BARLA LÂHİKASI

338

Her ne ise Ben senden şimdi çok memnûnum ve oradaki kardeşlerim dahi senden çok memnundurlar. Cenâb-ı Hakk bize ve size tarîk-i hakda hizmet-i Kur’âniyede sebât ve metânet versin. Âmîn. Kayınpederiniz Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâmla Bedreddin’e ve hemşîreme çok duâ ediyorum

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[275]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, gayyûr kardeşim,

Süleymân Efendi’den anladım ki, bazı husûsî müşkilâta ma‘rûz oluyorsun. Sizin gibi metîn insanlara sabır tavsiyesi zâiddir. Hizmetin kudsiyeti ve o hizmetteki zevk ve gayretindeki şevk, o acı husûsî müşkilâta karşı gelir ve galebe eder tahmîn ediyorum. Mümkün olduğu kadar aldırmamalısın. Kıymetdâr, kusursuz bir malın dükkâncısı müşterilere yalvarmaya muhtâç değil. Müşterinin aklı varsa o yalvarsın. خَیْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrınca, azîm hayırların müşkilâtı çok oluyor. Müşkilât çoğaldıkça, ehl-i himmet fütûr değil, gayret ve sebatını ziyâdeleştirir. İnşâallâh siz de öyle metîn ve sebatkârlardansınız.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[276]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşim Re’fet Bey,

Mâşâllâh, şimdi siz ümîd ettiğim tarzda risâleleri ta‘kîb ediyorsunuz ve yazıyorsunuz. Senin gibilerin az sa‘yi dahi çok hükmündedir. Çünki çoklar size i‘timâd edip sizi taklîd eder. Sizin gibi ciddî kardeşleri

339

bu gurbet memleketinde bulduğumdan, burası benim için hakîkî bir vatan hükmüne geçti, hakîkî vatanımı unutturdu. Yazılan eserlerin yüksekliği, me’haz ve ma‘den-i kudsîleri olan Kur’ân’dan sonra, sizler gibi muhâtabların ciddî iştiyâkları ve tam tefehhümleridir. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğumdan dolayı bin şükrediyorum.

Mektûbunda İsm-i A‘zam’ı suâl ediyorsun. İsm-i A‘zam gizlidir. Ömürde ecel, Ramazân’da Leyle-i Kadir gibi, esmâda İsm-i A‘zam’ın istitârı, mühim hikmeti var. Kendi nokta-i nazarımda hakîkî İsm-i A‘zam gizlidir, havâssa bildirilir. Fakat her ismin de a‘zamî bir mertebesi var ki, o mertebe İsm-i A‘zam hükmüne geçiyor. Evliyâların İsm-i A‘zam’ı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Hazret-i Alî’nin ra Ercûze nâmında bir kasîdesi Mecmûatü’l-Ahzâb’da var. İsm-i A‘zam’ı altı isimde zikrediyor. İmâm-ı Gazâlî ks onu Cünnetü’l-Esmâ nâmındaki risâlesinde, Hazret-i Alî’nin ra zikrettiği ve İsm-i A‘zam’ın muhîti olan o esmâ-yı sitteyi şerh ve hâssalarını beyân etmiştir. O altı isim de فَرْدٌ, حَیٌّ, قَیُّومٌ, حَكَمٌ, عَدْلٌ, قُدُّوسٌ dür.

Kerâmet-i gaybiyenin ikinci parçasını tashîh ederek bir parça daha ilâve ettik, gönderdim.

Bedreddin’in sür‘atle ileri gitmesi, Kur’ân-ı Hakîm’in feyz-i kerâmetindendir. Cenâb-ı Hakk muvaffak etsin.

Hacı İbrahim Efendi’ye bilhassa selâm ediyorum. Lütfü, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâî Efendilere selâm ediyoruz. Âhiret hemşîreme de duâ ediyorum. Senin bu def‘aki mektûbun bir parçası Mektûbât içine derc edildi

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[277]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşim ve hizmet-i Kur’âniyede hakîkatli bir arkadaşım Re’fet Bey,

Bu def‘a istinsâh ettiğiniz risâleler çok güzel olmuştur. Senin gayret ve samîmiyet ve ciddiyetini bana gösterdiler ve Re’fet tenbel değildir, isbat ettiler. Onları tashîh edip göndermiştim. Sonra işittim ki, getiren adam İslâmköyü’nde bırakmış. Otuz Birinci Mektûb’un Üçüncü, Dördüncü Lem‘alarını yazmaya vakit bulamadım. Korkuyorum ki

340

onların da اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ sırrı gibi, mevsimi geçerek, sonra güzel yazılmamış olsun. İnşâallâh sizlerin iştiyâkı beni çalıştıracak. Fakat bu şuhûr-u selâse çok kıymetdârdır. Leyle-i Kadr’in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşâallâh Kur’ân’a âit mesâille iştigāl, bir nevi‘ ma‘nevî mütefekkirâne Kur’ân okumak hükmündedir. Hem ibâdet, hem ilim, hem ma‘rifet, hem tefekkür, hem kırâat-i Kur’ân ma‘nâları risâlelerin istinsâh ve mütâlaalarında vardır i‘tikādındayız. Zâten bu ciheti siz takdîr etmişsiniz.

Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm sizin için yazdırdım, tekmîl oldu. Fakat başka bir nüsha ona göre yazdırmak lâzım olduğu için, muvakkaten burada kalacak.

Senin mektûbunda Hâfız Sezâî bizimle ciddî alâkadâr olduğunu gösteriyor. Ben bir zaman idi, Ağraslı Zekâî gibi samîmî, harâretli Isparta’da yeni bir kardeşimiz bulunacak, vicdânen hissediyordum. İnşâallâh bu Sezâî, o olacak. Ben onu işittiğim vakit, hissettiğim şahıs tevehhüm ettim. Eğer tasavvurum gibi ise zâten iyi; olmasa öyle olmaya çalışsın. Eğer Zekâî nasıl adamdır merâk ederse, Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkralarında Zekâî’nin mâhiyetini ve ne derece samîmî olduğunu gösterir fıkraları var, baksın.

Kayınpederin Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ediyorum. O zâtı ciddî bir âhiret kardeşi telakkî etmişim. İnşâallâh senin bu yeni gayret ve sa‘yinden o da hissedardır.

Bedreddin’in küçüklüğüyle beraber, büyük talebeler dâiresine dâhil etmişim. O, küçüklerin büyüğüdür. Ve inşâallâh Cenâb-ı Hakk onun emsâlini çoğaltsın. Bedreddin’in vâlidesine duâ ediyorum. Elbette Bedreddin’in hüsn-ü terbiyesinde en mühim hisse onundur. Çünki onun en birinci üstâdı odur.

Bekir Ağa, Lütfü Efendi, Hâfız Ahmed, Sezâî gibi kardeşlere selâm ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

341

[278]

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşim,

Evvelen: Bu yeni hâdisenin mâhiyetini merâk etmişsiniz. Oraya gelen iki uzun mektûb mâhiyetini gösteriyor. وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ یُذْكَرَ فٖیهَا اسْمُهُ âyeti o hâdiseye sebebiyet verenlerin başına sâika gibi iniyor ve inecek. Fakat biz acûlüz. Her şeyin bir vakt-i muayyeni var. فَضُرِبَ بَیْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فٖیهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ âyetine mâsadak olarak bu hâdise bize karşı vech-i merhametle bakıyor. Mülhidlere karşı olan vecih, azâb ve kahır ile nazar ediyor. Her ne ise Cennet ucuz olmadığı gibi cehennem de lüzûmsuz değildir.

Sâniyen: Bedreddin’i burada dinlemek arzu ediyordum, vakit müsâade etmedi. Ben ma‘nen orada hayâlen dinliyorum. İnşâallâh evlâdlık mertebesinden talebelik mertebesine gidiyor.

Sâlisen: Benim kendi hattımla mektûb istiyorsun. Bir dudaksız adama, Lâmbayı üfle, söndür demişler. Demiş, En zahmetli işi bana gösteriyorsunuz, yapmayacağım Belî, Cenâb-ı Hakk bana hüsn-ü hat vermemiş. Hem bir satır yazmak, bana büyük bir iş gibi usanç veriyor. Eskiden beri diyordum: Yâ Rabbi Ben o kadar muhtâç iken ve nazmı severken, bu iki ni‘met bana verilmedi diye, teşekkî değil, tefekkür ediyordum. Sonra bana kat‘î tebeyyün etti ki, şiir ve hat bana verilmemek de, büyük bir ihsân imiş.

Hem o hatta ihtiyâcımı, sizin gibi kalem kahramanlarının muâvenetleri te’mîn ediyor. Hat bilseydim, hatta i‘timâd edip, mesâil rûhta kararlayarak nakşedilmeyecekti. Eskiden hangi ilme başladım, hattım olmadığı için rûhuma yazardım. Fevkalâde bir meleke ihsân edildi.

Şiir ise, çendân kıymetdâr, şirin bir vâsıta-i ifâdedir. Fakat şiirde hayâl hükmettiği için hakîkate karışır, hakîkatlerin sûretini değiştirir. Bazen hakîkat birbirine geçer. Hâlis hak ve mahz-ı hakîkat olan Kur’ân-ı Hakîm’in

342

hizmetinde, istikbâlde bulunacağımız mukadder olduğundan, kader-i İlâhî bir inâyet olarak bize şiir kapısını açmadı. وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ sırrı buna bakar.

İşte kendi hattıma mukābil, sana iki nükte söyledim. İnşâallâh başka bir vakit senin hâtırın için büyük zahmet çekip birkaç satır yazacağım. Gālib Bey’in iki eli var Sağ elini bana vermiş, benim hesabıma yazıyor. Sol eli de kendine kalmış. Bu mektûb o iki elle yazılmıştır.

Hazır Mes‘ûd, Gālib ve Süleymân Efendiler, Mustafâ Çavuş, Abdullâh Çavuş selâm ediyorlar. Ben de başta Husrev, Bekir Bey, umûm kardeşlerimize selâm ediyorum. Bilhassa kayınpederiniz Hacı İbrahim Bey’e ve muhtereme hemşîreme ve mübârek Bedreddin’e çok duâ ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[279]

Azîz, sıddîk, müdakkik âhiret kardeşim, hizmet-i Kur’âniyede arkadaşım,

Evvelâ: Mektûbunuzda, benim her mektûbumun başında وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ yazılmasının hikmetini soruyorsunuz. Bunun hikmeti şudur ki: Kur’ân-ı Hakîm’in hazâin-i kudsiyesine, bana açılan en birinci kapı o olduğudur. En evvel, hakāik-i âliye-i Kur’âniyeden şu âyetin hakîkati bana zâhir olmuş ve ekser risâlelerde o hakîkat sereyân etmiştir.

Hem bir hikmeti şudur ki, i‘timâd ettiğim mühim üstâdlarımın mektûblarının başlarında isti‘mâl etmeleridir. Hem mektûbunuzda yedi kebâiri soruyorsunuz. Kebâir çoktur. Fakat ekberü’l-kebâir ve mûbikāt-ı seb‘a ta‘bîr edilen günâhlar yedidir: Katl, zinâ, şarab, ukūk-u vâlideyn yani kat‘-ı sıla-i rahim , kumar, yalancı şehâdetlik, dine zarar verecek bid‘alara tarafdâr olmaktır.

Sâniyen: Bu yaz mevsiminde hakāik-i Kur’âniyeye nisbeten meyveler hükmünde tevâfukāta dâir, hurûfât-ı Kur’âniyenin nüktelerini beyân ediyorduk. Şimdi mevsim değişmiş, hurûftan ziyâde hakāike ihtiyâç vardır. Gelecek yaza kadar, muvakkaten o kapıyı ihtiyârımızla çalmayacağız. Fakat o hurûfa âit beyânât ne derece hak olduğunu, Mevlânâ Câmî’nin dîvânıyla

343

kardeşlerimle tefe’ül ettik. Dedik: Yâ Câmî Bu hurûfât-ı Kur’âniyeye dâir beyân ettiğimiz nüktelere ne dersin? Bir Fâtiha okuyup fâlı açtık. İşte başta fâl şu geldi:

جَامٖی اَزْ خَطِّ خُوشَشْ پَاكْمَكُنْ لَوْحِ ضَمٖیرْ كٖینْ نَە حَرْفٖیسْتْ كِە اَزْ صَفْحَۀِاِدْرَاكْ رَوَدْ

Yani Bu hurûf öyle harf değildir ki, akıl ve idrâk sayfasından gitsin. Öyle kudsî harf, öyle güzel şirin hat, dâimâ kalbimin sayfalarında yazılmalı, silinmemeli. Acîbtir ki, bütün dîvânında bu fâla benzer meâlde yazı göremedik. Demek bu fâl, Hazret-i Câmî’nin kerâmetinden bir nebze oldu.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîd

[280]

Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm, sana güzel ve tevâfuklu bir tarzda yazdırdım. Husrev kerâmetli kalemiyle bana yazdığı gāyet kıymetdâr bir nüshayı, aynen ve tam tamına muvâfık gelmek şartıyla size yazdırıldı, yakında göndereceğim. Yanınızda yeni yazılan i‘câz-ı Kur’âniye gibi, bana bir nüsha lâzımdır.

Fakat Hâfızın kalemi oradaki mevcûd tevâfuku tamâmen muhâfaza edememiş. Tevâfukçu Husrev’in taht-ı nezâretinde mâbeyninizde taksîm edip, bana yâdigâr bir i‘câz-ı Kur’ânîyi müştereken yazsanız çok iyi olur

Saîdü’n-Nûrsî

[281]

14 Şevvâl 1352, Hâşiye Kânûn-u Sânî, 1934

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, müdakkik âhiret kardeşim ve mütefekkir ve hakîkatli arkadaşım Re’fet Bey,

Evvelâ: Mektûbunuzda Risâle-i Nûr’un mîzânlarını her okudukça, daha ziyâde istifâde ettiğinizi yazıyorsunuz. Evet kardeşim, o risâleler Kur’ân’dan alındığı için kūt ve gıda hükmündedir.

344

Hergün ihtiyâç gıdaya hissedildiği gibi, her vakit bu gıdâ-yı ruhânîye ihtiyâç hissedilir. Senin gibi rûhu inkişâf edip kalbi intibâha gelen zâtlar okumaktan usanmaz. Bu Kur’ânî risâleler, sâir risâleler gibi tefekküh nev‘inden değil ki, usanç versin. Belki tagaddîdir.

Sâniyen: Gavs-ı A‘zam ks gibi, memâttan sonra hayat-ı Hızırîye as yakın bir nevi‘ hayâta mazhar olan evliyâlar vardır. Gavs’ın husûsî İsm-i A‘zam’ı Yâ Hayy olduğu sırrıyla, sâir ehl-i kubûrdan fazla hayâta mazhar olduğu gibi; gāyet meşhûr Ma‘rûf-u Kerhî ra denilen bir kutb-u a‘zam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî ks denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs’dan sonra memâtları hayatları gibidir. Beyne’l-evliyâ meşhûr olmuştur.

Sâlisen: Tenekeci Mehmed Efendi’nin hıfz-ı Kur’âna çalışmak niyeti çok mübârektir. Cenâb-ı Hakk onu muvaffak etsin. Elimizden geldiği kadar duâyla yardım edeceğiz. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın her bir harfinin ekalli on hasene olmakla beraber, tekerrür ettikçe ve mübârek vakitlere rastgeldikçe ve melek ve sâir zîşuûr rûhânîler kırâatini dinledikçe, her bir harfi öyle bir çekirdek olur ki, hasenât cihetinden öyle bir ma‘nevî sünbül teşekkül eder ki, o sümbülün taneleri, tekellüm vaktinde ağızdan çıkan bir kelimenin havanın dalgalarının aynalarında temessül eden milyonlarca, o kelime gibi kelimelerin adedine belki müsâvî gelir.

Böyle her bir harfi bir hazîne-i ebediyenin bir anahtarı olabilir bir kudsî kelâmı kalbinde yazmak, ne kadar mukaddes bir hizmet olduğu âşikârdır. İnşâallâh, Bedreddin çoklara bir hüsn-ü misâl olacaktır, daha çoklarını hıfz-ı Kur’âna sevk edecektir.

Başta Bedreddin, kayınpederin Hacı İbrahim ve âhiret hemşîrem olarak ihvânınızın bayramını tebrîk ve selâm ve duâ ediyorum. Babacan orada ise ona çok selâm ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

345

[282]

5 Şubat 1934

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, müdakkik, müştâk kardeşim Re’fet Bey,

Sen benimle ne kadar konuşmayı arzu ediyorsan, belki ondan ziyâde ben arzu ediyorum. Fakat maatteessüf, müteaddid esbâb tahtında sıkıntılı bir vaz‘iyetteyim. Hatta bir-iki saatte bulduğum bir fırsat, yedi-sekiz mektûbu yazmaya çalışıyorum. Ara sıra benim yanıma gelen Gālib dahi men‘ edildi. Yalnız bîçâre Şâm'lı kaldı, O da her vakit gelemiyor.

Hem bu yılanları yaralandırıp bize canavarcasına saldırıyorlar. Her fırsattan sıkıntı vermeye çalışıyorlar. Zâten ben meb‘ûslardan hayır beklemiyordum. Bunlara iliştiler, kaldırmadılar, bütün bütün düşman ettiler. İşte maatteessüf, bunlar dünyayı hâtırıma getirdikleri için, tulûât-ı kalbiye tevakkuf ediyor. Başlarını yesin, bu ehl-i dünyânın dünyasını düşünmek bana zehir oluyor.

Ben dünyanıza karışmıyorum. Buna mukābil o pis dünyanızı bana düşündürmeyiniz dediğim hâlde olamıyor. Ben de Cenâb-ı Hakk’a niyâz ettim ki, bana kuvvetli bir sabır, bir tecrîd-i zihin ihsân etsin ki, düşünmeyeyim. Lillâhilhamd, kalbime bu esas geldi ki: Bu hizmet-i Kur’âniyede başa ne gelirse gelsin, hatta her günde birer başım olsa da kesilse, yine o hizmetin kudsiyetindeki lezzet-i ruhâniye mukābil geliyor ve kâfîdir diye, kemâl-i teslîmle kazâya rızâ, kadere teslîm ve Cenâb-ı Hakk’a tefvîz-i umûr düstûrunu rehber ittihâz ettim.

Nûh’a yazdığım gibi, size de diyorum ki: Eskide bir zât, haksız bir mesleği hak zannederek, ondan aldığı bir muhabbetle, diri iken derisinin soyulduğuna tahammül ederek, kahramânâne bir tavır gösterdiği gibi; acaba ayn-ı hak ve mahz-ı hakîkat ve bütün envâr-ı hakāikin menba‘ ve ma‘deni olan hakîkat-i Kur’âniyeye hizmetimizdeki kudsî lezzet, bu mülhidlerin muvakkat, ehemmiyetsiz iz‘âclarına ve kalbimizde açtıkları yaralara tiryâk ve merhem olamaz mı?

Elbette olur ve olmuş ve oluyor.

346

Sâniyen: Yemen imamı olan Zeydîler Seyyidi hakkındaki suâliniz, hakîkaten ehemmiyetli ve yümünlüdür. Fakat meymenetsiz bir zamana rast geldi. Hem zihnim kapalı, hem hâl müsâid değil, hem ve hem Yalnız bu kadar var ki, meşhûr İmâm-ı Zeyd sâdât-ı azîmeden ve eimme-i Âl-i Beyt’tendir. Ve müfrit şîaları reddeden ve اِذْهَبُٓوا اَنْتُمُ الرَّوَافِضُ deyip Hazret-i Ebû Bekir ra ve Hazret-i Ömer’den ra teberrîyi kabûl etmeyen ve o iki halîfe-i zîşânı hürmet edip kabûl eden bir zâttır. Onun etbâ‘ları, şîaların en mu‘tedili ve en sünnîsidir. Bunlar hem ehl-i insâf ve hem çabuk hakkı kabûl eder bir tâifedir. İnşâallâh Vehhâbîlerin tahrîbâtını ta‘mîre sebeb oldukları gibi, ehl-i sünnet ve cemâatten Zeydîlerin inhirâfları dahi istikāmet kesb edip, ehl-i sünnet’e iltihâk edip imtizâc edecekler. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor; bu fitne-i âhirzaman acîb şeyler doğuracağını ihsâs ediyor.

Risâlelerle alâkadâr arkadaşlara selâm ve Bedreddin ve hemşîreme ve Hacı İbrahim’e duâ ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[283]

15 Şubat 1934

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, dikkatli kardeşim Re’fet Bey,

Evvelâ: Onuncu Söz’ün Birinci İşâreti’nin âhirinde, Evet, bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi birtek şey yapmak, her şeyin Hâlik’ına hâs bir iştir. Şu cümle hem Yirmi İkinci Söz’ün lem‘alarında, hem Otuz Üçüncü Mektub’un pencerelerinde, hem Yirminci Mektub’un on bir kelimelerinde îzâh ve isbat edilmiştir. Buradaki külliyet nisbî ve örfîdir. Birşeyden her şeyi yapmak daki murad, bütün dünyanın mevcûdâtını bir şeyden yapmak ve îcâd etmek değildir. Belki ondaki murad, bir şeyden yani bir katre sudan, bir insanın, bir hayvanın her şeyini, her eczâsını, her bir cihâzâtını

347

halk ediyor ve bir şey olan topraktan nebâtât ve hayvanâtın her bir şeylerini ondan halk eder demektir. Hem Her şeyi birtek şey yapmak cümlesindeki külliyet mukayyeddir, nisbîdir. Yani insanın yediği her nevi‘ taâmdan o insanda basît bir cild ve bir kan ve bir et ve hâkezâ

Elhâsıl: Bu külliyetten maksad odur ki, bir şeyi çok muhtelif eşyâya çevirmek ve bir çok muhtelif eşyâyı da birtek şey yapmak, ancak Hâlik-ı Küll-i Şey’e mahsûstur.

Sâniyen: Minhâcü’s-Sünne’yi kendi hattınla yazdığına, çok memnûn oldum. Senin kalemin merhûm Abdurrahmân’ın kalemi gibi bana şirin geliyor.

Sâlisen: Tenekeci Mehmed Efendi’nin hıfza başlaması mübârektir. Allâh muvaffak etsin. Biz ona duâyla yardım ediyoruz. O da okudukça bize duâyla yardım etsin. Bedreddin’e ve vâlidesine ve ceddine duâ ediyorum. Sezâî Bey benim nazarımda Isparta’nın bir Zekâî’sidir. Ben de onu görmek istiyorum. Fakat şimdi maddeten, ma‘nen kıştır. Zâten sizlere demiştim ki, Saîd’in şahsının ehemmiyeti yoktur ki, sohbetine arzu edilsin. Üstâdınız olan Saîd ise, her bir risâleyi açtıkça onunla sohbet edersiniz. Âhiret kardeşiniz olan Saîd ise, her sabah akşam dergâh-ı İlâhîde duâ vâsıtasıyla sizinle beraberdir. Sezâî Bey Üstâdını, kardeşini istediği vakit görebilir. تَسْمَعُ بِالْمُعَیْدِیِّ خَیْرٌ مِنْ اَنْ تَرَاهُ kāidesiyle işitmesi görmekten çok evlâ olan şahs-ı Saîdi görenler, bazı pişman olur, Keşke görmeseydim der. Bu, davula benziyor. Uzaktan sesi iyi geliyor, yakında boş görünüyor.

Başta Husrev, Bekir Bey, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâî, Keçeci Şeyh Mustafâ, Tenekeci Mehmed Efendi gibi hâs kardeşlerinize selâm, duâ ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

348

[284]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz kardeşim Re’fet Bey,

Bu sabah namazdan sonra başımı çevirdim, Re’fet Bey’i gördüm zannettim. Geceleyin bir torba bal ve içinde dolu altın, mübârek bir talebeme veriyordum. Arkamdaki zât demek Re’fet Bey’in kalb ve ruhunu taşıyor. Hem dellâlı olduğum hazinenin en kıymetdâr, en tatlı şeyi bizim vâsıtamızla satın almak istiyor. Sonra gördüm ki, senin ikinci bir nüshandır, yani Seyrânî’dir.

O rüyada ikiniz hissedarsınız, paylaşırsınız. Her ne ise Sizin bu def‘a yazdığınız Söz ziyâde hoşuma gittiği için, evvelce sana dediğim gibi, başka hatlara nisbeten senin hattın gözüme eski dost göründüğünün sırrını anladım ki, merhûm biraderzâdem Abdurrahmân’ın hattına benziyor. Bu hat kendini göstermeli. İştiyâkın oldukça, böyle intihâb ettiğin risâleleri yazsanız mübârek olur.

Hulûsî, Abdurrahmân’ın yerine çendân geçmiş. Şu yazı müşâbeheti bana müjde ediyor ki, bir Abdurrahmân Re’fet’ten de çıkacak. Mürekkeb hakkında düşündüğün iyidir. Elde gezecek, güzel olmak şartıyla sâbit olsun. Kendinize yazdığınız parlak olsun. Çünki mütâlaaya iştiyâk ve iştihâyı açar.

Yeni Sözlerle alâkadârlık edenlere, evvelki üç Hâfız ile Mûtâf Hâfız Mahmud Efendi’ye selâm, hem duâ ediyorum. Sebât etsinler. Onları kardeş dâiresine dâhil etmişim, talebe dâiresine girmeye çalışsınlar. Siz kimi intihâb etseniz benim de kabulümdür. Hoca İsmail Hakkı Efendi’ye çok selâm ve duâ ediyorum. Mâdem az adamla konuşan İşârâtü’l-İ‘câz onunla hayli konuşmuş, ben de o zâtı alerre’si ve’l-ayn kabûl ediyorum. İşârâtü’l-İ‘câz ile iktifâ etmesin. İşârâtü’l-İ‘câz’ı tefsîr eden ve hakāikini aydınlattıran ve göz görür derecesinde gösteren Sözler’i, Mektûbları okusun. Hususan Yirmi Beşinci, Yirmi Altıncı Sözleri, Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektûbları gibi intihâb ettiği risâleleri de okusun. Başta Bekir ve Husrev kardeşlerime selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.

349

Vehhâbî mes’elesi dünkü gün elime geçti. Baktım, sana göndermek rûhum istedi. Başka bir sûrette Re’fet kendi geldi, kendi kitabını kendine götürdü.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

Senin ve Husrev’in yazıları beni hiç yormuyor. Çünki yanlışları azdır. Fakat başkalar, bir def‘a kendileri tashîh etmeden bana geliyor. Hafızama i‘timâd edip, yalnız tashîh edip yoruluyorum. Sâirlerin yazdıklarını sizler mukābele edip, ba‘dehû bana gönderseniz daha iyi olur.

[285]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, gayyûr, ciddî kardeşlerim Re’fet Bey, Husrev Efendi,

Sizler çokların medâr-ı intibâhı oldunuz ve hüsn-ü misâl oldunuz. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca vâsıtanızla ve size iktidâ ile hizmet-i Kur’âniyeye girenlerin kazandıkları hasenâtın bir misli, inşâallâh sahîfe-i a‘mâlinize geçer. Bu def‘aki, isimlerini yazdığınız Hâfız Bekir, Hâfız Tâhir, Hâfız Şükrü efendileri kardeş kabûl ettim. Talebe olmaya da çalışsınlar. Selâmımı onlara teblîğ ediniz. Size bu def‘a avâm-ı mü’minîn hakkındaki kerâmete benzer işler nev‘inden ve muâvenet-i İlâhiye tesmiye edilen iki cüz’î hâdiseyi söyleyeceğim:

Birincisi: Bir-iki arkadaşımız On Dokuzuncu Mektûb’u yazmışlar. Birisinin dördüncü cüz’ünde salavât-ı şerîfe, iki üç sayfa müstesnâ, üç-dört salavâttan başka bütün salavâtlar birbirine bakıyor. Ben de hayrette kalarak işaretler koydum. Diğerinde ikinci, üçüncü cüz’ünde beş-altı sayfa müstesnâ, bütün sayfalarda salavâtları birbirine muvâzî, birbirine bakıyor, işaretler vaz‘ ettim. Kime gösterdim, hayrette kaldı. Görenler müttefikan karar verdiler ki, umûm Sözlerde ma‘nevî i‘câz-ı Kur’ân’ın bir şuâ‘ı in‘ikâs ettiği gibi, On Dokuzuncu Mektub’dan bilhassa Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm

350

bir nevi‘ şuâ‘ı salavât-ı şerîfe sûretinde in‘ikâs etmiştir. Hem görenler karar verdiler ki, Sözler’e mahsûs, bilhassa On Dokuzuncu Mektub’a hâs bir tarz-ı hat var. Eğer o tarz-ı hatta tevfîkan yazılsa, çok garîb letâfetler görünecektir. Her vakit musırrâne, her yazana Seyrek ve güzel yazınız derdim. Şimdi anlaşılıyor ki, o ma‘nevî hâs hattı tavsiye etmek için, intâk-ı hakk kabîlinden bana söylettiriliyordu. Şu hakîkati ve ma‘nevî tarz-ı hata en yakın, Küçük Hâfız Zühdü’nün ve Eşref’in ve Kuleönülü Mustafa’nındır ki, o muvâfakat, muvâzenet onların hattında daha ziyâde görünüyor. Her vakit ben görüyordum. Dikkatli yazanlar da bazı bir satır atlıyor, bir kelime yanlış yazmayan bir satır yanlış yazıyordu. Meğerse, Sözler’deki fevkalâde bir letâfetin eseri olarak tevâfukāt atlattırıyor. İkinci hâdiseyi yazmaya kâğıdımız müsâid olmadığından kestim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[286]

Re’fet Bey,

Senin çok antika iki mu‘cize-i kudret, müzehânemi tezyîn etti. Âdî zannettiğimiz şeylerde ne kadar hârikulâde işler bulunduğunu ihtâr ediyorlar. Şu On Dokuzuncu Mektub’da ikinci, üçüncü cüz’ünde salavât-ı şerîfenin her sayfada birbirine bakması tesâdüf işi olamaz. Çünki tesâdüf, onda bir tevâfuk eder. Bu ise onda dokuz tevâfuk var. Demek, ne şuûrsuz tesâdüfün işi ve ne de benim ve ne de kâtiblerin düşünüşüdür. Çünki ben yeni anlıyorum, kâtibler benden sonra anladılar. Demek gaybî bir kasıd ve iradeyle, umûm Sözlerde ve bilhassa On Dokuzuncu Mektub’daki salâvât-ı şerîfede hârika bir letâfeti irâde etmiş. O tevâfukāt ise, gaybî bir kasdla derc edilen bir belâgat ve letâfetin tereşşuhâtıdır.

Saîdü’n-Nûrsî

351

[287]

14 Nisan 1934 Çarşamba

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, müdakkik, merâklı kardeşim Re’fet Bey,

Nâmınıza yazılan On İkinci Lem‘a’nın îzâha muhtâç noktalarının îzâhına şimdilik ihtiyâç yoktur. Asıl maksad, âyâta gelen evhâmın def‘ine kifâyetidir. Ve bu nokta-i nazarda kâfî derecede herkes fehmeder. Her risâlede herkesin hissesi var. Fakat herkes her şeyini bilmek lâzım değildir. Mirkātü’s-Sünne ve Vahdetü’l-Vücûd’a dâir iki risâleyi nasıl buldunuz? Elbette kıymet-şinâs nazarın onları takdîr etmiş.

Bu def‘aki suâlinizin iki ciheti var: Biri sırr-ı Âl-i Abâ ciheti ki, o sırdır. Ben o sırrın ehli değilim ki, cevâb vereyim. Yâhûd her bir sırrın ızhârı kaleme gelmez. Çünki hakîkat-i Muhammediyenin asm bir cilvesi o Âl-i Abâ’da tezâhür ediyor. İkinci cihet-i zâhirîsi ise zâhirdir. Ezcümle, Sahîh-i Müslim’de Ümmü’l-Mü’minîn Âişe-i Sıddîka’dan ra mervîdir ki, demiş:

خَرَجَ النَّبِیُّ غَدَاةً وَعَلَیْهِ مِرْطٌ مُرَحَّلٌ مِنْ شَعْرٍ اَسْوَدَ فَجَٓاءَ الْحَسَنُ بْنُ عَلِیٍّ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ جَٓاءَ الْحُسَیْنُ فَدَخَلَ مَعَهُ ثُمَّ جَٓاءَتْ فَاطِمَةُ فَاَدْخَلَهَا ثُمَّ جَٓاءَ عَلِیٌّ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ قَالَ اِنَّمَا یُرٖیدُ اللّٰهُ لِیُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَیْتِ وَیُطَهِّرَكُمْ تَطْهٖیرًا

İşte bu hadîs-i şerîf gibi, Kütüb-ü Sitte-i Sahîha’da bu meâlde kesretli hadîsler vardır ki Âl-i Abâ’yı gösterir. Bir zât def‘-i beliyyât için istişfâ ve istişfâ‘ için böyle demiş:

لٖی خَمْسَةٌ اُطْفٖی بِهَا نَارَ الْوَبَٓاءِ الْحَاطِمَةِ اَلْمُصْطَفٰی وَالْمُرْتَضٰی وَابْنَاهُمَا وَالْفَاطِمَةُ

Gücenme, şimdilik bu kadar. Senin mektûbunda isimleri zikredilen her birerlerine ayrı ayrı selâm ve duâ ediyorum

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Eûzü sırrına dâir yazılan On Üçüncü Lem‘a’nın yedi işaretini gönderdim. Bakarsınız, îzâhı değil, noksânı varsa bildiriniz.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç