
SAYFA 328
[267]
[Hulûsî Bey’e hitâben yazılmış bir mektûbdur]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حِسَابِ اَبْجَدِ اَعْدَادِ حُرُوفِ مَا قَرَأْتَهُ مِنْ اَجْزَٓاءِ رِسَالَةِ النُّورِ
Sevgili kardeşim,
Seni teşvîk için değil, çünki teşvîke muhtâç değilsin. Hem medar-ı fahır olmak için değil, çünki fahr ise ucub ve riyâya medârdır. Belki sana medâr-ı şükür olmak için diyorum ki,
Sen ve Hakkı Efendi benim için yüz ciddî talebe hükmüne geçtiniz. Hatta diyebilirim ki, kader-i İlâhî beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazîfe-i kudsiyede uyandırmak içinmiş. Şimdi şu zamanda îmân-ı tahkîkînin dersini vermek pek büyük bir fazîlettir ve kudsî bir vazîfedir. Îmân-ı tahkîkîyi taşıyan bir mü’min, çok mü’minlere bir nokta-i istinâd olur ki, şuûrsuz olarak avâm-ı mü’minîn o îmân-ı tahkîkî sâhibinin kuvvet-i îmânına istinâd ederek kuvve-i ma‘neviyeleri kırılmaz, dalâletlere karşı dayanırlar.
İşte şöyle bir derste bulunduğunuz için Cenâb-ı Hakk’a şükretmelisiniz. Ben de Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükrediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için, zayıf omuzum ağırlıktan kurtulup rûhum râhat etti. İstirâhat bulan rûhum size takdîrkârâne ve minnetdârâne bakıyor. Ve mes’ûliyetten kurtulan kalbim de muvaffakiyetinize duâ ediyor. Ve icrâ-yı vazîfe için çok düşünmekten kurtulan aklım da sizi tebrîk ediyor. Ben şu vazîfe-i kudsiyede bilmeyerek istihdâm olunurdum. Siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşâallâh niyet-i hâlisanız, benim müşevveş niyetimi dahi tashîh edecektir. Şimdi başka birkaç noktayı size beyân ediyorum.
Evvelen: Yazdığım bazı şeylere dâir fikrinizi soruyordum. Maksadım, Gördüğüm hakîkat acaba hakîkat midir? diye sormuyorum. Belki Hakîkate açılan yol, acaba umûma yol olabilir mi? diye soruyorum. Çünki umûmun telâkkisini sizin kadar bilmiyorum.
SAYFA 329
Sâniyen: Misâfir müftüye ve Şeyh Mustafa’ya, size gönderilen mektûbun birer sûretini verdiğin için iyi ettiniz. Hatta bana da bir sûret gönderiniz. Hem biraderzâdem olan o müftünün oğluna deyiniz ki, benim tarafımdan âhiret kardeşim ve Kur’ân hizmetinde arkadaşım ve meşreben celâlli olan pederine yazsın. Selâm, duâmla beraber ondan istiyorum ki, beraber götürdüğü envâr-ı Kur’âniyenin suhûlet-i intişârları için irşâd ve nasihatinde فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَیِّنًا âyetindeki lütf-u irşâdı kendine rehber etsin.
Râbian: Sorduğun suâllere dâir yanımda kitap bulunmadığı için, Hanefî ulemâsının kavillerini ve ehâdîsin rivayetlerini şimdilik bilmiyorum. Fakat bence, böyle efdaliyet mes’elesinde, kabûl-ü âmmeyi ihsâs eden âdet-i cemâat medâr-ı tercîhtir. Âdet-i İslâmiye nasıl gelmiş, o daha efdaldir.
Birinci suâliniz: Eğer Kur’ân okunurken, namazın, tesbîhâtın tetimmesi ise, kıbleye karşı duranlar vaz‘iyetlerini bozmamak evlâdır. Yalnız müezzinin önündeki adam arkasını çevirsin, yâhûd çekilsin. Eğer Kur’ân müstakil olarak okunursa, okuyana karşı teveccüh etmek evlâdır. Hem cihât-ı sitte ile mukayyed olmayan rûh kulağıyla dinleyen adam kıbleye karşı teveccüh etse; ve cismânî kulağıyla dinleyen adam, okuyana karşı teveccüh etse, evlâdır.
İkinci suâliniz: Cemâatin iştiyâkına ve okuyanın niyetine göre efdaliyet tahavvül eder. Hâşiye
Üçüncü suâliniz: Üç İhlâs, bir Fâtiha muhtasar bir hatim hükmünde olduğundan ona vakit tahdîd edilmez. Her vakitte gāyet müstahsendir.
Dördüncü suâliniz: اَللّٰهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَمِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ یَا ذَا الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ kelâmını değil yalnız müezzin, her bir musallî her bir namazın selâmından sonra söylemesi Şâfiîce sünnettir. Hanefîce dahi, müezzin için her namazda sünnet olması gerektir.
Umûm ihvânlara selâm ve bayramlarınızı tebrîk ediyorum
Âhiret kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 330
[268]
[Hulûsî Bey’e yazılan bir mektûbdur]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
وَعَلَیْكُمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمُ
Azîz kardeşim, hamiyetli arkadaşım, gayretli talebem, sevgili biraderzâdem,
Senin güzel mektûbun bana şifâlı oldu. Ben ziyâde rahatsızken onu okudum, bana bir sürûr verdi. O sürûr dahi o hastalığa bir hıffet verdi. Şu hastalığın sırrı, insanlardan istiğnâya dâir sana yazdığım mektûbun kerâmetidir. Çünki o mektûbu bir gün iki-üç zâta, onların hediyelerinin adem-i kabûlüne medâr olmak için okudum. Aynı günde o zâtın hânesine gittim. Az bir yemek getirdi, arkadaşlarımın hâtırları için bir parça yedim. Hiç hâtırıma gelmedi ki, o günde o hakîkatli mektûbu o yemek sâhibine okudum, şimdi muhâlefet ediyorum. Yemekten sonra hâtırıma geldi. Fakat Hediye kabûl edemiyorum, belki yemek yenilir tahmîn ettim. Fakat یَقُولُونَ مَا لَا یَفْعَلُونَ altına girdiğimden, öyle bir şiddetli tokat yedim ki, bu dört senede böyle hastalık görmemiştim. Fakat Cenâb-ı Hakk’a şükrettim ki, bir-iki senedir bazı emâreler ve hâdiselerle zannettiğim bir hakîkat, bu tokatla gāyet kat‘iyetle göründü.
Şeyh Mustafa’ya benim tarafımdan geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle: Eskide iki ciddî âhiret kardeşleri varmış. Biri hasta düşer, ötekisi ziyâretine gitti. Duâ eder, hasta iyi olmaz. Öyleyse sen kalk, ben yatacağım demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her neyse Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına duâ ettim, kabûl olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukadder olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşâallâh ona bir parça hıffet gelmiştir.
Sözler hakkında hüsn-ü şehâdetiniz, bana büyük bir teselli verdi. Vazîfemin bitmediğine dâir burhânlarınız gāyet kuvvetlidirler. Lâkin ben gāyet kuvvetsizim. Fakat Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edip, o burhânlara serfürû ediyorum.
SAYFA 331
Cemâate Sözler’i okumak zamanında sendeki hissiyât-ı âliye ve fazla inkişâf ve fedâkârâne hamiyet-i dîniye galeyânının sırrı şudur ki:
Velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvetteki makam-ı teblîğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’ân Saîd’in vekîli, belki ma‘nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.
Gurbet mektûbuyla kamer ve zemîn ve seyyârâta dâir mektûbuma cevâb verilmemesinin sebebi şu olmak gerektir ki, gurbet mektûbu, bütün dünyayı unutmak hissiyle yazılmıştır. Sen dünyayı unutmak değil, belki vazîfe i‘tibâriyle en sathî maddiyâtla zihnin meşbû‘ olduğu bir zamanda, herhalde o gurbetteki zevki bulamadın. Ve o mektûbun tam derecesini, muvakkaten perde çekilmiş olan parlak zekâvetin kavrayamadı ki, cevâb yazamadı.
Öteki mektûb, çok yüksek ve çok geniş hakāike işâret ettiği ve hadsiz âlem-i ulviyenin ve nihâyetsiz âlem-i ma‘neviyenin bir nevi‘ haritasına işâret ettiği için, sâfî, meşgalesiz, arzî ve arzlılardan sıyrılıp yukarıya çıkan bir akıl lâzımdı. Hâlbuki benim gayretli kardeşim, o vakit zemînin haritasını alacak bir vazîfeyle meşgul olduğundandır ki, o ulvî ve pek keskin zekâvetin, o mektûba karşı sükûtu iltizâm etmeye mecbûr olmuş.
Saîdü’n-Nûrsî
[269]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz kardeşim,
Sizler sabah ve akşam duâmda dahilsiniz. Siz dahi beni duânızda dâhil ediniz. Şu âlemde mü’minin mü’mine karşı en büyük yardımı duâ iledir. Eğer bir adam, dostundan emîn ise ki gurura girmez, onu şükre sevk etmek için tahdîs-i ni‘met nev‘inden ona âit bir kısım ihsânât-ı Rabbâniyeyi bahsetse beis yoktur zannederim. İşte, seni gurursuz bildiğim için bu sırrı sana açıyorum. Şöyle ki:
SAYFA 332
Ben Sözleri yazarken ihtiyârsız olarak ekser temsîlâtı, şuûnât-ı askeriye nev‘inde zuhûr ediyordu. Ben hayret ediyordum, neden böyle yazıyorum? Sebebini bulamıyordum. Sonra hâtırıma geldi ki, belki istikbâlde şu Sözler’i hakkıyla anlayacak, kabûl edip hırz-ı cân edecek en mühim talebeleri askerîden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbûr oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.
İşte mağrûr olma, şükret. Sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin. Yirmi dört aded Sözleri meşâgil-i dünyeviye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn-ü zannımı te’yîd etti. Fakat bâkî kalan çok mühimdirler. Hususan i‘câz-ı Kur’ân ve Kader Sözleri. İnşâallâh ötekileri sana yazdıran, bunları dahi yazdıracak. Şimdiye kadar yazdığın Sözleri bir vakit gönder, güzelce tashîh edip göndereceğim.
Merhûm Muallim Cudi’nin kasîdesi mübârektir. Cenâb-ı Hakk o zâtı şefâat-i Kur’ân’a mazhar etsin. Görmemiştim, görmesinden memnûn oldum, Allâh senden râzı olsun. Yazdığın salavât-ı şerîfe ise, onun husûsunda bir şeye rast gelmedim. Fakat ondaki letâfet ve nûrâniyet gösteriyor ki, o onun hakkında zikredilen sevâba ve fazîlete lâyıktır.
İşittim ki, Onuncu Söz’den sen kendi nüshanı pederinize göndermişsiniz. Ben ona mukābil bir nüshayı kardeşime hediye ediyorum. O nüshada, fehmi teshîl eder, çok yerlerinde çizgi çekilmiş. Onu Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, Hüseyin Efendi’ye veriniz ve daha sâir bildiğinize gösteriniz. Tâ onlar nüshalarını onun gibi yapsınlar.
Kardeşim, şu gurbet, esâret, yalnızlık vahşetinde Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, sen ve Hüseyin Efendi gibi nûrlu dostlarla ünsiyet edip teselli buluyorum. Cenâb-ı Hakk beni de, sizi de tarîk-i haktan şaşırtmasın. Âmîn. Şeyh Mustafa ve Hakkı ve Hüseyin ve Edhem Efendilere selâmla duâ ederim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 333
[270]
[Hulûsî Bey’e yazılmıştır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Suâl: İmâm-ı Gazâlî'nin ra Neş’e-i uhrâ, neş’e-i ûlâya bütün bütün muhâliftir demesinin sebebi?
Elcevab: Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî’nin Neş’e-i uhrâ, neş’e-i ûlâya bütün bütün muhâliftir demesi, mâhiyet ve cinsiyet i‘tibâriyle değildir. Çünki یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ve هُوَ الَّذٖی یَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ یُعٖیدُهُ gibi çok âyetlerin sarâhatine muhâlif olur. O muhâlefet, keyfiyet ve sûret i‘tibâriyledir. Hem de umûr-u uhreviyenin mertebece fevkalâde yüksek olmasına işârettir. Hem de Gazâlî’nin haşr-i cismâniyle beraber haşr-i ruhânînin dahi vukū‘ bulmasına, bazı ehl-i bâtına taklîd ve mümâşât cihetiyle bir işaretidir.
Suâl: Sa‘d-ı Taftâzânî biri hayvânî, diğeri insanî olmak üzere rûhu ikiye taksîm ettikten sonra, Mevte ma‘rûz kalan, yalnız rûh-u hayvânîdir. Rûh-u insanî ise mahlûk değildir. Ve onunla Allâh beyninde nisbet ve sebeb yoktur. Cesetle kāim olmayıp müstakillün bizzâttır demesinin sebebi ve îzâhı?
Elcevab: Sa‘d-ı Taftâzânî’nin اَلرُّوحُ الْاِنْسَانِیَّةُ لَیْسَتْ مَخْلُوقَةً demesi; قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖی sırrıyla, bekā-yı rûh bahsinde beyân edildiği gibi, rûhun mâhiyeti, zîhayat bir kanun-u emir, zîşuûr bir âyîne-i ism-i Hayy, zîcevher bir cilve-i hayat-ı sermedî olduğundan mec‘ûldür. Bu cihetle mahlûktur denilemez. Fakat Sa‘d, Makāsıd ve Şerhu’l-Makâsıd’da, bütün muhakkikîn-i İslâmın icmâına ve âyât ve ehâdîsin nusûsuna muvâfık olarak, O kanun-u emir, vücûd-u hâricî giydirilmiş sâir mahlûkāt gibi mahlûk ve hâdistir demiştir. Sa‘d’ın ezeliyet-i rûha kāil olmadığına bütün âsârı şâhiddir.
لَیْسَتْ بَیْنَهَا وَبَیْنَ اللّٰهِ نِسْبَةٌ: demesi, hulûl gibi bâtıl bir mezhebin reddine işârettir. Hayvanâtın rûhları dahi bâkîdir. Kıyâmette yalnız cesedleri fenâ bulur. Mevt ise fenâ değil, belki alâkanın kesilmesidir.
وَلَا سَبَبَ: demesi, esbâb-ı zâhiriyenin tavassutu ve Azrâîl aleyhisselâm’ın kabz-ı ervâh husûsundaki münâcâtı bahsinde denildiği gibi, rûhun doğrudan doğruya perdesiz, vâsıtasız îcâd edilmesine işârettir.
SAYFA 334
اِسْتَقَلَّتْ بِذَاتِهَا: demesi, bekā-yı rûh isbatında denildiği gibi, Ceset rûha dayanır, ayakta kalır. Rûh ise bizâtihî kāimdir. Ceset harâb olursa daha ziyâde serbest olur, melek gibi göğe uçar, demektir ve bâtıl bir mezhebin reddine işârettir.
(Husûsî kısmı)
Haşre dâir, Sûre-i Rûm’da وَمِنْ اٰیَاتِهٖ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ haşrin, ayrı ayrı çok kuvvetli burhânlarını mu‘cizâne beyân eden o âyetlerin ilhâmı ile, o âyetlere bir tefsîr yazmak niyetinde olduğum vakitte, bu suâllerin sorulması, latîf bir tevâfuktur.
وَاَزْوَاجُهُمْ وَاَوْلَادُهُمْ: fıkrasını duâ ve münâcâtımda ilâve ettiğim dakîkada hâtırıma geldiniz. Bu nevi‘ duâda dahi birinciliği kazandınız. Kalben, kalemen, bilfiil alâkadâr olmak şartıyla, yirmi dört saatte yüz def‘a tasavvurca beş yüz def‘a, ma‘nevî kazanç ve duâmda hissedâr olmaya müstehak olmanızı arzu ettiğim bir vakitte bu suâlleriniz, beni sizin hesabınıza çok mesrûr etti ve bir beşâret oldu.
Saîdü’n-Nûrsî
[271]
[Hakkı Efendi ve Hulûsî Bey’e]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Âhiret kardeşlerim ve hizmet-i Kur’ânda arkadaşlarım ve beyân-ı envâr-ı Kur’âniyede vârislerim ve rahmet-i İlâhiyenin bana verdiği kıymetdâr medâr-ı tesellilerim ve esrâr-ı Kur’ânın beyânında muhâtablarım Hakkı Efendi ve Hulûsî Bey Cenâb-ı Hakk size bize tarîk-i hakda istikāmet ve ihlâs ihsân etsin.
Kardeşlerim, size Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nı gönderdim. İkinci Mevkıf’ın Üçüncü Maksadı’nın İkinci Noktası fazla inbisât ettiği için, Üçüncü Mevkıf ismini aldı. Üç nokta daha yazılmadan kaldı, fakat ben çok yoruldum. Onun için birkaç ay sonra, tevfîk refîk olsa belki yazılacaktır.
SAYFA 335
Siz de çok yoruldunuz. Çünki ikiniz iki yüz talebeye mukābil olarak bana ihsân edilmişsiniz. Öyle ise, iki yüz talebe vazîfesi görüyoruz deyip iftihâr ediniz ve şükrediniz. Yorgunluk ve sâir râhatsızlıklar, yazdığım şeylerde kusur ve müşevveşiyete sebebiyet veriyor. Sizlerin nazarlarınızı mihenk kabûl ediyorum. Tashîh ve ta‘dîlde me’zunsunuz. Size latîfe olarak bir şey hikâye edeceğim. Tâ siz o hikâyeyi başka taraftan işittiğinizde, ciddî telakkî edip müteessir olmayasınız.
O hikâye de şudur: Benim hiç-ender-hiç olan şahsım ve pek çok ayıplı ve kusûrlu olan nefsim hakkında biri çıkmış, köylerde, Isparta’da, hatta yedi-sekiz gün Nis’te oturup propaganda yapmıştır. Ben bundan memnûnum, çünki ayıblarımı söyleyen bana iyilik eder, beni ucub ve riyâdan kurtarır.
Fakat o Senirkentli Rahmi Efendi denilen adam, sâf bir adamdır. Ben ona ettiği gıybetleri helâl ediyorum, siz de şâhid olunuz. Mâdem o kendi hesabına yapmıyor, ya ehl-i tarîkatin rekabetine âlet olmuş, güz mevsiminde Seydîşehirlî bir dervişle beraber Isparta’ya, Eğirdir’e geldikten sonra, bu tarzda harekete başlamış. Yoksa evvelce çok dost idi. Hâlbuki ehl-i tarîkatin rekābeti benim gibi kendini hiç-ender-hiç bilen ve iddiâ-yı kemâlden şiddetle teberrî eden ve medihten nefret edip kaçan ve ehl-i tarîkatin duâsına kendisini muhtâç bilen bîçâre şahsıma karşı rekābet etmek pek ma‘nâsızdır. Veyâhûd ihtiyacım olmadığı için insanlardan istiğnâ ettiğimden, ehl-i cerre sed çekiyor telakkî edildi, propaganda ediliyor. Bu da haksız ve ma‘nâsızdır. Çünki çendân ben kabûl etmiyorum. Fakat ehl-i dînin muhtaçlarına sadaka ve zekât verilmesini tavsiye ediyorum.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ
اَلْبَاقٖی اَلْمُحِبُّ فِی اللّٰهِ
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî