
SAYFA 310
[252]
Kardeşlerim, affedersiniz, bu intizâmsız, perişan mektûbla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddid işlerle ve tedkîkātla meşgul olduğumuz anda, sür‘atli bir sûrette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli kâtibin hâli ma‘lûm. Kafasını başka yerde bırakmıştı; mektûb perişan oldu. Onun için kusura bakmayınız.
Tevâfuktaki müdâhale-i gaybiyeyi bir mektûbda size böyle bir temsîlle beyân etmiştim: Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa, hiç şübhe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra, gaybî bir el müdâhale edip sıralamasın? İşte hurûfât ve kelimât o maddelerdir, ağzımız o avuçtur
Saîdü’n-Nûrsî
[253]
[Mesâil-i Müteferrika ]
Birinci Mes’ele: Suâl Salavâtın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?
Elcevab: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavât getirmek, tek başıyla bir tarîk-i hakîkattır. Resûl-ü Ekrem asm nihâyet derecede rahmete mazhar olduğu hâlde, nihâyetsiz salavâta ihtiyâç göstermiştir. Çünki Resûl-ü Ekrem asm bütün ümmetin derdleriyle alâkadâr ve saadetleriyle nasîbdârdır. Nihâyetsiz istikbâlde, ebedü’l-âbâdda, nihâyetsiz ahvâle ma‘rûz ümmetin bütün saadetleriyle alâkadârlığının ihtiyacındandır ki, nihâyetsiz salavâta ihtiyâç göstermiştir.
Hem Resûl-ü Ekrem asm hem abd, hem resûl olduğundan, ubûdiyet cihetiyle salât ister, risâlet cihetiyle selâm ister ki, ubûdiyet halktan Hakk’a gider, mahbûbiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلَاةُ ifade eder. Risâlet Hak’dan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslîm ve me’muriyetinin kabûl ve vazîfesinin icrâsına muvaffakiyet ister ki, سَلَامٌ lafzı onu ifade ediyor.
Hem biz سَیِّدِنَا lafzıyla ta‘bîr ettiğimizden, diyoruz ki: Yâ Rabb Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan Reisimize asm merhamet et ki, bize sirâyet etsin.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ
SAYFA 311
İkinci Mes’ele: Bir kardeşimizin uzun bir suâline kısa bir cevâbdır. Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ona saplanmışlar; küfür ve küfrâna girip, ahsen-i takvîmden esfel-i sâfilîne sukūt etmişler?
Elcevab: Tabiat nâmı verdikleri şey, şerîat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyedir ki, mevcûdâtta zuhûr eden ef‘âl-i İlâhiyenin tanzîm ve nizâmını gösteren âdetullâhın mecmû‘-u kavânîninden ibârettir. Ma‘lûmdur ki, kavânîn umûr-u i‘tibâriyedir; vücûd-u ilmîsi var, hâricîsi yok. Gaflet veya dalâlet sâikasıyla Kâtib ve Nakkāş-ı Ezelîyi tanımadıklarından, kitabı ve kitabeti kâtib ve nakşı nakkāş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizâmı nazzâm, san‘atı sâni‘ tevehhüm etmişler.
Nasıl ki, bir vahşi ve insanların ictimâiyatını görmemiş bir adam muhteşem bir kışlaya girse, bir ordunun nizâmât-ı ma‘neviyeyle muttarid hareketini temâşâ etse, maddî iplerle bağlı tahayyül eder. Veyâhûd o vahşi, muazzam bir câmiye dâhil olsa, görse ki, Müslümanların cemâat ve ıydlerde muntazam, mübârek vaz‘iyetlerini görse, seyretse, maddî râbıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.
Öyle de, vahşiden çok vahşi olan ehl-i dalâletin, cünûd-u semâvât ve arza mâlik olan Sultân-ı Ezel ve Ebed’in muhteşem kışlası olan şu kâinâta ve Ma‘bûd-u Ezelî’nin mescid-i kebîri olan şu âleme girdikleri vakit, o sultânın nizâmâtını tabiat nâmıyla yâd etse ve nihâyet hikmetlerle meşhûn şerîat-ı kübrâsını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve câmid, karma karışık tezâhürâttan ibâret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşi hayvan dahi denilmez. Çünki o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen sözlerde ve sâir risâlelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir sûrette o tabiat fikr-i küfrîsi öldürüldüğü ve Yirmi İkinci Söz’de gāyet kat‘î bir sûrette isbat edildiği gibi; her zerrede, her sebepte bütün mevcûdâtı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki Vâcibü’l-Vücûd’un bütün sıfâtını onda kabûl etmek gibi nihâyetsiz muhâl ender muhâl bir dalâlet, belki dalâletin dîvâneliğinden gelen ma‘nâsız hezeyanlardır.
Elhâsıl: O sözlerde gāyet kat‘î bir sûrette isbat edilmiş ki, tabiatperest adam bir İlâh-ı Vâhid'i kabûl etmediği için, gayr-i mütenâhî ilâhları kabûl etmeye mecbûrdur. O ilâhlar, her birisi her şeye muktedir olmakla beraber, bütün
SAYFA 312
ilâhlara hem zıd, hem misil olarak şu kâinâtın intizâmı içinde birleşsin. Hâlbuki bir sineğin kanadından tut, tâ manzûme-i şemsiyeye kadar hiç bir yerde bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın. لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا یَصِفُونَ fermân-ı kat‘î, şirk ve iştirâkin esâsâtını kat‘î bir burhânla keser.
Üçüncü Mes’ele: Küfür, ma‘nevî bir cehennemin çekirdeği olduğunu, İkinci Söz’de ve Sekizinci Söz’de ve başka sözlerde isbat edildiği gibi, maddî bir cehennem dahi onun meyvesidir. Cehenneme duhûlüne sebeb olduğu gibi, cehennemin vücûduna dahi sebebdir. Zîrâ küçük bir hâkim küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa; bir edepsiz ona dese, Beni te’dîb etmezsin ve edemezsin ; herhalde o yerde hapishâne yoksa da, onun için bir hapishâne îcâd edecek, onu içine atacaktır. Hâlbuki kâfir, cehennemi inkârla, nihâyetsiz gayret ve izzet ve celâl sâhibi ve gāyet büyük bir zâtı tekzîb ve ta‘cîz ediyor, yalancılıkla ve aczle ithâm ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette farz-ı muhâl olarak, cehennemin hiç bir sebeb-i vücûdu bulunmazsa, o derece tekzîb ve ta‘cîzi tazammun eden küfür için cehennemi halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.
Dördüncü Mes’ele: Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalâlet dünyada ehl-i hidâyete gālib oluyor?
Elcevab: Çünki, küfrün dîvâneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve istidâdât-ı insaniye sermayesini, fânî şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette hâm cam ve câmid cemed elmas fiyatıyla alındığı için, en a‘lâ cam ve en eclâ cemed alınır.
Bir vakit elmasçı zengin bir adam dîvâne olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altın verir. O zengin dîvâneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir. Hatta çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, bir altın alıyorlardı.
Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ-yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itâat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.
SAYFA 313
İşte küfür bir dîvâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâkî metâ‘ yerine fânî metâ‘ı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalâletin hissiyâtları şiddetlidir. İnâdı, hırsı, hasedi gibi her şeyi şedîddir. Bir dakîka meraka değmeyen bir şeye bir sene inâd eder.
Evet, küfrün dîvâneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterîsi olan bir latîfe-i insaniye sukūt eder. Ebedî şeyler yerine fânî şeyler alır, yüksek fiyat verir. Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyâde ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusûrunu anlar, istiğfâr eder, ısrâr etmez. رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
Beşinci Mes’ele: Mühim bir sırr-ı âyet:
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, mecmûu mu‘cize olduğu gibi, her bir sûresi dahi bir mu‘cize, hatta pek çok âyetlerin her birisi birer mu‘cize veya bir lem‘a-i i‘câzı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahâbeden bahseden âhir-i Sûre-i Fetih olan âyeti ki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlar, bütün hurûf-u hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahâbenin tabakāt-ı meşhûresinin ki Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud, Ashâb-ı Suffa, Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi şöhretgîr-i âlem tabakātın esmâsının adedine işâret ediyor. Ve şu âyetten evvelki هُوَ الَّذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ âyeti altmış üç harf olduğundan ömr-ü Nebeviyeye işâret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashâb-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevînin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi iki yüz altmıştır. Ashâb-ı Bedir, şühedâ-yı Uhud’la beraber, Bedirle Uhud şühedâsından bulunan birtek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla, iki yüz altmıştır.
Aynı âyetteki hurûfât gibi Ashâb-ı Bedir, Ashâb-ı Suffa ile söylediğimiz şartla beraber, iki yüz altmış dört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefâ-yı Erbaa veya Hamse-i Âl-i Abâ’dan dördüne işâret vardır. Âyette her bir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashâb-ı Bedir ve Uhud ve Suffanın esmâsına ne derece muvâfık aded göstermesine, gelecek hurûfâta dikkat et:
Hemze-i lafzî 9, gayr-i melfûzu 15 muvâfık geliyor. Be 4, te 8, se 2 muvâfık, cim 8 muvâfık, ha 3, hı 10, dâl 6, zel 3 muvâfık, ra 16 muvâfık, ze 6 muvâfık, Uhud ve Suffa’dan sîn 7 muvâfık, Suffa’dan
SAYFA 314
şın 2 muvâfık, Suffa’dan sad 2 muvâfık, Bedir’den dâd 2 muvâfık, Suffa’dan tı 1, zı 3 Uhud’da Abâdile-i Seb‘a, Hulefâ-yı Selâse ayın 10 muvâfık, Suffa’dan gayın 6, fe 14, kaf 1 muvâfık, Bedir’de kef 6, lâm 34, mîm 24 muvâfık, nun 16 muvâfık, he 16, vâv 15, ye 12 muvâfık, lâm-elif 2, elif 18 muvâfık.
İşte şu hurûfâtın yarısı Ashâb-ı Bedir ve Suffa ve Uhud’da muvâfık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-i muvâfık olanlar başka tabakātın adedine muvâfıktır. Meselâ Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi tabakāt-ı meşhûreye.
Hem cây-ı dikkattir ki ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَیْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا âyetinde şu âyet gibi, bütün hurûf-u hecâiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurûfâtın tekrârâtı acîb bir tarz-ı münâsebettedir. Şu âyet ise birbirine bakıyor. Kardeş kardeşine muvâfık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurûfâtın vazîfesi, âyetin ma‘nâsını te’yîd ederek, bahsettiği Sahâbelerin esmâsına bakıyorlar. Evet, şu âyet-i kerîme, cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü, yine kelimeleriyle, hurûfâtıyla aynı ma‘nâya işâret eder. Meselâ şu âyetin hurûfâtları ashâba baktıkları gibi, kayıtları da ashâbın sıfât-ı meşhûresine bakar. O sıfâtı göstermekle o sıfat sâhiblerine parmak basıyorlar.
Meselâ وَالَّذٖینَ مَعَهُ daki maiyet-i hâssa, sohbet-i mahsûsayı zikretmekle Ebû Bekri’s-Sıddîk’ın ra medâr-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hâssa ile başına parmak basıyor. اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ şiddet-i hamiyet-i İslâmiyeyle küffâra galebe-i kat‘iyesiyle şöhret-şiâr olan Hazret-i Ömer’i ra ayna gibi gösterir. رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ şefkat-i rahîmâneyle meşhûr-u enâm olan Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn’e ra parmak basıyor. تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا kaydıyla, rükû‘ ve secdede devam ve kesrette meşhûr olan Hazret-i Aliyyü’l-Murtazâ’ya ra işâret ediyor.
یَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا: cümlesiyle Ehl-i Bîat-ı Rıdvân’a, سٖیمَاهُمْ فٖی وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ Ashâb-ı Suffa’ya, ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ fukahâ ve ulemâ-yı sahâbeye, وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِ Ashâb-ı Huneyn ve Fetih, Uhud ve Bedir’deki Sahâbelerin nâmdâr yiğitlerine işâret ettiği gibi, enbiyâdan sonra benî-Âdem içinde en yüksek, en nâmdâr, en mümtâz olan Sahâbelerin medâr-ı rüchâniyetleri, menşe-i imtiyazları ve ma‘den-i meziyetleri olan secâyâ-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye ve muâmelât-ı gāliyeye o mezkûr kayıdlar ve sıfatlarla işâret ediyor. O kayıtlarla diyor ki: Sahâbelerin halka karşı vaz‘iyetleri, düşmanlarına şedîddirler ve dostlarına ve mü’minlere rahîmdirler. Cenâb-ı Hakk’a karşı rükû‘
SAYFA 315
ve secdede kemâl-i itâattedirler. Her işlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rızâ ve fazlını kastederek kemâl-i ihlâstadırlar. Hem Sahâbelerin ilimde ve amelde ve siyâsette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metânet ve terakkî ve sebât ve tefevvuku, mâzîden Tevrat ve İncil’i işhâd ederek mu‘cizâne ve müstakbelden ibâdet ve cihâd vazîfesinde hârikulâde hareketleri ihbâr ederek mu‘cizâne mâzî ve müstakbelde iki ihbâr-ı gaybî ile Sahâbelerin i‘câzkâr ahvâlini haber vermekle, şu âyette bir lem‘a-i i‘câzı gösterir. Ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. Îzâhı uzun olduğundan ve ihâtamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.
İşte, mâdem şu âyet, hem cümleleri, hem kelimeleri, hem hurûfâtıyla ayrı ayrı vazîfeleri gördükleri hâlde, ma‘nâ-yı maksûdun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyân etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrâr-ı acîbeyi câmi‘ olduğu anlaşılmaz mı?
Altıncı Küçük Bir Mes’ele: Otuz üç aded Sözlerin ve otuz üç aded Mektûbların mecmûuna Risâletü’n-Nûr nâmı verilmesinin sırrı şudur ki: Bütün hayâtımda Nûr kelimesi her yerde bana rast gelmiştir. Ezcümle, karyem Nûrs’dur. Merhûme vâlidemin ismi Nûriye’dir. Nakşî üstâdım Seyyid Nûr Muhammed’dir. Kādirî üstâdım Nûreddîn, Kur’ân üstâdlarımdan Nûrî, talebelerimden benimle en ziyâde alâkadârı Nûr isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyâde îzâh ve tenvîr eden, Nûr misâlidir. Kur’ân-ı Hakîm’deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meşgul eden, اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ âyetidir. Hem hakāik-i İlâhiyede müşkilâtımın ekserîsini halleden Esmâ-yı Hüsnâ’dan Nûr ism-i nûrânîsidir. Hem Kur’ân’a şiddet-i sevk ve inhisâr-ı hizmetim için husûsî imamım Zinnûreyn’dir.
اَللّٰهُمَّ یَا نُورَ النُّورِ وَیَا مُنَوِّرَ النُّورِ وَیَا مُصَوِّرَ النُّورِ وَیَا مُقَدِّرَ النُّورِ وَیَا مُدَبِّرَ النُّورِ وَیَاخَالِقَ النُّورِ وَیَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ وَیَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ وَیَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ وَیَا نُورًا لَیْسَ مِثْلَهُ نُورٌ
سُبْحَانَكَ یَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ اَجِرْنَا وَاَجِرْ عَلِیًّامِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا وَاَدْخِل عَلِیًّاالْجَنَّةَمَعَ الْاَبْرَارِ وَنَوِّر قُلُوبَنَا وَقَلْبَهُ وَقُبُورَنَا وَقَبْرَهُ بِاَنْوَارِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ یَا رَحٖیمُ یَا غَفَّارُ وَصَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍنِ الْمُخْتَارِ وَاٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَصَحْبِهِ الْاَخْیَارِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 316
[254]
[Üçüncü mektûbun baş kısmı]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ بِكَلِمَاتِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ وَالْاَقْمَارِ وَالسَّیَّارَاتِ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ النُّجُومِ فِی السَّمٰوَاتِ
Azîz kardeşim ve sevgili arkadaşım,
Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de ma‘nen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. İşte kardeşim,
Evvelen: Evvelki mektûbumda, bütün Sözler’e dâir suâl etmiştim ki: İçlerinde cerh edilecek hakîkatler var mı? Ve yâhûd avâma ızhârı muzır şeyler bulunuyor mu? Yoksa yalnız Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Maksad’ı için değildi.
Sâniyen: Sana Nokta Risâlesi’ni gönderiyorum. Acîbdir ki Eski Saîd’in kuvvet-i ilmiye ile, nazar-ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakîkatleri, senin kardeşin şuhûd-u kalbî ile, nûr-u vicdânla gördüğüne tevâfuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerde noksân kalmıştır ki Yirmi Dokuzuncu Söz’de tekmîl edilmiş. Hususan âhirdeki remizli nükte ve o remizli nüktenin sırrı beyânında, çok hakîkatler noktada yoktur. Yirmi Dokuzuncu Söz’de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Saîd’in aklı, kalbi, bu derece ittifâkı acîbdir.
Sâlisen: Şeyh Mustafa’ya selâmımı teblîğ ile beraber de ki: Yazdığın Kader Söz’ü beni çok memnûn etti. Duâ ile kardeşlik hakkını edâ ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kazâ ettin. Allâh senden râzı olsun. Yazdığını Abdülmecîd’e gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak, her birisinden sevâb sana gelecek.
Râbian: Kardeşimiz Abdulmecîd’e bir mektûbla bazı sözleri gönderiyorum. Sen gāyet emniyetli bir tarzda postaya ver. Adres: Ergani-i Osmaniye’de esnafdan Vanlı Şehâbeddin Efendi vâsıtasıyla Vanlı Abdülmecîd Efendi'ye. Bu adresi yeni hurûfla mektûba ve emânete yazınız. Hâşiye
چُولَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مٖیزَنَدْ هَرْشَیْ دَمَادَمْ جُویَدَنْدْ یَا حَقْ سَرَاسَرْ گُویَدَنْدْیَا حَیْ
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 317
[255]
[Yirmi Altıncı Mektûb’un İkinci Mebhası’nın âhiridir]
Benimle görüşen veya görüşmek arzu eden dostlara bir düstûrdur ki, uzakta bulunan bir kısım kardeşlere yazılmıştır.
Benimle görüşmek arzunuzu hissettim. Kardeşlerim, benimle görüşmek iki cihetle olur: Ya dünya cihetiyle, yani hayat-ı ictimâiye-i insâniye i‘tibâriyledir. Şu cihetteki kapıyı kapamışım. Veya hayât-ı uhreviye ve hayat-ı ma‘neviye cihetiyledir. O da iki vecihledir.
Biri: Şahsıma haddimden fazla hüsn-ü zannedip, şahsımdan bir istifâde-i ma‘neviyeyi niyet etmektir. Şu vechi de kabûl etmem. Çünki ben Kur’ân-ı Hakîm’in sırf bir hizmetkârıyım, o mukaddes dükkânın bir dellâlıyım. Şahsî dükkânımdaki perişan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkarmayacağım ve çıkarmak istemiyorum. Çünki Kur’ân-ı Hakîm’in kudsî elmaslarının kıymetlerine şübhe îrâs etmemek için, perişan ve şahsî dükkânımda bulunan kırık cam parçalarını satsam, hakîkî sarrâf olmayan müşterîler, dellâllık vaktinde elimde gördükleri elmaslara da şişe nazarıyla bakabilirler. Zihinlerine bir iltibâs, bir şübhe gelir. Onun için şahsî dükkânımı kat‘iyen kapamışım. Bana o mukaddes dükkânın hizmetkârlığı yeter. Müflis bir hizmetkâr olsam, daha hoşuma gidiyor.
İkinci vecih şudur ki: Kur’ân hesabıyla ve dellâllığı ve hâdimliği noktasında benimle görüşmektir. Şu vecihte gelenleri alerre’si ve’l-ayn kabûl ediyorum. Fakat bu görüşmek için şark ve garb mâni‘ olmaz. Belki yerin üstü ve altı dahi birdir. Sûreten görüşmeye o kadar lüzûm yok.
Şu münâsebetin de ve ma‘nevî görüşmenin de üç meyvesi var: Birincisi Dellâllık ettiğim mukaddes dükkânın mücevherâtını benden almaktır. İşte o dükkândan şimdilik on iki küçük cevherleri size gönderdim.
İkinci meyvesi: Beş farz namazını kılan ve yedi kebâiri terk eden zâtları, şu ma‘nevî münâsebet ve görüşmek netîcesi olarak, âhiret kardeşliğine kabûl ediyorum. Ben her sabah ma‘nevî kazancım ne ise, o âhiret kardeşlerimin sahîfe-i a‘mâline geçmek için Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına niyâz edip hediye ediyorum. Onlar dahi beni ma‘nevî hayrâtlarına ve duâlarına hissedâr etmelidirler, tâ hisselerini kazancımızdan alsınlar.