
SAYFA 320
[257]
Ehl-i hak, yalnız hak için bahse girişmeli. Hak için bahse girişen, ızhâr-ı fazl etmez. Yalnız hakkı arar. Hak hangi tarafta olursa olsun, kemâl-i şevk ile alır. Hatta hak, hasım tarafında olsa, hâlis bir hakperest daha ziyâde sever. Çünki istifâde eder. Eğer hak onun sözünde olsa, bir istifâdesi olmaz. Gurura girmek de ihtimâli var. Fakat hasım elinden çıksa, hem istifâde eder, hem teslîmiyetiyle hakka inkıyâdını gösterir. Bir fazîlet dahi kazanır.
Hakîkat böyle iken, maatteessüf ehl-i hakda ve ulemâda hakperestlik nâmı altında, nefisperestlik işe çok karışıyor. En mühim ve kudsî bir mes’eleyi satranç oyunu gibi, ızhâr-ı fazl yolunda ve müzâkere-i ilmiyeyi münâkaşa derecesinde çıkarıp onunla oynuyorlar. Her iki taraf kendini haklı zanneder. Her iki taraf, mâdem münâkaşa sûretini alıyor, haksızdırlar. Zâten kemiyeten az olan ehl-i dalâlet, kesretli olan ehl-i hakkın şu hâlinden istifâde ederek mağlûb edip, perişan ediyorlar.
Hem münâkaşacı iki kısım, o mes’elede hakkı göremezler. Çünki nazar-ı insâf ile bakılmadığı için, tenkîd nazarı hasmının yalnız çürük taraflarını ve tarafdârlık cihetiyle kendi nefsinin yalnız iyilik tarafını görür, iyiliklerini onun çürükleriyle muvâzene eder. Elbette bu nazar hakkı göremez, görse de tanımaz.
Saîdü’n-Nûrsî
[258]
[Mektubât’da On Sekizinci Mektub’un başı ve ikinci mes’ele-i mühimmedeki suâlinin cevabına bir zeyildir]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, muhlis kardeşim Hulûsî Bey,
Suâllerinize dâir bir cevâb yazmıştım. Kardeşimiz Husrev bir îzâh istedi. O zât rûhen size benzediği için, onun istîzâhına sen de iştirâk ettiğini tahayyül ettim. Bu zeyli yazdım, size gönderdim.
SAYFA 321
Hem kerâmet-i Gavsiye’nin birinci satırına dâir bir parça gönderildi. Onun âhirine yazarsınız. Hem kerâmet-i Gavsiye ile münâsebetdâr bir nükte-i Kur’âniyeyi gönderdik. Meşrebimize muhâlif olan bu ızhâr-ı esrâra beni sevk eden ma‘nevî ihtâr ile kardeşlerimizin sa‘ye ziyâde şevk ve gayrete gelmelerine bir vesîle olmasıdır.
Hakîkaten bir vakit fütûr geldi, tevâfuk çıktı, şevki tazelendirdi. Bir zaman yine fütûr baş gösterdi, kerâmet-i Gavsiye çıktı, gayreti çok ziyâdeleştirdi. Ben bu hâletten anladım ki, ızhârından hizmetimize zararı yok, olsa olsa nefsime zarardır. Zâten nefsim hizmete fedâ olmaya hazırdır. Başta muhterem pederiniz, Fethi Bey, Hoca Abdurrahmân, Kemâleddin, Ömer Efendi olarak risâlelerle alâkadâr olan zâtlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd
[259]
[Bu gelecek iki fıkra, İkinci Sabrî olan Hâfız Ali Efendi’nindir]
Bu def‘a istinsâhına muvaffak olduğum Yirmi Dokuzuncu Sözü istinsâhım esnâsında İkinci Esasın Medârlar nâmıyla, biner mumluk elektrik lâmbaları hizasına geldiğimde, şöyle bir fikir kalbime geldi. Kalemi bırakarak düşündüm ve düşündüğümü aynen yazıyorum:
Üstâdım, bekā-yı rûh ve haşir hakkında, Cenâb-ı Hakk tarafından bize o hakāike giden yolu göstermiş. Gösterilen hakîkatin yolunda hevesât-ı nefsâniyeye hoş gelmeyen şeyler vardı ki, bize uzun ve karanlık. İşte şimdi serâser nûr olan Sözler ve o nûr fabrikasının elektrik lâmbaları ve kuvve-i câzibeleri, o yolu pek parlak gösterdiği gibi, pek yakından cezbedip hemen yakın ve yakından daha yakın olduğunu göstermekle beraber, havf yerine emniyet, zakkūm yerine asel bahşediyorlar. Ve fevka'l-gaye hikmetlerini beyânda aczimi i‘tirâfla, lisânımın döndüğü kadar derim: Yâ Rabb بِحَقِّ اسْمِكَ الْعَظٖیمِ وَبِحَقِّ قُرْآنِ الْحَكٖیمِ وَبِحَقِّ حَبٖیبِكَ الْاَكْرَمِ, deryâ-yı nûrun başkumandanı olan Üstâdımı râzı olduğun amel üzerine sâbit ve râzı olacağı amelini teshîl ve müyesser kıl. Âmîn
Alî
SAYFA 322
[260]
Serâser nûr olan umûm Sözler’in hakîkatini beyândaki âlî, gālî, el yetişmez makam-ı ma‘nâ-yı mefhûmunu, değil şimdiki zamanın zındıkları, tâ eski inâdcı ve bunlara müşâbeheti olan firavunlar, nemrûdlar anlasalardı îmân ederlerdi, dedim ve size çok duâ ettim
Alî
[261]
Yirmi Beşinci Söz, İ‘câz-ı Kur’ân’ı çok parlak bir tarzda isbat eden, ehl-i Kur’ân’a mesned, melce’ ve mahzen-i esrâr; ve gürûh-u isyân ve tuğyân ve küfrâna bütün levâzımât-ı harbiyeyi câmi‘, mühlik bir silâhhâne; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sûr; burç ve bârûsu muhkem, mahûf ve müdhiş bir kal‘a-i polat-benddir.
Hakîkat böyle olmakla beraber, Kur’ânî sûra dayanan, Kur’ânî kal‘aya ilticâ eden, çok acîb ve hârika Kur’ânî esrârın tedkîkine koyulan, Kur’ân’ı kendilerine delîl, şefî‘, imam, refîk, muhâfız bilen hâdimü’l-Kur’ân nâmına esrâr-ı Kur’âna inâyet-i hakla muttali‘, hakāik-i Kur’âna lütf-u hakla âşinâ, rumûzât-ı Kur’âna avn-i hakla vâkıf, müdakkik, muarrif, mübeşşir Üstâdımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum...
Hulûsî
[262]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَییْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
وَعَلَیْكُمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ عَمَّرَكُمُ اللّٰهُ بِالسَّلَامَةِ وَالْعَافِیَةِ
Azîz kardeşim,
Evvelâ: Mektûbun bana te’sîr etti. Fakat hakîkati düşündüm, o teessür gitti. İşte hakîkat şudur ki: Mâbeynimizdeki münâsebet ve uhuvvet, inşâallâh hâlis ve lillâh için olduğundan, zaman ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilâyet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücûd, iki hakîkî dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firâkı yok, hep visâldir. Fânî, mecâzî, dünyevî dostluklar sâhibleri, firâkı düşünsün, bize ne?
SAYFA 323
Mezhebimizde mesleğimizde firâk yok. Sen nerede bulunsan, şu kardeşinle ellerinizdeki Sözler vâsıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda dergâh-ı İlâhî’ye beraber el açıp niyâz etmek sûretinde görebilirim. Eğer kader sizi başka bir yere gönderse, اَلْخَیْرُ فٖی مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ hükmünce, kemâl-i rızâyla teslîm ol. Hem senin gibi, inşâallâh kalbi selîm, aklı müstakîm, hakîkî îmân dersini veren zâtlara başka yerler daha ziyâde muhtâçtır. Eğirdir’de lillâhilhamd îmâna çok hizmet ettin. Eğirdir’den ziyâde başka yerler belki daha muhtâçtır.
Sâniyen: Sorduğun birinci suâle senin kalbini tevkîl ediyorum. Nasıl fetvâ verirse, ben de öyle râzıyım. Merâtib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber, senin gibi mertebesini hizmet-i Kur’âna medâr edenler için, minnet altına ve zillete girmemek şartıyla hoş görüyorum. İkinci suâlin ise, peder ve vâlidenin arzuları pek mühimdir. Kur’ân-ı Hakîm bir âyet-i kerîmede, beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmete emreder. Eğer suhûletle arzuları yerine gelmek kābilse yaparsınız.
Sâlisen: Azîz kardeşlerim, bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısalması, hem şuhûr-u selâsenin gitmesi ve ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması ve daha sâir bazı esbâbın bulunması, elbette bir derece neş’eli kış dersine fütûr verir. Fakat onlardan gelen fütûr size fütûr vermesin. Çünki o dersler, ulûm-u îmâniyeden olduğu için, bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bâhusûs, siz dâimâ bir-iki hakîkî kardeşi de bulursunuz.
Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr çok mahlûkātı vardır ki, hakāik-i îmâniyenin istimâından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemi‘leriniz çoktur.
Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i îmâniye, zemîn yüzünün bir ma‘nevî ziyneti ve medâr-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş
آسْمَانْ رَشْكْ بَرَدْ بَهَرْ زَمٖینْ كِە دَارَدْ
یَكْ دُوكَسْ یَكْ دُو نَفَسْ بَهْرِخُدَا بَرْ نَشٖینَنْدْ
Yani semâvât zemine gıbta eder ki, zeminde hâlisan lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakîka beraber otururlar. Kendi Sâni‘-i Zülcelâl’inin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı san‘atını birbirine göstererek Sâni‘lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.
SAYFA 324
Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi‘ ilim var ki, bir def‘a bilinse ve bir-iki def‘a düşünülse kâfî gelir. Diğer bir kısmı ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtâç olur. Bir def‘a anladım, yeter, diyemez. İşte ulûm-u îmâniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet i‘tibâriyle inşâallâh o cümledendir.
Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Zannederim mufârakat ihtimâlinden, ikimizden ziyâde Hakkı Efendi kardeşimiz, daha ziyâde sevâb kazanmak emâresi olarak, daha ziyâde müteessirdir. Fakat Cenâb-ı Hakk hakkımızda çok emârelerle inâyet ve rahmetini gösterdiğinden, sûrî iftirâkımız vukū‘ bulsa, bir eser-i inâyet ve rahmet olduğunu telakkî etmeliyiz.
Râbian: Sizin gibi hakîkate yetişmiş ve hakîkatteki hakîkî teselli ve esaslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmâniyenin ve esrâr-ı Kur’âniyenin neşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytanların desâisle tehâcümünden neş’et eden müşkilât ve gam ve kedere karşı, Sabır ve metânet et ve hüzün ve merâk etme demeye ihtiyâç hissetmem.
Hem her vakit beklediğim, ehl-i zındıkanın bana hücûmu gayretli talebem, cesâretli biraderzâdem olan uhrevî kardeşimden başlaması muhtemel olmakla beraber, hıfz-ı Kur’ânî her müşkilâta gālib ve lezzet-i hizmet-i îmâniye her kederi unutturur i‘tikādında olduğumdan, seni teşcî‘ ve teşvîke lüzûm görmem.
Râkımü’l-Hurûf Hâfız Hâlid sana selâm eder, duânı ister.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Âhiret kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[263]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Binler selâm. Siz maddî rütbenizden çok yüksek ma‘nevî rütbeniz iktizâsıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merâk etme. Senin Risâletü’n-Nûr hakkında mektûbların, çok talebe yerinde senin bedeline hizmet-i nûriyede çalışıyorlar. Birinciliği dâimâ sana kazandırıyorlar.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 325
[264]
[Hulûsî Bey’in suâline cevâbdır]
Dişlerin kaplanması hakkındaki suâle cevâb.
1932 târihli suâlinize şimdilik etrafıyla cevâb veremiyorum. Fakat bu mes’eleyle münâsebetdâr bir-iki mes’ele-i şerîatı icmâlen yazıyorum. Şöyle ki:
Abdest vaktinde ağzı yıkamak farz değil, sünnettir. Fakat gusül hengâmında ağzını yıkamak farzdır. Az bir şey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde ulemâlar fetvâ vermeye cesâret edemiyorlar.
İmâm-ı A‘zam rh ile İmâm-ı Muhammed rh gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvâları, sâbit kaplama hakkında olmamak gerektir. Hâlbuki bu diş mes’elesi umûmü’l-belvâ sûretinde o derece intişârı var ki, ref‘i kābil değil. Ümmeti bu belvâ-yı azîmeden kurtarmak çâresini düşündüm, birden kalbime bu nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl-i ictihâdın vazîfesine karışayım. Fakat bu umûmü’l-belvâ zarûretine karşı, fetvâlara tarafdâr olmadığım hâlde diyorum ki:
Eğer mütedeyyin bir hekîm-i hâzıkın gösterdiği ihtiyaca binâen kaplama sûreti olsa, altındaki diş, ağzın zâhirîsinden çıkar, bâtın hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması, guslü ibtâl etmez. Çünki üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet, cerîhaların üstündeki sargıların zarar için kaldırılmadığından cerîha yerine yıkanması, şer‘an o yaranın gasli yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyaca binâen sâbit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine geçer, guslü ibtâl etmez.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ: Mâdem ihtiyaca binâen bu ruhsât oluyor. Elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak bu ruhsattan istifâde edemez. Çünki, hatta zarûret derecesine geldikten sonra, böyle umûmü’l-belvâda, eğer bilerek sû’-i ihtiyârıyla olsa, o zarûret ibâhaya sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuşsa, zarûret için elbette cevâz var.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 326
[265]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُە
Azîz, sıddîk, muhlis kardeşim,
Evvelâ: Biraderzâdem Halîl Nâci’nin dünyevî musîbeti, beni de cidden mahzûn eyledi. Cenâb-ı Hakk onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsân eylesin. Âmîn. Nûrun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı, elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fânî vaz‘iyetleri karşısında telâş etmez, mağlûb olmaz inşâallâh.
Sâniyen: Silsile-i ilmiyede bana en son ve en mübârek dersi veren ve haddimden çok ziyâde şefkatini gösteren, Hazret-i Şeyh Muhammedü’l-Küfrevî’nin ks hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendi’ye ve ihvânlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havâlîde nûrlarla alâkadâr senin dostlarına çok selâm ve nûr hizmetinde muvaffakiyetlerine duâ ederiz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[266]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ زَمَانِكَ الْمَصْرُوفِ لِكِتَابَةِ اَجْزَٓاءِ رِسَالَةِ النُّورِ
Gayyûr, ciddî, hâlis ve muhlis âhiret kardeşim,
Evvelen: Size Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nı gönderdim. Hâşiye Dikkatle okuyunuz ve güzelce yazınız. Hatâlar varsa da tashîh ediniz. Acele ve hazîn bir kalble yazıldığı için, içinde müşevveşiyet bulunacaktır.
Sâniyen: Muvakkat bir fütûr, bir tenbellik sizde ârız olduğunu yazıyorsunuz. Baharda kanın galeyânından gelen ve gecelerin kısalmasındaki uykusuzluğundan neş’et eden ve müstemi‘lerin kalbleri işlere teveccüh etmelerinden tevellüd eden rehâvet
SAYFA 327
ve fütûrdan başka, meyânımızdaki münâsebet-i rûhiyenin râbıtasıyla, musîbetin eseri olarak bendeki sarsıntının size in‘ikâsı ve sirâyet etmesi mümkündür.
Merhûm Abdurrahmân’ın vefâtı zamanında, bilmediğim hâlde o münâsebet-i rûhiye cihetiyle fazla bir sarsıntıyı Ramazân-ı Şerîf’de hissettim. Şimdi anladım ki, şuûrî ve ihtiyârî olmayan çok in‘ikâsât vardır.
Fakat kardeşim, sen şimdi iki vazîfeyi görmekle mükellefsin: Biri, kardeşim Hulûsî Bey’in vazîfesini; biri de evlâd-ı ma‘neviyem ve biraderzâdem ve bir dehâ-yı nûrânî sâhibi olmak pek muhtemel olan Abdurrahmân’ın vazîfesi de size ilâve edildi. O benim hakîkî bir vârisim idi. Yazdıklarımı ve malımı kendi malı telakkî ederdi, öyle de sâhib oluyordu. Sen de bundan sonra yazı ve sözleri, senin hocanın yazısı diye tutma; kendi malın ve senin sözlerindir bil, öyle sâhib ol. Hakkı Efendi’ye söyle ki, o da kardeşim Abdülmecîd yerinde kendini anlasın ve onun vazîfesiyle mükellef olduğunu bilsin.
Sâlisen: Otuz Üçüncü Söz’den başka söz yazılmak ihtiyacı kalmadı. Hem şer‘an çok mübârek bu otuz üç adedden, bazı esbâba binâen geçmeyeceğim. Hem de hakāik-i esâsiye-i Kur’âniye ve îmâniyenin elzem ve lâzım olan kısımları hemen ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle yazılmıştır. Ümîd ediyorum ki, Cenâb-ı Hakk kabûl etse, tevfîk verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfîdirler. Her derdin devâsı içinde var demeyeceğim. Fakat mühlik derdlerin ağleb devâsı, yazılanlarda vardır. Siz onların mütâlaasını, kıymetdâr bir ibâdet olan tefekkür nev‘inde telakkî ediniz. Ve onlardaki ilmi, envâr-ı îmândan ve ma‘rifetullâhtan tasavvur ediniz ki usanç vermesin. Hem sizde ve müstemiînde iştiyâk olduğu zaman okuyunuz. Bâkî selâm ve duâ
Kardeşiniz
Saîd
Otuz Üçüncü'nün Birinci Makamına dâir sen fikrini yazdın. Beğendiğini gösteriyorsun. Hakkı Efendi’yle Müftü Efendi ve sâir ihvânların da nasıl bulduklarını anla, bana yaz. Umûm kardeşlerime selâm ve duâ ediyorum ve onların duâsını istiyorum.
Hulûsî Bey kardeşim, o senin selefine mektûbunu oku ve ona acı ve ona duâ et.
SAYFA 328
[267]
[Hulûsî Bey’e hitâben yazılmış bir mektûbdur]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حِسَابِ اَبْجَدِ اَعْدَادِ حُرُوفِ مَا قَرَأْتَهُ مِنْ اَجْزَٓاءِ رِسَالَةِ النُّورِ
Sevgili kardeşim,
Seni teşvîk için değil, çünki teşvîke muhtâç değilsin. Hem medar-ı fahır olmak için değil, çünki fahr ise ucub ve riyâya medârdır. Belki sana medâr-ı şükür olmak için diyorum ki,
Sen ve Hakkı Efendi benim için yüz ciddî talebe hükmüne geçtiniz. Hatta diyebilirim ki, kader-i İlâhî beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazîfe-i kudsiyede uyandırmak içinmiş. Şimdi şu zamanda îmân-ı tahkîkînin dersini vermek pek büyük bir fazîlettir ve kudsî bir vazîfedir. Îmân-ı tahkîkîyi taşıyan bir mü’min, çok mü’minlere bir nokta-i istinâd olur ki, şuûrsuz olarak avâm-ı mü’minîn o îmân-ı tahkîkî sâhibinin kuvvet-i îmânına istinâd ederek kuvve-i ma‘neviyeleri kırılmaz, dalâletlere karşı dayanırlar.
İşte şöyle bir derste bulunduğunuz için Cenâb-ı Hakk’a şükretmelisiniz. Ben de Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükrediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için, zayıf omuzum ağırlıktan kurtulup rûhum râhat etti. İstirâhat bulan rûhum size takdîrkârâne ve minnetdârâne bakıyor. Ve mes’ûliyetten kurtulan kalbim de muvaffakiyetinize duâ ediyor. Ve icrâ-yı vazîfe için çok düşünmekten kurtulan aklım da sizi tebrîk ediyor. Ben şu vazîfe-i kudsiyede bilmeyerek istihdâm olunurdum. Siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşâallâh niyet-i hâlisanız, benim müşevveş niyetimi dahi tashîh edecektir. Şimdi başka birkaç noktayı size beyân ediyorum.
Evvelen: Yazdığım bazı şeylere dâir fikrinizi soruyordum. Maksadım, Gördüğüm hakîkat acaba hakîkat midir? diye sormuyorum. Belki Hakîkate açılan yol, acaba umûma yol olabilir mi? diye soruyorum. Çünki umûmun telâkkisini sizin kadar bilmiyorum.
SAYFA 329
Sâniyen: Misâfir müftüye ve Şeyh Mustafa’ya, size gönderilen mektûbun birer sûretini verdiğin için iyi ettiniz. Hatta bana da bir sûret gönderiniz. Hem biraderzâdem olan o müftünün oğluna deyiniz ki, benim tarafımdan âhiret kardeşim ve Kur’ân hizmetinde arkadaşım ve meşreben celâlli olan pederine yazsın. Selâm, duâmla beraber ondan istiyorum ki, beraber götürdüğü envâr-ı Kur’âniyenin suhûlet-i intişârları için irşâd ve nasihatinde فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَیِّنًا âyetindeki lütf-u irşâdı kendine rehber etsin.
Râbian: Sorduğun suâllere dâir yanımda kitap bulunmadığı için, Hanefî ulemâsının kavillerini ve ehâdîsin rivayetlerini şimdilik bilmiyorum. Fakat bence, böyle efdaliyet mes’elesinde, kabûl-ü âmmeyi ihsâs eden âdet-i cemâat medâr-ı tercîhtir. Âdet-i İslâmiye nasıl gelmiş, o daha efdaldir.
Birinci suâliniz: Eğer Kur’ân okunurken, namazın, tesbîhâtın tetimmesi ise, kıbleye karşı duranlar vaz‘iyetlerini bozmamak evlâdır. Yalnız müezzinin önündeki adam arkasını çevirsin, yâhûd çekilsin. Eğer Kur’ân müstakil olarak okunursa, okuyana karşı teveccüh etmek evlâdır. Hem cihât-ı sitte ile mukayyed olmayan rûh kulağıyla dinleyen adam kıbleye karşı teveccüh etse; ve cismânî kulağıyla dinleyen adam, okuyana karşı teveccüh etse, evlâdır.
İkinci suâliniz: Cemâatin iştiyâkına ve okuyanın niyetine göre efdaliyet tahavvül eder. Hâşiye
Üçüncü suâliniz: Üç İhlâs, bir Fâtiha muhtasar bir hatim hükmünde olduğundan ona vakit tahdîd edilmez. Her vakitte gāyet müstahsendir.
Dördüncü suâliniz: اَللّٰهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَمِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ یَا ذَا الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ kelâmını değil yalnız müezzin, her bir musallî her bir namazın selâmından sonra söylemesi Şâfiîce sünnettir. Hanefîce dahi, müezzin için her namazda sünnet olması gerektir.
Umûm ihvânlara selâm ve bayramlarınızı tebrîk ediyorum
Âhiret kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 330
[268]
[Hulûsî Bey’e yazılan bir mektûbdur]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
وَعَلَیْكُمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمُ
Azîz kardeşim, hamiyetli arkadaşım, gayretli talebem, sevgili biraderzâdem,
Senin güzel mektûbun bana şifâlı oldu. Ben ziyâde rahatsızken onu okudum, bana bir sürûr verdi. O sürûr dahi o hastalığa bir hıffet verdi. Şu hastalığın sırrı, insanlardan istiğnâya dâir sana yazdığım mektûbun kerâmetidir. Çünki o mektûbu bir gün iki-üç zâta, onların hediyelerinin adem-i kabûlüne medâr olmak için okudum. Aynı günde o zâtın hânesine gittim. Az bir yemek getirdi, arkadaşlarımın hâtırları için bir parça yedim. Hiç hâtırıma gelmedi ki, o günde o hakîkatli mektûbu o yemek sâhibine okudum, şimdi muhâlefet ediyorum. Yemekten sonra hâtırıma geldi. Fakat Hediye kabûl edemiyorum, belki yemek yenilir tahmîn ettim. Fakat یَقُولُونَ مَا لَا یَفْعَلُونَ altına girdiğimden, öyle bir şiddetli tokat yedim ki, bu dört senede böyle hastalık görmemiştim. Fakat Cenâb-ı Hakk’a şükrettim ki, bir-iki senedir bazı emâreler ve hâdiselerle zannettiğim bir hakîkat, bu tokatla gāyet kat‘iyetle göründü.
Şeyh Mustafa’ya benim tarafımdan geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle: Eskide iki ciddî âhiret kardeşleri varmış. Biri hasta düşer, ötekisi ziyâretine gitti. Duâ eder, hasta iyi olmaz. Öyleyse sen kalk, ben yatacağım demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her neyse Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına duâ ettim, kabûl olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukadder olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşâallâh ona bir parça hıffet gelmiştir.
Sözler hakkında hüsn-ü şehâdetiniz, bana büyük bir teselli verdi. Vazîfemin bitmediğine dâir burhânlarınız gāyet kuvvetlidirler. Lâkin ben gāyet kuvvetsizim. Fakat Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edip, o burhânlara serfürû ediyorum.
SAYFA 331
Cemâate Sözler’i okumak zamanında sendeki hissiyât-ı âliye ve fazla inkişâf ve fedâkârâne hamiyet-i dîniye galeyânının sırrı şudur ki:
Velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvetteki makam-ı teblîğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’ân Saîd’in vekîli, belki ma‘nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.
Gurbet mektûbuyla kamer ve zemîn ve seyyârâta dâir mektûbuma cevâb verilmemesinin sebebi şu olmak gerektir ki, gurbet mektûbu, bütün dünyayı unutmak hissiyle yazılmıştır. Sen dünyayı unutmak değil, belki vazîfe i‘tibâriyle en sathî maddiyâtla zihnin meşbû‘ olduğu bir zamanda, herhalde o gurbetteki zevki bulamadın. Ve o mektûbun tam derecesini, muvakkaten perde çekilmiş olan parlak zekâvetin kavrayamadı ki, cevâb yazamadı.
Öteki mektûb, çok yüksek ve çok geniş hakāike işâret ettiği ve hadsiz âlem-i ulviyenin ve nihâyetsiz âlem-i ma‘neviyenin bir nevi‘ haritasına işâret ettiği için, sâfî, meşgalesiz, arzî ve arzlılardan sıyrılıp yukarıya çıkan bir akıl lâzımdı. Hâlbuki benim gayretli kardeşim, o vakit zemînin haritasını alacak bir vazîfeyle meşgul olduğundandır ki, o ulvî ve pek keskin zekâvetin, o mektûba karşı sükûtu iltizâm etmeye mecbûr olmuş.
Saîdü’n-Nûrsî
[269]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz kardeşim,
Sizler sabah ve akşam duâmda dahilsiniz. Siz dahi beni duânızda dâhil ediniz. Şu âlemde mü’minin mü’mine karşı en büyük yardımı duâ iledir. Eğer bir adam, dostundan emîn ise ki gurura girmez, onu şükre sevk etmek için tahdîs-i ni‘met nev‘inden ona âit bir kısım ihsânât-ı Rabbâniyeyi bahsetse beis yoktur zannederim. İşte, seni gurursuz bildiğim için bu sırrı sana açıyorum. Şöyle ki:
SAYFA 332
Ben Sözleri yazarken ihtiyârsız olarak ekser temsîlâtı, şuûnât-ı askeriye nev‘inde zuhûr ediyordu. Ben hayret ediyordum, neden böyle yazıyorum? Sebebini bulamıyordum. Sonra hâtırıma geldi ki, belki istikbâlde şu Sözler’i hakkıyla anlayacak, kabûl edip hırz-ı cân edecek en mühim talebeleri askerîden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbûr oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.
İşte mağrûr olma, şükret. Sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin. Yirmi dört aded Sözleri meşâgil-i dünyeviye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn-ü zannımı te’yîd etti. Fakat bâkî kalan çok mühimdirler. Hususan i‘câz-ı Kur’ân ve Kader Sözleri. İnşâallâh ötekileri sana yazdıran, bunları dahi yazdıracak. Şimdiye kadar yazdığın Sözleri bir vakit gönder, güzelce tashîh edip göndereceğim.
Merhûm Muallim Cudi’nin kasîdesi mübârektir. Cenâb-ı Hakk o zâtı şefâat-i Kur’ân’a mazhar etsin. Görmemiştim, görmesinden memnûn oldum, Allâh senden râzı olsun. Yazdığın salavât-ı şerîfe ise, onun husûsunda bir şeye rast gelmedim. Fakat ondaki letâfet ve nûrâniyet gösteriyor ki, o onun hakkında zikredilen sevâba ve fazîlete lâyıktır.
İşittim ki, Onuncu Söz’den sen kendi nüshanı pederinize göndermişsiniz. Ben ona mukābil bir nüshayı kardeşime hediye ediyorum. O nüshada, fehmi teshîl eder, çok yerlerinde çizgi çekilmiş. Onu Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, Hüseyin Efendi’ye veriniz ve daha sâir bildiğinize gösteriniz. Tâ onlar nüshalarını onun gibi yapsınlar.
Kardeşim, şu gurbet, esâret, yalnızlık vahşetinde Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, sen ve Hüseyin Efendi gibi nûrlu dostlarla ünsiyet edip teselli buluyorum. Cenâb-ı Hakk beni de, sizi de tarîk-i haktan şaşırtmasın. Âmîn. Şeyh Mustafa ve Hakkı ve Hüseyin ve Edhem Efendilere selâmla duâ ederim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 333
[270]
[Hulûsî Bey’e yazılmıştır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Suâl: İmâm-ı Gazâlî'nin ra Neş’e-i uhrâ, neş’e-i ûlâya bütün bütün muhâliftir demesinin sebebi?
Elcevab: Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî’nin Neş’e-i uhrâ, neş’e-i ûlâya bütün bütün muhâliftir demesi, mâhiyet ve cinsiyet i‘tibâriyle değildir. Çünki یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ve هُوَ الَّذٖی یَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ یُعٖیدُهُ gibi çok âyetlerin sarâhatine muhâlif olur. O muhâlefet, keyfiyet ve sûret i‘tibâriyledir. Hem de umûr-u uhreviyenin mertebece fevkalâde yüksek olmasına işârettir. Hem de Gazâlî’nin haşr-i cismâniyle beraber haşr-i ruhânînin dahi vukū‘ bulmasına, bazı ehl-i bâtına taklîd ve mümâşât cihetiyle bir işaretidir.
Suâl: Sa‘d-ı Taftâzânî biri hayvânî, diğeri insanî olmak üzere rûhu ikiye taksîm ettikten sonra, Mevte ma‘rûz kalan, yalnız rûh-u hayvânîdir. Rûh-u insanî ise mahlûk değildir. Ve onunla Allâh beyninde nisbet ve sebeb yoktur. Cesetle kāim olmayıp müstakillün bizzâttır demesinin sebebi ve îzâhı?
Elcevab: Sa‘d-ı Taftâzânî’nin اَلرُّوحُ الْاِنْسَانِیَّةُ لَیْسَتْ مَخْلُوقَةً demesi; قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖی sırrıyla, bekā-yı rûh bahsinde beyân edildiği gibi, rûhun mâhiyeti, zîhayat bir kanun-u emir, zîşuûr bir âyîne-i ism-i Hayy, zîcevher bir cilve-i hayat-ı sermedî olduğundan mec‘ûldür. Bu cihetle mahlûktur denilemez. Fakat Sa‘d, Makāsıd ve Şerhu’l-Makâsıd’da, bütün muhakkikîn-i İslâmın icmâına ve âyât ve ehâdîsin nusûsuna muvâfık olarak, O kanun-u emir, vücûd-u hâricî giydirilmiş sâir mahlûkāt gibi mahlûk ve hâdistir demiştir. Sa‘d’ın ezeliyet-i rûha kāil olmadığına bütün âsârı şâhiddir.
لَیْسَتْ بَیْنَهَا وَبَیْنَ اللّٰهِ نِسْبَةٌ: demesi, hulûl gibi bâtıl bir mezhebin reddine işârettir. Hayvanâtın rûhları dahi bâkîdir. Kıyâmette yalnız cesedleri fenâ bulur. Mevt ise fenâ değil, belki alâkanın kesilmesidir.
وَلَا سَبَبَ: demesi, esbâb-ı zâhiriyenin tavassutu ve Azrâîl aleyhisselâm’ın kabz-ı ervâh husûsundaki münâcâtı bahsinde denildiği gibi, rûhun doğrudan doğruya perdesiz, vâsıtasız îcâd edilmesine işârettir.