Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 310
[252]
Kardeşlerim, affedersiniz, bu intizâmsız, perişan mektûbla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddid işlerle ve tedkîkātla meşgul olduğumuz anda, sür‘atli bir sûrette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli kâtibin hâli ma‘lûm. Kafasını başka yerde bırakmıştı; mektûb perişan oldu. Onun için kusura bakmayınız.
Tevâfuktaki müdâhale-i gaybiyeyi bir mektûbda size böyle bir temsîlle beyân etmiştim: Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa, hiç şübhe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra, gaybî bir el müdâhale edip sıralamasın? İşte hurûfât ve kelimât o maddelerdir, ağzımız o avuçtur
Saîdü’n-Nûrsî
[253]
[Mesâil-i Müteferrika ]
Birinci Mes’ele: Suâl Salavâtın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?
Elcevab: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavât getirmek, tek başıyla bir tarîk-i hakîkattır. Resûl-ü Ekrem asm nihâyet derecede rahmete mazhar olduğu hâlde, nihâyetsiz salavâta ihtiyâç göstermiştir. Çünki Resûl-ü Ekrem asm bütün ümmetin derdleriyle alâkadâr ve saadetleriyle nasîbdârdır. Nihâyetsiz istikbâlde, ebedü’l-âbâdda, nihâyetsiz ahvâle ma‘rûz ümmetin bütün saadetleriyle alâkadârlığının ihtiyacındandır ki, nihâyetsiz salavâta ihtiyâç göstermiştir.
Hem Resûl-ü Ekrem asm hem abd, hem resûl olduğundan, ubûdiyet cihetiyle salât ister, risâlet cihetiyle selâm ister ki, ubûdiyet halktan Hakk’a gider, mahbûbiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلَاةُ ifade eder. Risâlet Hak’dan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslîm ve me’muriyetinin kabûl ve vazîfesinin icrâsına muvaffakiyet ister ki, سَلَامٌ lafzı onu ifade ediyor.
Hem biz سَیِّدِنَا lafzıyla ta‘bîr ettiğimizden, diyoruz ki: Yâ Rabb Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan Reisimize asm merhamet et ki, bize sirâyet etsin.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ
SAYFA 311
İkinci Mes’ele: Bir kardeşimizin uzun bir suâline kısa bir cevâbdır. Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ona saplanmışlar; küfür ve küfrâna girip, ahsen-i takvîmden esfel-i sâfilîne sukūt etmişler?
Elcevab: Tabiat nâmı verdikleri şey, şerîat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyedir ki, mevcûdâtta zuhûr eden ef‘âl-i İlâhiyenin tanzîm ve nizâmını gösteren âdetullâhın mecmû‘-u kavânîninden ibârettir. Ma‘lûmdur ki, kavânîn umûr-u i‘tibâriyedir; vücûd-u ilmîsi var, hâricîsi yok. Gaflet veya dalâlet sâikasıyla Kâtib ve Nakkāş-ı Ezelîyi tanımadıklarından, kitabı ve kitabeti kâtib ve nakşı nakkāş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizâmı nazzâm, san‘atı sâni‘ tevehhüm etmişler.
Nasıl ki, bir vahşi ve insanların ictimâiyatını görmemiş bir adam muhteşem bir kışlaya girse, bir ordunun nizâmât-ı ma‘neviyeyle muttarid hareketini temâşâ etse, maddî iplerle bağlı tahayyül eder. Veyâhûd o vahşi, muazzam bir câmiye dâhil olsa, görse ki, Müslümanların cemâat ve ıydlerde muntazam, mübârek vaz‘iyetlerini görse, seyretse, maddî râbıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.
Öyle de, vahşiden çok vahşi olan ehl-i dalâletin, cünûd-u semâvât ve arza mâlik olan Sultân-ı Ezel ve Ebed’in muhteşem kışlası olan şu kâinâta ve Ma‘bûd-u Ezelî’nin mescid-i kebîri olan şu âleme girdikleri vakit, o sultânın nizâmâtını tabiat nâmıyla yâd etse ve nihâyet hikmetlerle meşhûn şerîat-ı kübrâsını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve câmid, karma karışık tezâhürâttan ibâret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşi hayvan dahi denilmez. Çünki o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen sözlerde ve sâir risâlelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir sûrette o tabiat fikr-i küfrîsi öldürüldüğü ve Yirmi İkinci Söz’de gāyet kat‘î bir sûrette isbat edildiği gibi; her zerrede, her sebepte bütün mevcûdâtı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki Vâcibü’l-Vücûd’un bütün sıfâtını onda kabûl etmek gibi nihâyetsiz muhâl ender muhâl bir dalâlet, belki dalâletin dîvâneliğinden gelen ma‘nâsız hezeyanlardır.
Elhâsıl: O sözlerde gāyet kat‘î bir sûrette isbat edilmiş ki, tabiatperest adam bir İlâh-ı Vâhid'i kabûl etmediği için, gayr-i mütenâhî ilâhları kabûl etmeye mecbûrdur. O ilâhlar, her birisi her şeye muktedir olmakla beraber, bütün
SAYFA 312
ilâhlara hem zıd, hem misil olarak şu kâinâtın intizâmı içinde birleşsin. Hâlbuki bir sineğin kanadından tut, tâ manzûme-i şemsiyeye kadar hiç bir yerde bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın. لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا یَصِفُونَ fermân-ı kat‘î, şirk ve iştirâkin esâsâtını kat‘î bir burhânla keser.
Üçüncü Mes’ele: Küfür, ma‘nevî bir cehennemin çekirdeği olduğunu, İkinci Söz’de ve Sekizinci Söz’de ve başka sözlerde isbat edildiği gibi, maddî bir cehennem dahi onun meyvesidir. Cehenneme duhûlüne sebeb olduğu gibi, cehennemin vücûduna dahi sebebdir. Zîrâ küçük bir hâkim küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa; bir edepsiz ona dese, Beni te’dîb etmezsin ve edemezsin ; herhalde o yerde hapishâne yoksa da, onun için bir hapishâne îcâd edecek, onu içine atacaktır. Hâlbuki kâfir, cehennemi inkârla, nihâyetsiz gayret ve izzet ve celâl sâhibi ve gāyet büyük bir zâtı tekzîb ve ta‘cîz ediyor, yalancılıkla ve aczle ithâm ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette farz-ı muhâl olarak, cehennemin hiç bir sebeb-i vücûdu bulunmazsa, o derece tekzîb ve ta‘cîzi tazammun eden küfür için cehennemi halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.
Dördüncü Mes’ele: Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalâlet dünyada ehl-i hidâyete gālib oluyor?
Elcevab: Çünki, küfrün dîvâneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve istidâdât-ı insaniye sermayesini, fânî şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette hâm cam ve câmid cemed elmas fiyatıyla alındığı için, en a‘lâ cam ve en eclâ cemed alınır.
Bir vakit elmasçı zengin bir adam dîvâne olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altın verir. O zengin dîvâneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir. Hatta çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, bir altın alıyorlardı.
Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ-yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itâat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.
SAYFA 313
İşte küfür bir dîvâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâkî metâ‘ yerine fânî metâ‘ı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalâletin hissiyâtları şiddetlidir. İnâdı, hırsı, hasedi gibi her şeyi şedîddir. Bir dakîka meraka değmeyen bir şeye bir sene inâd eder.
Evet, küfrün dîvâneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterîsi olan bir latîfe-i insaniye sukūt eder. Ebedî şeyler yerine fânî şeyler alır, yüksek fiyat verir. Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyâde ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusûrunu anlar, istiğfâr eder, ısrâr etmez. رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
Beşinci Mes’ele: Mühim bir sırr-ı âyet:
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, mecmûu mu‘cize olduğu gibi, her bir sûresi dahi bir mu‘cize, hatta pek çok âyetlerin her birisi birer mu‘cize veya bir lem‘a-i i‘câzı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahâbeden bahseden âhir-i Sûre-i Fetih olan âyeti ki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlar, bütün hurûf-u hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahâbenin tabakāt-ı meşhûresinin ki Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud, Ashâb-ı Suffa, Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi şöhretgîr-i âlem tabakātın esmâsının adedine işâret ediyor. Ve şu âyetten evvelki هُوَ الَّذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ âyeti altmış üç harf olduğundan ömr-ü Nebeviyeye işâret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashâb-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevînin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi iki yüz altmıştır. Ashâb-ı Bedir, şühedâ-yı Uhud’la beraber, Bedirle Uhud şühedâsından bulunan birtek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla, iki yüz altmıştır.
Aynı âyetteki hurûfât gibi Ashâb-ı Bedir, Ashâb-ı Suffa ile söylediğimiz şartla beraber, iki yüz altmış dört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefâ-yı Erbaa veya Hamse-i Âl-i Abâ’dan dördüne işâret vardır. Âyette her bir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashâb-ı Bedir ve Uhud ve Suffanın esmâsına ne derece muvâfık aded göstermesine, gelecek hurûfâta dikkat et:
Hemze-i lafzî 9, gayr-i melfûzu 15 muvâfık geliyor. Be 4, te 8, se 2 muvâfık, cim 8 muvâfık, ha 3, hı 10, dâl 6, zel 3 muvâfık, ra 16 muvâfık, ze 6 muvâfık, Uhud ve Suffa’dan sîn 7 muvâfık, Suffa’dan
SAYFA 314
şın 2 muvâfık, Suffa’dan sad 2 muvâfık, Bedir’den dâd 2 muvâfık, Suffa’dan tı 1, zı 3 Uhud’da Abâdile-i Seb‘a, Hulefâ-yı Selâse ayın 10 muvâfık, Suffa’dan gayın 6, fe 14, kaf 1 muvâfık, Bedir’de kef 6, lâm 34, mîm 24 muvâfık, nun 16 muvâfık, he 16, vâv 15, ye 12 muvâfık, lâm-elif 2, elif 18 muvâfık.
İşte şu hurûfâtın yarısı Ashâb-ı Bedir ve Suffa ve Uhud’da muvâfık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-i muvâfık olanlar başka tabakātın adedine muvâfıktır. Meselâ Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi tabakāt-ı meşhûreye.
Hem cây-ı dikkattir ki ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَیْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا âyetinde şu âyet gibi, bütün hurûf-u hecâiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurûfâtın tekrârâtı acîb bir tarz-ı münâsebettedir. Şu âyet ise birbirine bakıyor. Kardeş kardeşine muvâfık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurûfâtın vazîfesi, âyetin ma‘nâsını te’yîd ederek, bahsettiği Sahâbelerin esmâsına bakıyorlar. Evet, şu âyet-i kerîme, cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü, yine kelimeleriyle, hurûfâtıyla aynı ma‘nâya işâret eder. Meselâ şu âyetin hurûfâtları ashâba baktıkları gibi, kayıtları da ashâbın sıfât-ı meşhûresine bakar. O sıfâtı göstermekle o sıfat sâhiblerine parmak basıyorlar.
Meselâ وَالَّذٖینَ مَعَهُ daki maiyet-i hâssa, sohbet-i mahsûsayı zikretmekle Ebû Bekri’s-Sıddîk’ın ra medâr-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hâssa ile başına parmak basıyor. اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ şiddet-i hamiyet-i İslâmiyeyle küffâra galebe-i kat‘iyesiyle şöhret-şiâr olan Hazret-i Ömer’i ra ayna gibi gösterir. رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ şefkat-i rahîmâneyle meşhûr-u enâm olan Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn’e ra parmak basıyor. تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا kaydıyla, rükû‘ ve secdede devam ve kesrette meşhûr olan Hazret-i Aliyyü’l-Murtazâ’ya ra işâret ediyor.
یَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا: cümlesiyle Ehl-i Bîat-ı Rıdvân’a, سٖیمَاهُمْ فٖی وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ Ashâb-ı Suffa’ya, ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ fukahâ ve ulemâ-yı sahâbeye, وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِ Ashâb-ı Huneyn ve Fetih, Uhud ve Bedir’deki Sahâbelerin nâmdâr yiğitlerine işâret ettiği gibi, enbiyâdan sonra benî-Âdem içinde en yüksek, en nâmdâr, en mümtâz olan Sahâbelerin medâr-ı rüchâniyetleri, menşe-i imtiyazları ve ma‘den-i meziyetleri olan secâyâ-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye ve muâmelât-ı gāliyeye o mezkûr kayıdlar ve sıfatlarla işâret ediyor. O kayıtlarla diyor ki: Sahâbelerin halka karşı vaz‘iyetleri, düşmanlarına şedîddirler ve dostlarına ve mü’minlere rahîmdirler. Cenâb-ı Hakk’a karşı rükû‘
SAYFA 315
ve secdede kemâl-i itâattedirler. Her işlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rızâ ve fazlını kastederek kemâl-i ihlâstadırlar. Hem Sahâbelerin ilimde ve amelde ve siyâsette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metânet ve terakkî ve sebât ve tefevvuku, mâzîden Tevrat ve İncil’i işhâd ederek mu‘cizâne ve müstakbelden ibâdet ve cihâd vazîfesinde hârikulâde hareketleri ihbâr ederek mu‘cizâne mâzî ve müstakbelde iki ihbâr-ı gaybî ile Sahâbelerin i‘câzkâr ahvâlini haber vermekle, şu âyette bir lem‘a-i i‘câzı gösterir. Ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. Îzâhı uzun olduğundan ve ihâtamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.
İşte, mâdem şu âyet, hem cümleleri, hem kelimeleri, hem hurûfâtıyla ayrı ayrı vazîfeleri gördükleri hâlde, ma‘nâ-yı maksûdun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyân etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrâr-ı acîbeyi câmi‘ olduğu anlaşılmaz mı?
Altıncı Küçük Bir Mes’ele: Otuz üç aded Sözlerin ve otuz üç aded Mektûbların mecmûuna Risâletü’n-Nûr nâmı verilmesinin sırrı şudur ki: Bütün hayâtımda Nûr kelimesi her yerde bana rast gelmiştir. Ezcümle, karyem Nûrs’dur. Merhûme vâlidemin ismi Nûriye’dir. Nakşî üstâdım Seyyid Nûr Muhammed’dir. Kādirî üstâdım Nûreddîn, Kur’ân üstâdlarımdan Nûrî, talebelerimden benimle en ziyâde alâkadârı Nûr isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyâde îzâh ve tenvîr eden, Nûr misâlidir. Kur’ân-ı Hakîm’deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meşgul eden, اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ âyetidir. Hem hakāik-i İlâhiyede müşkilâtımın ekserîsini halleden Esmâ-yı Hüsnâ’dan Nûr ism-i nûrânîsidir. Hem Kur’ân’a şiddet-i sevk ve inhisâr-ı hizmetim için husûsî imamım Zinnûreyn’dir.
اَللّٰهُمَّ یَا نُورَ النُّورِ وَیَا مُنَوِّرَ النُّورِ وَیَا مُصَوِّرَ النُّورِ وَیَا مُقَدِّرَ النُّورِ وَیَا مُدَبِّرَ النُّورِ وَیَاخَالِقَ النُّورِ وَیَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ وَیَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ وَیَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ وَیَا نُورًا لَیْسَ مِثْلَهُ نُورٌ
سُبْحَانَكَ یَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ اَجِرْنَا وَاَجِرْ عَلِیًّامِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا وَاَدْخِل عَلِیًّاالْجَنَّةَمَعَ الْاَبْرَارِ وَنَوِّر قُلُوبَنَا وَقَلْبَهُ وَقُبُورَنَا وَقَبْرَهُ بِاَنْوَارِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ یَا رَحٖیمُ یَا غَفَّارُ وَصَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍنِ الْمُخْتَارِ وَاٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَصَحْبِهِ الْاَخْیَارِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 316
[254]
[Üçüncü mektûbun baş kısmı]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ بِكَلِمَاتِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ وَالْاَقْمَارِ وَالسَّیَّارَاتِ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ النُّجُومِ فِی السَّمٰوَاتِ
Azîz kardeşim ve sevgili arkadaşım,
Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de ma‘nen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. İşte kardeşim,
Evvelen: Evvelki mektûbumda, bütün Sözler’e dâir suâl etmiştim ki: İçlerinde cerh edilecek hakîkatler var mı? Ve yâhûd avâma ızhârı muzır şeyler bulunuyor mu? Yoksa yalnız Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Maksad’ı için değildi.
Sâniyen: Sana Nokta Risâlesi’ni gönderiyorum. Acîbdir ki Eski Saîd’in kuvvet-i ilmiye ile, nazar-ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakîkatleri, senin kardeşin şuhûd-u kalbî ile, nûr-u vicdânla gördüğüne tevâfuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerde noksân kalmıştır ki Yirmi Dokuzuncu Söz’de tekmîl edilmiş. Hususan âhirdeki remizli nükte ve o remizli nüktenin sırrı beyânında, çok hakîkatler noktada yoktur. Yirmi Dokuzuncu Söz’de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Saîd’in aklı, kalbi, bu derece ittifâkı acîbdir.
Sâlisen: Şeyh Mustafa’ya selâmımı teblîğ ile beraber de ki: Yazdığın Kader Söz’ü beni çok memnûn etti. Duâ ile kardeşlik hakkını edâ ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kazâ ettin. Allâh senden râzı olsun. Yazdığını Abdülmecîd’e gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak, her birisinden sevâb sana gelecek.
Râbian: Kardeşimiz Abdulmecîd’e bir mektûbla bazı sözleri gönderiyorum. Sen gāyet emniyetli bir tarzda postaya ver. Adres: Ergani-i Osmaniye’de esnafdan Vanlı Şehâbeddin Efendi vâsıtasıyla Vanlı Abdülmecîd Efendi'ye. Bu adresi yeni hurûfla mektûba ve emânete yazınız. Hâşiye
چُولَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مٖیزَنَدْ هَرْشَیْ دَمَادَمْ جُویَدَنْدْ یَا حَقْ سَرَاسَرْ گُویَدَنْدْیَا حَیْ
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 317
[255]
[Yirmi Altıncı Mektûb’un İkinci Mebhası’nın âhiridir]
Benimle görüşen veya görüşmek arzu eden dostlara bir düstûrdur ki, uzakta bulunan bir kısım kardeşlere yazılmıştır.
Benimle görüşmek arzunuzu hissettim. Kardeşlerim, benimle görüşmek iki cihetle olur: Ya dünya cihetiyle, yani hayat-ı ictimâiye-i insâniye i‘tibâriyledir. Şu cihetteki kapıyı kapamışım. Veya hayât-ı uhreviye ve hayat-ı ma‘neviye cihetiyledir. O da iki vecihledir.
Biri: Şahsıma haddimden fazla hüsn-ü zannedip, şahsımdan bir istifâde-i ma‘neviyeyi niyet etmektir. Şu vechi de kabûl etmem. Çünki ben Kur’ân-ı Hakîm’in sırf bir hizmetkârıyım, o mukaddes dükkânın bir dellâlıyım. Şahsî dükkânımdaki perişan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkarmayacağım ve çıkarmak istemiyorum. Çünki Kur’ân-ı Hakîm’in kudsî elmaslarının kıymetlerine şübhe îrâs etmemek için, perişan ve şahsî dükkânımda bulunan kırık cam parçalarını satsam, hakîkî sarrâf olmayan müşterîler, dellâllık vaktinde elimde gördükleri elmaslara da şişe nazarıyla bakabilirler. Zihinlerine bir iltibâs, bir şübhe gelir. Onun için şahsî dükkânımı kat‘iyen kapamışım. Bana o mukaddes dükkânın hizmetkârlığı yeter. Müflis bir hizmetkâr olsam, daha hoşuma gidiyor.
İkinci vecih şudur ki: Kur’ân hesabıyla ve dellâllığı ve hâdimliği noktasında benimle görüşmektir. Şu vecihte gelenleri alerre’si ve’l-ayn kabûl ediyorum. Fakat bu görüşmek için şark ve garb mâni‘ olmaz. Belki yerin üstü ve altı dahi birdir. Sûreten görüşmeye o kadar lüzûm yok.
Şu münâsebetin de ve ma‘nevî görüşmenin de üç meyvesi var: Birincisi Dellâllık ettiğim mukaddes dükkânın mücevherâtını benden almaktır. İşte o dükkândan şimdilik on iki küçük cevherleri size gönderdim.
İkinci meyvesi: Beş farz namazını kılan ve yedi kebâiri terk eden zâtları, şu ma‘nevî münâsebet ve görüşmek netîcesi olarak, âhiret kardeşliğine kabûl ediyorum. Ben her sabah ma‘nevî kazancım ne ise, o âhiret kardeşlerimin sahîfe-i a‘mâline geçmek için Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına niyâz edip hediye ediyorum. Onlar dahi beni ma‘nevî hayrâtlarına ve duâlarına hissedâr etmelidirler, tâ hisselerini kazancımızdan alsınlar.
SAYFA 318
Üçüncü meyvesi: Onları yanımda ya hakîkaten veya hayâlen hazır edip, beraber dergâh-ı İlâhî’ye el açıp duâ ederek ve Kur’ân’ın hizmetine dâir el ele, kalb kalbe verip gāyet ciddî bir sûrette rabt-ı kalb etmektir. İşte kardeşlerim, size şu üç meyve şimdiden hâsıldır
Saîdü’n-Nûrsî
[256]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُماَ وَعَلَیْكُمْ وَعَلٰی اِخْوَانِكُمْ لَاسِیَّمَا الْحُسَیْنِ الْاَرْبَعَةِ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşim, Senin mektûbun çok hoşuma gitti. Daha bir müddet yakınımda kaldığın için, Allâh’a şükrediyorum. Bence şu dâr-ı dünyâda en kıymetdâr şey, sıddîk bir dosttur. Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükrediyorum ki, sizler tarîk-i hakta sıddîkların çoğalmasına sebebiyet verdiniz.
Madde 1: İstanbul’dan eski Saîd’in tedkîkāt-ı ilmiye netîcesinde, ulemâca pek makbûl olup, yaldızla tab‘ edilmiş Nokta risâlesini bana göndermişler.
Bu def‘a dikkatla mütâlaa ettim. Cenâb-ı Hakk’a şükrettim ki, eski Saîd’in fikr-i aklıyla ve îmân nazarıyla bulduğu hakāiki, yeni Saîd keşf-i kalbiyle, zevk ve vicdânıyla, Kur’ân’dan ahzettiği Yirmi Dokuzuncu Söz’e mutâbık, onu tağyîr ve tebdîle lüzûm bırakmamış.
Yalnız, eski Saîd’in kuvvet-i ilim ve nazar-ı aklıyla göremediği ince noktalar var ki, Yirmi Dokuzuncu Söz’de vardır. Bilhassa haşrin âhirinde remizli kısmında, dünyayı âhirete tebdîldeki makāsıd-ı İlâhiyeyi Yirmi Dokuzuncu Söz göstermiştir. Hem bekā-yı rûh ve melâike mebhaslarında mühim yeni noktalar keşfedilmiştir. Nokta risâlesinde yoktur. İşte arzunuz varsa, o Nokta’yı yâdigâr için size göndereceğim.
Madde 2: Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nda, üçüncü maksadı sekiz def‘a okudum. Okudukça benim fazlaca hoşuma gidiyor. Anlaşılıyor ki, ondaki hakîkatlere rûhlar çok muhtâçtır. Fıtraten benim rûhuma çok yakın ve münâsib olan ruhunuz dahi, belki ondan hoşlanır, haber veriyorum.
SAYFA 319
Hem de senin ile Hakkı Efendi ve bütün sözleri tamâmen dinleyenlerden suâl ediyorum ki, Sözler’de ibâre kusurları müstesnâ olmakla beraber içindeki hakîkatler cerh edilebilir mi? Veyâhûd lüzûmsuz şeyler içinde var mı? Veyâhûd bazılarının ızhârı umûma zarar verir mi? Hem onları dinleyenler îmânını tamâmen kurtarabilir mi? Hem o hakāikle, Avrupa ehl-i dalâletine meydan okunabilir mi? Bunları soruyorum. Çünki siz, o hakîkatleri bilerek iki def‘a mütâlaa ettiniz. O nûrlu kalbinizin şehâdeti bence cerh edilmez.
Madde 3: Mâdem lâyık insanlara Onuncu Sözleri veriyorsunuz, kendime mahsûs cildlettiğim bazı nüshalar kalmış, on tanesini sana gönderiyorum. Lâyık gördüğün zevâta verebilirsin.
Madde 4: Otuz İkinci Sözün üç mevkıfını çok güzel yazmışsınız, merhûm Abdurrahmân’ı unutturdunuz. جَزَاكَ اللّٰهُ خَیْرًا كَثٖیرًا Kitabın cildini güzelce yapan Kâzım’ı Cenâb-ı Hakk dâreynde mes‘ûd etsin.
Madde 5: Şeyh Mustafa’yı bu def‘a iyi gördüm. İnşâallâh sadâkatte devam eder. Doktora selâm ederim. Yeni dostunuz olan Mülâzım Niyâzî’ye tarafımdan selâm söyleyiniz. Senin beğendiğini ben de beğeniyorum. Mustantık İsmail Hakkı Efendilere selâm et. Pederine benim tarafımdan selâmımı yazsın ve keyfini suâl etsin. Başkâtib Bekir Sıdkı ve müddeî-i umûmî Şükrü Efendi’ye selâm ediyorum.
Bir vâsıta ile kaymakama selâmımı teblîğ edip diyesiniz ki, istirâhat-ı rûhiyeye pek çok muhtâç olduğum bu üç senede, Cenâb-ı Hakk şu kaymakamı zâhirî bir vâsıta yaptığı için Cenâb-ı Hakk’a şükrederim. Ve kaymakama da duâ ediyorum. Cenâb-ı Hakk onu muvaffak etsin, istikāmet ihsân etsin. O çok def‘a hâtırıma gelecek. Ben gitmedim, benim yerime dostum bizim tarafa tahvîl etmiş gidiyor. Allâh hayırlı selâmet versin.
Madde 6: Kardeşimiz Abdülmecîd aldığı Sözler’den pek çok memnûn olmuştur. Yeniden bir kısmını daha sizlere göndereceğim. Gāyet emniyetli bir sûrette ona gönderiniz. Sözler, binler adamlara gönderilmiş gibidir. Çünki o da ikinci bir Hulûsî’dir. Hem de gāyet yüksek bir âlimdir, o havâlîye neşreder.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 320
[257]
Ehl-i hak, yalnız hak için bahse girişmeli. Hak için bahse girişen, ızhâr-ı fazl etmez. Yalnız hakkı arar. Hak hangi tarafta olursa olsun, kemâl-i şevk ile alır. Hatta hak, hasım tarafında olsa, hâlis bir hakperest daha ziyâde sever. Çünki istifâde eder. Eğer hak onun sözünde olsa, bir istifâdesi olmaz. Gurura girmek de ihtimâli var. Fakat hasım elinden çıksa, hem istifâde eder, hem teslîmiyetiyle hakka inkıyâdını gösterir. Bir fazîlet dahi kazanır.
Hakîkat böyle iken, maatteessüf ehl-i hakda ve ulemâda hakperestlik nâmı altında, nefisperestlik işe çok karışıyor. En mühim ve kudsî bir mes’eleyi satranç oyunu gibi, ızhâr-ı fazl yolunda ve müzâkere-i ilmiyeyi münâkaşa derecesinde çıkarıp onunla oynuyorlar. Her iki taraf kendini haklı zanneder. Her iki taraf, mâdem münâkaşa sûretini alıyor, haksızdırlar. Zâten kemiyeten az olan ehl-i dalâlet, kesretli olan ehl-i hakkın şu hâlinden istifâde ederek mağlûb edip, perişan ediyorlar.
Hem münâkaşacı iki kısım, o mes’elede hakkı göremezler. Çünki nazar-ı insâf ile bakılmadığı için, tenkîd nazarı hasmının yalnız çürük taraflarını ve tarafdârlık cihetiyle kendi nefsinin yalnız iyilik tarafını görür, iyiliklerini onun çürükleriyle muvâzene eder. Elbette bu nazar hakkı göremez, görse de tanımaz.
Saîdü’n-Nûrsî
[258]
[Mektubât’da On Sekizinci Mektub’un başı ve ikinci mes’ele-i mühimmedeki suâlinin cevabına bir zeyildir]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, muhlis kardeşim Hulûsî Bey,
Suâllerinize dâir bir cevâb yazmıştım. Kardeşimiz Husrev bir îzâh istedi. O zât rûhen size benzediği için, onun istîzâhına sen de iştirâk ettiğini tahayyül ettim. Bu zeyli yazdım, size gönderdim.
SAYFA 321
Hem kerâmet-i Gavsiye’nin birinci satırına dâir bir parça gönderildi. Onun âhirine yazarsınız. Hem kerâmet-i Gavsiye ile münâsebetdâr bir nükte-i Kur’âniyeyi gönderdik. Meşrebimize muhâlif olan bu ızhâr-ı esrâra beni sevk eden ma‘nevî ihtâr ile kardeşlerimizin sa‘ye ziyâde şevk ve gayrete gelmelerine bir vesîle olmasıdır.
Hakîkaten bir vakit fütûr geldi, tevâfuk çıktı, şevki tazelendirdi. Bir zaman yine fütûr baş gösterdi, kerâmet-i Gavsiye çıktı, gayreti çok ziyâdeleştirdi. Ben bu hâletten anladım ki, ızhârından hizmetimize zararı yok, olsa olsa nefsime zarardır. Zâten nefsim hizmete fedâ olmaya hazırdır. Başta muhterem pederiniz, Fethi Bey, Hoca Abdurrahmân, Kemâleddin, Ömer Efendi olarak risâlelerle alâkadâr olan zâtlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd
[259]
[Bu gelecek iki fıkra, İkinci Sabrî olan Hâfız Ali Efendi’nindir]
Bu def‘a istinsâhına muvaffak olduğum Yirmi Dokuzuncu Sözü istinsâhım esnâsında İkinci Esasın Medârlar nâmıyla, biner mumluk elektrik lâmbaları hizasına geldiğimde, şöyle bir fikir kalbime geldi. Kalemi bırakarak düşündüm ve düşündüğümü aynen yazıyorum:
Üstâdım, bekā-yı rûh ve haşir hakkında, Cenâb-ı Hakk tarafından bize o hakāike giden yolu göstermiş. Gösterilen hakîkatin yolunda hevesât-ı nefsâniyeye hoş gelmeyen şeyler vardı ki, bize uzun ve karanlık. İşte şimdi serâser nûr olan Sözler ve o nûr fabrikasının elektrik lâmbaları ve kuvve-i câzibeleri, o yolu pek parlak gösterdiği gibi, pek yakından cezbedip hemen yakın ve yakından daha yakın olduğunu göstermekle beraber, havf yerine emniyet, zakkūm yerine asel bahşediyorlar. Ve fevka'l-gaye hikmetlerini beyânda aczimi i‘tirâfla, lisânımın döndüğü kadar derim: Yâ Rabb بِحَقِّ اسْمِكَ الْعَظٖیمِ وَبِحَقِّ قُرْآنِ الْحَكٖیمِ وَبِحَقِّ حَبٖیبِكَ الْاَكْرَمِ, deryâ-yı nûrun başkumandanı olan Üstâdımı râzı olduğun amel üzerine sâbit ve râzı olacağı amelini teshîl ve müyesser kıl. Âmîn
Alî
SAYFA 322
[260]
Serâser nûr olan umûm Sözler’in hakîkatini beyândaki âlî, gālî, el yetişmez makam-ı ma‘nâ-yı mefhûmunu, değil şimdiki zamanın zındıkları, tâ eski inâdcı ve bunlara müşâbeheti olan firavunlar, nemrûdlar anlasalardı îmân ederlerdi, dedim ve size çok duâ ettim
Alî
[261]
Yirmi Beşinci Söz, İ‘câz-ı Kur’ân’ı çok parlak bir tarzda isbat eden, ehl-i Kur’ân’a mesned, melce’ ve mahzen-i esrâr; ve gürûh-u isyân ve tuğyân ve küfrâna bütün levâzımât-ı harbiyeyi câmi‘, mühlik bir silâhhâne; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sûr; burç ve bârûsu muhkem, mahûf ve müdhiş bir kal‘a-i polat-benddir.
Hakîkat böyle olmakla beraber, Kur’ânî sûra dayanan, Kur’ânî kal‘aya ilticâ eden, çok acîb ve hârika Kur’ânî esrârın tedkîkine koyulan, Kur’ân’ı kendilerine delîl, şefî‘, imam, refîk, muhâfız bilen hâdimü’l-Kur’ân nâmına esrâr-ı Kur’âna inâyet-i hakla muttali‘, hakāik-i Kur’âna lütf-u hakla âşinâ, rumûzât-ı Kur’âna avn-i hakla vâkıf, müdakkik, muarrif, mübeşşir Üstâdımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum...
Hulûsî
[262]
[Hulûsî Bey’e hitâbdır]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَییْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
وَعَلَیْكُمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ عَمَّرَكُمُ اللّٰهُ بِالسَّلَامَةِ وَالْعَافِیَةِ
Azîz kardeşim,
Evvelâ: Mektûbun bana te’sîr etti. Fakat hakîkati düşündüm, o teessür gitti. İşte hakîkat şudur ki: Mâbeynimizdeki münâsebet ve uhuvvet, inşâallâh hâlis ve lillâh için olduğundan, zaman ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilâyet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücûd, iki hakîkî dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firâkı yok, hep visâldir. Fânî, mecâzî, dünyevî dostluklar sâhibleri, firâkı düşünsün, bize ne?
SAYFA 323
Mezhebimizde mesleğimizde firâk yok. Sen nerede bulunsan, şu kardeşinle ellerinizdeki Sözler vâsıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda dergâh-ı İlâhî’ye beraber el açıp niyâz etmek sûretinde görebilirim. Eğer kader sizi başka bir yere gönderse, اَلْخَیْرُ فٖی مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ hükmünce, kemâl-i rızâyla teslîm ol. Hem senin gibi, inşâallâh kalbi selîm, aklı müstakîm, hakîkî îmân dersini veren zâtlara başka yerler daha ziyâde muhtâçtır. Eğirdir’de lillâhilhamd îmâna çok hizmet ettin. Eğirdir’den ziyâde başka yerler belki daha muhtâçtır.
Sâniyen: Sorduğun birinci suâle senin kalbini tevkîl ediyorum. Nasıl fetvâ verirse, ben de öyle râzıyım. Merâtib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber, senin gibi mertebesini hizmet-i Kur’âna medâr edenler için, minnet altına ve zillete girmemek şartıyla hoş görüyorum. İkinci suâlin ise, peder ve vâlidenin arzuları pek mühimdir. Kur’ân-ı Hakîm bir âyet-i kerîmede, beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmete emreder. Eğer suhûletle arzuları yerine gelmek kābilse yaparsınız.
Sâlisen: Azîz kardeşlerim, bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısalması, hem şuhûr-u selâsenin gitmesi ve ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması ve daha sâir bazı esbâbın bulunması, elbette bir derece neş’eli kış dersine fütûr verir. Fakat onlardan gelen fütûr size fütûr vermesin. Çünki o dersler, ulûm-u îmâniyeden olduğu için, bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bâhusûs, siz dâimâ bir-iki hakîkî kardeşi de bulursunuz.
Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr çok mahlûkātı vardır ki, hakāik-i îmâniyenin istimâından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemi‘leriniz çoktur.
Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i îmâniye, zemîn yüzünün bir ma‘nevî ziyneti ve medâr-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş
آسْمَانْ رَشْكْ بَرَدْ بَهَرْ زَمٖینْ كِە دَارَدْ
یَكْ دُوكَسْ یَكْ دُو نَفَسْ بَهْرِخُدَا بَرْ نَشٖینَنْدْ
Yani semâvât zemine gıbta eder ki, zeminde hâlisan lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakîka beraber otururlar. Kendi Sâni‘-i Zülcelâl’inin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı san‘atını birbirine göstererek Sâni‘lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.