
SAYFA 320
[257]
Ehl-i hak, yalnız hak için bahse girişmeli. Hak için bahse girişen, ızhâr-ı fazl etmez. Yalnız hakkı arar. Hak hangi tarafta olursa olsun, kemâl-i şevk ile alır. Hatta hak, hasım tarafında olsa, hâlis bir hakperest daha ziyâde sever. Çünki istifâde eder. Eğer hak onun sözünde olsa, bir istifâdesi olmaz. Gurura girmek de ihtimâli var. Fakat hasım elinden çıksa, hem istifâde eder, hem teslîmiyetiyle hakka inkıyâdını gösterir. Bir fazîlet dahi kazanır.
Hakîkat böyle iken, maatteessüf ehl-i hakda ve ulemâda hakperestlik nâmı altında, nefisperestlik işe çok karışıyor. En mühim ve kudsî bir mes’eleyi satranç oyunu gibi, ızhâr-ı fazl yolunda ve müzâkere-i ilmiyeyi münâkaşa derecesinde çıkarıp onunla oynuyorlar. Her iki taraf kendini haklı zanneder. Her iki taraf, mâdem münâkaşa sûretini alıyor, haksızdırlar. Zâten kemiyeten az olan ehl-i dalâlet, kesretli olan ehl-i hakkın şu hâlinden istifâde ederek mağlûb edip, perişan ediyorlar.
Hem münâkaşacı iki kısım, o mes’elede hakkı göremezler. Çünki nazar-ı insâf ile bakılmadığı için, tenkîd nazarı hasmının yalnız çürük taraflarını ve tarafdârlık cihetiyle kendi nefsinin yalnız iyilik tarafını görür, iyiliklerini onun çürükleriyle muvâzene eder. Elbette bu nazar hakkı göremez, görse de tanımaz.
Saîdü’n-Nûrsî
[258]
[Mektubât’da On Sekizinci Mektub’un başı ve ikinci mes’ele-i mühimmedeki suâlinin cevabına bir zeyildir]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, muhlis kardeşim Hulûsî Bey,
Suâllerinize dâir bir cevâb yazmıştım. Kardeşimiz Husrev bir îzâh istedi. O zât rûhen size benzediği için, onun istîzâhına sen de iştirâk ettiğini tahayyül ettim. Bu zeyli yazdım, size gönderdim.
SAYFA 321
Hem kerâmet-i Gavsiye’nin birinci satırına dâir bir parça gönderildi. Onun âhirine yazarsınız. Hem kerâmet-i Gavsiye ile münâsebetdâr bir nükte-i Kur’âniyeyi gönderdik. Meşrebimize muhâlif olan bu ızhâr-ı esrâra beni sevk eden ma‘nevî ihtâr ile kardeşlerimizin sa‘ye ziyâde şevk ve gayrete gelmelerine bir vesîle olmasıdır.
Hakîkaten bir vakit fütûr geldi, tevâfuk çıktı, şevki tazelendirdi. Bir zaman yine fütûr baş gösterdi, kerâmet-i Gavsiye çıktı, gayreti çok ziyâdeleştirdi. Ben bu hâletten anladım ki, ızhârından hizmetimize zararı yok, olsa olsa nefsime zarardır. Zâten nefsim hizmete fedâ olmaya hazırdır. Başta muhterem pederiniz, Fethi Bey, Hoca Abdurrahmân, Kemâleddin, Ömer Efendi olarak risâlelerle alâkadâr olan zâtlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd
[259]
[Bu gelecek iki fıkra, İkinci Sabrî olan Hâfız Ali Efendi’nindir]
Bu def‘a istinsâhına muvaffak olduğum Yirmi Dokuzuncu Sözü istinsâhım esnâsında İkinci Esasın Medârlar nâmıyla, biner mumluk elektrik lâmbaları hizasına geldiğimde, şöyle bir fikir kalbime geldi. Kalemi bırakarak düşündüm ve düşündüğümü aynen yazıyorum:
Üstâdım, bekā-yı rûh ve haşir hakkında, Cenâb-ı Hakk tarafından bize o hakāike giden yolu göstermiş. Gösterilen hakîkatin yolunda hevesât-ı nefsâniyeye hoş gelmeyen şeyler vardı ki, bize uzun ve karanlık. İşte şimdi serâser nûr olan Sözler ve o nûr fabrikasının elektrik lâmbaları ve kuvve-i câzibeleri, o yolu pek parlak gösterdiği gibi, pek yakından cezbedip hemen yakın ve yakından daha yakın olduğunu göstermekle beraber, havf yerine emniyet, zakkūm yerine asel bahşediyorlar. Ve fevka'l-gaye hikmetlerini beyânda aczimi i‘tirâfla, lisânımın döndüğü kadar derim: Yâ Rabb بِحَقِّ اسْمِكَ الْعَظٖیمِ وَبِحَقِّ قُرْآنِ الْحَكٖیمِ وَبِحَقِّ حَبٖیبِكَ الْاَكْرَمِ, deryâ-yı nûrun başkumandanı olan Üstâdımı râzı olduğun amel üzerine sâbit ve râzı olacağı amelini teshîl ve müyesser kıl. Âmîn
