BARLA LÂHİKASIMektub 251

306

[251]

[Isparta Cumhûriyet Müddeî-i Umûmîliği’ne ]

Dokuz senedir, beni bu memlekette sebebsiz olarak ikāmete me’mûr ettiler. Hâriçle ihtilâttan men‘ olduğum için çalışamadım. Perişan bu gurbette kimsesiz kaldım. On üç seneden beri, beni bu vilâyette tanıyanların tasdîkleri tahtında, siyâsetle hiç bir cihetle alâkam kalmadığına delilim şudur ki:

On üç seneden beri bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi, sekiz sene oturduğum Barla halkıyla işhâd ediyorum. On üç sene, bu zamanda siyâsetin lisânı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyâsetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez-i vilâyette bütün buradaki benimle temas edenlerin şehâdetleriyle, siyâsete taalluk eden hiç bir mes’eleye temas etmediğimi gösterebilirim.

Bu hâlimle beraber, bu senenin Kurban Bayramı’nda, fıtraten sohbetten hoşlanmadığım için, hiç kimseyi kabûl etmediğimi gösterir bir-iki satırlık yazıyla kapımda yazdığım ve hiç bir kimse de gelmediği hâlde, bu mübârek bayramın dört gününde bir polis bulundurulmak sûretiyle, benim gibi garîb, ihtiyâr, hastalıklı bir adama şübhe isnâd ederek tarassud ettirmek ve hareket-i şahsiyemi bilâ-sebeb taht-ı nezârette bulundurmakla verilen tazyîk ve sıkıntı kâfî gelmiyormuş gibi, bu senenin Nisan’ının dördüncü günü, kış münâsebetiyle ve mütemâdiyen harekâtımın ta‘kîb ve tarassud edilmesinden dolayı hârice çıkmadığımdan sıkılmıştım.

İşte o günü, altı aylık ıztırâbımı tahfîf etmek ve biraz teneffüs ve râhatsızlığımı izâle etmek için, havanın güzelliğinden istifâde ederek gezmeye gitmiştim. Avdetimde, bir komiserle iki polis ikāmet ettiğim evimin kapısında ve bir komiserle iki polis de bahçenin dışarısında bulunuyorlardı. İçeriye girdim, komiser ve iki polis beni ta‘kîb ettiler. Odama çıktım, onlar da arkamda idiler. Benimle beraber girdiler, taharrîye başladılar.

Dokuz seneden beri ihtilâttan bilâ-sebeb men‘ edildiğimden, mesleğim i‘tibâriyle Kur’ân ve îmânla hasr-ı iştigāl etmiştim. Ve onun netîcesi olarak yazdırdığım eserlerden,

307

Birisi Kur’ân-ı Hakîm’deki iki bin sekiz yüz küsûr lafza-i Celâlin bir sırr-ı kerâmetini ve bir nakş-ı i‘câzını gösterecek, en müstesnâ bir hatla yazılmış gāyetle kıymetdâr yirmiden fazla Kur’ân-ı Kerîm cüz’lerini;

2 Bekā-yı rûh ve melâike ve haşrin hakkāniyetine dâir Yirmi Dokuzuncu Söz nâmı altındaki risâlenin içinde tezâhür eden, kendimce en ekall bin liraya değer bir sırr-ı azîmi gösteren risâleyi;

3 Hazret-i Peygamber’in asm risâletini güneş gibi isbat eden ve hârika bir sûrette on iki saatte te’lîf edilen yüz elli sayfalık On Dokuzuncu Mektûb nâmı altında Mu‘cizât-ı Ahmediye asm risâlesini ki, o mu‘cizâtın kerâmeti olarak, o risâlede tevâfuk nâmıyla öyle bir sırr-ı azîm tezâhür etmiş ki, o risâle tek başıyla maddeten bin lira kadar kendimizce kıymetdârdır;

4 Vahdâniyet-i İlâhiyeyi güneş gibi isbat eden ve Kur’ân’ın otuz üç âyet-i azîmesini tefsîr eden Otuz Üç Pencere nâmındaki Otuz Üçüncü Mektûb ki, sırr-ı tevâfukla beraber kıymet-i ilmiyesi ve edebiyesi i‘tibâriyle ehl-i tevhîdce yalnız maddeten bin lira kadar ehemmiyetli olan risâleyi;

5 Şirkin esasını ref‘ edip, vahdâniyeti nihâyetsiz derecede kuvvetle isbat eden Otuz İkinci Söz nâmı altındaki eseri ki, o eser bir âlim tarafından zâyi‘ edilse, onu elde etmek için bin lira tereddüdsüz vereceğini zannettiğim misilsiz risâlemden mevcûd her iki tanesini;

6 İsraftan kurtarmak ve bu fakîr milleti iktisâda alıştırmak için yazdığım, küçük fakat müstesnâ bir ehemmiyette olan İktisâd Risâlesi ismindeki risâlemin mevcûd olan her üç nüshasını;

7 Kendi ihtiyârlığımdan dolayı, îmân noktasında Kur’ân’dan bulduğum recâ ve teselli nûrlarından kaleme aldığım ve mevcûdu tam üç nüsha ve iki nüsha da noksân olarak umûm beş parçasını ki, bence bu risâle benim gibi kabre yakınlaşmış bir ihtiyâr adama kıymet takdîr edilmeyecek derecede yüksek bir hakîkatle yazılmıştır;

8 On beş sene evvel Arabca olarak tab‘ edilen, harb-i umûmî’de ateş içinde yazıldığı için, o zamandaki başkumandanın bu yâdigâr-ı harbin hayrına iştirâk etmek niyetiyle kâğıdını kendisi verdiği İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrini;

308

Hem üç yüz otuz beş senesinde İstanbul’da tab‘ edilen Katre, Şemme, Habbe, Habbe’nin Zeyli ve Ankara’da Yeni Gün Matbaası’nda zeylinin zeyli ve Ankara Matbaasında tab‘ edilen Habâb ve İstanbul’da tab‘ edilen Zehre ve Şu‘le gibi risâleleri hâvî Arabca matbû‘ bir mecmûamı ve İstanbul’da on beş sene evvel tab‘ edilen Sünûhât isminde kıymetdâr iki matbû‘ risâlemi ve hem biraderzâdem Abdurrahmân tarafından on beş sene evvel İstanbul’da tab‘ ettirilen târîhçe-i hayatımın bir kısmına âit matbû‘ risâlemden üç nüshası tamam ve beş-altı nüshası noksân kitaplarımı ve hem de İstanbul’da yeni hurûf çıkmadan evvel tab‘ ettirdiğim Onuncu Söz nâmında, gāyet kıymetdâr haşri ve kıyâmeti gündüz gibi isbat eden risâlemi ve daha bilmediğim husûsî ve şahsî ve îmânî evrâklarımı ve risâlelerimi tekrar iâde etmek üzere, o taharrî netîcesinde alıp götürdüler.

Bu taharriyâtta o kadar ileri gidildi ki, altı ay evvel oturduğum köşkten şimdiki oturduğum köşke nakledince, sandalye, şişe, demir ve sâir eşyâya âit listeye varıncaya kadar aldılar ve el’ân da iâde edilmedi.

Dokuz seneden beri bu memlekette ve bu kadar dostlarımla temas ettiğim hâlde, şimdiye kadar hiç bir cürüm bana isnâd edilmedi ve hiç bir vukūâtım da olmadı. Ve hayâtımda dâî-i şübhe hiç bir emâre vücûd bulmadı. Ve menfîliğim de, sebebsiz ve ancak ihtiyât ve tevehhüm yüzünden olmakla, inzivâ ettiğim bir mağaradan çıkartılarak menfîlerle birlikte nefyedildim. Bu müddet zarfında siyâsetle ve dünyayla alâkam olmadığına, bu memleketteki dokuz senelik tarz-ı hayatımın şehâdetiyle beraber, risâlelerimde gerek emniyet dâiresi ve gerekse hükûmet dâiresi dâî-i şübhe bir şey bulamadıklarıdır. Hâşiye

309

Eğer bir cürmüm varsa, dokuz seneden beri mütemâdiyen dikkat ettikleri hâlde cürmümü görmeyen veya gösteremeyenler, şimdi göstermeye mecbûrdurlar.

Şu kitap zâyiâtımdan, lâakal şahsî iki bin lira zararım var. Çünki, bunların hiç birisinin başka bir nüshasını bende bırakmadılar. Vaktiyle tab‘ etmek için, yalnız İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrine iki yüz elli lira verdim. Arabî mecmûası üç yüz lira. Ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve On Dokuzuncu Sözler’de o sırr-ı azîme hiç bir âlim ve hiç bir edîb yoktur ki, Bin lira kıymetindedir demesin.

Ve bir de, on üç sene evvel hükûmet Dâru’l-Hikmet’te yüz lira maaş alacak kadar iş görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım sâat bir köy olan İlâma’ya iki def‘adan fazla gitmeye müsâade edilmeyecek derecede ihtilât ve gezmekten men‘ edildiğim gibi; bir vâridâtım, bir malım olmamakla beraber, o köyde benim gibi bir adam çalışacak iş bulamadığımdan ve kimsenin birşeyini de kabûl etmemek bir meslek-i hayatım olduğundan, çektiğim perişaniyet ve zarar ve ziyânın takdîrini müddeî-i umûmîliğe havâle ederek, ya kitaplarımın hepsinin iâdesini veyâhûd bu husûstaki zarar ve ziyânımın müsebbiblerinden tazmînini da‘vâ ediyorum.

Tetimme: Hükûmetin kanunu, tarîkat dersi vermeye ve nusha yazmaya ve nüfûz te’mîn etmeye müsâade etmediği ve ben de bunlarla alâkadâr olmadığım ve hükûmet de yanıma gelen ziyâretçileri hoş görmediği için, bazı adam müteaddid def‘a tarîkat ve nusha niyetiyle yanıma gelmek istedi. Ben de hükûmetin kanununa riâyet etmek ve hükûmet me’mûrlarını sebebsiz kuşkulandırmamak için, kabûl etmeyip reddettim.

Mesmûâtıma göre, bu hâlden muğber olanlar yalan ve asılsız bir sûrette isnâdâtta bulunmuş. Böyle hükûmetin kanununa riâyeten reddettiğim kimseler yüzünden beni böyle sıkıştırmaktan, hilâf-ı kānûn hareket etmediğim için böyle azâb vermek, kanunu dinlememeye mecbûriyet vaz‘iyetini veriyorlar ma‘nâsı çıkıyor.

Dokuz senedir dünyevî hayatıma gelen her türlü işkencelere tahammül edip sabrettim, sükût ettim. Fakat dünyalarına karışmadığım hâlde, böyle hayat-ı uhreviyeme sû’-i kasd sûretindeki taarruz karşısında sabrım tükendi. Hakkımı aramak için ikāme-i da‘vâya mecbûr oldum

Saîdü’n-Nûrsî

310

[252]

Kardeşlerim, affedersiniz, bu intizâmsız, perişan mektûbla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddid işlerle ve tedkîkātla meşgul olduğumuz anda, sür‘atli bir sûrette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli kâtibin hâli ma‘lûm. Kafasını başka yerde bırakmıştı; mektûb perişan oldu. Onun için kusura bakmayınız.

Tevâfuktaki müdâhale-i gaybiyeyi bir mektûbda size böyle bir temsîlle beyân etmiştim: Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa, hiç şübhe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra, gaybî bir el müdâhale edip sıralamasın? İşte hurûfât ve kelimât o maddelerdir, ağzımız o avuçtur

Saîdü’n-Nûrsî

[253]

[Mesâil-i Müteferrika ]

Birinci Mes’ele: Suâl Salavâtın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?

Elcevab: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavât getirmek, tek başıyla bir tarîk-i hakîkattır. Resûl-ü Ekrem asm nihâyet derecede rahmete mazhar olduğu hâlde, nihâyetsiz salavâta ihtiyâç göstermiştir. Çünki Resûl-ü Ekrem asm bütün ümmetin derdleriyle alâkadâr ve saadetleriyle nasîbdârdır. Nihâyetsiz istikbâlde, ebedü’l-âbâdda, nihâyetsiz ahvâle ma‘rûz ümmetin bütün saadetleriyle alâkadârlığının ihtiyacındandır ki, nihâyetsiz salavâta ihtiyâç göstermiştir.

Hem Resûl-ü Ekrem asm hem abd, hem resûl olduğundan, ubûdiyet cihetiyle salât ister, risâlet cihetiyle selâm ister ki, ubûdiyet halktan Hakk’a gider, mahbûbiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلَاةُ ifade eder. Risâlet Hak’dan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslîm ve me’muriyetinin kabûl ve vazîfesinin icrâsına muvaffakiyet ister ki, سَلَامٌ lafzı onu ifade ediyor.

Hem biz سَیِّدِنَا lafzıyla ta‘bîr ettiğimizden, diyoruz ki: Yâ Rabb Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan Reisimize asm merhamet et ki, bize sirâyet etsin.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ

311

İkinci Mes’ele: Bir kardeşimizin uzun bir suâline kısa bir cevâbdır. Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ona saplanmışlar; küfür ve küfrâna girip, ahsen-i takvîmden esfel-i sâfilîne sukūt etmişler?

Elcevab: Tabiat nâmı verdikleri şey, şerîat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyedir ki, mevcûdâtta zuhûr eden ef‘âl-i İlâhiyenin tanzîm ve nizâmını gösteren âdetullâhın mecmû‘-u kavânîninden ibârettir. Ma‘lûmdur ki, kavânîn umûr-u i‘tibâriyedir; vücûd-u ilmîsi var, hâricîsi yok. Gaflet veya dalâlet sâikasıyla Kâtib ve Nakkāş-ı Ezelîyi tanımadıklarından, kitabı ve kitabeti kâtib ve nakşı nakkāş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizâmı nazzâm, san‘atı sâni‘ tevehhüm etmişler.

Nasıl ki, bir vahşi ve insanların ictimâiyatını görmemiş bir adam muhteşem bir kışlaya girse, bir ordunun nizâmât-ı ma‘neviyeyle muttarid hareketini temâşâ etse, maddî iplerle bağlı tahayyül eder. Veyâhûd o vahşi, muazzam bir câmiye dâhil olsa, görse ki, Müslümanların cemâat ve ıydlerde muntazam, mübârek vaz‘iyetlerini görse, seyretse, maddî râbıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.

Öyle de, vahşiden çok vahşi olan ehl-i dalâletin, cünûd-u semâvât ve arza mâlik olan Sultân-ı Ezel ve Ebed’in muhteşem kışlası olan şu kâinâta ve Ma‘bûd-u Ezelî’nin mescid-i kebîri olan şu âleme girdikleri vakit, o sultânın nizâmâtını tabiat nâmıyla yâd etse ve nihâyet hikmetlerle meşhûn şerîat-ı kübrâsını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve câmid, karma karışık tezâhürâttan ibâret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşi hayvan dahi denilmez. Çünki o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen sözlerde ve sâir risâlelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir sûrette o tabiat fikr-i küfrîsi öldürüldüğü ve Yirmi İkinci Söz’de gāyet kat‘î bir sûrette isbat edildiği gibi; her zerrede, her sebepte bütün mevcûdâtı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki Vâcibü’l-Vücûd’un bütün sıfâtını onda kabûl etmek gibi nihâyetsiz muhâl ender muhâl bir dalâlet, belki dalâletin dîvâneliğinden gelen ma‘nâsız hezeyanlardır.

Elhâsıl: O sözlerde gāyet kat‘î bir sûrette isbat edilmiş ki, tabiatperest adam bir İlâh-ı Vâhid'i kabûl etmediği için, gayr-i mütenâhî ilâhları kabûl etmeye mecbûrdur. O ilâhlar, her birisi her şeye muktedir olmakla beraber, bütün

312

ilâhlara hem zıd, hem misil olarak şu kâinâtın intizâmı içinde birleşsin. Hâlbuki bir sineğin kanadından tut, manzûme-i şemsiyeye kadar hiç bir yerde bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın. لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا یَصِفُونَ fermân-ı kat‘î, şirk ve iştirâkin esâsâtını kat‘î bir burhânla keser.

Üçüncü Mes’ele: Küfür, ma‘nevî bir cehennemin çekirdeği olduğunu, İkinci Söz’de ve Sekizinci Söz’de ve başka sözlerde isbat edildiği gibi, maddî bir cehennem dahi onun meyvesidir. Cehenneme duhûlüne sebeb olduğu gibi, cehennemin vücûduna dahi sebebdir. Zîrâ küçük bir hâkim küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa; bir edepsiz ona dese, Beni te’dîb etmezsin ve edemezsin ; herhalde o yerde hapishâne yoksa da, onun için bir hapishâne îcâd edecek, onu içine atacaktır. Hâlbuki kâfir, cehennemi inkârla, nihâyetsiz gayret ve izzet ve celâl sâhibi ve gāyet büyük bir zâtı tekzîb ve ta‘cîz ediyor, yalancılıkla ve aczle ithâm ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette farz-ı muhâl olarak, cehennemin hiç bir sebeb-i vücûdu bulunmazsa, o derece tekzîb ve ta‘cîzi tazammun eden küfür için cehennemi halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.

Dördüncü Mes’ele: Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalâlet dünyada ehl-i hidâyete gālib oluyor?

Elcevab: Çünki, küfrün dîvâneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve istidâdât-ı insaniye sermayesini, fânî şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette hâm cam ve câmid cemed elmas fiyatıyla alındığı için, en a‘lâ cam ve en eclâ cemed alınır.

Bir vakit elmasçı zengin bir adam dîvâne olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altın verir. O zengin dîvâneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir. Hatta çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, bir altın alıyorlardı.

Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ-yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itâat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.

313

İşte küfür bir dîvâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâkî metâ‘ yerine fânî metâ‘ı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalâletin hissiyâtları şiddetlidir. İnâdı, hırsı, hasedi gibi her şeyi şedîddir. Bir dakîka meraka değmeyen bir şeye bir sene inâd eder.

Evet, küfrün dîvâneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterîsi olan bir latîfe-i insaniye sukūt eder. Ebedî şeyler yerine fânî şeyler alır, yüksek fiyat verir. Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyâde ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusûrunu anlar, istiğfâr eder, ısrâr etmez. رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Beşinci Mes’ele: Mühim bir sırr-ı âyet:

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, mecmûu mu‘cize olduğu gibi, her bir sûresi dahi bir mu‘cize, hatta pek çok âyetlerin her birisi birer mu‘cize veya bir lem‘a-i i‘câzı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahâbeden bahseden âhir-i Sûre-i Fetih olan âyeti ki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlar, bütün hurûf-u hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahâbenin tabakāt-ı meşhûresinin ki Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud, Ashâb-ı Suffa, Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi şöhretgîr-i âlem tabakātın esmâsının adedine işâret ediyor. Ve şu âyetten evvelki هُوَ الَّذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ âyeti altmış üç harf olduğundan ömr-ü Nebeviyeye işâret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashâb-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevînin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi iki yüz altmıştır. Ashâb-ı Bedir, şühedâ-yı Uhud’la beraber, Bedirle Uhud şühedâsından bulunan birtek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla, iki yüz altmıştır.

Aynı âyetteki hurûfât gibi Ashâb-ı Bedir, Ashâb-ı Suffa ile söylediğimiz şartla beraber, iki yüz altmış dört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefâ-yı Erbaa veya Hamse-i Âl-i Abâ’dan dördüne işâret vardır. Âyette her bir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashâb-ı Bedir ve Uhud ve Suffanın esmâsına ne derece muvâfık aded göstermesine, gelecek hurûfâta dikkat et:

Hemze-i lafzî 9, gayr-i melfûzu 15 muvâfık geliyor. Be 4, te 8, se 2 muvâfık, cim 8 muvâfık, ha 3, 10, dâl 6, zel 3 muvâfık, ra 16 muvâfık, ze 6 muvâfık, Uhud ve Suffa’dan sîn 7 muvâfık, Suffa’dan

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç