
SAYFA 338
Her ne ise Ben senden şimdi çok memnûnum ve oradaki kardeşlerim dahi senden çok memnundurlar. Cenâb-ı Hakk bize ve size tarîk-i hakda hizmet-i Kur’âniyede sebât ve metânet versin. Âmîn. Kayınpederiniz Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâmla Bedreddin’e ve hemşîreme çok duâ ediyorum
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[275]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, gayyûr kardeşim,
Süleymân Efendi’den anladım ki, bazı husûsî müşkilâta ma‘rûz oluyorsun. Sizin gibi metîn insanlara sabır tavsiyesi zâiddir. Hizmetin kudsiyeti ve o hizmetteki zevk ve gayretindeki şevk, o acı husûsî müşkilâta karşı gelir ve galebe eder tahmîn ediyorum. Mümkün olduğu kadar aldırmamalısın. Kıymetdâr, kusursuz bir malın dükkâncısı müşterilere yalvarmaya muhtâç değil. Müşterinin aklı varsa o yalvarsın. خَیْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrınca, azîm hayırların müşkilâtı çok oluyor. Müşkilât çoğaldıkça, ehl-i himmet fütûr değil, gayret ve sebatını ziyâdeleştirir. İnşâallâh siz de öyle metîn ve sebatkârlardansınız.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[276]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşim Re’fet Bey,
Mâşâllâh, şimdi siz ümîd ettiğim tarzda risâleleri ta‘kîb ediyorsunuz ve yazıyorsunuz. Senin gibilerin az sa‘yi dahi çok hükmündedir. Çünki çoklar size i‘timâd edip sizi taklîd eder. Sizin gibi ciddî kardeşleri
SAYFA 339
bu gurbet memleketinde bulduğumdan, burası benim için hakîkî bir vatan hükmüne geçti, hakîkî vatanımı unutturdu. Yazılan eserlerin yüksekliği, me’haz ve ma‘den-i kudsîleri olan Kur’ân’dan sonra, sizler gibi muhâtabların ciddî iştiyâkları ve tam tefehhümleridir. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğumdan dolayı bin şükrediyorum.
Mektûbunda İsm-i A‘zam’ı suâl ediyorsun. İsm-i A‘zam gizlidir. Ömürde ecel, Ramazân’da Leyle-i Kadir gibi, esmâda İsm-i A‘zam’ın istitârı, mühim hikmeti var. Kendi nokta-i nazarımda hakîkî İsm-i A‘zam gizlidir, havâssa bildirilir. Fakat her ismin de a‘zamî bir mertebesi var ki, o mertebe İsm-i A‘zam hükmüne geçiyor. Evliyâların İsm-i A‘zam’ı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Hazret-i Alî’nin ra Ercûze nâmında bir kasîdesi Mecmûatü’l-Ahzâb’da var. İsm-i A‘zam’ı altı isimde zikrediyor. İmâm-ı Gazâlî ks onu Cünnetü’l-Esmâ nâmındaki risâlesinde, Hazret-i Alî’nin ra zikrettiği ve İsm-i A‘zam’ın muhîti olan o esmâ-yı sitteyi şerh ve hâssalarını beyân etmiştir. O altı isim de فَرْدٌ, حَیٌّ, قَیُّومٌ, حَكَمٌ, عَدْلٌ, قُدُّوسٌ dür.
Kerâmet-i gaybiyenin ikinci parçasını tashîh ederek bir parça daha ilâve ettik, gönderdim.
Bedreddin’in sür‘atle ileri gitmesi, Kur’ân-ı Hakîm’in feyz-i kerâmetindendir. Cenâb-ı Hakk muvaffak etsin.
Hacı İbrahim Efendi’ye bilhassa selâm ediyorum. Lütfü, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâî Efendilere selâm ediyoruz. Âhiret hemşîreme de duâ ediyorum. Senin bu def‘aki mektûbun bir parçası Mektûbât içine derc edildi
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[277]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşim ve hizmet-i Kur’âniyede hakîkatli bir arkadaşım Re’fet Bey,
Bu def‘a istinsâh ettiğiniz risâleler çok güzel olmuştur. Senin gayret ve samîmiyet ve ciddiyetini bana gösterdiler ve Re’fet tenbel değildir, isbat ettiler. Onları tashîh edip göndermiştim. Sonra işittim ki, getiren adam İslâmköyü’nde bırakmış. Otuz Birinci Mektûb’un Üçüncü, Dördüncü Lem‘alarını yazmaya vakit bulamadım. Korkuyorum ki
SAYFA 340
onların da اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ sırrı gibi, mevsimi geçerek, sonra güzel yazılmamış olsun. İnşâallâh sizlerin iştiyâkı beni çalıştıracak. Fakat bu şuhûr-u selâse çok kıymetdârdır. Leyle-i Kadr’in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşâallâh Kur’ân’a âit mesâille iştigāl, bir nevi‘ ma‘nevî mütefekkirâne Kur’ân okumak hükmündedir. Hem ibâdet, hem ilim, hem ma‘rifet, hem tefekkür, hem kırâat-i Kur’ân ma‘nâları risâlelerin istinsâh ve mütâlaalarında vardır i‘tikādındayız. Zâten bu ciheti siz takdîr etmişsiniz.
Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm sizin için yazdırdım, tekmîl oldu. Fakat başka bir nüsha ona göre yazdırmak lâzım olduğu için, muvakkaten burada kalacak.
Senin mektûbunda Hâfız Sezâî bizimle ciddî alâkadâr olduğunu gösteriyor. Ben bir zaman idi, Ağraslı Zekâî gibi samîmî, harâretli Isparta’da yeni bir kardeşimiz bulunacak, vicdânen hissediyordum. İnşâallâh bu Sezâî, o olacak. Ben onu işittiğim vakit, hissettiğim şahıs tevehhüm ettim. Eğer tasavvurum gibi ise zâten iyi; olmasa öyle olmaya çalışsın. Eğer Zekâî nasıl adamdır merâk ederse, Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkralarında Zekâî’nin mâhiyetini ve ne derece samîmî olduğunu gösterir fıkraları var, baksın.
Kayınpederin Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ediyorum. O zâtı ciddî bir âhiret kardeşi telakkî etmişim. İnşâallâh senin bu yeni gayret ve sa‘yinden o da hissedardır.
Bedreddin’in küçüklüğüyle beraber, büyük talebeler dâiresine dâhil etmişim. O, küçüklerin büyüğüdür. Ve inşâallâh Cenâb-ı Hakk onun emsâlini çoğaltsın. Bedreddin’in vâlidesine duâ ediyorum. Elbette Bedreddin’in hüsn-ü terbiyesinde en mühim hisse onundur. Çünki onun en birinci üstâdı odur.
Bekir Ağa, Lütfü Efendi, Hâfız Ahmed, Sezâî gibi kardeşlere selâm ediyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 341
[278]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşim,
Evvelen: Bu yeni hâdisenin mâhiyetini merâk etmişsiniz. Oraya gelen iki uzun mektûb mâhiyetini gösteriyor. وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ یُذْكَرَ فٖیهَا اسْمُهُ âyeti o hâdiseye sebebiyet verenlerin başına sâika gibi iniyor ve inecek. Fakat biz acûlüz. Her şeyin bir vakt-i muayyeni var. فَضُرِبَ بَیْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فٖیهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ âyetine mâsadak olarak bu hâdise bize karşı vech-i merhametle bakıyor. Mülhidlere karşı olan vecih, azâb ve kahır ile nazar ediyor. Her ne ise Cennet ucuz olmadığı gibi cehennem de lüzûmsuz değildir.
Sâniyen: Bedreddin’i burada dinlemek arzu ediyordum, vakit müsâade etmedi. Ben ma‘nen orada hayâlen dinliyorum. İnşâallâh evlâdlık mertebesinden talebelik mertebesine gidiyor.
Sâlisen: Benim kendi hattımla mektûb istiyorsun. Bir dudaksız adama, Lâmbayı üfle, söndür demişler. Demiş, En zahmetli işi bana gösteriyorsunuz, yapmayacağım Belî, Cenâb-ı Hakk bana hüsn-ü hat vermemiş. Hem bir satır yazmak, bana büyük bir iş gibi usanç veriyor. Eskiden beri diyordum: Yâ Rabbi Ben o kadar muhtâç iken ve nazmı severken, bu iki ni‘met bana verilmedi diye, teşekkî değil, tefekkür ediyordum. Sonra bana kat‘î tebeyyün etti ki, şiir ve hat bana verilmemek de, büyük bir ihsân imiş.
Hem o hatta ihtiyâcımı, sizin gibi kalem kahramanlarının muâvenetleri te’mîn ediyor. Hat bilseydim, hatta i‘timâd edip, mesâil rûhta kararlayarak nakşedilmeyecekti. Eskiden hangi ilme başladım, hattım olmadığı için rûhuma yazardım. Fevkalâde bir meleke ihsân edildi.
Şiir ise, çendân kıymetdâr, şirin bir vâsıta-i ifâdedir. Fakat şiirde hayâl hükmettiği için hakîkate karışır, hakîkatlerin sûretini değiştirir. Bazen hakîkat birbirine geçer. Hâlis hak ve mahz-ı hakîkat olan Kur’ân-ı Hakîm’in
SAYFA 342
hizmetinde, istikbâlde bulunacağımız mukadder olduğundan, kader-i İlâhî bir inâyet olarak bize şiir kapısını açmadı. وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ sırrı buna bakar.
İşte kendi hattıma mukābil, sana iki nükte söyledim. İnşâallâh başka bir vakit senin hâtırın için büyük zahmet çekip birkaç satır yazacağım. Gālib Bey’in iki eli var Sağ elini bana vermiş, benim hesabıma yazıyor. Sol eli de kendine kalmış. Bu mektûb o iki elle yazılmıştır.
Hazır Mes‘ûd, Gālib ve Süleymân Efendiler, Mustafâ Çavuş, Abdullâh Çavuş selâm ediyorlar. Ben de başta Husrev, Bekir Bey, umûm kardeşlerimize selâm ediyorum. Bilhassa kayınpederiniz Hacı İbrahim Bey’e ve muhtereme hemşîreme ve mübârek Bedreddin’e çok duâ ediyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[279]
Azîz, sıddîk, müdakkik âhiret kardeşim, hizmet-i Kur’âniyede arkadaşım,
Evvelâ: Mektûbunuzda, benim her mektûbumun başında وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ yazılmasının hikmetini soruyorsunuz. Bunun hikmeti şudur ki: Kur’ân-ı Hakîm’in hazâin-i kudsiyesine, bana açılan en birinci kapı o olduğudur. En evvel, hakāik-i âliye-i Kur’âniyeden şu âyetin hakîkati bana zâhir olmuş ve ekser risâlelerde o hakîkat sereyân etmiştir.
Hem bir hikmeti şudur ki, i‘timâd ettiğim mühim üstâdlarımın mektûblarının başlarında isti‘mâl etmeleridir. Hem mektûbunuzda yedi kebâiri soruyorsunuz. Kebâir çoktur. Fakat ekberü’l-kebâir ve mûbikāt-ı seb‘a ta‘bîr edilen günâhlar yedidir: Katl, zinâ, şarab, ukūk-u vâlideyn yani kat‘-ı sıla-i rahim , kumar, yalancı şehâdetlik, dine zarar verecek bid‘alara tarafdâr olmaktır.
Sâniyen: Bu yaz mevsiminde hakāik-i Kur’âniyeye nisbeten meyveler hükmünde tevâfukāta dâir, hurûfât-ı Kur’âniyenin nüktelerini beyân ediyorduk. Şimdi mevsim değişmiş, hurûftan ziyâde hakāike ihtiyâç vardır. Gelecek yaza kadar, muvakkaten o kapıyı ihtiyârımızla çalmayacağız. Fakat o hurûfa âit beyânât ne derece hak olduğunu, Mevlânâ Câmî’nin dîvânıyla
SAYFA 343
kardeşlerimle tefe’ül ettik. Dedik: Yâ Câmî Bu hurûfât-ı Kur’âniyeye dâir beyân ettiğimiz nüktelere ne dersin? Bir Fâtiha okuyup fâlı açtık. İşte başta fâl şu geldi:
جَامٖی اَزْ خَطِّ خُوشَشْ پَاكْمَكُنْ لَوْحِ ضَمٖیرْ كٖینْ نَە حَرْفٖیسْتْ كِە اَزْ صَفْحَۀِاِدْرَاكْ رَوَدْ
Yani Bu hurûf öyle harf değildir ki, akıl ve idrâk sayfasından gitsin. Öyle kudsî harf, öyle güzel şirin hat, dâimâ kalbimin sayfalarında yazılmalı, silinmemeli. Acîbtir ki, bütün dîvânında bu fâla benzer meâlde yazı göremedik. Demek bu fâl, Hazret-i Câmî’nin kerâmetinden bir nebze oldu.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd
[280]
Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm, sana güzel ve tevâfuklu bir tarzda yazdırdım. Husrev kerâmetli kalemiyle bana yazdığı gāyet kıymetdâr bir nüshayı, aynen ve tam tamına muvâfık gelmek şartıyla size yazdırıldı, yakında göndereceğim. Yanınızda yeni yazılan i‘câz-ı Kur’âniye gibi, bana bir nüsha lâzımdır.
Fakat Hâfızın kalemi oradaki mevcûd tevâfuku tamâmen muhâfaza edememiş. Tevâfukçu Husrev’in taht-ı nezâretinde mâbeyninizde taksîm edip, bana yâdigâr bir i‘câz-ı Kur’ânîyi müştereken yazsanız çok iyi olur
Saîdü’n-Nûrsî
[281]
14 Şevvâl 1352, Hâşiye Kânûn-u Sânî, 1934
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, müdakkik âhiret kardeşim ve mütefekkir ve hakîkatli arkadaşım Re’fet Bey,
Evvelâ: Mektûbunuzda Risâle-i Nûr’un mîzânlarını her okudukça, daha ziyâde istifâde ettiğinizi yazıyorsunuz. Evet kardeşim, o risâleler Kur’ân’dan alındığı için kūt ve gıda hükmündedir.
SAYFA 344
Hergün ihtiyâç gıdaya hissedildiği gibi, her vakit bu gıdâ-yı ruhânîye ihtiyâç hissedilir. Senin gibi rûhu inkişâf edip kalbi intibâha gelen zâtlar okumaktan usanmaz. Bu Kur’ânî risâleler, sâir risâleler gibi tefekküh nev‘inden değil ki, usanç versin. Belki tagaddîdir.
Sâniyen: Gavs-ı A‘zam ks gibi, memâttan sonra hayat-ı Hızırîye as yakın bir nevi‘ hayâta mazhar olan evliyâlar vardır. Gavs’ın husûsî İsm-i A‘zam’ı Yâ Hayy olduğu sırrıyla, sâir ehl-i kubûrdan fazla hayâta mazhar olduğu gibi; gāyet meşhûr Ma‘rûf-u Kerhî ra denilen bir kutb-u a‘zam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî ks denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs’dan sonra memâtları hayatları gibidir. Beyne’l-evliyâ meşhûr olmuştur.
Sâlisen: Tenekeci Mehmed Efendi’nin hıfz-ı Kur’âna çalışmak niyeti çok mübârektir. Cenâb-ı Hakk onu muvaffak etsin. Elimizden geldiği kadar duâyla yardım edeceğiz. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın her bir harfinin ekalli on hasene olmakla beraber, tekerrür ettikçe ve mübârek vakitlere rastgeldikçe ve melek ve sâir zîşuûr rûhânîler kırâatini dinledikçe, her bir harfi öyle bir çekirdek olur ki, hasenât cihetinden öyle bir ma‘nevî sünbül teşekkül eder ki, o sümbülün taneleri, tekellüm vaktinde ağızdan çıkan bir kelimenin havanın dalgalarının aynalarında temessül eden milyonlarca, o kelime gibi kelimelerin adedine belki müsâvî gelir.
Böyle her bir harfi bir hazîne-i ebediyenin bir anahtarı olabilir bir kudsî kelâmı kalbinde yazmak, ne kadar mukaddes bir hizmet olduğu âşikârdır. İnşâallâh, Bedreddin çoklara bir hüsn-ü misâl olacaktır, daha çoklarını hıfz-ı Kur’âna sevk edecektir.
Başta Bedreddin, kayınpederin Hacı İbrahim ve âhiret hemşîrem olarak ihvânınızın bayramını tebrîk ve selâm ve duâ ediyorum. Babacan orada ise ona çok selâm ediyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 345
[282]
5 Şubat 1934
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, müdakkik, müştâk kardeşim Re’fet Bey,
Sen benimle ne kadar konuşmayı arzu ediyorsan, belki ondan ziyâde ben arzu ediyorum. Fakat maatteessüf, müteaddid esbâb tahtında sıkıntılı bir vaz‘iyetteyim. Hatta bir-iki saatte bulduğum bir fırsat, yedi-sekiz mektûbu yazmaya çalışıyorum. Ara sıra benim yanıma gelen Gālib dahi men‘ edildi. Yalnız bîçâre Şâm'lı kaldı, O da her vakit gelemiyor.
Hem bu yılanları yaralandırıp bize canavarcasına saldırıyorlar. Her fırsattan sıkıntı vermeye çalışıyorlar. Zâten ben meb‘ûslardan hayır beklemiyordum. Bunlara iliştiler, kaldırmadılar, bütün bütün düşman ettiler. İşte maatteessüf, bunlar dünyayı hâtırıma getirdikleri için, tulûât-ı kalbiye tevakkuf ediyor. Başlarını yesin, bu ehl-i dünyânın dünyasını düşünmek bana zehir oluyor.
Ben dünyanıza karışmıyorum. Buna mukābil o pis dünyanızı bana düşündürmeyiniz dediğim hâlde olamıyor. Ben de Cenâb-ı Hakk’a niyâz ettim ki, bana kuvvetli bir sabır, bir tecrîd-i zihin ihsân etsin ki, düşünmeyeyim. Lillâhilhamd, kalbime bu esas geldi ki: Bu hizmet-i Kur’âniyede başa ne gelirse gelsin, hatta her günde birer başım olsa da kesilse, yine o hizmetin kudsiyetindeki lezzet-i ruhâniye mukābil geliyor ve kâfîdir diye, kemâl-i teslîmle kazâya rızâ, kadere teslîm ve Cenâb-ı Hakk’a tefvîz-i umûr düstûrunu rehber ittihâz ettim.
Nûh’a yazdığım gibi, size de diyorum ki: Eskide bir zât, haksız bir mesleği hak zannederek, ondan aldığı bir muhabbetle, diri iken derisinin soyulduğuna tahammül ederek, kahramânâne bir tavır gösterdiği gibi; acaba ayn-ı hak ve mahz-ı hakîkat ve bütün envâr-ı hakāikin menba‘ ve ma‘deni olan hakîkat-i Kur’âniyeye hizmetimizdeki kudsî lezzet, bu mülhidlerin muvakkat, ehemmiyetsiz iz‘âclarına ve kalbimizde açtıkları yaralara tiryâk ve merhem olamaz mı?
Elbette olur ve olmuş ve oluyor.