Alî
SAYFA 322
[260]
Serâser nûr olan umûm Sözler’in hakîkatini beyândaki âlî, gālî, el yetişmez makam-ı ma‘nâ-yı mefhûmunu, değil şimdiki zamanın zındıkları, tâ eski inâdcı ve bunlara müşâbeheti olan firavunlar, nemrûdlar anlasalardı îmân ederlerdi, dedim ve size çok duâ ettim
Alî
[261]
Yirmi Beşinci Söz, İ‘câz-ı Kur’ân’ı çok parlak bir tarzda isbat eden, ehl-i Kur’ân’a mesned, melce’ ve mahzen-i esrâr; ve gürûh-u isyân ve tuğyân ve küfrâna bütün levâzımât-ı harbiyeyi câmi‘, mühlik bir silâhhâne; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sûr; burç ve bârûsu muhkem, mahûf ve müdhiş bir kal‘a-i polat-benddir.
Hakîkat böyle olmakla beraber, Kur’ânî sûra dayanan, Kur’ânî kal‘aya ilticâ eden, çok acîb ve hârika Kur’ânî esrârın tedkîkine koyulan, Kur’ân’ı kendilerine delîl, şefî‘, imam, refîk, muhâfız bilen hâdimü’l-Kur’ân nâmına esrâr-ı Kur’âna inâyet-i hakla muttali‘, hakāik-i Kur’âna lütf-u hakla âşinâ, rumûzât-ı Kur’âna avn-i hakla vâkıf, müdakkik, muarrif, mübeşşir Üstâdımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum...
Hulûsî
[262]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَییْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
وَعَلَیْكُمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ عَمَّرَكُمُ اللّٰهُ بِالسَّلَامَةِ وَالْعَافِیَةِ
Azîz kardeşim,
Evvelâ: Mektûbun bana te’sîr etti. Fakat hakîkati düşündüm, o teessür gitti. İşte hakîkat şudur ki: Mâbeynimizdeki münâsebet ve uhuvvet, inşâallâh hâlis ve lillâh için olduğundan, zaman ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilâyet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücûd, iki hakîkî dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firâkı yok, hep visâldir. Fânî, mecâzî, dünyevî dostluklar sâhibleri, firâkı düşünsün, bize ne?
SAYFA 323
Mezhebimizde mesleğimizde firâk yok. Sen nerede bulunsan, şu kardeşinle ellerinizdeki Sözler vâsıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda dergâh-ı İlâhî’ye beraber el açıp niyâz etmek sûretinde görebilirim. Eğer kader sizi başka bir yere gönderse, اَلْخَیْرُ فٖی مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ hükmünce, kemâl-i rızâyla teslîm ol. Hem senin gibi, inşâallâh kalbi selîm, aklı müstakîm, hakîkî îmân dersini veren zâtlara başka yerler daha ziyâde muhtâçtır. Eğirdir’de lillâhilhamd îmâna çok hizmet ettin. Eğirdir’den ziyâde başka yerler belki daha muhtâçtır.
Sâniyen: Sorduğun birinci suâle senin kalbini tevkîl ediyorum. Nasıl fetvâ verirse, ben de öyle râzıyım. Merâtib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber, senin gibi mertebesini hizmet-i Kur’âna medâr edenler için, minnet altına ve zillete girmemek şartıyla hoş görüyorum. İkinci suâlin ise, peder ve vâlidenin arzuları pek mühimdir. Kur’ân-ı Hakîm bir âyet-i kerîmede, beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmete emreder. Eğer suhûletle arzuları yerine gelmek kābilse yaparsınız.
Sâlisen: Azîz kardeşlerim, bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısalması, hem şuhûr-u selâsenin gitmesi ve ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması ve daha sâir bazı esbâbın bulunması, elbette bir derece neş’eli kış dersine fütûr verir. Fakat onlardan gelen fütûr size fütûr vermesin. Çünki o dersler, ulûm-u îmâniyeden olduğu için, bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bâhusûs, siz dâimâ bir-iki hakîkî kardeşi de bulursunuz.
Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr çok mahlûkātı vardır ki, hakāik-i îmâniyenin istimâından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemi‘leriniz çoktur.
Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i îmâniye, zemîn yüzünün bir ma‘nevî ziyneti ve medâr-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş
آسْمَانْ رَشْكْ بَرَدْ بَهَرْ زَمٖینْ كِە دَارَدْ
یَكْ دُوكَسْ یَكْ دُو نَفَسْ بَهْرِخُدَا بَرْ نَشٖینَنْدْ
Yani semâvât zemine gıbta eder ki, zeminde hâlisan lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakîka beraber otururlar. Kendi Sâni‘-i Zülcelâl’inin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı san‘atını birbirine göstererek Sâni‘lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.
SAYFA 324
Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi‘ ilim var ki, bir def‘a bilinse ve bir-iki def‘a düşünülse kâfî gelir. Diğer bir kısmı ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtâç olur. Bir def‘a anladım, yeter, diyemez. İşte ulûm-u îmâniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet i‘tibâriyle inşâallâh o cümledendir.
Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Zannederim mufârakat ihtimâlinden, ikimizden ziyâde Hakkı Efendi kardeşimiz, daha ziyâde sevâb kazanmak emâresi olarak, daha ziyâde müteessirdir. Fakat Cenâb-ı Hakk hakkımızda çok emârelerle inâyet ve rahmetini gösterdiğinden, sûrî iftirâkımız vukū‘ bulsa, bir eser-i inâyet ve rahmet olduğunu telakkî etmeliyiz.
Râbian: Sizin gibi hakîkate yetişmiş ve hakîkatteki hakîkî teselli ve esaslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmâniyenin ve esrâr-ı Kur’âniyenin neşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytanların desâisle tehâcümünden neş’et eden müşkilât ve gam ve kedere karşı, Sabır ve metânet et ve hüzün ve merâk etme demeye ihtiyâç hissetmem.
Hem her vakit beklediğim, ehl-i zındıkanın bana hücûmu gayretli talebem, cesâretli biraderzâdem olan uhrevî kardeşimden başlaması muhtemel olmakla beraber, hıfz-ı Kur’ânî her müşkilâta gālib ve lezzet-i hizmet-i îmâniye her kederi unutturur i‘tikādında olduğumdan, seni teşcî‘ ve teşvîke lüzûm görmem.
Râkımü’l-Hurûf Hâfız Hâlid sana selâm eder, duânı ister.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Âhiret kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[263]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Binler selâm. Siz maddî rütbenizden çok yüksek ma‘nevî rütbeniz iktizâsıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merâk etme. Senin Risâletü’n-Nûr hakkında mektûbların, çok talebe yerinde senin bedeline hizmet-i nûriyede çalışıyorlar. Birinciliği dâimâ sana kazandırıyorlar.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 325
[264]
[Hulûsî Bey’in suâline cevâbdır]
Dişlerin kaplanması hakkındaki suâle cevâb.
1932 târihli suâlinize şimdilik etrafıyla cevâb veremiyorum. Fakat bu mes’eleyle münâsebetdâr bir-iki mes’ele-i şerîatı icmâlen yazıyorum. Şöyle ki:
Abdest vaktinde ağzı yıkamak farz değil, sünnettir. Fakat gusül hengâmında ağzını yıkamak farzdır. Az bir şey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde ulemâlar fetvâ vermeye cesâret edemiyorlar.
İmâm-ı A‘zam rh ile İmâm-ı Muhammed rh gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvâları, sâbit kaplama hakkında olmamak gerektir. Hâlbuki bu diş mes’elesi umûmü’l-belvâ sûretinde o derece intişârı var ki, ref‘i kābil değil. Ümmeti bu belvâ-yı azîmeden kurtarmak çâresini düşündüm, birden kalbime bu nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl-i ictihâdın vazîfesine karışayım. Fakat bu umûmü’l-belvâ zarûretine karşı, fetvâlara tarafdâr olmadığım hâlde diyorum ki:
Eğer mütedeyyin bir hekîm-i hâzıkın gösterdiği ihtiyaca binâen kaplama sûreti olsa, altındaki diş, ağzın zâhirîsinden çıkar, bâtın hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması, guslü ibtâl etmez. Çünki üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet, cerîhaların üstündeki sargıların zarar için kaldırılmadığından cerîha yerine yıkanması, şer‘an o yaranın gasli yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyaca binâen sâbit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine geçer, guslü ibtâl etmez.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ: Mâdem ihtiyaca binâen bu ruhsât oluyor. Elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak bu ruhsattan istifâde edemez. Çünki, hatta zarûret derecesine geldikten sonra, böyle umûmü’l-belvâda, eğer bilerek sû’-i ihtiyârıyla olsa, o zarûret ibâhaya sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuşsa, zarûret için elbette cevâz var.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 326
[265]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُە
Azîz, sıddîk, muhlis kardeşim,
Evvelâ: Biraderzâdem Halîl Nâci’nin dünyevî musîbeti, beni de cidden mahzûn eyledi. Cenâb-ı Hakk onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsân eylesin. Âmîn. Nûrun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı, elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fânî vaz‘iyetleri karşısında telâş etmez, mağlûb olmaz inşâallâh.
Sâniyen: Silsile-i ilmiyede bana en son ve en mübârek dersi veren ve haddimden çok ziyâde şefkatini gösteren, Hazret-i Şeyh Muhammedü’l-Küfrevî’nin ks hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendi’ye ve ihvânlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havâlîde nûrlarla alâkadâr senin dostlarına çok selâm ve nûr hizmetinde muvaffakiyetlerine duâ ederiz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[266]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ زَمَانِكَ الْمَصْرُوفِ لِكِتَابَةِ اَجْزَٓاءِ رِسَالَةِ النُّورِ
Gayyûr, ciddî, hâlis ve muhlis âhiret kardeşim,
Evvelen: Size Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nı gönderdim. Hâşiye Dikkatle okuyunuz ve güzelce yazınız. Hatâlar varsa da tashîh ediniz. Acele ve hazîn bir kalble yazıldığı için, içinde müşevveşiyet bulunacaktır.
Sâniyen: Muvakkat bir fütûr, bir tenbellik sizde ârız olduğunu yazıyorsunuz. Baharda kanın galeyânından gelen ve gecelerin kısalmasındaki uykusuzluğundan neş’et eden ve müstemi‘lerin kalbleri işlere teveccüh etmelerinden tevellüd eden rehâvet
SAYFA 327
ve fütûrdan başka, meyânımızdaki münâsebet-i rûhiyenin râbıtasıyla, musîbetin eseri olarak bendeki sarsıntının size in‘ikâsı ve sirâyet etmesi mümkündür.
Merhûm Abdurrahmân’ın vefâtı zamanında, bilmediğim hâlde o münâsebet-i rûhiye cihetiyle fazla bir sarsıntıyı Ramazân-ı Şerîf’de hissettim. Şimdi anladım ki, şuûrî ve ihtiyârî olmayan çok in‘ikâsât vardır.
Fakat kardeşim, sen şimdi iki vazîfeyi görmekle mükellefsin: Biri, kardeşim Hulûsî Bey’in vazîfesini; biri de evlâd-ı ma‘neviyem ve biraderzâdem ve bir dehâ-yı nûrânî sâhibi olmak pek muhtemel olan Abdurrahmân’ın vazîfesi de size ilâve edildi. O benim hakîkî bir vârisim idi. Yazdıklarımı ve malımı kendi malı telakkî ederdi, öyle de sâhib oluyordu. Sen de bundan sonra yazı ve sözleri, senin hocanın yazısı diye tutma; kendi malın ve senin sözlerindir bil, öyle sâhib ol. Hakkı Efendi’ye söyle ki, o da kardeşim Abdülmecîd yerinde kendini anlasın ve onun vazîfesiyle mükellef olduğunu bilsin.
Sâlisen: Otuz Üçüncü Söz’den başka söz yazılmak ihtiyacı kalmadı. Hem şer‘an çok mübârek bu otuz üç adedden, bazı esbâba binâen geçmeyeceğim. Hem de hakāik-i esâsiye-i Kur’âniye ve îmâniyenin elzem ve lâzım olan kısımları hemen ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle yazılmıştır. Ümîd ediyorum ki, Cenâb-ı Hakk kabûl etse, tevfîk verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfîdirler. Her derdin devâsı içinde var demeyeceğim. Fakat mühlik derdlerin ağleb devâsı, yazılanlarda vardır. Siz onların mütâlaasını, kıymetdâr bir ibâdet olan tefekkür nev‘inde telakkî ediniz. Ve onlardaki ilmi, envâr-ı îmândan ve ma‘rifetullâhtan tasavvur ediniz ki usanç vermesin. Hem sizde ve müstemiînde iştiyâk olduğu zaman okuyunuz. Bâkî selâm ve duâ
Kardeşiniz
Saîd
Otuz Üçüncü'nün Birinci Makamına dâir sen fikrini yazdın. Beğendiğini gösteriyorsun. Hakkı Efendi’yle Müftü Efendi ve sâir ihvânların da nasıl bulduklarını anla, bana yaz. Umûm kardeşlerime selâm ve duâ ediyorum ve onların duâsını istiyorum.
Hulûsî Bey kardeşim, o senin selefine mektûbunu oku ve ona acı ve ona duâ et.