek ellerinizden öper, her ân u zaman lisânıma yakıştığı kadar duâ eder ve duânızı ricâ ediyorum.

Efendim, ma‘lûmunuz, fakîr talebeniz ve kardeşiniz câhil olduğum hâlde, güneş misâli olan risâle-i bergüzîdelerinizden umûm Nûr risâlelerinizi okutup dinledim. Güneşin nûruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimâli olmadığı gibi, risâlelerinize sed çekilemez. Onları istimâ‘da rûh ve kalbimi tedkîk ettim. Tedkîkātımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım. Baktım ki, rûh ve kalbimde bir feyezân ve coşkunluk var ki, beni bilâ-ihtiyâr bir vazîfeye sevk etmek için hemen Haydi, haydi diye tazyîkāta başladı. Ben de rûhumda olan bu vâkıayı ta‘kîb ederken, o nûrların irâe ettiği miftâhları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlar ile îcâb eden kapıları açıp, o nûrlara ehil olan kardeşlerimi مِنْ غَیْرِ حَدٍّ arayıp bulmak vaz‘iyeti âdetâ bana emrolunup, o nûrlardan güneş gibi nûr saçılması husûsunda ben de bu hâli kendime vazîfe addettim.

O nûrlardan almış olduğum anahtarları teslîm ile, hâin-i dîn olan mülhidlerin ellerini kımıldatmayacak derecede kırılması için, hamden lillâh, bu kardeşlerimi arayıp buldum. Emânetullâh ve emânet-i Peygamberînin asm gāyet parlak ve yakut ve zümrüdden kıymetdâr olan hazînelerini o zâtların ellerine teslîm ettim. Elhamdülillâh, Cenâb-ı Hakk muvaffak etti. O mübârek eserlerinizi mütâlaa eden eşhâs, insan iseler ve insaniyetle alâkaları varsa inanmalı. İnanmadıkları takdîrde, ya insaniyetten isti‘fâ etmeli veyâhûd insan değiliz demeli

43

Bu eserler ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşâallâh, her cihetle fethederek fâtih olacaktır. Cenâb-ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevâbına nâil eyleyip şefâatine mazhar buyursun. Âmîn.

Tekrar ellerinizi bûs ile duânızı istirhâm eylerim, Efendim Hazretleri. Emrullâhoğlu Bekir

[54]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Bekledim, tâ ki, Onuncu Söz neşredilmiş. İşbu kıymeti mükevvenâta fâik olan mübârek nûrlu eserden bir nüshacık ihsân buyuruldu. Hemen aldığım dakîkada, zîruhtan hâlî ve zümrüt-misal yeşillenmiş nebâtât arasında bir ağacın altına girdim. Lâkin mevsim i‘tibâriyle halîçe-i zemîn gāyet revnakdâr ve envâ‘-i türlü çiçeklerle müzeyyen ve muhteşem ise de, ânifü’l-beyân eser, âlem-i bekānın sened-i hakîkî ve kat‘îsi ve en kavî ve gāyet rasîn ve son derece güzel, naklî ve aklî ve mantıkî ve ta‘rîfi imkânsız delâil ve berahîn-i kat‘iye ile müsbet ve hatta haşir hakkında ayağı kayarak mühlik uçurumlara giden ve en fenâ bataklıklara düşen, hüsrân ve dalâlette boğulan pek çok kimseleri dakîk ve amîk işârât ve hakāik ile ihyâ ettiğini ve edeceğini alâ kaderi’l-istitâa öğrendim

Her ne kadar o kıymetdâr eserin derecât-ı refîa ve mühimmesini, hatta en kısa bir cümlesini bile anlayabilmek ve o husûsta söz sarf edebilmek bidâamın fersah fersah fevkınde ise de, menba‘-ı hakîkîsi bulunan Furkān-ı Mübîn’den tam bir feyiz alan ve misâli görülmemiş bir şâheser olduğunu anladım. Bu fakîr, şiddetli acz u zaafımla bî-had bahr-i hakāike daldım. Ve bahr-i muhît-i nûra girebilmeye, şu mübârek eser, elmas bir miftâhım oldu.

Binâenaleyh havâs ve havassu’l-havâs daha ne derecelerde hakāik-i İlâhiye ve maârif-i Rabbâniye müşâhede ederek iktisâb-ı füyûzât edeceklerini tahmîn edemem.

Bundan başka, şu nûrânî ve ulvî ve kudsî eser, numarası i‘tibâriyle dokuz eserin daha mukaddemen sebkat ettiğini îmâ ve işaretle beraber, On numaradan sonra daha bir çok eserlerin vücûdunu mutazammın bulunmasına dâir bir hassâsiyet-i kalbiye uyandırdı.

44

Sonra anladım ki, Kur’ân-ı Hakîm’in nevvâr ve ziyâdâr menâbii cûş u hurûşa gelmiş. Furkān-ı Hakîm’in elmas maâdininden dehşetli bir infilâk husûl bulmuş, Sözler nâmında hadsiz tiryâklar ve mücevherât zâhir oldu. Pek çok kulûb def‘-i maraz ve kesb-i âfiyet etti. Furkān-ı Mübîn’in feyziyle Sözler’inin her birini herkese görmek müyesser olmayan gāyet dakîk ve amîk beyânât-ı hârikalarını röntgen makinesi ile temsîl ediyorum. Nasıl o röntgen şuâ‘ı uzuvların içindeki en hafî ve ince hâli görüyor, gösteriyor. Öyle de, nûrların hazinedârları olan Sözler dahi, hakāik-i eşyâda en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hâssasını hâizdir.

Sabrî

[55]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Şimdiye kadar emsâline tesâdüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için, affımı ricâ ediyorum. Duânız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenâb-ı Hakk’ın muvaffak buyuracağı ümîdini taşıyorum. Ve beni zât-ı âlînize tevdî‘ eden ve Sözler’i yazmaklığıma ruhsât veren Cenâb-ı Hakk’a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum

Husrev

[56]

[Kezâ Husrev’in]

Risâlelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve latîfliğine âciz lisânımla, kısa aklım ile ve zayıf idrâkimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâ-kayd her okuyanı bizzarûre tahsîne sevk ediyor. Cenâb-ı Hakk’a ne kadar hamd etsem, şükretsem, bu lütufların hakkını ödeyemem

Husrev

[57]

[Küçük Hâfız Zühdü’nün bir fıkrasıdır]

Nûr bahçesinin nûrlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmaya muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevî bulunduğu lezzeti, kāsır lisânımla şimdi ifade edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebiyy-i Âhirüzzaman Aleyhi Ekmelü’s-salâtü Vesselâm’ın

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç