BARLA LÂHİKASI

296

ve hastalıkla alâkadârdırlar. Binâenaleyh her alâkadâr insan da Yirmi Beş ve Yirmi Altıncı tebşîrli lem‘alardan nûr alır ve ziyâdâr olabilir.

Kezâlik şu lem‘alar, bir nevi‘ hastalık ve ihtiyârlığı ihtâr eden ve zîşuûru مُوتُواقَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına mazhar eden mesâibi gûnâ-gûn ehl-i îmâna tefhîm buyurarak, şu dâr-ı fânînin müştâkāne arzu edilecek bir yüzü olmadığını ve ne derece gaddâr ve mekkâr olduğunu vâzıhan gösteren şu âsârın bâkir ve kıymetdâr beyânâtı, umûm ehl-i îmânı mest ve hayrân edecek bir mâhiyette olup, sanki hakāik-i bedîa-i Kur’âniye ve hikemiyât-ı latîfe-i Peygamberîyi bu risâleler ihtivâ etmişler. Şu fikir ve kanâat ise, hamden lillâhi teâlâ, her risâlede aynı şekilde ve herkeste ve her zaman tecellî ve tezâhür ediyor. Şu hâl ise, nûrânî sözlerin menba‘ ve me’hazi olan kelâm-ı İlâhî ve hadîs-i Nebevînin ulviyet ve kudsiyetlerinin en zâhir ve bâriz bir delîlidir derim. Ve bilhassa bu on üç recâ, on üç asırlık terâküm etmiş elem-i kederi ehl-i îmânın kalblerinden izâle ve yerine îmân doldurmuşdur. Mübârek dest ve dâmen-i ekremîlerini öpmekle ma‘rûzâtıma hâtime çekerim Efendim Hazretleri

Sabrî

[246]

[Hâfız Alî, Mes‘ûd, Lütfü ve Hâfız Mustafâ’nın fıkrasıdır]

Pek sevgili ve müşfik Üstâdımız Efendimiz,

Bundan bir-iki gün evvel irsâline inâyet buyurulan yirmi beş devânın zâhirî kerâmetkârâne bir vakıasından mütehassis bulunduğumuz bir hâlâtı min gayr-i haddin arz edeceğiz.

Muhterem Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’ın tevfîkiyle Risâle-i Nûr’a hâdim ve isti‘dâdımız nisbetinde anlamaya başlayalı, herhangi bir risâle elimize geçse o risâleye temas eden rûhî, hâlî, kalbî çok ihtiyaçlarımızdan o risâlenin binde bir hakāikine temas etmekle risâlenin küllî hakîkatlerini seçmeyerek, yalnız o bir hakîkatte boğulur, o ziyâdan gözlerimiz kamaşarak başka ziyâlarını göremez, bütün hissemiz binde bir ve küllî olduğunu yakînen görüyordum.

Mezkûr da‘vâlar küllî bir hazîne, yemişlerle dolu bir bahçe, Hazret-i Lokmân’ın as isti‘mâl ettiği bir eczâhâne nev‘inden, bütün ihtiyaçlarımız içinde elhamdülillâh bulunuyor. Ni‘meti ihsân buyuran Mün‘im-i Hakîkî iştihâ ihtiyacını da tamâmen vermesi, niam

297

kesbî aynı bir ni‘met olması gibi, devâların zuhûru ânında vücûdunda bir hastalık ve ayağında bir yara peydâ oldu. Az muzdar bir hâlde iken, kardeşlerim Sabrî ve Süleymân Efendiler devâları getirdiler. Okumaya başladık. Her devâ, teşhîs ettiği âlemi öyle tenvîr ve uhrevî ni‘metlerle öyle zengin yapıyordu ki, insanın kalbi, her âlemde bir hissem olsa diyordu

Hâfız Alî Mes‘ûd Lütfü Hâfız Mustafâ

[247]

[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Kuleönülü Hacı Osman’ın bir fıkrasıdır]

Muhterem Üstâdım,

Risâle-i Nûr’u birkaç seneden beri dinleyip, binde bir almış olduğum ma‘nevî yaralarıma ilaç vazîfesi görüyordu. Fakat hastalara âit Yirmi Beşinci Lem‘a ve ihtiyârlara âit Yirmi Altıncı Lem‘a’yı Mustafâ ve arkadaşlarımla beraber okuyup kemâl-i şevk ile dinledim. Bakıyorum ki, vücûdumdaki yaralara güzel te’sîr ediyor. Arkadaşlarıma dedim: Mâdem Risâle-i Nûr’un te’sîri bu kadar kuvvetlidir; ben yazmaya karar verdim. Fakat hiç okuyup yazmam yok ki, böyle kıymetdâr Risâle-i Nûr’a yardım edeyim. Mâdem kalemim yok, beni hizmetçi ve postacı olarak ta‘yîn ediniz diye müteessirâne söyledim.

O gece rüyamda, kendimi ölmüş ve yıkanmış olarak kabre bıraktılar. Haşir zamanı gelip kabirden kefen ile başım açık, ayaklarım yalın olarak kalktım. Korkarak memleketimize gelirken, büyük bir köprüye yolum uğradı. Köprünün iki tarafında iki nöbetçi vardı. Birinden geçip, diğeri hemen beni yakaladı. Acaba nereye götürecek diye, bütün vücûdum titriyordu. Biraz gittikten sonra köprü bitmeden Üstâdıma beni teslîm etti. Üstâdım beni yıkayıp bıraktı.

Sonra asker olarak bir câmiye bütün ahâli doldu. Bir asker geldi, bana dedi: Seni büyük bir kumandana hizmetçi ta‘yîn ettiler, gideceksin. Ben dedim: Benim gibi süflî bir nefer, nasıl o müşîrin yanında hizmetçilik eder? İ‘tirâz ettim. Yine tekrar etti, Gideceksin. Ben korkarak gittim. Baktım ki, orada Üstâdımı görünce mesrûrâne sevindim. Bana dedi: Arkamdan gel. Yüksek bir saraya çıktı, bana dedi: Bu ufak hizmetleri gör. Ben düşünmekte iken, Barla’lı Süleymân

298

Efendi geldi. Beraber bulunurken, Üstâdım güzel bir gül bahçesine gitdi. Ve orada bir küçük genç oturur. Bana dedi: Sen bu gence hizmet edeceksin dedi. Hemen uyandım.

Ey kardeşlerim, mâdem Üstâdım, Bende bir şey yok, ben yalnız ta‘yîn olunduğum cevâhir dükkânından herkesin ihtiyacı var olduğunu ve Kur’ân’ın dellâlı olduğunu sekiz-dokuz senedir i‘lân ediyor. Biz Risâle-i Nûr’ları yazmak ve okumak ve dinlemek için herkesin ihtiyacı var. Onun için, ey müslümanlar, ma‘nevî yaralarınıza ilaç ararsanız, Risâle-i Nûr’da vardır. Yazın, okuyun, îmânınız o kadar teâlî edecektir. Hiç şübhe etmeyiniz. Mübârek iki ellerinden öperim ve bayramınızı tebrîk ederim

اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Câhil, âciz talebeniz

Hacı Osmân

[248]

[Sadâkatte meşhûr olan Barla’lı Süleyman’ın vazîfe-i sadâkatini tamamıyla yapan Isparta Süleyman’ı Rüşdü’nün bir fıkrasıdır]

Azîz Üstâdım Efendim,

Kardeşlerimin Yirmi Yedinci Mektûb’a giren fıkralarını kendi fikrime ve hissiyâtıma muvâfık bulduğumdan, onları kendi fıkralarımdır diye başka fıkra yazmaya lüzûm görmedim. Fakat bu âhirlerde Risâle-i Nûr’un kerâmetine temas eden bazı hâdiseler benimle de münâsebetdâr olarak vücûda geldiğinden, ondan bir ihtâr hükmünde idi ki, onlar münâsebetiyle benim de bir husûsî fıkram kardeşlerimin husûsî fıkraları içine girsin diye, o hâdiselerden bazı latîf tevâfukātı ve bazı rüyâ-yı sâdıkayı ve birkaç hâdiseyi yazıyorum. Bu rüyalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmüştür. Ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm içinde bulunduğu cihetle rüyâ-yı sâdıkadır. Çünki hadîsçe sâbittir ki, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm görülen rüyada, şeytan o rüyaya karışamıyor. Bu rüyâ-yı sâdıkadan her biri, gerçi rüyadır, huccet ve delîl olamaz. Fakat her birinin aynı meâlde ittifâkları, bir müjde veriyor ve Risâle-i Nûr’un makbûliyetine ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dâire-i rızâsında bulunduğuna bizlere kanâat veriyor

Ezcümle:

299

Birincisi: Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Rızâ görüyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, câmi‘de Hazret-i Ebû Bekri’s-Sıddîk radıyallâhü emrediyor: Çık hutbe oku. Ebû Bekri’s-Sıddîk ra koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar. Hutbe okur. Hutbe içinde cemâate der ki: Bu söylediğim hakîkatlerin îzâhâtı Yirmi Dokuzuncu Söz’dedir.

İkincisi: Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Osmân Nûrî diyor ki: Rüyamda şemâil-i şerîfe muvâfık, gāyet nûrânî bir sûrette Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı oturduğu yere dayanmış bir vaz‘iyette gördüm. Bu anda bir sadâ geldi ki: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir yâveri geliyor Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risâle-i Nûr nâşirlerinin Üstâdı olan zât içeriye girdi. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstâdımıza şefkatkârâne bir iltifât göstererek, dayandığı vaz‘iyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.

Üçüncüsü: Risâle-i Nûr şâkirdlerine köşkünü tahsîs eden Şükrü Efendi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: Senin o köşküne Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş. O da koşarak gidip Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı çok nûrânî ve sürûrlu bir hâlde bulup ziyâret etmiş.

Dördüncüsü: Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Nazmî’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: Risâle-i Nûr şâkirdleri îmânsız ölmezler. Kabre îmân ile girerler.

Bu rüyalar Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile münâsebetdâr olması cihetiyle, o rüyalar zamanında Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi münâsebetiyle latîf ve küçük bir-iki tevâfukun letâifini zikredeceğim. Şöyle ki:

Risâle-i Nûr eczâlarından birkaç vecihle kerâmeti görülen mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm dâir On Dokuzuncu Mektûb’un tashîhi zamanında, yedi mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm mazhar yedi çocuğun bahsine gelindiği vakitte, Melîha isminde yedi yaşındaki kızım umulmadık bir vakitte hânemden çıkıp Üstâdımın oturduğu köşke geldi. O yedi çocuk bahsini ma‘sûmâne, çocukçasına dinlemeye başladı. Çay içmesini çok sevdiği hâlde, kendisine verildi, çocukların bahsi bitinceye kadar içmedi. O saatten on dakîka evvel hem On Dokuzuncu Mektûb, hem Mi‘râc Risâlesi ayrı ayrı tashîh ediliyordu. On Dokuzuncu Mektûb’un yüz elli sahîfesi içinde bir tek sahîfede kuru direğin ağlamasından bahis var. Mi‘râc Risâlesi'nde

300

altı yüz satırdan bir tek satır ondan bahseder. Muhtelif tarzlarda, muhtelif vakitlerde, muhtelif adamlar tarafından istinsâh edilen muhtelif kitaplar tashîh edilirken, birden bir tek sözü söylediklerini ben işittim. O da kuru direğin ağlaması idi. Her biri iki kişiden ibâret iki kısım tashîhciler aynı kelime üstündedirler, o kelimeyi söylüyorlardı. Ben hayret ile dedim: İki taraf da bir kelimeyi söylüyorsunuz. Sonra baktık, Mi‘râcın tashîhi aynı kelimeye geldiği gibi, On Dokuzuncu Mektûb’un tashîhi de aynı kelime üzerindedir. Biz hazır olanlar şübhemiz kalmadı ki, yedi yaşında Melîha’nın yedi çocuk bahsine tevâfuku ve bu iki kısım musahhihlerin aynı kelimede ittifâkları, o Mu‘cizât-ı Ahmediye asm bahsinin bir kerâmetinin bir şuâ‘ıdır.

Yine Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mektûbuyla münâsebetdâr üçüncü bir tevâfuk: Milas’dan gelen ve Milâs’a gönderilen kitapların listesidir. Bir sebebe binâen saklamak lâzım gelmişti. Üstâdım, bu listeyi saklamak için bana verdiğini biliyormuş. Bir gün o listeye lüzûm olacağını düşünerek benden isteyecekmiş. Fakat istememiş. O gece kalkar, o listeyi seccadesinin yanında görür, hayret eder. Bu, saklandığı yerden çıkıp nasıl burada bulunsun? Sabahleyin benden soruyor. Ben getirmedim, haberim yok dedim. Zâten gece yanına çıkmamıştım. Bunda bir ma‘nâ var dedik. Düşündük, aynı gün Milas’dan listeye göre kitap istemeye bir hak kazanmak için, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mısır Azîz’i Mukavkıs’a yazdığı mektûb, eski Mısırlılara âit kitaplar içinde bulunarak İstanbul’a gönderilmiş. Bu mektûbun fotoğrafla alınan aynının bir sûreti, o gecenin gündüzünde bize geldi. O gecedeki liste hâdisesine tevâfuk etti. Bunda şübhemiz kalmadı ki, saklı olan o listenin kendi kendine orada bulunması, bu mektûb-u Nebevî’nin gelmesine bir istikbâl ve bir işâret idi.

İşte o günlerde Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm rüyada Risâle-i Nûr ile münâsebetdâr görülmesi ve mektûb da aynı vakitte gelmesi, o günlerde te’lîf edilen hastalara âit yirmi beş devâ-yı ma‘nevîyi beyân eden Yirmi Beşinci Lem‘a ve iktisâda âit On Dokuzuncu Lem‘a ve onların akabinde ihtiyârlara âit yirmi altı recâyı beyân eden Yirmi Altıncı Lem‘a’nın te’lîf zamanlarına tevâfuk etmesi, şübhe bırakmıyor ki, bu üç risâle, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın makbûliyetine mazhar olmuş.

301

Hem yine Risâle-i Nûr’la münâsebeti tahakkuk eden hâdiselerden birisi de şudur ki, Risâle-i Nûr’un Isparta’ya medâr-ı bereket olduğunu çok emârelerle gördük ve görüyoruz. Ezcümle, Şükrü Efendi hem kendi köşkünü, hem merhûm kardeşi Nûrî Efendi’nin köşkünü Risâle-i Nûr’un ders ve te’lîfine verdiği zaman, onun şehirdeki evine muttasıl büyük bir halı binâsı ateş aldı. Bütün o büyük binâ yandığı hâlde, Şükrü Efendi’nin evine sirâyet etmedi. Hatta yanan halı binâsının müştemelâtından olup, halı binasıyla Şükrü Efendi’nin hânesine bitişik olan ahşab odunluk dahi yanmadı. Bu vaz‘iyeti görenler hep hayret içinde kaldılar. Fakat Risâle-i Nûr ile alâkadâr olanların şübheleri kalmadı ki, Şükrü Efendi, Risâle-i Nûr’un te’lîfine bu iki köşkü verdiği için, onun bereketiyle hârika bir sûrette hem kendi hânesi, hem merhûm kardeşinin hânesi o müdhiş yangından kurtuldu.

Hem Risâle-i Nûr, yazın nasıl ki büyük bir yağmura ve rahmete sebeb olduğu delîllerle beyân edildiği gibi ve Gavs-ı Geylânî’nin ra kerâmetine dâir risâlede kaydedilen hâdise Risâle-i Nûr’un bir kerâmeti olduğu gibi; bu senedeki kışta Risâle-i Nûr’un merkez-i fa‘âliyeti, Barla’dan Isparta’nın bağlarına nakledilmişti. Bağlarda soğuk ve fırtına, şehirden çok şiddetli oluyordu. Bu şiddetli kışta Risâle-i Nûr’un dersi ta‘tîl olmamak ve nâşiri de dayanabilmek için, bir eser-i rahmet olarak bu senenin kışı gāyet mu‘tedil geçti. Evet, herkes biliyor ki, şimdiye kadar böyle mu‘tedil ve bazı günleri yaza benzer tarzda bir kış bu yakın zamanlarda görülmemişti. İşte bugün, yeni Mart on iki, eski Şubat yirmi yedidir. Sitte-i sevr denilen fırtınalı altı meşhûr günün üçüncü günü olan bugün, nevrûz günü gibi açıktır, güzeldir. Nasıl ki Risâle-i Nûr’un bereketi yüzünden rahmet-i İlâhiye yaz ortasında bir bahar getirdiğini kanâat verecek emârelerle görmüştük; öyle de, bu kış ortasında da Risâle-i Nûr’un bereketi yüzünden bir güz mevsimi olmasına bir vesîle olduğuna kanâat ettik.

Hem Risâle-i Nûr eczâsından İktisâd Risâlesi’nin te’lîfine çok yakın bir zamanda, Üstâdımın maîşetindeki iktisâdı ifrât derecesine girmişti. Ben ve Husrev ve daha diğer arkadaşlarımız bütün biliyoruz ki, Üstâdımızın hasta olmadığı hâlde bütün Ramazân’da yediği gıdayı hesab ettik; bir tek francala ekmeği, yarım okka kese yoğurdu, yüz elli dirhem pirinç idi. Biz tahmîn ettik ki, yirmi dört saatte üç hurmâ tanesi kadar gıda ile külfetsiz idare etti. Fazlaya

302

iştihâsı olmadığı için yemiyordu. Bu hâl, güyâ Ramazan’dan sonra ona yazdırılacak olan İktisâd Risâlesi’nin bereketine ve mübârekiyetine ve kerâmetine bir işâret idi.

Hem Risâle-i Nûr’un takviye-i dîn hakkında hizmetine işâret eden bir diğer hâdise de şudur: Isparta’nın mühim bir âliminin, takrîben otuz-kırk sene evvel yazdığı istikbâle dâir kasîdesinin fıkraları, Risâle-i Nûr’a tam tevâfuk ediyor ve Risâle-i Nûr’u gösteriyor. Şöyle ki:

Allâh rahmet etsin ve kabri pür-nûr olsun, Topal Şükrü Efendi nâmında ehl-i kalb ve Isparta’nın medâr-ı fahri olan zâtın kerâmetkârâne buraca meşhûr bir şiirini gördüm. Getirip arkadaşlarıma gösterdim. Dedim: Bu zât bu dalâletli zamanımızdan bahsettiği gibi, bir fıkrası da harb-i umûmî’den bahsediyor gibi görünüyor. Çünki bu şiirinde diyor: Âferîn çarka ki, çattırdı kuduzu kuduza. Yani bütün dünya kâfirlerini birbirine musallat ettirdi. Ve iki satır sonra yine diyor: Sûk-u asır içre bütün dâd ü sitâd, küfr ü dalâl; müşteri kalmadı, dîn indi ucuzdan ucuza. Yani o asrın çarşısında alışveriş, dinsizlik elinde olacak. Dinsizlik hükmedecek. Dîn gāyet ucuza düşecek ve İslâm’ın şeâiri gizlenecek. Sonra diyor: Şükrüyâ bilmezem esrâr-ı gaybdan ama; ya ileri, ya geri, takrîb ederim üç otuza. Kendi tefsîr ediyor. Yani otuz üçe. Şiddetli kāfiyesini muhâfaza etmek için otuz üç yerine, üç otuz demiştir.

Hem harb-i umûmîye işâret eden fıkrasıyla, dinsizlik düstûrları ve kanunları o asır çarşısında hükmettiği fıkrasının ortasında şöyle diyor: Eriş, ey avn-ı şerîat Hâşiye Eriş, ey muhyiddîn Elem-i rîş-i cefâ, sîneden erişti öze. Şimdi benim kanâatim geliyor ki, bu zât otuz üç senesinden sonra Risâle-i Nûr’u Isparta’nın imdâdına çağırıyor. Ey avn-ı Şerîat Ey Muhyiddin, yetiş diyor. Yani vefâtından takrîben otuz üç sene sonra şerîata ve dinin şeâirine hizmet edecek bir nûru Isparta’ya çağırıyor. Cenâb-ı Hakk duâsını kabûl etmiş ki, vefâtından otuz-kırk sene sonra Risâle-i Nûr o vazîfeyi görmüş

Talebeniz ve hizmetkârınız Süleymân Rüşdü

303

[249]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Azîz kardeşim,

Beni merâk etmeyiniz, inâyet-i Rabbâniye devam ediyor. Maîşet cihetinde kanâat ve iktisâd, beni ihtiyâçtan kurtarıyor. Sakın bir şey gönderme. Sen altı-yedi nefse bakıyorsun; benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim. Sabrî’nin mektûbu ona yetişmemiş. Sen ve Hulûsî, benim her bir amel-i uhrevîmde hissedarsınız. Mâh-ı Ramazanda kazanç bire bindir. Siz de bana duânızla yardım ediniz.

Saîd

İşârât-ı Aleviye’yi tam tasdîk ettiniz mi? Haşir Risâlesi’ni çok kuvvetli buldunuz mu?

[250]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Gayyûr, zeki, ciddî, sıddîk, hakîkî kardeşlerim Hoca Sabrî efendi, Hâfız Alî,

Bu Cum‘a günü gündüz, râhatsızlığımdan dolayı biraz yatmıştım. Rüyaya benzer, fakat rüya değil, hayâlen gördüm ki: Sabrî karşıma çıktı, arkasında Hâfız Alî. Sabrî bana diyor: Üstâdım, İnâyât-ı Seb‘a nâmıyla beyân edilen büyük inâyetler varken, Onuncu Söz’deki cüz’î inâyete bu kadar ehemmiyet vermenin sebeb ve hikmeti nedir? dedi, çekildi. Sonra kalktım, düşündüm. Dedim ki: Isparta’ya yazdığım mektûbu Sabrî okumuş veya okuyor. Harâretli yazışımdan bana acıyarak benden suâl etmek istemiş. Her neyse, ben de Hulûsî’den sonra birinci muhâtabım olan Sabrî’ye derim ki: Hâfız Ali de dinlesin, bu Onuncu Söz’deki cüz’î inâyete ziyâde ehemmiyet verdiğimin üç hikmeti var:

Birincisi: Onuncu Söz’ün kıymeti tamamıyla takdîr edilmemiş. Ben kendi kendime husûsî, belki elli def‘a mütâlaa etmişim ve her def‘asında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyâç hissetmişim. Böyle bir risâleyi bazıları bir def‘a okuyup,

304

sâir ilmî risâleler gibi yeter der, bırakır. Hâlbuki bu risâle ulûm-u îmâniyedendir. Hergün ekmeğe muhtâç olduğumuz gibi, o nevi‘ ilme her vakit ihtiyâç var. Bu risâleye nazar-ı dikkati ehemmiyetle celb etmeyi rûhum arzu ediyordu. Lâkin, elimden bir şey gelmezdi. Cenâb-ı Hakk merhametinden bir işâret verdi. O işâret ne kadar gizli ise, benim o ciddî arzuma mutâbık geldiğinden, çok ehemmiyetli görünüyor.

İkincisi: Bilirsiniz, uzak yerlerden, bazı beş günlük yoldan bir zât bizi görmek ve uhrevî bir istifâde etmek için gelir. Hâlbuki vaz‘iyetim birkaç saatten fazla onunla görüşmeyi müsâade etmiyor. Hâlbuki o misâfire risâlelerin kıymetini göstermek, onu onlardan istifâdeye sevk etmek, hem muhtâç olduğu kuvvet-i îmâna ve kuvve-i ma‘neviyeye yardım etmek için, birkaç gün lâzım. Çünki risâlelerdeki kuvvetli burhânlara herkes yetişemiyor, tamamıyla kavramıyor. Rûhum çok arzu ediyordu ki, kısa, hafîf bir vesîle elime geçip, bîçâre misafirlerin zahmeti beyhûde gitmesin. Fakat kerâmetim yok, elimden bir şey gelmez. Yalnız misafirlerin niyet ve ihlâsına i‘timâd edip, onların mükâfâtını rahmet-i İlâhiyeye havâle ediyordum.

İşte Cenâb-ı Hakk evvel İşârâtü’l-İ‘câz’da, sonra Onuncu Söz’de, çabuk kanâat verecek ve risâlelere i‘timâd ettirecek bir eser-i inâyet ihsân etti. Hakîkaten benim için çok kolay oldu. Ben de çok râhat ettim. Ve çok zâtlara az bir zamanda kuvve-i ma‘neviye ve Kur’ân-ı Hakîm’in hakkāniyetine gözle görünecek emâreler gösteriyordum. Hatta çok muannidlerin inâdı kırıldı. Çok dinsizler de onunla îmâna geldiler. Fakat İşârâtü’l-İ‘câz’daki îzâhı bir, iki, üç sâat bitmiyordu. Ben de yoruluyordum. Cenâb-ı Hakk, kemâl-i rahmetinden daha kolay, İşârâtü’l-İ‘câz’ın iki saatte verdiği fâideyi, Onuncu Söz iki-üç dakîkada aynı fâideyi verdi. Bu zamanda gözle görünecek gāyet cüz’î bir eser-i inâyet, ma‘nevî büyük kerâmetlerden daha te’sîrlidir.

İşte bu cüz’î eser-i inâyet, hem bana, hem sizin gibi kardeşlerime bir kolaylık te’mîn ettiği için, ziyâde ehemmiyet verdim. Mâdem bu sözdeki tevâfuk, bize ve misafirlere çok faydalıdır ve hayırlı netîceler verir; elbette içinde bir inâyet var. Âdî olsun, yüz emsâli bulunsun, yine bize fevkalâde bir inâyet, bir ikrâm-ı Rabbânîdir.

305

Üçüncüsü: Bilirsiniz ki, fazla iştigalâttan yorgun düşmüş bir fikir, kendini eğlendirmek, istirâhat etmek ister. Biz meşgul olduğumuz pek derin, pek geniş, pek ciddî olan hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye, fazla meşguliyetimizden gelen yorgunluğu tahfîf edecek ve yorgun fikrimizi neş’elendirecek ve eğlendirecek, tevâfukāt nev‘inden latîf bir san‘at-ı bedîiye sûretinde bir lütfunu gösterdi.

Hem o latîf ve hafîf ve mahbûb ve câzibedâr tevâfukāttaki inâyet bir anahtar hükmüne geçip, Kur’ân’ın bir hazîne-i esrârına bir nevi‘ rehber olduğu için, ziyâde ehemmiyet verdim. Yoksa hizmetimize terettüb eden ve yardım eden inâyet-i Rabbâniye o kadar çoktur ki, eğer saysam binden geçer. Şu Onuncu Söz’ün hurûfâtındaki sır, hiç kimsenin sun‘ ve ihtiyârıyla olmadığını herkes tasdîk ettiği için, daha ehemmiyetli göründü.

Fakat ben mutlak işarete ehemmiyet verdim. Lâkin tafsîlâtını ehemmiyetle tedkîk edemedim. En iyi bir tarzda beyân edemedim. Bir-iki sâat zarfında nota nev‘inden işaretler koydum. Birinci def‘aya i‘timâd edip daha tedkîk etmedim. Hâlbuki ta‘bîrâtımda bazı kusur var, fehmi işkâl eder. Isparta’daki kardeşlerimiz maksadı anlamamışlar, hakları var. Çünki o ibâre o maksûdu ifade edemiyor.

Mâdem öyledir, bu sözün latîf tevâfukāt-ı harfiyesindendir ki, mebhasındaki hem sayfanın yirmi iki olmak i‘tibâriyle, yazı bulunanların yerinde, yarısından ziyâde yazılı bulunan sayfaların hakîkî ve i‘tibârî satırlarına ve baştaki yaprağın cild üstünde isminin iki satırı ilâvesiyle bin üç yüz kırk iki ilâ âhir Hem o mebhastaki bu cümle, hem âhirdeki beyaz sayfayı saymak cihetiyle altmış altı olup, baştaki âyetin melfûz altmış altı hurûfuna tevâfuk ediyor. Birinde, âhirdeki iki beyaz sayfayı saymak cihetiyle altmış yedi olup, baştaki âyetin melfûz altmış yedi hurûfuna tevâfuk ediyor. O âyet, Sûre-i İhlâs’ın hurûfâtına, hem lafzullâhın makam-ı ebcedîsine tevâfuk ediyor, denilmeli. Biz bir nüshayı öyle yaptık, size gönderiyoruz. Yanınızdaki nüshaları ona göre yap. Eğirdir’deki nüshaları da öyle yapınız.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

306

[251]

[Isparta Cumhûriyet Müddeî-i Umûmîliği’ne ]

Dokuz senedir, beni bu memlekette sebebsiz olarak ikāmete me’mûr ettiler. Hâriçle ihtilâttan men‘ olduğum için çalışamadım. Perişan bu gurbette kimsesiz kaldım. On üç seneden beri, beni bu vilâyette tanıyanların tasdîkleri tahtında, siyâsetle hiç bir cihetle alâkam kalmadığına delilim şudur ki:

On üç seneden beri bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi, sekiz sene oturduğum Barla halkıyla işhâd ediyorum. On üç sene, bu zamanda siyâsetin lisânı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyâsetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez-i vilâyette bütün buradaki benimle temas edenlerin şehâdetleriyle, siyâsete taalluk eden hiç bir mes’eleye temas etmediğimi gösterebilirim.

Bu hâlimle beraber, bu senenin Kurban Bayramı’nda, fıtraten sohbetten hoşlanmadığım için, hiç kimseyi kabûl etmediğimi gösterir bir-iki satırlık yazıyla kapımda yazdığım ve hiç bir kimse de gelmediği hâlde, bu mübârek bayramın dört gününde bir polis bulundurulmak sûretiyle, benim gibi garîb, ihtiyâr, hastalıklı bir adama şübhe isnâd ederek tarassud ettirmek ve hareket-i şahsiyemi bilâ-sebeb taht-ı nezârette bulundurmakla verilen tazyîk ve sıkıntı kâfî gelmiyormuş gibi, bu senenin Nisan’ının dördüncü günü, kış münâsebetiyle ve mütemâdiyen harekâtımın ta‘kîb ve tarassud edilmesinden dolayı hârice çıkmadığımdan sıkılmıştım.

İşte o günü, altı aylık ıztırâbımı tahfîf etmek ve biraz teneffüs ve râhatsızlığımı izâle etmek için, havanın güzelliğinden istifâde ederek gezmeye gitmiştim. Avdetimde, bir komiserle iki polis ikāmet ettiğim evimin kapısında ve bir komiserle iki polis de bahçenin dışarısında bulunuyorlardı. İçeriye girdim, komiser ve iki polis beni ta‘kîb ettiler. Odama çıktım, onlar da arkamda idiler. Benimle beraber girdiler, taharrîye başladılar.

Dokuz seneden beri ihtilâttan bilâ-sebeb men‘ edildiğimden, mesleğim i‘tibâriyle Kur’ân ve îmânla hasr-ı iştigāl etmiştim. Ve onun netîcesi olarak yazdırdığım eserlerden,

307

Birisi Kur’ân-ı Hakîm’deki iki bin sekiz yüz küsûr lafza-i Celâlin bir sırr-ı kerâmetini ve bir nakş-ı i‘câzını gösterecek, en müstesnâ bir hatla yazılmış gāyetle kıymetdâr yirmiden fazla Kur’ân-ı Kerîm cüz’lerini;

2 Bekā-yı rûh ve melâike ve haşrin hakkāniyetine dâir Yirmi Dokuzuncu Söz nâmı altındaki risâlenin içinde tezâhür eden, kendimce en ekall bin liraya değer bir sırr-ı azîmi gösteren risâleyi;

3 Hazret-i Peygamber’in asm risâletini güneş gibi isbat eden ve hârika bir sûrette on iki saatte te’lîf edilen yüz elli sayfalık On Dokuzuncu Mektûb nâmı altında Mu‘cizât-ı Ahmediye asm risâlesini ki, o mu‘cizâtın kerâmeti olarak, o risâlede tevâfuk nâmıyla öyle bir sırr-ı azîm tezâhür etmiş ki, o risâle tek başıyla maddeten bin lira kadar kendimizce kıymetdârdır;

4 Vahdâniyet-i İlâhiyeyi güneş gibi isbat eden ve Kur’ân’ın otuz üç âyet-i azîmesini tefsîr eden Otuz Üç Pencere nâmındaki Otuz Üçüncü Mektûb ki, sırr-ı tevâfukla beraber kıymet-i ilmiyesi ve edebiyesi i‘tibâriyle ehl-i tevhîdce yalnız maddeten bin lira kadar ehemmiyetli olan risâleyi;

5 Şirkin esasını ref‘ edip, vahdâniyeti nihâyetsiz derecede kuvvetle isbat eden Otuz İkinci Söz nâmı altındaki eseri ki, o eser bir âlim tarafından zâyi‘ edilse, onu elde etmek için bin lira tereddüdsüz vereceğini zannettiğim misilsiz risâlemden mevcûd her iki tanesini;

6 İsraftan kurtarmak ve bu fakîr milleti iktisâda alıştırmak için yazdığım, küçük fakat müstesnâ bir ehemmiyette olan İktisâd Risâlesi ismindeki risâlemin mevcûd olan her üç nüshasını;

7 Kendi ihtiyârlığımdan dolayı, îmân noktasında Kur’ân’dan bulduğum recâ ve teselli nûrlarından kaleme aldığım ve mevcûdu tam üç nüsha ve iki nüsha da noksân olarak umûm beş parçasını ki, bence bu risâle benim gibi kabre yakınlaşmış bir ihtiyâr adama kıymet takdîr edilmeyecek derecede yüksek bir hakîkatle yazılmıştır;

8 On beş sene evvel Arabca olarak tab‘ edilen, harb-i umûmî’de ateş içinde yazıldığı için, o zamandaki başkumandanın bu yâdigâr-ı harbin hayrına iştirâk etmek niyetiyle kâğıdını kendisi verdiği İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrini;

308

Hem üç yüz otuz beş senesinde İstanbul’da tab‘ edilen Katre, Şemme, Habbe, Habbe’nin Zeyli ve Ankara’da Yeni Gün Matbaası’nda zeylinin zeyli ve Ankara Matbaasında tab‘ edilen Habâb ve İstanbul’da tab‘ edilen Zehre ve Şu‘le gibi risâleleri hâvî Arabca matbû‘ bir mecmûamı ve İstanbul’da on beş sene evvel tab‘ edilen Sünûhât isminde kıymetdâr iki matbû‘ risâlemi ve hem biraderzâdem Abdurrahmân tarafından on beş sene evvel İstanbul’da tab‘ ettirilen târîhçe-i hayatımın bir kısmına âit matbû‘ risâlemden üç nüshası tamam ve beş-altı nüshası noksân kitaplarımı ve hem de İstanbul’da yeni hurûf çıkmadan evvel tab‘ ettirdiğim Onuncu Söz nâmında, gāyet kıymetdâr haşri ve kıyâmeti gündüz gibi isbat eden risâlemi ve daha bilmediğim husûsî ve şahsî ve îmânî evrâklarımı ve risâlelerimi tekrar iâde etmek üzere, o taharrî netîcesinde alıp götürdüler.

Bu taharriyâtta o kadar ileri gidildi ki, altı ay evvel oturduğum köşkten şimdiki oturduğum köşke nakledince, sandalye, şişe, demir ve sâir eşyâya âit listeye varıncaya kadar aldılar ve el’ân da iâde edilmedi.

Dokuz seneden beri bu memlekette ve bu kadar dostlarımla temas ettiğim hâlde, şimdiye kadar hiç bir cürüm bana isnâd edilmedi ve hiç bir vukūâtım da olmadı. Ve hayâtımda dâî-i şübhe hiç bir emâre vücûd bulmadı. Ve menfîliğim de, sebebsiz ve ancak ihtiyât ve tevehhüm yüzünden olmakla, inzivâ ettiğim bir mağaradan çıkartılarak menfîlerle birlikte nefyedildim. Bu müddet zarfında siyâsetle ve dünyayla alâkam olmadığına, bu memleketteki dokuz senelik tarz-ı hayatımın şehâdetiyle beraber, risâlelerimde gerek emniyet dâiresi ve gerekse hükûmet dâiresi dâî-i şübhe bir şey bulamadıklarıdır. Hâşiye

309

Eğer bir cürmüm varsa, dokuz seneden beri mütemâdiyen dikkat ettikleri hâlde cürmümü görmeyen veya gösteremeyenler, şimdi göstermeye mecbûrdurlar.

Şu kitap zâyiâtımdan, lâakal şahsî iki bin lira zararım var. Çünki, bunların hiç birisinin başka bir nüshasını bende bırakmadılar. Vaktiyle tab‘ etmek için, yalnız İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrine iki yüz elli lira verdim. Arabî mecmûası üç yüz lira. Ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve On Dokuzuncu Sözler’de o sırr-ı azîme hiç bir âlim ve hiç bir edîb yoktur ki, Bin lira kıymetindedir demesin.

Ve bir de, on üç sene evvel hükûmet Dâru’l-Hikmet’te yüz lira maaş alacak kadar iş görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım sâat bir köy olan İlâma’ya iki def‘adan fazla gitmeye müsâade edilmeyecek derecede ihtilât ve gezmekten men‘ edildiğim gibi; bir vâridâtım, bir malım olmamakla beraber, o köyde benim gibi bir adam çalışacak iş bulamadığımdan ve kimsenin birşeyini de kabûl etmemek bir meslek-i hayatım olduğundan, çektiğim perişaniyet ve zarar ve ziyânın takdîrini müddeî-i umûmîliğe havâle ederek, ya kitaplarımın hepsinin iâdesini veyâhûd bu husûstaki zarar ve ziyânımın müsebbiblerinden tazmînini da‘vâ ediyorum.

Tetimme: Hükûmetin kanunu, tarîkat dersi vermeye ve nusha yazmaya ve nüfûz te’mîn etmeye müsâade etmediği ve ben de bunlarla alâkadâr olmadığım ve hükûmet de yanıma gelen ziyâretçileri hoş görmediği için, bazı adam müteaddid def‘a tarîkat ve nusha niyetiyle yanıma gelmek istedi. Ben de hükûmetin kanununa riâyet etmek ve hükûmet me’mûrlarını sebebsiz kuşkulandırmamak için, kabûl etmeyip reddettim.

Mesmûâtıma göre, bu hâlden muğber olanlar yalan ve asılsız bir sûrette isnâdâtta bulunmuş. Böyle hükûmetin kanununa riâyeten reddettiğim kimseler yüzünden beni böyle sıkıştırmaktan, hilâf-ı kānûn hareket etmediğim için böyle azâb vermek, kanunu dinlememeye mecbûriyet vaz‘iyetini veriyorlar ma‘nâsı çıkıyor.

Dokuz senedir dünyevî hayatıma gelen her türlü işkencelere tahammül edip sabrettim, sükût ettim. Fakat dünyalarına karışmadığım hâlde, böyle hayat-ı uhreviyeme sû’-i kasd sûretindeki taarruz karşısında sabrım tükendi. Hakkımı aramak için ikāme-i da‘vâya mecbûr oldum

Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç