
SAYFA 295
[245]
[Risâle-i Nûr’un birinci şâkirdlerinden İkinci Hulûsî olan Sabrî’nin Hastalar ve İhtiyârlar Risâlesi münâsebetiyle yazdığı bir fıkrasıdır]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstâd-ı âlî kadrim Efendim Hazretleri,
En son te’lîf buyurulan iki risâlenin kıymet ve derece-i ehemmiyeti müsellem olup, bu hakîr gibi nice kimseler birleşseler yine hakkıyla kıymet ve meziyetini ifade etmiş olamazlar. Şu kadar var ki, bu bâbda birkaç cümlecikler yazayım ki, kalb ve rûhum en yetişmez ve göz görmez köşelerinde zamanın mülevves kasırga ve muharrib fırtınalarıyla kirlenip paslanan ve çürüme hâline gelen o kalb çarklarını yıkayıp, yağlayıp, silip, tathîr edip işleten Risâle-i Nûr’un verilmesi, mâdem bizlere lâyık olmadığımız hâlde bir fazl-ı İlâhî ve eltâf-ı Sübhâniyedir. Binâenaleyh bir çok hatâ ve kusûrlu olmakla beraber pîşgâh-ı üstâdânelerine arz kılınan bir-iki cümlelik ma‘rûzât, şu niam-ı İlâhiye ve tevfîkāt-ı Samedâniyeye bir hamd ve şükür yerini tutsun, emel ve gāyesiyle derim ki:
Risâle-i Nûr’un hadsiz ehl-i îmânı tenvîr ve tefeyyüze sevk ve bir çok kulûb-u mecrûhayı tedâvi eylediği hengâmda, nisbeten ve bizzarûre tam istifâde edemeyen esîr-firâş hastaların, âciz ihtiyârların nâ-ümid me’yûsâne vaz‘iyetleri ve mûcib-i rikkat ve merhamet hâllerine bir nazar-ı müşfikāne ile nazar buyurarak, onların da mütesellî ve rahmet-i İlâhiyeden ümidlerini kesmemeleri ve belki şükretmelerini tefhîm ve telkîn ve hakîkat-i hâlin böyle iktizâ ettiğini bir iksîrli nâzır olan lemeât-ı Kur’âniye ve ehadîs-i Nebeviyeden zübde edilmiş hakāik-i mütenevvia ile taze bir hayat-ı ma‘neviyenin bahş edilmiş olduğunu tebşîr ile, hayat-ı uhreviyeye en yakın bir konak mahalli olan hastalık ve ihtiyârlığa hemen çoklar namzedliklerini i‘lân ediyorlar.
Şu risâlelerin zengin ve rengîn muhteviyâtı herkese hoş gelecek bir keyfiyettir. Zîrâ herkes hastalık ve ihtiyârlık makamlarına pây-ı mâl-i mihmândâr olacaktır. Ve hem hiç bir ferd tasavvur edilemez ki, gerek bizzât ve gerekse bil’izâfe hastalıktan ve ihtiyârlıktan sâlim bulunsun. Bununla beraber insanlık da‘vâsında bulunan bir kimse, alâ küll-i hâl hemcinsinin sürûruyla mesrûr, âlâmıyla müteelim ve müteessir olması kavanîn-i beşeriyet muktezayâtından olmakla, bizzât ve bi’t-tebeiye ihtiyârlık
SAYFA 296
ve hastalıkla alâkadârdırlar. Binâenaleyh her alâkadâr insan da Yirmi Beş ve Yirmi Altıncı tebşîrli lem‘alardan nûr alır ve ziyâdâr olabilir.
Kezâlik şu lem‘alar, bir nevi‘ hastalık ve ihtiyârlığı ihtâr eden ve zîşuûru مُوتُواقَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına mazhar eden mesâibi gûnâ-gûn ehl-i îmâna tefhîm buyurarak, şu dâr-ı fânînin müştâkāne arzu edilecek bir yüzü olmadığını ve ne derece gaddâr ve mekkâr olduğunu vâzıhan gösteren şu âsârın bâkir ve kıymetdâr beyânâtı, umûm ehl-i îmânı mest ve hayrân edecek bir mâhiyette olup, sanki hakāik-i bedîa-i Kur’âniye ve hikemiyât-ı latîfe-i Peygamberîyi bu risâleler ihtivâ etmişler. Şu fikir ve kanâat ise, hamden lillâhi teâlâ, her risâlede aynı şekilde ve herkeste ve her zaman tecellî ve tezâhür ediyor. Şu hâl ise, nûrânî sözlerin menba‘ ve me’hazi olan kelâm-ı İlâhî ve hadîs-i Nebevînin ulviyet ve kudsiyetlerinin en zâhir ve bâriz bir delîlidir derim. Ve bilhassa bu on üç recâ, on üç asırlık terâküm etmiş elem-i kederi ehl-i îmânın kalblerinden izâle ve yerine îmân doldurmuşdur. Mübârek dest ve dâmen-i ekremîlerini öpmekle ma‘rûzâtıma hâtime çekerim Efendim Hazretleri
Sabrî
[246]
[Hâfız Alî, Mes‘ûd, Lütfü ve Hâfız Mustafâ’nın fıkrasıdır]
Pek sevgili ve müşfik Üstâdımız Efendimiz,
Bundan bir-iki gün evvel irsâline inâyet buyurulan yirmi beş devânın zâhirî kerâmetkârâne bir vakıasından mütehassis bulunduğumuz bir hâlâtı min gayr-i haddin arz edeceğiz.
Muhterem Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’ın tevfîkiyle Risâle-i Nûr’a hâdim ve isti‘dâdımız nisbetinde anlamaya başlayalı, herhangi bir risâle elimize geçse o risâleye temas eden rûhî, hâlî, kalbî çok ihtiyaçlarımızdan o risâlenin binde bir hakāikine temas etmekle risâlenin küllî hakîkatlerini seçmeyerek, yalnız o bir hakîkatte boğulur, o ziyâdan gözlerimiz kamaşarak başka ziyâlarını göremez, bütün hissemiz binde bir ve küllî olduğunu yakînen görüyordum.
Mezkûr da‘vâlar küllî bir hazîne, yemişlerle dolu bir bahçe, Hazret-i Lokmân’ın as isti‘mâl ettiği bir eczâhâne nev‘inden, bütün ihtiyaçlarımız içinde elhamdülillâh bulunuyor. Ni‘meti ihsân buyuran Mün‘im-i Hakîkî iştihâ ihtiyacını da tamâmen vermesi, niam
SAYFA 297
kesbî aynı bir ni‘met olması gibi, devâların zuhûru ânında vücûdunda bir hastalık ve ayağında bir yara peydâ oldu. Az muzdar bir hâlde iken, kardeşlerim Sabrî ve Süleymân Efendiler devâları getirdiler. Okumaya başladık. Her devâ, teşhîs ettiği âlemi öyle tenvîr ve uhrevî ni‘metlerle öyle zengin yapıyordu ki, insanın kalbi, her âlemde bir hissem olsa diyordu
Hâfız Alî Mes‘ûd Lütfü Hâfız Mustafâ
[247]
[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Kuleönülü Hacı Osman’ın bir fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım,
Risâle-i Nûr’u birkaç seneden beri dinleyip, binde bir almış olduğum ma‘nevî yaralarıma ilaç vazîfesi görüyordu. Fakat hastalara âit Yirmi Beşinci Lem‘a ve ihtiyârlara âit Yirmi Altıncı Lem‘a’yı Mustafâ ve arkadaşlarımla beraber okuyup kemâl-i şevk ile dinledim. Bakıyorum ki, vücûdumdaki yaralara güzel te’sîr ediyor. Arkadaşlarıma dedim: Mâdem Risâle-i Nûr’un te’sîri bu kadar kuvvetlidir; ben yazmaya karar verdim. Fakat hiç okuyup yazmam yok ki, böyle kıymetdâr Risâle-i Nûr’a yardım edeyim. Mâdem kalemim yok, beni hizmetçi ve postacı olarak ta‘yîn ediniz diye müteessirâne söyledim.
O gece rüyamda, kendimi ölmüş ve yıkanmış olarak kabre bıraktılar. Haşir zamanı gelip kabirden kefen ile başım açık, ayaklarım yalın olarak kalktım. Korkarak memleketimize gelirken, büyük bir köprüye yolum uğradı. Köprünün iki tarafında iki nöbetçi vardı. Birinden geçip, diğeri hemen beni yakaladı. Acaba nereye götürecek diye, bütün vücûdum titriyordu. Biraz gittikten sonra köprü bitmeden Üstâdıma beni teslîm etti. Üstâdım beni yıkayıp bıraktı.
Sonra asker olarak bir câmiye bütün ahâli doldu. Bir asker geldi, bana dedi: Seni büyük bir kumandana hizmetçi ta‘yîn ettiler, gideceksin. Ben dedim: Benim gibi süflî bir nefer, nasıl o müşîrin yanında hizmetçilik eder? İ‘tirâz ettim. Yine tekrar etti, Gideceksin. Ben korkarak gittim. Baktım ki, orada Üstâdımı görünce mesrûrâne sevindim. Bana dedi: Arkamdan gel. Yüksek bir saraya çıktı, bana dedi: Bu ufak hizmetleri gör. Ben düşünmekte iken, Barla’lı Süleymân
SAYFA 298
Efendi geldi. Beraber bulunurken, Üstâdım güzel bir gül bahçesine gitdi. Ve orada bir küçük genç oturur. Bana dedi: Sen bu gence hizmet edeceksin dedi. Hemen uyandım.
Ey kardeşlerim, mâdem Üstâdım, Bende bir şey yok, ben yalnız ta‘yîn olunduğum cevâhir dükkânından herkesin ihtiyacı var olduğunu ve Kur’ân’ın dellâlı olduğunu sekiz-dokuz senedir i‘lân ediyor. Biz Risâle-i Nûr’ları yazmak ve okumak ve dinlemek için herkesin ihtiyacı var. Onun için, ey müslümanlar, ma‘nevî yaralarınıza ilaç ararsanız, Risâle-i Nûr’da vardır. Yazın, okuyun, îmânınız o kadar teâlî edecektir. Hiç şübhe etmeyiniz. Mübârek iki ellerinden öperim ve bayramınızı tebrîk ederim
اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ
Câhil, âciz talebeniz
Hacı Osmân
[248]
[Sadâkatte meşhûr olan Barla’lı Süleyman’ın vazîfe-i sadâkatini tamamıyla yapan Isparta Süleyman’ı Rüşdü’nün bir fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım Efendim,
Kardeşlerimin Yirmi Yedinci Mektûb’a giren fıkralarını kendi fikrime ve hissiyâtıma muvâfık bulduğumdan, onları kendi fıkralarımdır diye başka fıkra yazmaya lüzûm görmedim. Fakat bu âhirlerde Risâle-i Nûr’un kerâmetine temas eden bazı hâdiseler benimle de münâsebetdâr olarak vücûda geldiğinden, ondan bir ihtâr hükmünde idi ki, onlar münâsebetiyle benim de bir husûsî fıkram kardeşlerimin husûsî fıkraları içine girsin diye, o hâdiselerden bazı latîf tevâfukātı ve bazı rüyâ-yı sâdıkayı ve birkaç hâdiseyi yazıyorum. Bu rüyalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmüştür. Ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm içinde bulunduğu cihetle rüyâ-yı sâdıkadır. Çünki hadîsçe sâbittir ki, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm görülen rüyada, şeytan o rüyaya karışamıyor. Bu rüyâ-yı sâdıkadan her biri, gerçi rüyadır, huccet ve delîl olamaz. Fakat her birinin aynı meâlde ittifâkları, bir müjde veriyor ve Risâle-i Nûr’un makbûliyetine ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dâire-i rızâsında bulunduğuna bizlere kanâat veriyor
Ezcümle:
SAYFA 299
Birincisi: Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Rızâ görüyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, câmi‘de Hazret-i Ebû Bekri’s-Sıddîk radıyallâhü emrediyor: Çık hutbe oku. Ebû Bekri’s-Sıddîk ra koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar. Hutbe okur. Hutbe içinde cemâate der ki: Bu söylediğim hakîkatlerin îzâhâtı Yirmi Dokuzuncu Söz’dedir.
İkincisi: Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Osmân Nûrî diyor ki: Rüyamda şemâil-i şerîfe muvâfık, gāyet nûrânî bir sûrette Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı oturduğu yere dayanmış bir vaz‘iyette gördüm. Bu anda bir sadâ geldi ki: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir yâveri geliyor Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risâle-i Nûr nâşirlerinin Üstâdı olan zât içeriye girdi. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstâdımıza şefkatkârâne bir iltifât göstererek, dayandığı vaz‘iyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.
Üçüncüsü: Risâle-i Nûr şâkirdlerine köşkünü tahsîs eden Şükrü Efendi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: Senin o köşküne Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş. O da koşarak gidip Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı çok nûrânî ve sürûrlu bir hâlde bulup ziyâret etmiş.
Dördüncüsü: Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Nazmî’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: Risâle-i Nûr şâkirdleri îmânsız ölmezler. Kabre îmân ile girerler.
Bu rüyalar Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile münâsebetdâr olması cihetiyle, o rüyalar zamanında Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi münâsebetiyle latîf ve küçük bir-iki tevâfukun letâifini zikredeceğim. Şöyle ki:
Risâle-i Nûr eczâlarından birkaç vecihle kerâmeti görülen mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm dâir On Dokuzuncu Mektûb’un tashîhi zamanında, yedi mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm mazhar yedi çocuğun bahsine gelindiği vakitte, Melîha isminde yedi yaşındaki kızım umulmadık bir vakitte hânemden çıkıp Üstâdımın oturduğu köşke geldi. O yedi çocuk bahsini ma‘sûmâne, çocukçasına dinlemeye başladı. Çay içmesini çok sevdiği hâlde, kendisine verildi, çocukların bahsi bitinceye kadar içmedi. O saatten on dakîka evvel hem On Dokuzuncu Mektûb, hem Mi‘râc Risâlesi ayrı ayrı tashîh ediliyordu. On Dokuzuncu Mektûb’un yüz elli sahîfesi içinde bir tek sahîfede kuru direğin ağlamasından bahis var. Mi‘râc Risâlesi'nde
SAYFA 300
altı yüz satırdan bir tek satır ondan bahseder. Muhtelif tarzlarda, muhtelif vakitlerde, muhtelif adamlar tarafından istinsâh edilen muhtelif kitaplar tashîh edilirken, birden bir tek sözü söylediklerini ben işittim. O da kuru direğin ağlaması idi. Her biri iki kişiden ibâret iki kısım tashîhciler aynı kelime üstündedirler, o kelimeyi söylüyorlardı. Ben hayret ile dedim: İki taraf da bir kelimeyi söylüyorsunuz. Sonra baktık, Mi‘râcın tashîhi aynı kelimeye geldiği gibi, On Dokuzuncu Mektûb’un tashîhi de aynı kelime üzerindedir. Biz hazır olanlar şübhemiz kalmadı ki, yedi yaşında Melîha’nın yedi çocuk bahsine tevâfuku ve bu iki kısım musahhihlerin aynı kelimede ittifâkları, o Mu‘cizât-ı Ahmediye asm bahsinin bir kerâmetinin bir şuâ‘ıdır.
Yine Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mektûbuyla münâsebetdâr üçüncü bir tevâfuk: Milas’dan gelen ve Milâs’a gönderilen kitapların listesidir. Bir sebebe binâen saklamak lâzım gelmişti. Üstâdım, bu listeyi saklamak için bana verdiğini biliyormuş. Bir gün o listeye lüzûm olacağını düşünerek benden isteyecekmiş. Fakat istememiş. O gece kalkar, o listeyi seccadesinin yanında görür, hayret eder. Bu, saklandığı yerden çıkıp nasıl burada bulunsun? Sabahleyin benden soruyor. Ben getirmedim, haberim yok dedim. Zâten gece yanına çıkmamıştım. Bunda bir ma‘nâ var dedik. Düşündük, aynı gün Milas’dan listeye göre kitap istemeye bir hak kazanmak için, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mısır Azîz’i Mukavkıs’a yazdığı mektûb, eski Mısırlılara âit kitaplar içinde bulunarak İstanbul’a gönderilmiş. Bu mektûbun fotoğrafla alınan aynının bir sûreti, o gecenin gündüzünde bize geldi. O gecedeki liste hâdisesine tevâfuk etti. Bunda şübhemiz kalmadı ki, saklı olan o listenin kendi kendine orada bulunması, bu mektûb-u Nebevî’nin gelmesine bir istikbâl ve bir işâret idi.
İşte o günlerde Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm rüyada Risâle-i Nûr ile münâsebetdâr görülmesi ve mektûb da aynı vakitte gelmesi, o günlerde te’lîf edilen hastalara âit yirmi beş devâ-yı ma‘nevîyi beyân eden Yirmi Beşinci Lem‘a ve iktisâda âit On Dokuzuncu Lem‘a ve onların akabinde ihtiyârlara âit yirmi altı recâyı beyân eden Yirmi Altıncı Lem‘a’nın te’lîf zamanlarına tevâfuk etmesi, şübhe bırakmıyor ki, bu üç risâle, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın makbûliyetine mazhar olmuş.
SAYFA 301
Hem yine Risâle-i Nûr’la münâsebeti tahakkuk eden hâdiselerden birisi de şudur ki, Risâle-i Nûr’un Isparta’ya medâr-ı bereket olduğunu çok emârelerle gördük ve görüyoruz. Ezcümle, Şükrü Efendi hem kendi köşkünü, hem merhûm kardeşi Nûrî Efendi’nin köşkünü Risâle-i Nûr’un ders ve te’lîfine verdiği zaman, onun şehirdeki evine muttasıl büyük bir halı binâsı ateş aldı. Bütün o büyük binâ yandığı hâlde, Şükrü Efendi’nin evine sirâyet etmedi. Hatta yanan halı binâsının müştemelâtından olup, halı binasıyla Şükrü Efendi’nin hânesine bitişik olan ahşab odunluk dahi yanmadı. Bu vaz‘iyeti görenler hep hayret içinde kaldılar. Fakat Risâle-i Nûr ile alâkadâr olanların şübheleri kalmadı ki, Şükrü Efendi, Risâle-i Nûr’un te’lîfine bu iki köşkü verdiği için, onun bereketiyle hârika bir sûrette hem kendi hânesi, hem merhûm kardeşinin hânesi o müdhiş yangından kurtuldu.
Hem Risâle-i Nûr, yazın nasıl ki büyük bir yağmura ve rahmete sebeb olduğu delîllerle beyân edildiği gibi ve Gavs-ı Geylânî’nin ra kerâmetine dâir risâlede kaydedilen hâdise Risâle-i Nûr’un bir kerâmeti olduğu gibi; bu senedeki kışta Risâle-i Nûr’un merkez-i fa‘âliyeti, Barla’dan Isparta’nın bağlarına nakledilmişti. Bağlarda soğuk ve fırtına, şehirden çok şiddetli oluyordu. Bu şiddetli kışta Risâle-i Nûr’un dersi ta‘tîl olmamak ve nâşiri de dayanabilmek için, bir eser-i rahmet olarak bu senenin kışı gāyet mu‘tedil geçti. Evet, herkes biliyor ki, şimdiye kadar böyle mu‘tedil ve bazı günleri yaza benzer tarzda bir kış bu yakın zamanlarda görülmemişti. İşte bugün, yeni Mart on iki, eski Şubat yirmi yedidir. Sitte-i sevr denilen fırtınalı altı meşhûr günün üçüncü günü olan bugün, nevrûz günü gibi açıktır, güzeldir. Nasıl ki Risâle-i Nûr’un bereketi yüzünden rahmet-i İlâhiye yaz ortasında bir bahar getirdiğini kanâat verecek emârelerle görmüştük; öyle de, bu kış ortasında da Risâle-i Nûr’un bereketi yüzünden bir güz mevsimi olmasına bir vesîle olduğuna kanâat ettik.
Hem Risâle-i Nûr eczâsından İktisâd Risâlesi’nin te’lîfine çok yakın bir zamanda, Üstâdımın maîşetindeki iktisâdı ifrât derecesine girmişti. Ben ve Husrev ve daha diğer arkadaşlarımız bütün biliyoruz ki, Üstâdımızın hasta olmadığı hâlde bütün Ramazân’da yediği gıdayı hesab ettik; bir tek francala ekmeği, yarım okka kese yoğurdu, yüz elli dirhem pirinç idi. Biz tahmîn ettik ki, yirmi dört saatte üç hurmâ tanesi kadar gıda ile külfetsiz idare etti. Fazlaya
SAYFA 302
iştihâsı olmadığı için yemiyordu. Bu hâl, güyâ Ramazan’dan sonra ona yazdırılacak olan İktisâd Risâlesi’nin bereketine ve mübârekiyetine ve kerâmetine bir işâret idi.
Hem Risâle-i Nûr’un takviye-i dîn hakkında hizmetine işâret eden bir diğer hâdise de şudur: Isparta’nın mühim bir âliminin, takrîben otuz-kırk sene evvel yazdığı istikbâle dâir kasîdesinin fıkraları, Risâle-i Nûr’a tam tevâfuk ediyor ve Risâle-i Nûr’u gösteriyor. Şöyle ki:
Allâh rahmet etsin ve kabri pür-nûr olsun, Topal Şükrü Efendi nâmında ehl-i kalb ve Isparta’nın medâr-ı fahri olan zâtın kerâmetkârâne buraca meşhûr bir şiirini gördüm. Getirip arkadaşlarıma gösterdim. Dedim: Bu zât bu dalâletli zamanımızdan bahsettiği gibi, bir fıkrası da harb-i umûmî’den bahsediyor gibi görünüyor. Çünki bu şiirinde diyor: Âferîn çarka ki, çattırdı kuduzu kuduza. Yani bütün dünya kâfirlerini birbirine musallat ettirdi. Ve iki satır sonra yine diyor: Sûk-u asır içre bütün dâd ü sitâd, küfr ü dalâl; müşteri kalmadı, dîn indi ucuzdan ucuza. Yani o asrın çarşısında alışveriş, dinsizlik elinde olacak. Dinsizlik hükmedecek. Dîn gāyet ucuza düşecek ve İslâm’ın şeâiri gizlenecek. Sonra diyor: Şükrüyâ bilmezem esrâr-ı gaybdan ama; ya ileri, ya geri, takrîb ederim üç otuza. Kendi tefsîr ediyor. Yani otuz üçe. Şiddetli kāfiyesini muhâfaza etmek için otuz üç yerine, üç otuz demiştir.
Hem harb-i umûmîye işâret eden fıkrasıyla, dinsizlik düstûrları ve kanunları o asır çarşısında hükmettiği fıkrasının ortasında şöyle diyor: Eriş, ey avn-ı şerîat Hâşiye Eriş, ey muhyiddîn Elem-i rîş-i cefâ, sîneden erişti öze. Şimdi benim kanâatim geliyor ki, bu zât otuz üç senesinden sonra Risâle-i Nûr’u Isparta’nın imdâdına çağırıyor. Ey avn-ı Şerîat Ey Muhyiddin, yetiş diyor. Yani vefâtından takrîben otuz üç sene sonra şerîata ve dinin şeâirine hizmet edecek bir nûru Isparta’ya çağırıyor. Cenâb-ı Hakk duâsını kabûl etmiş ki, vefâtından otuz-kırk sene sonra Risâle-i Nûr o vazîfeyi görmüş
Talebeniz ve hizmetkârınız Süleymân Rüşdü