BARLA LÂHİKASI

328

[267]

[Hulûsî Bey’e hitâben yazılmış bir mektûbdur]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حِسَابِ اَبْجَدِ اَعْدَادِ حُرُوفِ مَا قَرَأْتَهُ مِنْ اَجْزَٓاءِ رِسَالَةِ النُّورِ

Sevgili kardeşim,

Seni teşvîk için değil, çünki teşvîke muhtâç değilsin. Hem medar-ı fahır olmak için değil, çünki fahr ise ucub ve riyâya medârdır. Belki sana medâr-ı şükür olmak için diyorum ki,

Sen ve Hakkı Efendi benim için yüz ciddî talebe hükmüne geçtiniz. Hatta diyebilirim ki, kader-i İlâhî beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazîfe-i kudsiyede uyandırmak içinmiş. Şimdi şu zamanda îmân-ı tahkîkînin dersini vermek pek büyük bir fazîlettir ve kudsî bir vazîfedir. Îmân-ı tahkîkîyi taşıyan bir mü’min, çok mü’minlere bir nokta-i istinâd olur ki, şuûrsuz olarak avâm-ı mü’minîn o îmân-ı tahkîkî sâhibinin kuvvet-i îmânına istinâd ederek kuvve-i ma‘neviyeleri kırılmaz, dalâletlere karşı dayanırlar.

İşte şöyle bir derste bulunduğunuz için Cenâb-ı Hakk’a şükretmelisiniz. Ben de Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükrediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için, zayıf omuzum ağırlıktan kurtulup rûhum râhat etti. İstirâhat bulan rûhum size takdîrkârâne ve minnetdârâne bakıyor. Ve mes’ûliyetten kurtulan kalbim de muvaffakiyetinize duâ ediyor. Ve icrâ-yı vazîfe için çok düşünmekten kurtulan aklım da sizi tebrîk ediyor. Ben şu vazîfe-i kudsiyede bilmeyerek istihdâm olunurdum. Siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşâallâh niyet-i hâlisanız, benim müşevveş niyetimi dahi tashîh edecektir. Şimdi başka birkaç noktayı size beyân ediyorum.

Evvelen: Yazdığım bazı şeylere dâir fikrinizi soruyordum. Maksadım, Gördüğüm hakîkat acaba hakîkat midir? diye sormuyorum. Belki Hakîkate açılan yol, acaba umûma yol olabilir mi? diye soruyorum. Çünki umûmun telâkkisini sizin kadar bilmiyorum.

329

Sâniyen: Misâfir müftüye ve Şeyh Mustafa’ya, size gönderilen mektûbun birer sûretini verdiğin için iyi ettiniz. Hatta bana da bir sûret gönderiniz. Hem biraderzâdem olan o müftünün oğluna deyiniz ki, benim tarafımdan âhiret kardeşim ve Kur’ân hizmetinde arkadaşım ve meşreben celâlli olan pederine yazsın. Selâm, duâmla beraber ondan istiyorum ki, beraber götürdüğü envâr-ı Kur’âniyenin suhûlet-i intişârları için irşâd ve nasihatinde فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَیِّنًا âyetindeki lütf-u irşâdı kendine rehber etsin.

Râbian: Sorduğun suâllere dâir yanımda kitap bulunmadığı için, Hanefî ulemâsının kavillerini ve ehâdîsin rivayetlerini şimdilik bilmiyorum. Fakat bence, böyle efdaliyet mes’elesinde, kabûl-ü âmmeyi ihsâs eden âdet-i cemâat medâr-ı tercîhtir. Âdet-i İslâmiye nasıl gelmiş, o daha efdaldir.

Birinci suâliniz: Eğer Kur’ân okunurken, namazın, tesbîhâtın tetimmesi ise, kıbleye karşı duranlar vaz‘iyetlerini bozmamak evlâdır. Yalnız müezzinin önündeki adam arkasını çevirsin, yâhûd çekilsin. Eğer Kur’ân müstakil olarak okunursa, okuyana karşı teveccüh etmek evlâdır. Hem cihât-ı sitte ile mukayyed olmayan rûh kulağıyla dinleyen adam kıbleye karşı teveccüh etse; ve cismânî kulağıyla dinleyen adam, okuyana karşı teveccüh etse, evlâdır.

İkinci suâliniz: Cemâatin iştiyâkına ve okuyanın niyetine göre efdaliyet tahavvül eder. Hâşiye

Üçüncü suâliniz: Üç İhlâs, bir Fâtiha muhtasar bir hatim hükmünde olduğundan ona vakit tahdîd edilmez. Her vakitte gāyet müstahsendir.

Dördüncü suâliniz: اَللّٰهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَمِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ یَا ذَا الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ kelâmını değil yalnız müezzin, her bir musallî her bir namazın selâmından sonra söylemesi Şâfiîce sünnettir. Hanefîce dahi, müezzin için her namazda sünnet olması gerektir.

Umûm ihvânlara selâm ve bayramlarınızı tebrîk ediyorum

Âhiret kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

330

[268]

[Hulûsî Bey’e yazılan bir mektûbdur]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

وَعَلَیْكُمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمُ

Azîz kardeşim, hamiyetli arkadaşım, gayretli talebem, sevgili biraderzâdem,

Senin güzel mektûbun bana şifâlı oldu. Ben ziyâde rahatsızken onu okudum, bana bir sürûr verdi. O sürûr dahi o hastalığa bir hıffet verdi. Şu hastalığın sırrı, insanlardan istiğnâya dâir sana yazdığım mektûbun kerâmetidir. Çünki o mektûbu bir gün iki-üç zâta, onların hediyelerinin adem-i kabûlüne medâr olmak için okudum. Aynı günde o zâtın hânesine gittim. Az bir yemek getirdi, arkadaşlarımın hâtırları için bir parça yedim. Hiç hâtırıma gelmedi ki, o günde o hakîkatli mektûbu o yemek sâhibine okudum, şimdi muhâlefet ediyorum. Yemekten sonra hâtırıma geldi. Fakat Hediye kabûl edemiyorum, belki yemek yenilir tahmîn ettim. Fakat یَقُولُونَ مَا لَا یَفْعَلُونَ altına girdiğimden, öyle bir şiddetli tokat yedim ki, bu dört senede böyle hastalık görmemiştim. Fakat Cenâb-ı Hakk’a şükrettim ki, bir-iki senedir bazı emâreler ve hâdiselerle zannettiğim bir hakîkat, bu tokatla gāyet kat‘iyetle göründü.

Şeyh Mustafa’ya benim tarafımdan geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle: Eskide iki ciddî âhiret kardeşleri varmış. Biri hasta düşer, ötekisi ziyâretine gitti. Duâ eder, hasta iyi olmaz. Öyleyse sen kalk, ben yatacağım demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her neyse Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına duâ ettim, kabûl olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukadder olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşâallâh ona bir parça hıffet gelmiştir.

Sözler hakkında hüsn-ü şehâdetiniz, bana büyük bir teselli verdi. Vazîfemin bitmediğine dâir burhânlarınız gāyet kuvvetlidirler. Lâkin ben gāyet kuvvetsizim. Fakat Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edip, o burhânlara serfürû ediyorum.

331

Cemâate Sözler’i okumak zamanında sendeki hissiyât-ı âliye ve fazla inkişâf ve fedâkârâne hamiyet-i dîniye galeyânının sırrı şudur ki:

Velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvetteki makam-ı teblîğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’ân Saîd’in vekîli, belki ma‘nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.

Gurbet mektûbuyla kamer ve zemîn ve seyyârâta dâir mektûbuma cevâb verilmemesinin sebebi şu olmak gerektir ki, gurbet mektûbu, bütün dünyayı unutmak hissiyle yazılmıştır. Sen dünyayı unutmak değil, belki vazîfe i‘tibâriyle en sathî maddiyâtla zihnin meşbû‘ olduğu bir zamanda, herhalde o gurbetteki zevki bulamadın. Ve o mektûbun tam derecesini, muvakkaten perde çekilmiş olan parlak zekâvetin kavrayamadı ki, cevâb yazamadı.

Öteki mektûb, çok yüksek ve çok geniş hakāike işâret ettiği ve hadsiz âlem-i ulviyenin ve nihâyetsiz âlem-i ma‘neviyenin bir nevi‘ haritasına işâret ettiği için, sâfî, meşgalesiz, arzî ve arzlılardan sıyrılıp yukarıya çıkan bir akıl lâzımdı. Hâlbuki benim gayretli kardeşim, o vakit zemînin haritasını alacak bir vazîfeyle meşgul olduğundandır ki, o ulvî ve pek keskin zekâvetin, o mektûba karşı sükûtu iltizâm etmeye mecbûr olmuş.

Saîdü’n-Nûrsî

[269]

[Hulûsî Bey’e hitâbdır]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz kardeşim,

Sizler sabah ve akşam duâmda dahilsiniz. Siz dahi beni duânızda dâhil ediniz. Şu âlemde mü’minin mü’mine karşı en büyük yardımı duâ iledir. Eğer bir adam, dostundan emîn ise ki gurura girmez, onu şükre sevk etmek için tahdîs-i ni‘met nev‘inden ona âit bir kısım ihsânât-ı Rabbâniyeyi bahsetse beis yoktur zannederim. İşte, seni gurursuz bildiğim için bu sırrı sana açıyorum. Şöyle ki:

332

Ben Sözleri yazarken ihtiyârsız olarak ekser temsîlâtı, şuûnât-ı askeriye nev‘inde zuhûr ediyordu. Ben hayret ediyordum, neden böyle yazıyorum? Sebebini bulamıyordum. Sonra hâtırıma geldi ki, belki istikbâlde şu Sözler’i hakkıyla anlayacak, kabûl edip hırz-ı cân edecek en mühim talebeleri askerîden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbûr oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.

İşte mağrûr olma, şükret. Sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin. Yirmi dört aded Sözleri meşâgil-i dünyeviye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn-ü zannımı te’yîd etti. Fakat bâkî kalan çok mühimdirler. Hususan i‘câz-ı Kur’ân ve Kader Sözleri. İnşâallâh ötekileri sana yazdıran, bunları dahi yazdıracak. Şimdiye kadar yazdığın Sözleri bir vakit gönder, güzelce tashîh edip göndereceğim.

Merhûm Muallim Cudi’nin kasîdesi mübârektir. Cenâb-ı Hakk o zâtı şefâat-i Kur’ân’a mazhar etsin. Görmemiştim, görmesinden memnûn oldum, Allâh senden râzı olsun. Yazdığın salavât-ı şerîfe ise, onun husûsunda bir şeye rast gelmedim. Fakat ondaki letâfet ve nûrâniyet gösteriyor ki, o onun hakkında zikredilen sevâba ve fazîlete lâyıktır.

İşittim ki, Onuncu Söz’den sen kendi nüshanı pederinize göndermişsiniz. Ben ona mukābil bir nüshayı kardeşime hediye ediyorum. O nüshada, fehmi teshîl eder, çok yerlerinde çizgi çekilmiş. Onu Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, Hüseyin Efendi’ye veriniz ve daha sâir bildiğinize gösteriniz. Tâ onlar nüshalarını onun gibi yapsınlar.

Kardeşim, şu gurbet, esâret, yalnızlık vahşetinde Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, sen ve Hüseyin Efendi gibi nûrlu dostlarla ünsiyet edip teselli buluyorum. Cenâb-ı Hakk beni de, sizi de tarîk-i haktan şaşırtmasın. Âmîn. Şeyh Mustafa ve Hakkı ve Hüseyin ve Edhem Efendilere selâmla duâ ederim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

333

[270]

[Hulûsî Bey’e yazılmıştır]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Suâl: İmâm-ı Gazâlî'nin ra Neş’e-i uhrâ, neş’e-i ûlâya bütün bütün muhâliftir demesinin sebebi?

Elcevab: Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî’nin Neş’e-i uhrâ, neş’e-i ûlâya bütün bütün muhâliftir demesi, mâhiyet ve cinsiyet i‘tibâriyle değildir. Çünki یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ve هُوَ الَّذٖی یَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ یُعٖیدُهُ gibi çok âyetlerin sarâhatine muhâlif olur. O muhâlefet, keyfiyet ve sûret i‘tibâriyledir. Hem de umûr-u uhreviyenin mertebece fevkalâde yüksek olmasına işârettir. Hem de Gazâlî’nin haşr-i cismâniyle beraber haşr-i ruhânînin dahi vukū‘ bulmasına, bazı ehl-i bâtına taklîd ve mümâşât cihetiyle bir işaretidir.

Suâl: Sa‘d-ı Taftâzânî biri hayvânî, diğeri insanî olmak üzere rûhu ikiye taksîm ettikten sonra, Mevte ma‘rûz kalan, yalnız rûh-u hayvânîdir. Rûh-u insanî ise mahlûk değildir. Ve onunla Allâh beyninde nisbet ve sebeb yoktur. Cesetle kāim olmayıp müstakillün bizzâttır demesinin sebebi ve îzâhı?

Elcevab: Sa‘d-ı Taftâzânî’nin اَلرُّوحُ الْاِنْسَانِیَّةُ لَیْسَتْ مَخْلُوقَةً demesi; قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖی sırrıyla, bekā-yı rûh bahsinde beyân edildiği gibi, rûhun mâhiyeti, zîhayat bir kanun-u emir, zîşuûr bir âyîne-i ism-i Hayy, zîcevher bir cilve-i hayat-ı sermedî olduğundan mec‘ûldür. Bu cihetle mahlûktur denilemez. Fakat Sa‘d, Makāsıd ve Şerhu’l-Makâsıd’da, bütün muhakkikîn-i İslâmın icmâına ve âyât ve ehâdîsin nusûsuna muvâfık olarak, O kanun-u emir, vücûd-u hâricî giydirilmiş sâir mahlûkāt gibi mahlûk ve hâdistir demiştir. Sa‘d’ın ezeliyet-i rûha kāil olmadığına bütün âsârı şâhiddir.

لَیْسَتْ بَیْنَهَا وَبَیْنَ اللّٰهِ نِسْبَةٌ: demesi, hulûl gibi bâtıl bir mezhebin reddine işârettir. Hayvanâtın rûhları dahi bâkîdir. Kıyâmette yalnız cesedleri fenâ bulur. Mevt ise fenâ değil, belki alâkanın kesilmesidir.

وَلَا سَبَبَ: demesi, esbâb-ı zâhiriyenin tavassutu ve Azrâîl aleyhisselâm’ın kabz-ı ervâh husûsundaki münâcâtı bahsinde denildiği gibi, rûhun doğrudan doğruya perdesiz, vâsıtasız îcâd edilmesine işârettir.

334

اِسْتَقَلَّتْ بِذَاتِهَا: demesi, bekā-yı rûh isbatında denildiği gibi, Ceset rûha dayanır, ayakta kalır. Rûh ise bizâtihî kāimdir. Ceset harâb olursa daha ziyâde serbest olur, melek gibi göğe uçar, demektir ve bâtıl bir mezhebin reddine işârettir.

(Husûsî kısmı)

Haşre dâir, Sûre-i Rûm’da وَمِنْ اٰیَاتِهٖ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ haşrin, ayrı ayrı çok kuvvetli burhânlarını mu‘cizâne beyân eden o âyetlerin ilhâmı ile, o âyetlere bir tefsîr yazmak niyetinde olduğum vakitte, bu suâllerin sorulması, latîf bir tevâfuktur.

وَاَزْوَاجُهُمْ وَاَوْلَادُهُمْ: fıkrasını duâ ve münâcâtımda ilâve ettiğim dakîkada hâtırıma geldiniz. Bu nevi‘ duâda dahi birinciliği kazandınız. Kalben, kalemen, bilfiil alâkadâr olmak şartıyla, yirmi dört saatte yüz def‘a tasavvurca beş yüz def‘a, ma‘nevî kazanç ve duâmda hissedâr olmaya müstehak olmanızı arzu ettiğim bir vakitte bu suâlleriniz, beni sizin hesabınıza çok mesrûr etti ve bir beşâret oldu.

Saîdü’n-Nûrsî

[271]

[Hakkı Efendi ve Hulûsî Bey’e]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Âhiret kardeşlerim ve hizmet-i Kur’ânda arkadaşlarım ve beyân-ı envâr-ı Kur’âniyede vârislerim ve rahmet-i İlâhiyenin bana verdiği kıymetdâr medâr-ı tesellilerim ve esrâr-ı Kur’ânın beyânında muhâtablarım Hakkı Efendi ve Hulûsî Bey Cenâb-ı Hakk size bize tarîk-i hakda istikāmet ve ihlâs ihsân etsin.

Kardeşlerim, size Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nı gönderdim. İkinci Mevkıf’ın Üçüncü Maksadı’nın İkinci Noktası fazla inbisât ettiği için, Üçüncü Mevkıf ismini aldı. Üç nokta daha yazılmadan kaldı, fakat ben çok yoruldum. Onun için birkaç ay sonra, tevfîk refîk olsa belki yazılacaktır.

335

Siz de çok yoruldunuz. Çünki ikiniz iki yüz talebeye mukābil olarak bana ihsân edilmişsiniz. Öyle ise, iki yüz talebe vazîfesi görüyoruz deyip iftihâr ediniz ve şükrediniz. Yorgunluk ve sâir râhatsızlıklar, yazdığım şeylerde kusur ve müşevveşiyete sebebiyet veriyor. Sizlerin nazarlarınızı mihenk kabûl ediyorum. Tashîh ve ta‘dîlde me’zunsunuz. Size latîfe olarak bir şey hikâye edeceğim. Tâ siz o hikâyeyi başka taraftan işittiğinizde, ciddî telakkî edip müteessir olmayasınız.

O hikâye de şudur: Benim hiç-ender-hiç olan şahsım ve pek çok ayıplı ve kusûrlu olan nefsim hakkında biri çıkmış, köylerde, Isparta’da, hatta yedi-sekiz gün Nis’te oturup propaganda yapmıştır. Ben bundan memnûnum, çünki ayıblarımı söyleyen bana iyilik eder, beni ucub ve riyâdan kurtarır.

Fakat o Senirkentli Rahmi Efendi denilen adam, sâf bir adamdır. Ben ona ettiği gıybetleri helâl ediyorum, siz de şâhid olunuz. Mâdem o kendi hesabına yapmıyor, ya ehl-i tarîkatin rekabetine âlet olmuş, güz mevsiminde Seydîşehirlî bir dervişle beraber Isparta’ya, Eğirdir’e geldikten sonra, bu tarzda harekete başlamış. Yoksa evvelce çok dost idi. Hâlbuki ehl-i tarîkatin rekābeti benim gibi kendini hiç-ender-hiç bilen ve iddiâ-yı kemâlden şiddetle teberrî eden ve medihten nefret edip kaçan ve ehl-i tarîkatin duâsına kendisini muhtâç bilen bîçâre şahsıma karşı rekābet etmek pek ma‘nâsızdır. Veyâhûd ihtiyacım olmadığı için insanlardan istiğnâ ettiğimden, ehl-i cerre sed çekiyor telakkî edildi, propaganda ediliyor. Bu da haksız ve ma‘nâsızdır. Çünki çendân ben kabûl etmiyorum. Fakat ehl-i dînin muhtaçlarına sadaka ve zekât verilmesini tavsiye ediyorum.

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ

اَلْبَاقٖی اَلْمُحِبُّ فِی اللّٰهِ

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

336

[272]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz kardeşim Re’fet Bey,

Senin mektûbunu ve kitabını memnûniyetle aldım. Gāyet sevdiğim bir talebem olan Hulûsî Bey’in ruhunu sizde hissettim. Seni yeni değil, Hulûsî gibi eski bir talebe olarak kabûl ettim. Talebeliğin hâssası şudur ki: Yazılan Sözlere kendi malı gibi sâhib olmalıdır. Kendisi te’lîf etmiş ve yazmış nazarıyla bakıp neşrine ve ehil olanlara iblâğına çalışmaktır. Mâşâllâh, hattın güzeldir. Vakit bulursan bir kısmını yazın. Bir kısmını Husrev gibi ciddî talebeler yazar, onlardan bil’âhire alır, yazarsınız ve onlarla teşrîk-i mesâî edersiniz. Altı senedir Isparta’da ciddî talebelerin çıkmasına muntazırdım, bekliyordum. El-minnetü lillâh, şimdi sizinle beraber birkaç tane çıkmaya başladı. Çünki bir talebe, yüz dosta müreccahtır.

Sözler nâmındaki envâr-ı Kur’âniye ise, en mühim ibâdet olan ibâdet-i tefekküriye nev‘indendir. Şu zamanda en mühim vazîfe, îmâna hizmettir. Îmân saâdet-i ebediyenin anahtarıdır.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[273]

[بِاسْمِهٖ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Ciddî, sıddîk, dikkatli, hakîkatli kardeşim Re’fet Bey,

Cenâb-ı Hakk yeni hayatınızı mübârek eylesin ve refîka-i hayatınızı hayat-ı ebediyenizde, Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nın âhirlerindeki Üçüncü İşaret’de, refîka-i hayata dâir vaade ve sıfata mazhar eylesin, âmîn.

Bu def‘aki mektûbun çok güzeldir. Arkadaşlarının fıkraları içerisinde Yirmi Yedinci mektub içine derc edeceğim. Ara sıra yazıyla meşgul olsanız iyi olur. İnşâallâh yeni hayatınız size risâlelerin hakāikine karşı yeni bir şevk uyandıracak.

337

Kardeşim, sen, Husrev, Âsım, nazarımda çok kıymetdârsınız. Cenâb-ı Hakk sizleri ve sizin gibileri Kur’ân hizmetinde sâbit-kadem ve fedâkâr ve kemâl-i sadâkatte dâim ve muvaffak eylesin. Âmîn.

Orada Şeyh Mustafa, Lütfü, Rüşdü gibi kardeşlerime çok selâm ediyorum.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[274]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, ciddî, samîmî âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’âniyede çalışkan bir arkadaşım Re’fet Bey,

Mektûbunuz beni mesrûr etti. Biliniz ki, iki sene evvel mâbeynimizde harâretli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı ârızalarla ileri gitmedi. Müjde Şimdi ileri gidiyor. Çünki Husrev bana yazdığı mektûbunda, senden çok memnûn olduğunu, Barla’dan döndükten sonra seni istediğim tarzda bana gösteriyor.

Demek tam onunla ittihâd ve teşrîk-i mesâî ediyorsun. Elinden geldiği kadar onunla münâsebeti kuvvetleştir. Hem her bir hâs talebenin mühim bir vazîfesi bir çocuğa Kur’ân öğretmek olduğundan, sen bu vazîfeyi yapmaya başladın. Sen birinci talebelerden olduğundan, inşâallâh senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Mâdem çocuk benim de evlâd-ı ma‘neviyemdir, ona verdiğin ders, yarısı senin nâmına ise, yarısı da benim hesabıma olmalıdır.

Senin rüyan ise çok mübârektir. Ta‘bîri pek zâhirdir. Isparta bir câmi‘dir. Husrev, Re’fet, Lütfü, Rüşdü gibi zâtların samîmî mütesânid hey’etin şahs-ı ma‘nevîsi, sana Saîd sûretinde gösterilmiş. Risâlelerle verdiğiniz ders ise, va‘z u nasîhat sûretinde gösterilmiş. Sen namazı kılmadığınızdan geç kalıp, acele ederek derse yetişmek ta‘bîri, Sözler’in neşri hâricinde bazı vezâif-i dîniye, hem bir parça tenbellik, sizi birincilik hakkın olan birinci derste ikinci derecede kaldığınıza işâret edip, seni îkāz ediyor.

338

Her ne ise Ben senden şimdi çok memnûnum ve oradaki kardeşlerim dahi senden çok memnundurlar. Cenâb-ı Hakk bize ve size tarîk-i hakda hizmet-i Kur’âniyede sebât ve metânet versin. Âmîn. Kayınpederiniz Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâmla Bedreddin’e ve hemşîreme çok duâ ediyorum

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[275]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, gayyûr kardeşim,

Süleymân Efendi’den anladım ki, bazı husûsî müşkilâta ma‘rûz oluyorsun. Sizin gibi metîn insanlara sabır tavsiyesi zâiddir. Hizmetin kudsiyeti ve o hizmetteki zevk ve gayretindeki şevk, o acı husûsî müşkilâta karşı gelir ve galebe eder tahmîn ediyorum. Mümkün olduğu kadar aldırmamalısın. Kıymetdâr, kusursuz bir malın dükkâncısı müşterilere yalvarmaya muhtâç değil. Müşterinin aklı varsa o yalvarsın. خَیْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrınca, azîm hayırların müşkilâtı çok oluyor. Müşkilât çoğaldıkça, ehl-i himmet fütûr değil, gayret ve sebatını ziyâdeleştirir. İnşâallâh siz de öyle metîn ve sebatkârlardansınız.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[276]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşim Re’fet Bey,

Mâşâllâh, şimdi siz ümîd ettiğim tarzda risâleleri ta‘kîb ediyorsunuz ve yazıyorsunuz. Senin gibilerin az sa‘yi dahi çok hükmündedir. Çünki çoklar size i‘timâd edip sizi taklîd eder. Sizin gibi ciddî kardeşleri

339

bu gurbet memleketinde bulduğumdan, burası benim için hakîkî bir vatan hükmüne geçti, hakîkî vatanımı unutturdu. Yazılan eserlerin yüksekliği, me’haz ve ma‘den-i kudsîleri olan Kur’ân’dan sonra, sizler gibi muhâtabların ciddî iştiyâkları ve tam tefehhümleridir. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğumdan dolayı bin şükrediyorum.

Mektûbunda İsm-i A‘zam’ı suâl ediyorsun. İsm-i A‘zam gizlidir. Ömürde ecel, Ramazân’da Leyle-i Kadir gibi, esmâda İsm-i A‘zam’ın istitârı, mühim hikmeti var. Kendi nokta-i nazarımda hakîkî İsm-i A‘zam gizlidir, havâssa bildirilir. Fakat her ismin de a‘zamî bir mertebesi var ki, o mertebe İsm-i A‘zam hükmüne geçiyor. Evliyâların İsm-i A‘zam’ı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Hazret-i Alî’nin ra Ercûze nâmında bir kasîdesi Mecmûatü’l-Ahzâb’da var. İsm-i A‘zam’ı altı isimde zikrediyor. İmâm-ı Gazâlî ks onu Cünnetü’l-Esmâ nâmındaki risâlesinde, Hazret-i Alî’nin ra zikrettiği ve İsm-i A‘zam’ın muhîti olan o esmâ-yı sitteyi şerh ve hâssalarını beyân etmiştir. O altı isim de فَرْدٌ, حَیٌّ, قَیُّومٌ, حَكَمٌ, عَدْلٌ, قُدُّوسٌ dür.

Kerâmet-i gaybiyenin ikinci parçasını tashîh ederek bir parça daha ilâve ettik, gönderdim.

Bedreddin’in sür‘atle ileri gitmesi, Kur’ân-ı Hakîm’in feyz-i kerâmetindendir. Cenâb-ı Hakk muvaffak etsin.

Hacı İbrahim Efendi’ye bilhassa selâm ediyorum. Lütfü, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâî Efendilere selâm ediyoruz. Âhiret hemşîreme de duâ ediyorum. Senin bu def‘aki mektûbun bir parçası Mektûbât içine derc edildi

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[277]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşim ve hizmet-i Kur’âniyede hakîkatli bir arkadaşım Re’fet Bey,

Bu def‘a istinsâh ettiğiniz risâleler çok güzel olmuştur. Senin gayret ve samîmiyet ve ciddiyetini bana gösterdiler ve Re’fet tenbel değildir, isbat ettiler. Onları tashîh edip göndermiştim. Sonra işittim ki, getiren adam İslâmköyü’nde bırakmış. Otuz Birinci Mektûb’un Üçüncü, Dördüncü Lem‘alarını yazmaya vakit bulamadım. Korkuyorum ki

340

onların da اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ sırrı gibi, mevsimi geçerek, sonra güzel yazılmamış olsun. İnşâallâh sizlerin iştiyâkı beni çalıştıracak. Fakat bu şuhûr-u selâse çok kıymetdârdır. Leyle-i Kadr’in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşâallâh Kur’ân’a âit mesâille iştigāl, bir nevi‘ ma‘nevî mütefekkirâne Kur’ân okumak hükmündedir. Hem ibâdet, hem ilim, hem ma‘rifet, hem tefekkür, hem kırâat-i Kur’ân ma‘nâları risâlelerin istinsâh ve mütâlaalarında vardır i‘tikādındayız. Zâten bu ciheti siz takdîr etmişsiniz.

Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm sizin için yazdırdım, tekmîl oldu. Fakat başka bir nüsha ona göre yazdırmak lâzım olduğu için, muvakkaten burada kalacak.

Senin mektûbunda Hâfız Sezâî bizimle ciddî alâkadâr olduğunu gösteriyor. Ben bir zaman idi, Ağraslı Zekâî gibi samîmî, harâretli Isparta’da yeni bir kardeşimiz bulunacak, vicdânen hissediyordum. İnşâallâh bu Sezâî, o olacak. Ben onu işittiğim vakit, hissettiğim şahıs tevehhüm ettim. Eğer tasavvurum gibi ise zâten iyi; olmasa öyle olmaya çalışsın. Eğer Zekâî nasıl adamdır merâk ederse, Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkralarında Zekâî’nin mâhiyetini ve ne derece samîmî olduğunu gösterir fıkraları var, baksın.

Kayınpederin Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ediyorum. O zâtı ciddî bir âhiret kardeşi telakkî etmişim. İnşâallâh senin bu yeni gayret ve sa‘yinden o da hissedardır.

Bedreddin’in küçüklüğüyle beraber, büyük talebeler dâiresine dâhil etmişim. O, küçüklerin büyüğüdür. Ve inşâallâh Cenâb-ı Hakk onun emsâlini çoğaltsın. Bedreddin’in vâlidesine duâ ediyorum. Elbette Bedreddin’in hüsn-ü terbiyesinde en mühim hisse onundur. Çünki onun en birinci üstâdı odur.

Bekir Ağa, Lütfü Efendi, Hâfız Ahmed, Sezâî gibi kardeşlere selâm ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

341

[278]

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşim,

Evvelen: Bu yeni hâdisenin mâhiyetini merâk etmişsiniz. Oraya gelen iki uzun mektûb mâhiyetini gösteriyor. وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ یُذْكَرَ فٖیهَا اسْمُهُ âyeti o hâdiseye sebebiyet verenlerin başına sâika gibi iniyor ve inecek. Fakat biz acûlüz. Her şeyin bir vakt-i muayyeni var. فَضُرِبَ بَیْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فٖیهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ âyetine mâsadak olarak bu hâdise bize karşı vech-i merhametle bakıyor. Mülhidlere karşı olan vecih, azâb ve kahır ile nazar ediyor. Her ne ise Cennet ucuz olmadığı gibi cehennem de lüzûmsuz değildir.

Sâniyen: Bedreddin’i burada dinlemek arzu ediyordum, vakit müsâade etmedi. Ben ma‘nen orada hayâlen dinliyorum. İnşâallâh evlâdlık mertebesinden talebelik mertebesine gidiyor.

Sâlisen: Benim kendi hattımla mektûb istiyorsun. Bir dudaksız adama, Lâmbayı üfle, söndür demişler. Demiş, En zahmetli işi bana gösteriyorsunuz, yapmayacağım Belî, Cenâb-ı Hakk bana hüsn-ü hat vermemiş. Hem bir satır yazmak, bana büyük bir iş gibi usanç veriyor. Eskiden beri diyordum: Yâ Rabbi Ben o kadar muhtâç iken ve nazmı severken, bu iki ni‘met bana verilmedi diye, teşekkî değil, tefekkür ediyordum. Sonra bana kat‘î tebeyyün etti ki, şiir ve hat bana verilmemek de, büyük bir ihsân imiş.

Hem o hatta ihtiyâcımı, sizin gibi kalem kahramanlarının muâvenetleri te’mîn ediyor. Hat bilseydim, hatta i‘timâd edip, mesâil rûhta kararlayarak nakşedilmeyecekti. Eskiden hangi ilme başladım, hattım olmadığı için rûhuma yazardım. Fevkalâde bir meleke ihsân edildi.

Şiir ise, çendân kıymetdâr, şirin bir vâsıta-i ifâdedir. Fakat şiirde hayâl hükmettiği için hakîkate karışır, hakîkatlerin sûretini değiştirir. Bazen hakîkat birbirine geçer. Hâlis hak ve mahz-ı hakîkat olan Kur’ân-ı Hakîm’in

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç