
SAYFA 318
Üçüncü meyvesi: Onları yanımda ya hakîkaten veya hayâlen hazır edip, beraber dergâh-ı İlâhî’ye el açıp duâ ederek ve Kur’ân’ın hizmetine dâir el ele, kalb kalbe verip gāyet ciddî bir sûrette rabt-ı kalb etmektir. İşte kardeşlerim, size şu üç meyve şimdiden hâsıldır
Saîdü’n-Nûrsî
[256]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُماَ وَعَلَیْكُمْ وَعَلٰی اِخْوَانِكُمْ لَاسِیَّمَا الْحُسَیْنِ الْاَرْبَعَةِ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşim, Senin mektûbun çok hoşuma gitti. Daha bir müddet yakınımda kaldığın için, Allâh’a şükrediyorum. Bence şu dâr-ı dünyâda en kıymetdâr şey, sıddîk bir dosttur. Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükrediyorum ki, sizler tarîk-i hakta sıddîkların çoğalmasına sebebiyet verdiniz.
Madde 1: İstanbul’dan eski Saîd’in tedkîkāt-ı ilmiye netîcesinde, ulemâca pek makbûl olup, yaldızla tab‘ edilmiş Nokta risâlesini bana göndermişler.
Bu def‘a dikkatla mütâlaa ettim. Cenâb-ı Hakk’a şükrettim ki, eski Saîd’in fikr-i aklıyla ve îmân nazarıyla bulduğu hakāiki, yeni Saîd keşf-i kalbiyle, zevk ve vicdânıyla, Kur’ân’dan ahzettiği Yirmi Dokuzuncu Söz’e mutâbık, onu tağyîr ve tebdîle lüzûm bırakmamış.
Yalnız, eski Saîd’in kuvvet-i ilim ve nazar-ı aklıyla göremediği ince noktalar var ki, Yirmi Dokuzuncu Söz’de vardır. Bilhassa haşrin âhirinde remizli kısmında, dünyayı âhirete tebdîldeki makāsıd-ı İlâhiyeyi Yirmi Dokuzuncu Söz göstermiştir. Hem bekā-yı rûh ve melâike mebhaslarında mühim yeni noktalar keşfedilmiştir. Nokta risâlesinde yoktur. İşte arzunuz varsa, o Nokta’yı yâdigâr için size göndereceğim.
Madde 2: Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nda, üçüncü maksadı sekiz def‘a okudum. Okudukça benim fazlaca hoşuma gidiyor. Anlaşılıyor ki, ondaki hakîkatlere rûhlar çok muhtâçtır. Fıtraten benim rûhuma çok yakın ve münâsib olan ruhunuz dahi, belki ondan hoşlanır, haber veriyorum.
SAYFA 319
Hem de senin ile Hakkı Efendi ve bütün sözleri tamâmen dinleyenlerden suâl ediyorum ki, Sözler’de ibâre kusurları müstesnâ olmakla beraber içindeki hakîkatler cerh edilebilir mi? Veyâhûd lüzûmsuz şeyler içinde var mı? Veyâhûd bazılarının ızhârı umûma zarar verir mi? Hem onları dinleyenler îmânını tamâmen kurtarabilir mi? Hem o hakāikle, Avrupa ehl-i dalâletine meydan okunabilir mi? Bunları soruyorum. Çünki siz, o hakîkatleri bilerek iki def‘a mütâlaa ettiniz. O nûrlu kalbinizin şehâdeti bence cerh edilmez.
Madde 3: Mâdem lâyık insanlara Onuncu Sözleri veriyorsunuz, kendime mahsûs cildlettiğim bazı nüshalar kalmış, on tanesini sana gönderiyorum. Lâyık gördüğün zevâta verebilirsin.
Madde 4: Otuz İkinci Sözün üç mevkıfını çok güzel yazmışsınız, merhûm Abdurrahmân’ı unutturdunuz. جَزَاكَ اللّٰهُ خَیْرًا كَثٖیرًا Kitabın cildini güzelce yapan Kâzım’ı Cenâb-ı Hakk dâreynde mes‘ûd etsin.
Madde 5: Şeyh Mustafa’yı bu def‘a iyi gördüm. İnşâallâh sadâkatte devam eder. Doktora selâm ederim. Yeni dostunuz olan Mülâzım Niyâzî’ye tarafımdan selâm söyleyiniz. Senin beğendiğini ben de beğeniyorum. Mustantık İsmail Hakkı Efendilere selâm et. Pederine benim tarafımdan selâmımı yazsın ve keyfini suâl etsin. Başkâtib Bekir Sıdkı ve müddeî-i umûmî Şükrü Efendi’ye selâm ediyorum.
Bir vâsıta ile kaymakama selâmımı teblîğ edip diyesiniz ki, istirâhat-ı rûhiyeye pek çok muhtâç olduğum bu üç senede, Cenâb-ı Hakk şu kaymakamı zâhirî bir vâsıta yaptığı için Cenâb-ı Hakk’a şükrederim. Ve kaymakama da duâ ediyorum. Cenâb-ı Hakk onu muvaffak etsin, istikāmet ihsân etsin. O çok def‘a hâtırıma gelecek. Ben gitmedim, benim yerime dostum bizim tarafa tahvîl etmiş gidiyor. Allâh hayırlı selâmet versin.
Madde 6: Kardeşimiz Abdülmecîd aldığı Sözler’den pek çok memnûn olmuştur. Yeniden bir kısmını daha sizlere göndereceğim. Gāyet emniyetli bir sûrette ona gönderiniz. Sözler, binler adamlara gönderilmiş gibidir. Çünki o da ikinci bir Hulûsî’dir. Hem de gāyet yüksek bir âlimdir, o havâlîye neşreder.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 320
[257]
Ehl-i hak, yalnız hak için bahse girişmeli. Hak için bahse girişen, ızhâr-ı fazl etmez. Yalnız hakkı arar. Hak hangi tarafta olursa olsun, kemâl-i şevk ile alır. Hatta hak, hasım tarafında olsa, hâlis bir hakperest daha ziyâde sever. Çünki istifâde eder. Eğer hak onun sözünde olsa, bir istifâdesi olmaz. Gurura girmek de ihtimâli var. Fakat hasım elinden çıksa, hem istifâde eder, hem teslîmiyetiyle hakka inkıyâdını gösterir. Bir fazîlet dahi kazanır.
Hakîkat böyle iken, maatteessüf ehl-i hakda ve ulemâda hakperestlik nâmı altında, nefisperestlik işe çok karışıyor. En mühim ve kudsî bir mes’eleyi satranç oyunu gibi, ızhâr-ı fazl yolunda ve müzâkere-i ilmiyeyi münâkaşa derecesinde çıkarıp onunla oynuyorlar. Her iki taraf kendini haklı zanneder. Her iki taraf, mâdem münâkaşa sûretini alıyor, haksızdırlar. Zâten kemiyeten az olan ehl-i dalâlet, kesretli olan ehl-i hakkın şu hâlinden istifâde ederek mağlûb edip, perişan ediyorlar.
Hem münâkaşacı iki kısım, o mes’elede hakkı göremezler. Çünki nazar-ı insâf ile bakılmadığı için, tenkîd nazarı hasmının yalnız çürük taraflarını ve tarafdârlık cihetiyle kendi nefsinin yalnız iyilik tarafını görür, iyiliklerini onun çürükleriyle muvâzene eder. Elbette bu nazar hakkı göremez, görse de tanımaz.
Saîdü’n-Nûrsî
[258]
[Mektubât’da On Sekizinci Mektub’un başı ve ikinci mes’ele-i mühimmedeki suâlinin cevabına bir zeyildir]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, muhlis kardeşim Hulûsî Bey,
Suâllerinize dâir bir cevâb yazmıştım. Kardeşimiz Husrev bir îzâh istedi. O zât rûhen size benzediği için, onun istîzâhına sen de iştirâk ettiğini tahayyül ettim. Bu zeyli yazdım, size gönderdim.
SAYFA 321
Hem kerâmet-i Gavsiye’nin birinci satırına dâir bir parça gönderildi. Onun âhirine yazarsınız. Hem kerâmet-i Gavsiye ile münâsebetdâr bir nükte-i Kur’âniyeyi gönderdik. Meşrebimize muhâlif olan bu ızhâr-ı esrâra beni sevk eden ma‘nevî ihtâr ile kardeşlerimizin sa‘ye ziyâde şevk ve gayrete gelmelerine bir vesîle olmasıdır.
Hakîkaten bir vakit fütûr geldi, tevâfuk çıktı, şevki tazelendirdi. Bir zaman yine fütûr baş gösterdi, kerâmet-i Gavsiye çıktı, gayreti çok ziyâdeleştirdi. Ben bu hâletten anladım ki, ızhârından hizmetimize zararı yok, olsa olsa nefsime zarardır. Zâten nefsim hizmete fedâ olmaya hazırdır. Başta muhterem pederiniz, Fethi Bey, Hoca Abdurrahmân, Kemâleddin, Ömer Efendi olarak risâlelerle alâkadâr olan zâtlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd
[259]
[Bu gelecek iki fıkra, İkinci Sabrî olan Hâfız Ali Efendi’nindir]
Bu def‘a istinsâhına muvaffak olduğum Yirmi Dokuzuncu Sözü istinsâhım esnâsında İkinci Esasın Medârlar nâmıyla, biner mumluk elektrik lâmbaları hizasına geldiğimde, şöyle bir fikir kalbime geldi. Kalemi bırakarak düşündüm ve düşündüğümü aynen yazıyorum:
Üstâdım, bekā-yı rûh ve haşir hakkında, Cenâb-ı Hakk tarafından bize o hakāike giden yolu göstermiş. Gösterilen hakîkatin yolunda hevesât-ı nefsâniyeye hoş gelmeyen şeyler vardı ki, bize uzun ve karanlık. İşte şimdi serâser nûr olan Sözler ve o nûr fabrikasının elektrik lâmbaları ve kuvve-i câzibeleri, o yolu pek parlak gösterdiği gibi, pek yakından cezbedip hemen yakın ve yakından daha yakın olduğunu göstermekle beraber, havf yerine emniyet, zakkūm yerine asel bahşediyorlar. Ve fevka'l-gaye hikmetlerini beyânda aczimi i‘tirâfla, lisânımın döndüğü kadar derim: Yâ Rabb بِحَقِّ اسْمِكَ الْعَظٖیمِ وَبِحَقِّ قُرْآنِ الْحَكٖیمِ وَبِحَقِّ حَبٖیبِكَ الْاَكْرَمِ, deryâ-yı nûrun başkumandanı olan Üstâdımı râzı olduğun amel üzerine sâbit ve râzı olacağı amelini teshîl ve müyesser kıl. Âmîn
Alî
SAYFA 322
[260]
Serâser nûr olan umûm Sözler’in hakîkatini beyândaki âlî, gālî, el yetişmez makam-ı ma‘nâ-yı mefhûmunu, değil şimdiki zamanın zındıkları, tâ eski inâdcı ve bunlara müşâbeheti olan firavunlar, nemrûdlar anlasalardı îmân ederlerdi, dedim ve size çok duâ ettim
Alî
[261]
Yirmi Beşinci Söz, İ‘câz-ı Kur’ân’ı çok parlak bir tarzda isbat eden, ehl-i Kur’ân’a mesned, melce’ ve mahzen-i esrâr; ve gürûh-u isyân ve tuğyân ve küfrâna bütün levâzımât-ı harbiyeyi câmi‘, mühlik bir silâhhâne; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sûr; burç ve bârûsu muhkem, mahûf ve müdhiş bir kal‘a-i polat-benddir.
Hakîkat böyle olmakla beraber, Kur’ânî sûra dayanan, Kur’ânî kal‘aya ilticâ eden, çok acîb ve hârika Kur’ânî esrârın tedkîkine koyulan, Kur’ân’ı kendilerine delîl, şefî‘, imam, refîk, muhâfız bilen hâdimü’l-Kur’ân nâmına esrâr-ı Kur’âna inâyet-i hakla muttali‘, hakāik-i Kur’âna lütf-u hakla âşinâ, rumûzât-ı Kur’âna avn-i hakla vâkıf, müdakkik, muarrif, mübeşşir Üstâdımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum...
Hulûsî
[262]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَییْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
وَعَلَیْكُمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ عَمَّرَكُمُ اللّٰهُ بِالسَّلَامَةِ وَالْعَافِیَةِ
Azîz kardeşim,
Evvelâ: Mektûbun bana te’sîr etti. Fakat hakîkati düşündüm, o teessür gitti. İşte hakîkat şudur ki: Mâbeynimizdeki münâsebet ve uhuvvet, inşâallâh hâlis ve lillâh için olduğundan, zaman ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilâyet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücûd, iki hakîkî dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firâkı yok, hep visâldir. Fânî, mecâzî, dünyevî dostluklar sâhibleri, firâkı düşünsün, bize ne?
SAYFA 323
Mezhebimizde mesleğimizde firâk yok. Sen nerede bulunsan, şu kardeşinle ellerinizdeki Sözler vâsıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda dergâh-ı İlâhî’ye beraber el açıp niyâz etmek sûretinde görebilirim. Eğer kader sizi başka bir yere gönderse, اَلْخَیْرُ فٖی مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ hükmünce, kemâl-i rızâyla teslîm ol. Hem senin gibi, inşâallâh kalbi selîm, aklı müstakîm, hakîkî îmân dersini veren zâtlara başka yerler daha ziyâde muhtâçtır. Eğirdir’de lillâhilhamd îmâna çok hizmet ettin. Eğirdir’den ziyâde başka yerler belki daha muhtâçtır.
Sâniyen: Sorduğun birinci suâle senin kalbini tevkîl ediyorum. Nasıl fetvâ verirse, ben de öyle râzıyım. Merâtib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber, senin gibi mertebesini hizmet-i Kur’âna medâr edenler için, minnet altına ve zillete girmemek şartıyla hoş görüyorum. İkinci suâlin ise, peder ve vâlidenin arzuları pek mühimdir. Kur’ân-ı Hakîm bir âyet-i kerîmede, beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmete emreder. Eğer suhûletle arzuları yerine gelmek kābilse yaparsınız.
Sâlisen: Azîz kardeşlerim, bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısalması, hem şuhûr-u selâsenin gitmesi ve ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması ve daha sâir bazı esbâbın bulunması, elbette bir derece neş’eli kış dersine fütûr verir. Fakat onlardan gelen fütûr size fütûr vermesin. Çünki o dersler, ulûm-u îmâniyeden olduğu için, bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bâhusûs, siz dâimâ bir-iki hakîkî kardeşi de bulursunuz.
Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr çok mahlûkātı vardır ki, hakāik-i îmâniyenin istimâından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemi‘leriniz çoktur.
Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i îmâniye, zemîn yüzünün bir ma‘nevî ziyneti ve medâr-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş
آسْمَانْ رَشْكْ بَرَدْ بَهَرْ زَمٖینْ كِە دَارَدْ
یَكْ دُوكَسْ یَكْ دُو نَفَسْ بَهْرِخُدَا بَرْ نَشٖینَنْدْ
Yani semâvât zemine gıbta eder ki, zeminde hâlisan lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakîka beraber otururlar. Kendi Sâni‘-i Zülcelâl’inin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı san‘atını birbirine göstererek Sâni‘lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.
SAYFA 324
Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi‘ ilim var ki, bir def‘a bilinse ve bir-iki def‘a düşünülse kâfî gelir. Diğer bir kısmı ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtâç olur. Bir def‘a anladım, yeter, diyemez. İşte ulûm-u îmâniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet i‘tibâriyle inşâallâh o cümledendir.
Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Zannederim mufârakat ihtimâlinden, ikimizden ziyâde Hakkı Efendi kardeşimiz, daha ziyâde sevâb kazanmak emâresi olarak, daha ziyâde müteessirdir. Fakat Cenâb-ı Hakk hakkımızda çok emârelerle inâyet ve rahmetini gösterdiğinden, sûrî iftirâkımız vukū‘ bulsa, bir eser-i inâyet ve rahmet olduğunu telakkî etmeliyiz.
Râbian: Sizin gibi hakîkate yetişmiş ve hakîkatteki hakîkî teselli ve esaslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmâniyenin ve esrâr-ı Kur’âniyenin neşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytanların desâisle tehâcümünden neş’et eden müşkilât ve gam ve kedere karşı, Sabır ve metânet et ve hüzün ve merâk etme demeye ihtiyâç hissetmem.
Hem her vakit beklediğim, ehl-i zındıkanın bana hücûmu gayretli talebem, cesâretli biraderzâdem olan uhrevî kardeşimden başlaması muhtemel olmakla beraber, hıfz-ı Kur’ânî her müşkilâta gālib ve lezzet-i hizmet-i îmâniye her kederi unutturur i‘tikādında olduğumdan, seni teşcî‘ ve teşvîke lüzûm görmem.
Râkımü’l-Hurûf Hâfız Hâlid sana selâm eder, duânı ister.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Âhiret kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[263]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Binler selâm. Siz maddî rütbenizden çok yüksek ma‘nevî rütbeniz iktizâsıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merâk etme. Senin Risâletü’n-Nûr hakkında mektûbların, çok talebe yerinde senin bedeline hizmet-i nûriyede çalışıyorlar. Birinciliği dâimâ sana kazandırıyorlar.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 325
[264]
[Hulûsî Bey’in suâline cevâbdır]
Dişlerin kaplanması hakkındaki suâle cevâb.
1932 târihli suâlinize şimdilik etrafıyla cevâb veremiyorum. Fakat bu mes’eleyle münâsebetdâr bir-iki mes’ele-i şerîatı icmâlen yazıyorum. Şöyle ki:
Abdest vaktinde ağzı yıkamak farz değil, sünnettir. Fakat gusül hengâmında ağzını yıkamak farzdır. Az bir şey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde ulemâlar fetvâ vermeye cesâret edemiyorlar.
İmâm-ı A‘zam rh ile İmâm-ı Muhammed rh gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvâları, sâbit kaplama hakkında olmamak gerektir. Hâlbuki bu diş mes’elesi umûmü’l-belvâ sûretinde o derece intişârı var ki, ref‘i kābil değil. Ümmeti bu belvâ-yı azîmeden kurtarmak çâresini düşündüm, birden kalbime bu nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl-i ictihâdın vazîfesine karışayım. Fakat bu umûmü’l-belvâ zarûretine karşı, fetvâlara tarafdâr olmadığım hâlde diyorum ki:
Eğer mütedeyyin bir hekîm-i hâzıkın gösterdiği ihtiyaca binâen kaplama sûreti olsa, altındaki diş, ağzın zâhirîsinden çıkar, bâtın hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması, guslü ibtâl etmez. Çünki üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet, cerîhaların üstündeki sargıların zarar için kaldırılmadığından cerîha yerine yıkanması, şer‘an o yaranın gasli yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyaca binâen sâbit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine geçer, guslü ibtâl etmez.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ: Mâdem ihtiyaca binâen bu ruhsât oluyor. Elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak bu ruhsattan istifâde edemez. Çünki, hatta zarûret derecesine geldikten sonra, böyle umûmü’l-belvâda, eğer bilerek sû’-i ihtiyârıyla olsa, o zarûret ibâhaya sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuşsa, zarûret için elbette cevâz var.
Saîdü’n-Nûrsî