BARLA LÂHİKASI

303

[249]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Azîz kardeşim,

Beni merâk etmeyiniz, inâyet-i Rabbâniye devam ediyor. Maîşet cihetinde kanâat ve iktisâd, beni ihtiyâçtan kurtarıyor. Sakın bir şey gönderme. Sen altı-yedi nefse bakıyorsun; benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim. Sabrî’nin mektûbu ona yetişmemiş. Sen ve Hulûsî, benim her bir amel-i uhrevîmde hissedarsınız. Mâh-ı Ramazanda kazanç bire bindir. Siz de bana duânızla yardım ediniz.

Saîd

İşârât-ı Aleviye’yi tam tasdîk ettiniz mi? Haşir Risâlesi’ni çok kuvvetli buldunuz mu?

[250]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Gayyûr, zeki, ciddî, sıddîk, hakîkî kardeşlerim Hoca Sabrî efendi, Hâfız Alî,

Bu Cum‘a günü gündüz, râhatsızlığımdan dolayı biraz yatmıştım. Rüyaya benzer, fakat rüya değil, hayâlen gördüm ki: Sabrî karşıma çıktı, arkasında Hâfız Alî. Sabrî bana diyor: Üstâdım, İnâyât-ı Seb‘a nâmıyla beyân edilen büyük inâyetler varken, Onuncu Söz’deki cüz’î inâyete bu kadar ehemmiyet vermenin sebeb ve hikmeti nedir? dedi, çekildi. Sonra kalktım, düşündüm. Dedim ki: Isparta’ya yazdığım mektûbu Sabrî okumuş veya okuyor. Harâretli yazışımdan bana acıyarak benden suâl etmek istemiş. Her neyse, ben de Hulûsî’den sonra birinci muhâtabım olan Sabrî’ye derim ki: Hâfız Ali de dinlesin, bu Onuncu Söz’deki cüz’î inâyete ziyâde ehemmiyet verdiğimin üç hikmeti var:

Birincisi: Onuncu Söz’ün kıymeti tamamıyla takdîr edilmemiş. Ben kendi kendime husûsî, belki elli def‘a mütâlaa etmişim ve her def‘asında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyâç hissetmişim. Böyle bir risâleyi bazıları bir def‘a okuyup,

304

sâir ilmî risâleler gibi yeter der, bırakır. Hâlbuki bu risâle ulûm-u îmâniyedendir. Hergün ekmeğe muhtâç olduğumuz gibi, o nevi‘ ilme her vakit ihtiyâç var. Bu risâleye nazar-ı dikkati ehemmiyetle celb etmeyi rûhum arzu ediyordu. Lâkin, elimden bir şey gelmezdi. Cenâb-ı Hakk merhametinden bir işâret verdi. O işâret ne kadar gizli ise, benim o ciddî arzuma mutâbık geldiğinden, çok ehemmiyetli görünüyor.

İkincisi: Bilirsiniz, uzak yerlerden, bazı beş günlük yoldan bir zât bizi görmek ve uhrevî bir istifâde etmek için gelir. Hâlbuki vaz‘iyetim birkaç saatten fazla onunla görüşmeyi müsâade etmiyor. Hâlbuki o misâfire risâlelerin kıymetini göstermek, onu onlardan istifâdeye sevk etmek, hem muhtâç olduğu kuvvet-i îmâna ve kuvve-i ma‘neviyeye yardım etmek için, birkaç gün lâzım. Çünki risâlelerdeki kuvvetli burhânlara herkes yetişemiyor, tamamıyla kavramıyor. Rûhum çok arzu ediyordu ki, kısa, hafîf bir vesîle elime geçip, bîçâre misafirlerin zahmeti beyhûde gitmesin. Fakat kerâmetim yok, elimden bir şey gelmez. Yalnız misafirlerin niyet ve ihlâsına i‘timâd edip, onların mükâfâtını rahmet-i İlâhiyeye havâle ediyordum.

İşte Cenâb-ı Hakk evvel İşârâtü’l-İ‘câz’da, sonra Onuncu Söz’de, çabuk kanâat verecek ve risâlelere i‘timâd ettirecek bir eser-i inâyet ihsân etti. Hakîkaten benim için çok kolay oldu. Ben de çok râhat ettim. Ve çok zâtlara az bir zamanda kuvve-i ma‘neviye ve Kur’ân-ı Hakîm’in hakkāniyetine gözle görünecek emâreler gösteriyordum. Hatta çok muannidlerin inâdı kırıldı. Çok dinsizler de onunla îmâna geldiler. Fakat İşârâtü’l-İ‘câz’daki îzâhı bir, iki, üç sâat bitmiyordu. Ben de yoruluyordum. Cenâb-ı Hakk, kemâl-i rahmetinden daha kolay, İşârâtü’l-İ‘câz’ın iki saatte verdiği fâideyi, Onuncu Söz iki-üç dakîkada aynı fâideyi verdi. Bu zamanda gözle görünecek gāyet cüz’î bir eser-i inâyet, ma‘nevî büyük kerâmetlerden daha te’sîrlidir.

İşte bu cüz’î eser-i inâyet, hem bana, hem sizin gibi kardeşlerime bir kolaylık te’mîn ettiği için, ziyâde ehemmiyet verdim. Mâdem bu sözdeki tevâfuk, bize ve misafirlere çok faydalıdır ve hayırlı netîceler verir; elbette içinde bir inâyet var. Âdî olsun, yüz emsâli bulunsun, yine bize fevkalâde bir inâyet, bir ikrâm-ı Rabbânîdir.

305

Üçüncüsü: Bilirsiniz ki, fazla iştigalâttan yorgun düşmüş bir fikir, kendini eğlendirmek, istirâhat etmek ister. Biz meşgul olduğumuz pek derin, pek geniş, pek ciddî olan hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye, fazla meşguliyetimizden gelen yorgunluğu tahfîf edecek ve yorgun fikrimizi neş’elendirecek ve eğlendirecek, tevâfukāt nev‘inden latîf bir san‘at-ı bedîiye sûretinde bir lütfunu gösterdi.

Hem o latîf ve hafîf ve mahbûb ve câzibedâr tevâfukāttaki inâyet bir anahtar hükmüne geçip, Kur’ân’ın bir hazîne-i esrârına bir nevi‘ rehber olduğu için, ziyâde ehemmiyet verdim. Yoksa hizmetimize terettüb eden ve yardım eden inâyet-i Rabbâniye o kadar çoktur ki, eğer saysam binden geçer. Şu Onuncu Söz’ün hurûfâtındaki sır, hiç kimsenin sun‘ ve ihtiyârıyla olmadığını herkes tasdîk ettiği için, daha ehemmiyetli göründü.

Fakat ben mutlak işarete ehemmiyet verdim. Lâkin tafsîlâtını ehemmiyetle tedkîk edemedim. En iyi bir tarzda beyân edemedim. Bir-iki sâat zarfında nota nev‘inden işaretler koydum. Birinci def‘aya i‘timâd edip daha tedkîk etmedim. Hâlbuki ta‘bîrâtımda bazı kusur var, fehmi işkâl eder. Isparta’daki kardeşlerimiz maksadı anlamamışlar, hakları var. Çünki o ibâre o maksûdu ifade edemiyor.

Mâdem öyledir, bu sözün latîf tevâfukāt-ı harfiyesindendir ki, mebhasındaki hem sayfanın yirmi iki olmak i‘tibâriyle, yazı bulunanların yerinde, yarısından ziyâde yazılı bulunan sayfaların hakîkî ve i‘tibârî satırlarına ve baştaki yaprağın cild üstünde isminin iki satırı ilâvesiyle bin üç yüz kırk iki ilâ âhir Hem o mebhastaki bu cümle, hem âhirdeki beyaz sayfayı saymak cihetiyle altmış altı olup, baştaki âyetin melfûz altmış altı hurûfuna tevâfuk ediyor. Birinde, âhirdeki iki beyaz sayfayı saymak cihetiyle altmış yedi olup, baştaki âyetin melfûz altmış yedi hurûfuna tevâfuk ediyor. O âyet, Sûre-i İhlâs’ın hurûfâtına, hem lafzullâhın makam-ı ebcedîsine tevâfuk ediyor, denilmeli. Biz bir nüshayı öyle yaptık, size gönderiyoruz. Yanınızdaki nüshaları ona göre yap. Eğirdir’deki nüshaları da öyle yapınız.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

306

[251]

[Isparta Cumhûriyet Müddeî-i Umûmîliği’ne ]

Dokuz senedir, beni bu memlekette sebebsiz olarak ikāmete me’mûr ettiler. Hâriçle ihtilâttan men‘ olduğum için çalışamadım. Perişan bu gurbette kimsesiz kaldım. On üç seneden beri, beni bu vilâyette tanıyanların tasdîkleri tahtında, siyâsetle hiç bir cihetle alâkam kalmadığına delilim şudur ki:

On üç seneden beri bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi, sekiz sene oturduğum Barla halkıyla işhâd ediyorum. On üç sene, bu zamanda siyâsetin lisânı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyâsetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez-i vilâyette bütün buradaki benimle temas edenlerin şehâdetleriyle, siyâsete taalluk eden hiç bir mes’eleye temas etmediğimi gösterebilirim.

Bu hâlimle beraber, bu senenin Kurban Bayramı’nda, fıtraten sohbetten hoşlanmadığım için, hiç kimseyi kabûl etmediğimi gösterir bir-iki satırlık yazıyla kapımda yazdığım ve hiç bir kimse de gelmediği hâlde, bu mübârek bayramın dört gününde bir polis bulundurulmak sûretiyle, benim gibi garîb, ihtiyâr, hastalıklı bir adama şübhe isnâd ederek tarassud ettirmek ve hareket-i şahsiyemi bilâ-sebeb taht-ı nezârette bulundurmakla verilen tazyîk ve sıkıntı kâfî gelmiyormuş gibi, bu senenin Nisan’ının dördüncü günü, kış münâsebetiyle ve mütemâdiyen harekâtımın ta‘kîb ve tarassud edilmesinden dolayı hârice çıkmadığımdan sıkılmıştım.

İşte o günü, altı aylık ıztırâbımı tahfîf etmek ve biraz teneffüs ve râhatsızlığımı izâle etmek için, havanın güzelliğinden istifâde ederek gezmeye gitmiştim. Avdetimde, bir komiserle iki polis ikāmet ettiğim evimin kapısında ve bir komiserle iki polis de bahçenin dışarısında bulunuyorlardı. İçeriye girdim, komiser ve iki polis beni ta‘kîb ettiler. Odama çıktım, onlar da arkamda idiler. Benimle beraber girdiler, taharrîye başladılar.

Dokuz seneden beri ihtilâttan bilâ-sebeb men‘ edildiğimden, mesleğim i‘tibâriyle Kur’ân ve îmânla hasr-ı iştigāl etmiştim. Ve onun netîcesi olarak yazdırdığım eserlerden,

307

Birisi Kur’ân-ı Hakîm’deki iki bin sekiz yüz küsûr lafza-i Celâlin bir sırr-ı kerâmetini ve bir nakş-ı i‘câzını gösterecek, en müstesnâ bir hatla yazılmış gāyetle kıymetdâr yirmiden fazla Kur’ân-ı Kerîm cüz’lerini;

2 Bekā-yı rûh ve melâike ve haşrin hakkāniyetine dâir Yirmi Dokuzuncu Söz nâmı altındaki risâlenin içinde tezâhür eden, kendimce en ekall bin liraya değer bir sırr-ı azîmi gösteren risâleyi;

3 Hazret-i Peygamber’in asm risâletini güneş gibi isbat eden ve hârika bir sûrette on iki saatte te’lîf edilen yüz elli sayfalık On Dokuzuncu Mektûb nâmı altında Mu‘cizât-ı Ahmediye asm risâlesini ki, o mu‘cizâtın kerâmeti olarak, o risâlede tevâfuk nâmıyla öyle bir sırr-ı azîm tezâhür etmiş ki, o risâle tek başıyla maddeten bin lira kadar kendimizce kıymetdârdır;

4 Vahdâniyet-i İlâhiyeyi güneş gibi isbat eden ve Kur’ân’ın otuz üç âyet-i azîmesini tefsîr eden Otuz Üç Pencere nâmındaki Otuz Üçüncü Mektûb ki, sırr-ı tevâfukla beraber kıymet-i ilmiyesi ve edebiyesi i‘tibâriyle ehl-i tevhîdce yalnız maddeten bin lira kadar ehemmiyetli olan risâleyi;

5 Şirkin esasını ref‘ edip, vahdâniyeti nihâyetsiz derecede kuvvetle isbat eden Otuz İkinci Söz nâmı altındaki eseri ki, o eser bir âlim tarafından zâyi‘ edilse, onu elde etmek için bin lira tereddüdsüz vereceğini zannettiğim misilsiz risâlemden mevcûd her iki tanesini;

6 İsraftan kurtarmak ve bu fakîr milleti iktisâda alıştırmak için yazdığım, küçük fakat müstesnâ bir ehemmiyette olan İktisâd Risâlesi ismindeki risâlemin mevcûd olan her üç nüshasını;

7 Kendi ihtiyârlığımdan dolayı, îmân noktasında Kur’ân’dan bulduğum recâ ve teselli nûrlarından kaleme aldığım ve mevcûdu tam üç nüsha ve iki nüsha da noksân olarak umûm beş parçasını ki, bence bu risâle benim gibi kabre yakınlaşmış bir ihtiyâr adama kıymet takdîr edilmeyecek derecede yüksek bir hakîkatle yazılmıştır;

8 On beş sene evvel Arabca olarak tab‘ edilen, harb-i umûmî’de ateş içinde yazıldığı için, o zamandaki başkumandanın bu yâdigâr-ı harbin hayrına iştirâk etmek niyetiyle kâğıdını kendisi verdiği İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrini;

308

Hem üç yüz otuz beş senesinde İstanbul’da tab‘ edilen Katre, Şemme, Habbe, Habbe’nin Zeyli ve Ankara’da Yeni Gün Matbaası’nda zeylinin zeyli ve Ankara Matbaasında tab‘ edilen Habâb ve İstanbul’da tab‘ edilen Zehre ve Şu‘le gibi risâleleri hâvî Arabca matbû‘ bir mecmûamı ve İstanbul’da on beş sene evvel tab‘ edilen Sünûhât isminde kıymetdâr iki matbû‘ risâlemi ve hem biraderzâdem Abdurrahmân tarafından on beş sene evvel İstanbul’da tab‘ ettirilen târîhçe-i hayatımın bir kısmına âit matbû‘ risâlemden üç nüshası tamam ve beş-altı nüshası noksân kitaplarımı ve hem de İstanbul’da yeni hurûf çıkmadan evvel tab‘ ettirdiğim Onuncu Söz nâmında, gāyet kıymetdâr haşri ve kıyâmeti gündüz gibi isbat eden risâlemi ve daha bilmediğim husûsî ve şahsî ve îmânî evrâklarımı ve risâlelerimi tekrar iâde etmek üzere, o taharrî netîcesinde alıp götürdüler.

Bu taharriyâtta o kadar ileri gidildi ki, altı ay evvel oturduğum köşkten şimdiki oturduğum köşke nakledince, sandalye, şişe, demir ve sâir eşyâya âit listeye varıncaya kadar aldılar ve el’ân da iâde edilmedi.

Dokuz seneden beri bu memlekette ve bu kadar dostlarımla temas ettiğim hâlde, şimdiye kadar hiç bir cürüm bana isnâd edilmedi ve hiç bir vukūâtım da olmadı. Ve hayâtımda dâî-i şübhe hiç bir emâre vücûd bulmadı. Ve menfîliğim de, sebebsiz ve ancak ihtiyât ve tevehhüm yüzünden olmakla, inzivâ ettiğim bir mağaradan çıkartılarak menfîlerle birlikte nefyedildim. Bu müddet zarfında siyâsetle ve dünyayla alâkam olmadığına, bu memleketteki dokuz senelik tarz-ı hayatımın şehâdetiyle beraber, risâlelerimde gerek emniyet dâiresi ve gerekse hükûmet dâiresi dâî-i şübhe bir şey bulamadıklarıdır. Hâşiye

309

Eğer bir cürmüm varsa, dokuz seneden beri mütemâdiyen dikkat ettikleri hâlde cürmümü görmeyen veya gösteremeyenler, şimdi göstermeye mecbûrdurlar.

Şu kitap zâyiâtımdan, lâakal şahsî iki bin lira zararım var. Çünki, bunların hiç birisinin başka bir nüshasını bende bırakmadılar. Vaktiyle tab‘ etmek için, yalnız İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrine iki yüz elli lira verdim. Arabî mecmûası üç yüz lira. Ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve On Dokuzuncu Sözler’de o sırr-ı azîme hiç bir âlim ve hiç bir edîb yoktur ki, Bin lira kıymetindedir demesin.

Ve bir de, on üç sene evvel hükûmet Dâru’l-Hikmet’te yüz lira maaş alacak kadar iş görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım sâat bir köy olan İlâma’ya iki def‘adan fazla gitmeye müsâade edilmeyecek derecede ihtilât ve gezmekten men‘ edildiğim gibi; bir vâridâtım, bir malım olmamakla beraber, o köyde benim gibi bir adam çalışacak iş bulamadığımdan ve kimsenin birşeyini de kabûl etmemek bir meslek-i hayatım olduğundan, çektiğim perişaniyet ve zarar ve ziyânın takdîrini müddeî-i umûmîliğe havâle ederek, ya kitaplarımın hepsinin iâdesini veyâhûd bu husûstaki zarar ve ziyânımın müsebbiblerinden tazmînini da‘vâ ediyorum.

Tetimme: Hükûmetin kanunu, tarîkat dersi vermeye ve nusha yazmaya ve nüfûz te’mîn etmeye müsâade etmediği ve ben de bunlarla alâkadâr olmadığım ve hükûmet de yanıma gelen ziyâretçileri hoş görmediği için, bazı adam müteaddid def‘a tarîkat ve nusha niyetiyle yanıma gelmek istedi. Ben de hükûmetin kanununa riâyet etmek ve hükûmet me’mûrlarını sebebsiz kuşkulandırmamak için, kabûl etmeyip reddettim.

Mesmûâtıma göre, bu hâlden muğber olanlar yalan ve asılsız bir sûrette isnâdâtta bulunmuş. Böyle hükûmetin kanununa riâyeten reddettiğim kimseler yüzünden beni böyle sıkıştırmaktan, hilâf-ı kānûn hareket etmediğim için böyle azâb vermek, kanunu dinlememeye mecbûriyet vaz‘iyetini veriyorlar ma‘nâsı çıkıyor.

Dokuz senedir dünyevî hayatıma gelen her türlü işkencelere tahammül edip sabrettim, sükût ettim. Fakat dünyalarına karışmadığım hâlde, böyle hayat-ı uhreviyeme sû’-i kasd sûretindeki taarruz karşısında sabrım tükendi. Hakkımı aramak için ikāme-i da‘vâya mecbûr oldum

Saîdü’n-Nûrsî

310

[252]

Kardeşlerim, affedersiniz, bu intizâmsız, perişan mektûbla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddid işlerle ve tedkîkātla meşgul olduğumuz anda, sür‘atli bir sûrette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli kâtibin hâli ma‘lûm. Kafasını başka yerde bırakmıştı; mektûb perişan oldu. Onun için kusura bakmayınız.

Tevâfuktaki müdâhale-i gaybiyeyi bir mektûbda size böyle bir temsîlle beyân etmiştim: Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa, hiç şübhe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra, gaybî bir el müdâhale edip sıralamasın? İşte hurûfât ve kelimât o maddelerdir, ağzımız o avuçtur

Saîdü’n-Nûrsî

[253]

[Mesâil-i Müteferrika ]

Birinci Mes’ele: Suâl Salavâtın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?

Elcevab: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavât getirmek, tek başıyla bir tarîk-i hakîkattır. Resûl-ü Ekrem asm nihâyet derecede rahmete mazhar olduğu hâlde, nihâyetsiz salavâta ihtiyâç göstermiştir. Çünki Resûl-ü Ekrem asm bütün ümmetin derdleriyle alâkadâr ve saadetleriyle nasîbdârdır. Nihâyetsiz istikbâlde, ebedü’l-âbâdda, nihâyetsiz ahvâle ma‘rûz ümmetin bütün saadetleriyle alâkadârlığının ihtiyacındandır ki, nihâyetsiz salavâta ihtiyâç göstermiştir.

Hem Resûl-ü Ekrem asm hem abd, hem resûl olduğundan, ubûdiyet cihetiyle salât ister, risâlet cihetiyle selâm ister ki, ubûdiyet halktan Hakk’a gider, mahbûbiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلَاةُ ifade eder. Risâlet Hak’dan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslîm ve me’muriyetinin kabûl ve vazîfesinin icrâsına muvaffakiyet ister ki, سَلَامٌ lafzı onu ifade ediyor.

Hem biz سَیِّدِنَا lafzıyla ta‘bîr ettiğimizden, diyoruz ki: Yâ Rabb Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan Reisimize asm merhamet et ki, bize sirâyet etsin.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ

311

İkinci Mes’ele: Bir kardeşimizin uzun bir suâline kısa bir cevâbdır. Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ona saplanmışlar; küfür ve küfrâna girip, ahsen-i takvîmden esfel-i sâfilîne sukūt etmişler?

Elcevab: Tabiat nâmı verdikleri şey, şerîat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyedir ki, mevcûdâtta zuhûr eden ef‘âl-i İlâhiyenin tanzîm ve nizâmını gösteren âdetullâhın mecmû‘-u kavânîninden ibârettir. Ma‘lûmdur ki, kavânîn umûr-u i‘tibâriyedir; vücûd-u ilmîsi var, hâricîsi yok. Gaflet veya dalâlet sâikasıyla Kâtib ve Nakkāş-ı Ezelîyi tanımadıklarından, kitabı ve kitabeti kâtib ve nakşı nakkāş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizâmı nazzâm, san‘atı sâni‘ tevehhüm etmişler.

Nasıl ki, bir vahşi ve insanların ictimâiyatını görmemiş bir adam muhteşem bir kışlaya girse, bir ordunun nizâmât-ı ma‘neviyeyle muttarid hareketini temâşâ etse, maddî iplerle bağlı tahayyül eder. Veyâhûd o vahşi, muazzam bir câmiye dâhil olsa, görse ki, Müslümanların cemâat ve ıydlerde muntazam, mübârek vaz‘iyetlerini görse, seyretse, maddî râbıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.

Öyle de, vahşiden çok vahşi olan ehl-i dalâletin, cünûd-u semâvât ve arza mâlik olan Sultân-ı Ezel ve Ebed’in muhteşem kışlası olan şu kâinâta ve Ma‘bûd-u Ezelî’nin mescid-i kebîri olan şu âleme girdikleri vakit, o sultânın nizâmâtını tabiat nâmıyla yâd etse ve nihâyet hikmetlerle meşhûn şerîat-ı kübrâsını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve câmid, karma karışık tezâhürâttan ibâret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşi hayvan dahi denilmez. Çünki o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen sözlerde ve sâir risâlelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir sûrette o tabiat fikr-i küfrîsi öldürüldüğü ve Yirmi İkinci Söz’de gāyet kat‘î bir sûrette isbat edildiği gibi; her zerrede, her sebepte bütün mevcûdâtı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki Vâcibü’l-Vücûd’un bütün sıfâtını onda kabûl etmek gibi nihâyetsiz muhâl ender muhâl bir dalâlet, belki dalâletin dîvâneliğinden gelen ma‘nâsız hezeyanlardır.

Elhâsıl: O sözlerde gāyet kat‘î bir sûrette isbat edilmiş ki, tabiatperest adam bir İlâh-ı Vâhid'i kabûl etmediği için, gayr-i mütenâhî ilâhları kabûl etmeye mecbûrdur. O ilâhlar, her birisi her şeye muktedir olmakla beraber, bütün

312

ilâhlara hem zıd, hem misil olarak şu kâinâtın intizâmı içinde birleşsin. Hâlbuki bir sineğin kanadından tut, manzûme-i şemsiyeye kadar hiç bir yerde bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın. لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا یَصِفُونَ fermân-ı kat‘î, şirk ve iştirâkin esâsâtını kat‘î bir burhânla keser.

Üçüncü Mes’ele: Küfür, ma‘nevî bir cehennemin çekirdeği olduğunu, İkinci Söz’de ve Sekizinci Söz’de ve başka sözlerde isbat edildiği gibi, maddî bir cehennem dahi onun meyvesidir. Cehenneme duhûlüne sebeb olduğu gibi, cehennemin vücûduna dahi sebebdir. Zîrâ küçük bir hâkim küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa; bir edepsiz ona dese, Beni te’dîb etmezsin ve edemezsin ; herhalde o yerde hapishâne yoksa da, onun için bir hapishâne îcâd edecek, onu içine atacaktır. Hâlbuki kâfir, cehennemi inkârla, nihâyetsiz gayret ve izzet ve celâl sâhibi ve gāyet büyük bir zâtı tekzîb ve ta‘cîz ediyor, yalancılıkla ve aczle ithâm ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette farz-ı muhâl olarak, cehennemin hiç bir sebeb-i vücûdu bulunmazsa, o derece tekzîb ve ta‘cîzi tazammun eden küfür için cehennemi halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.

Dördüncü Mes’ele: Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalâlet dünyada ehl-i hidâyete gālib oluyor?

Elcevab: Çünki, küfrün dîvâneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve istidâdât-ı insaniye sermayesini, fânî şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette hâm cam ve câmid cemed elmas fiyatıyla alındığı için, en a‘lâ cam ve en eclâ cemed alınır.

Bir vakit elmasçı zengin bir adam dîvâne olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altın verir. O zengin dîvâneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir. Hatta çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, bir altın alıyorlardı.

Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ-yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itâat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.

313

İşte küfür bir dîvâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâkî metâ‘ yerine fânî metâ‘ı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalâletin hissiyâtları şiddetlidir. İnâdı, hırsı, hasedi gibi her şeyi şedîddir. Bir dakîka meraka değmeyen bir şeye bir sene inâd eder.

Evet, küfrün dîvâneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterîsi olan bir latîfe-i insaniye sukūt eder. Ebedî şeyler yerine fânî şeyler alır, yüksek fiyat verir. Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyâde ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusûrunu anlar, istiğfâr eder, ısrâr etmez. رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Beşinci Mes’ele: Mühim bir sırr-ı âyet:

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, mecmûu mu‘cize olduğu gibi, her bir sûresi dahi bir mu‘cize, hatta pek çok âyetlerin her birisi birer mu‘cize veya bir lem‘a-i i‘câzı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahâbeden bahseden âhir-i Sûre-i Fetih olan âyeti ki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlar, bütün hurûf-u hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahâbenin tabakāt-ı meşhûresinin ki Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud, Ashâb-ı Suffa, Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi şöhretgîr-i âlem tabakātın esmâsının adedine işâret ediyor. Ve şu âyetten evvelki هُوَ الَّذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ âyeti altmış üç harf olduğundan ömr-ü Nebeviyeye işâret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashâb-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevînin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi iki yüz altmıştır. Ashâb-ı Bedir, şühedâ-yı Uhud’la beraber, Bedirle Uhud şühedâsından bulunan birtek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla, iki yüz altmıştır.

Aynı âyetteki hurûfât gibi Ashâb-ı Bedir, Ashâb-ı Suffa ile söylediğimiz şartla beraber, iki yüz altmış dört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefâ-yı Erbaa veya Hamse-i Âl-i Abâ’dan dördüne işâret vardır. Âyette her bir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashâb-ı Bedir ve Uhud ve Suffanın esmâsına ne derece muvâfık aded göstermesine, gelecek hurûfâta dikkat et:

Hemze-i lafzî 9, gayr-i melfûzu 15 muvâfık geliyor. Be 4, te 8, se 2 muvâfık, cim 8 muvâfık, ha 3, 10, dâl 6, zel 3 muvâfık, ra 16 muvâfık, ze 6 muvâfık, Uhud ve Suffa’dan sîn 7 muvâfık, Suffa’dan

314

şın 2 muvâfık, Suffa’dan sad 2 muvâfık, Bedir’den dâd 2 muvâfık, Suffa’dan tı 1, 3 Uhud’da Abâdile-i Seb‘a, Hulefâ-yı Selâse ayın 10 muvâfık, Suffa’dan gayın 6, fe 14, kaf 1 muvâfık, Bedir’de kef 6, lâm 34, mîm 24 muvâfık, nun 16 muvâfık, he 16, vâv 15, ye 12 muvâfık, lâm-elif 2, elif 18 muvâfık.

İşte şu hurûfâtın yarısı Ashâb-ı Bedir ve Suffa ve Uhud’da muvâfık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-i muvâfık olanlar başka tabakātın adedine muvâfıktır. Meselâ Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi tabakāt-ı meşhûreye.

Hem cây-ı dikkattir ki ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَیْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا âyetinde şu âyet gibi, bütün hurûf-u hecâiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurûfâtın tekrârâtı acîb bir tarz-ı münâsebettedir. Şu âyet ise birbirine bakıyor. Kardeş kardeşine muvâfık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurûfâtın vazîfesi, âyetin ma‘nâsını te’yîd ederek, bahsettiği Sahâbelerin esmâsına bakıyorlar. Evet, şu âyet-i kerîme, cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü, yine kelimeleriyle, hurûfâtıyla aynı ma‘nâya işâret eder. Meselâ şu âyetin hurûfâtları ashâba baktıkları gibi, kayıtları da ashâbın sıfât-ı meşhûresine bakar. O sıfâtı göstermekle o sıfat sâhiblerine parmak basıyorlar.

Meselâ وَالَّذٖینَ مَعَهُ daki maiyet-i hâssa, sohbet-i mahsûsayı zikretmekle Ebû Bekri’s-Sıddîk’ın ra medâr-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hâssa ile başına parmak basıyor. اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ şiddet-i hamiyet-i İslâmiyeyle küffâra galebe-i kat‘iyesiyle şöhret-şiâr olan Hazret-i Ömer’i ra ayna gibi gösterir. رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ şefkat-i rahîmâneyle meşhûr-u enâm olan Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn’e ra parmak basıyor. تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا kaydıyla, rükû‘ ve secdede devam ve kesrette meşhûr olan Hazret-i Aliyyü’l-Murtazâ’ya ra işâret ediyor.

یَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا: cümlesiyle Ehl-i Bîat-ı Rıdvân’a, سٖیمَاهُمْ فٖی وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ Ashâb-ı Suffa’ya, ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ fukahâ ve ulemâ-yı sahâbeye, وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِ Ashâb-ı Huneyn ve Fetih, Uhud ve Bedir’deki Sahâbelerin nâmdâr yiğitlerine işâret ettiği gibi, enbiyâdan sonra benî-Âdem içinde en yüksek, en nâmdâr, en mümtâz olan Sahâbelerin medâr-ı rüchâniyetleri, menşe-i imtiyazları ve ma‘den-i meziyetleri olan secâyâ-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye ve muâmelât-ı gāliyeye o mezkûr kayıdlar ve sıfatlarla işâret ediyor. O kayıtlarla diyor ki: Sahâbelerin halka karşı vaz‘iyetleri, düşmanlarına şedîddirler ve dostlarına ve mü’minlere rahîmdirler. Cenâb-ı Hakk’a karşı rükû‘

315

ve secdede kemâl-i itâattedirler. Her işlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rızâ ve fazlını kastederek kemâl-i ihlâstadırlar. Hem Sahâbelerin ilimde ve amelde ve siyâsette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metânet ve terakkî ve sebât ve tefevvuku, mâzîden Tevrat ve İncil’i işhâd ederek mu‘cizâne ve müstakbelden ibâdet ve cihâd vazîfesinde hârikulâde hareketleri ihbâr ederek mu‘cizâne mâzî ve müstakbelde iki ihbâr-ı gaybî ile Sahâbelerin i‘câzkâr ahvâlini haber vermekle, şu âyette bir lem‘a-i i‘câzı gösterir. Ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. Îzâhı uzun olduğundan ve ihâtamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.

İşte, mâdem şu âyet, hem cümleleri, hem kelimeleri, hem hurûfâtıyla ayrı ayrı vazîfeleri gördükleri hâlde, ma‘nâ-yı maksûdun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyân etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrâr-ı acîbeyi câmi‘ olduğu anlaşılmaz mı?

Altıncı Küçük Bir Mes’ele: Otuz üç aded Sözlerin ve otuz üç aded Mektûbların mecmûuna Risâletü’n-Nûr nâmı verilmesinin sırrı şudur ki: Bütün hayâtımda Nûr kelimesi her yerde bana rast gelmiştir. Ezcümle, karyem Nûrs’dur. Merhûme vâlidemin ismi Nûriye’dir. Nakşî üstâdım Seyyid Nûr Muhammed’dir. Kādirî üstâdım Nûreddîn, Kur’ân üstâdlarımdan Nûrî, talebelerimden benimle en ziyâde alâkadârı Nûr isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyâde îzâh ve tenvîr eden, Nûr misâlidir. Kur’ân-ı Hakîm’deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meşgul eden, اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ âyetidir. Hem hakāik-i İlâhiyede müşkilâtımın ekserîsini halleden Esmâ-yı Hüsnâ’dan Nûr ism-i nûrânîsidir. Hem Kur’ân’a şiddet-i sevk ve inhisâr-ı hizmetim için husûsî imamım Zinnûreyn’dir.

اَللّٰهُمَّ یَا نُورَ النُّورِ وَیَا مُنَوِّرَ النُّورِ وَیَا مُصَوِّرَ النُّورِ وَیَا مُقَدِّرَ النُّورِ وَیَا مُدَبِّرَ النُّورِ وَیَاخَالِقَ النُّورِ وَیَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ وَیَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ وَیَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ وَیَا نُورًا لَیْسَ مِثْلَهُ نُورٌ

سُبْحَانَكَ یَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ اَجِرْنَا وَاَجِرْ عَلِیًّامِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا وَاَدْخِل عَلِیًّاالْجَنَّةَمَعَ الْاَبْرَارِ وَنَوِّر قُلُوبَنَا وَقَلْبَهُ وَقُبُورَنَا وَقَبْرَهُ بِاَنْوَارِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ یَا رَحٖیمُ یَا غَفَّارُ وَصَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍنِ الْمُخْتَارِ وَاٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَصَحْبِهِ الْاَخْیَارِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ

Saîdü’n-Nûrsî

316

[254]

[Üçüncü mektûbun baş kısmı]

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ بِكَلِمَاتِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ وَالْاَقْمَارِ وَالسَّیَّارَاتِ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ النُّجُومِ فِی السَّمٰوَاتِ

Azîz kardeşim ve sevgili arkadaşım,

Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de ma‘nen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. İşte kardeşim,

Evvelen: Evvelki mektûbumda, bütün Sözler’e dâir suâl etmiştim ki: İçlerinde cerh edilecek hakîkatler var mı? Ve yâhûd avâma ızhârı muzır şeyler bulunuyor mu? Yoksa yalnız Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Maksad’ı için değildi.

Sâniyen: Sana Nokta Risâlesi’ni gönderiyorum. Acîbdir ki Eski Saîd’in kuvvet-i ilmiye ile, nazar-ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakîkatleri, senin kardeşin şuhûd-u kalbî ile, nûr-u vicdânla gördüğüne tevâfuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerde noksân kalmıştır ki Yirmi Dokuzuncu Söz’de tekmîl edilmiş. Hususan âhirdeki remizli nükte ve o remizli nüktenin sırrı beyânında, çok hakîkatler noktada yoktur. Yirmi Dokuzuncu Söz’de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Saîd’in aklı, kalbi, bu derece ittifâkı acîbdir.

Sâlisen: Şeyh Mustafa’ya selâmımı teblîğ ile beraber de ki: Yazdığın Kader Söz’ü beni çok memnûn etti. Duâ ile kardeşlik hakkını edâ ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kazâ ettin. Allâh senden râzı olsun. Yazdığını Abdülmecîd’e gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak, her birisinden sevâb sana gelecek.

Râbian: Kardeşimiz Abdulmecîd’e bir mektûbla bazı sözleri gönderiyorum. Sen gāyet emniyetli bir tarzda postaya ver. Adres: Ergani-i Osmaniye’de esnafdan Vanlı Şehâbeddin Efendi vâsıtasıyla Vanlı Abdülmecîd Efendi'ye. Bu adresi yeni hurûfla mektûba ve emânete yazınız. Hâşiye

چُولَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مٖیزَنَدْ هَرْشَیْ دَمَادَمْ جُویَدَنْدْ یَا حَقْ سَرَاسَرْ گُویَدَنْدْیَا حَیْ

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç