
SAYFA 29
[Yirmi Yedinci Mektûb’un Birinci Zeyli ve İkinci Kısmı]
[24]
[Hulûsî-i Sânî olan Sabrî Efendi’nin fıkralarıdır]
Meb‘ûs-u Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin insanları hayrette bırakan ve cüz’î şuûru olana îmân-ı kâmil bahşeden, fevkalhad ve hârikulâde bin envâ‘-ı mu‘cizât-ı Ahmediyeyi asm ihtivâ eden ve pek âlî ve azîm kıymeti müsbet ve müsellem bulunan On Dokuzuncu Mektûb’un dördüncü cüz’ünü, nazar ve teveccüh-ü fâzılânelerinde min gayr-i haddin vekîlleri bulunduğum mûmâ-ileyh Hulûsî Beyefendi’ye irsâl kılınmak üzere istinsâha başlamıştım.
Bin mu‘cize-i Muhammediye asm münderic olan On Dokuzuncu Mektûb, mukaddemen dahi arz edildiği vecihle, arzumun fevkınde pek ziyâde ulvî ve nûrânî mebâhis ve vakāyi‘-i risâlet-meâbiyeyi beyân ve müjde ile rûh ve kalb-i âcizîyi bahar âlemi gibi gül ve gülistanlığa çevirmiştir. Bu husûsta kalben hisseylediğim duygulardan mütevellid ve lâzımü’l-arz medh ü senâyı gāyet parlak bir tarzda arz etmek ehass-ı emelim ise de, maalesef söylemekten âciz bulunduğumu beyân ile iktifâ ediyorum.
Yalnız şu noktayı hissettim ki, o vakāyi‘de siz cismen değilse de, fakat rûhen Server-i Kâinât Efendimiz Hazretleriyle beraber idiniz tasavvur ediyorum. Zîrâ o vakāyi‘-i mezkûrenin künyesiyle, mevkiiyle, an‘anesiyle kat‘iyen müşâhede ve ol vecihle nakl ü tahrîr buyurduğunuza kāni‘ ve kāilim.
On Altıncı Mektûb’u Atabey’e giderken götürdüm. Ekser noktalar bir kısım ihvânı ağlattı. Ve amcazâdem Zühdü Efendi, On Altı'yı okuyunca, Şimdiye kadar bilmediğim ve görmediğim nûrânî ve pek kesretli sürûr-u ma‘nevîyi ihtivâ eden bir pencere bugün kalbime açıldı. Şu pencereden hâsıl olan netâici yazmak iktidarımın fevkınde ise de, avn-ı İlâhîye dayanarak bir arîza ile arz etmek ehass-ı emelimdir. Nihâyetsiz selâm ve hürmetlerimi teblîğe tavassutunuzu ricâ ederim dediler
Sabrî
SAYFA 30
[25]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Gönlüm ister ki, hemen Risâletü’n-Nûr’un umumunu yazıversem de mâmelekimde bulunan dürr-ü yektâları isti‘dâdım nisbetinde mütâlaaya başlasam.
Otuz Birinci elmas külliyâtını avn-ı hak ve inâyet-i ekremîleriyle iki gün evvel ikmâle muvaffak oldum. Ahmed kardeşime âit derkenarı tefhîm ettim. Biraz okur ve Onuncu Söz’ü istiyor. Fakat bu söz kıymet-i ma‘neviye i‘tibâriyle mevcûdâttan ağırdır. İ‘câz-ı Kur’ân’ın ikinci cüz’ünü hemen hitâm buldurmak üzereyim. Fakat müştâk bulunduğum Otuz İkinci Söz’ü dahi lütuf buyuracak olursanız, hâsıl olacak memnuniyetimi bir vecihle arz etmekten âciz kalacağım. Çünki bu gibi kıymetdâr ve ma‘nîdâr eserleri işittikten sonra, görmek iştiyâkı gittikçe artıyor ve bu tabiattan bir türlü kendimi men‘ edemiyorum
Sabrî
[26]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Bu def‘a istinsâhına muvaffak olduğum nûrlu Yirmi Dokuzuncu Söz’de, melâike denizlerinde sefâin-i kibriyâya yapışarak seyerân ederken ve beşerin hatâ-savâb işlediği ef‘âli, kat‘î olarak umûmî yoklama defter-i kebîrinde okunacağını, nef‘ ve zarar hiç bir şeyin mektûm bırakılmayacağını şiddetle ihtâr eden bekā-yı rûh âlemini temâşâ ederken, matlab-ı a‘lâ ve maksad-ı aksâ olan ba‘s ve mahkeme-i kübrânın ahkâmını kablelvukū‘ makam-ı istimâ‘da dinlerken ve bilhassa Medârlar merdivenlerinden âlî makamlara ma‘nevî suûd ederken, hele Onuncu Medâr ve Üçüncü, Dördüncü Mes’elelerde deniz dalgıçları gibi deryâ-yı ma‘neviyâtta dalıp yüzerken, o kadar envâr-ı hakāik-i kibriyâya ve ezvâk-ı letâif-i ulyâya müstağrak oldum ki, arz ve ifadeden âcizim
Sabrî
[27]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Müşrik ve münkirleri mağlûb ve ilzâm eden ve son sistem malzeme-i cihâdiye-i vahdâniyeyi hâvî ve câmi‘, kuvvet ve resâneti çelik, kıymet ve ehemmiyeti elmas ve cevâhir ve akîk bir kal‘a-misâl olan Otuzuncu Söz’ü istinsâha muvaffak oldum
Sabrî
SAYFA 31
[28]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Sözler sâyesinde şu bir seneyi mütecâviz bir müddetten beri şevk ile taallüm, inâyetle tefeyyüz, tergîb ile tenevvür, hâhişle telezzüz, işaretle tahalluk, tedrîc ile tekemmül tarîkinde ilerlemeye sâî bulunduğum ve bu muayyen müddetin bir gününe, sâbıkan geçirmiş olduğum umûm hayâtımın bile mukābil olamayacağı kanâatindeyim
Sabrî
[29]
[İkinci bir Sabrî olan Hâfız Alî Efendi’nin bir fıkrasıdır]
Sözler öyle hâzık bir doktordur ki, gözsüzlere hidâyet-i hak ile göz ve kalbsizlere inhidâm-ı kat‘iyeye uğramamış ise, kalb ve şuûrunda çatlaklık yoksa tenvîr ile düşünceye sevk ve Nereden, nereye, necisin? suâl-i müşkilin halli ile insanlığın iktizâ ettiği insaniyeti bahşediyor
Hâfız Alî
[30]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Sözler nâmında olan bahr-i muhît-i nûrda iki seneyi mütecâviz bir zamandan beri seyr ü seyahatimin semere ve netîcesini görüp bilmek husûsunda şimdiye kadar zemîn ve zaman müsâid olmadığından, sermâye-i ticâretimin ne derecelere çıktığında, daha doğrusu bir ticâret edinebildim mi, yoksa edinemedim mi, mütereddid ve mütehayyir idim.
Hamdenlillâh, bu şehr-i rahmet ve mağfirette, inâyet-i Rabbâniye ve muâvenet-i Peygamberî asm ve daavât-ı üstâdâneleri berekâtıyla sermâye-i ilmiye-i evveliye-i bendegânımın yüzde doksan dokuz derece yükseldiğini fehmettim. O menâbi‘-i ilmiye ve temsîlât-ı hakîkiye, meclislerimi o kadar tezyîn ve tenvîr etmektedir ki, arz etmekten âcizim. Beşerin pek ziyâde ayağını kaydıran şu asırda, gāyetle hârika ve fevkalhad cihâzât ve malzemeyi neşreden Nûr fabrikasından her nevi‘ techîzâtı almak farz olduğunu bilip, her türlü senâ ve sitâyişe bihakkın sezâ ve lâyık bulunan ve hiç bir sûretle riyâya hamli imkânsız olan müessese sâhib-i a‘zamına, ne derecelerde îfâ-yı şükrân ve arz-ı minnetdârî eylesem, yine hakkıyla vazîfe-i zimmetimi edâ etmiş olamayacağım.
Sabrî
SAYFA 32
[31]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Çoktan beri rûh-u kemterânemin son derece müştâk bulunduğu ve her bir kelimesi bir elmas mahzeni olan şu Yirmi Sekizinci Risâle-i pür-nûrlarını, لَهُ الْحَمْدُ kırâat ve istinsâha muvaffak oldum. Şu altın-misâl hurûfâttan mürekkeb elmas menbaının derece-i kıymet ve rağbet ve ehemmiyetini arz ve ifade husûsunda mübâlağa olmasın mümkün olsa idi, şu risâle-i kıymetdârînin hakāik-i nâ-mütenâhîsini muvazzıh ve câmi‘ bir çok kelimâtın vaz‘ edilmesine çalışacaktım ki, hakîkat lâyıkıyla ifade edilsin. Zîrâ Hâlik-ı Âlem Hazretleri, şu mükevvenâtı halk ve îcâd ve her birini bir vazîfe ile tavzîf ve ecel-i âlemin hulûlünde, mes’ûliyet noktasında bu dünyada acz ve fakr ve zaaf ve ihtiyâcını fehim ve idrâk ederek, kavânîn-i ezeliye ve desâtîr-i Rabbâniyeye imtisâl ve ittibâ‘ edenlere, şu mevzû‘-u bahis cennet gibi bir ni‘met ile i‘zâz edecek ve alelhusus cennette en büyük ni‘met, cemâl-i bâ-kemâl-i Rabbâniyeyi müşâhede ve müşerrefiyet-i uzmâ olduğundan, şu fânî âlemdeki her şey binnetîce cennete nâzır ve hayrân olduğu ve şu hakāikin menba‘ı olan Furkān-ı Mübîn ve Kur’ân-ı Azîm’in ebvâb-ı müteaddidesini fetih ve esrâr-ı gûnâ-gûnuna ıttılâ‘ ile deryâ-yı hakāike dalmak herkese müyesser olmadığından, beş suâl ve beş cevâb miftâh-ı hakîkîsiyle o künûz-u mütenevvia kapılarını açıp pek yakından ve kemâl-i sarâhatla gösterilmesi ciheti, değil bu abd-i âcizin kāsır aklı, belki oldukça yüksek zekâlara mâlik olanların bile takdîrine hakkıyla şâyân olduğunu kāil ve kāniim.
Sabrî
[32]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Kemâl-i ulviyet ve kıymet-i bî-nihâyesini arz ve ifadeden âciz bulunduğum şu Sözler’deki âlî ve azîm üslûb ve gāyeler, bu abd-i pür-kusuru ihyâ ve âdetâ بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ hâline getirdi. Ve Siyah Dut’un Bir Meyvesi nâmıyla müsemmâ, Avrupa meftunlarına endâht edilen altın topun elmas güllelerini gördüm.
Sabrî
SAYFA 33
[33]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Yirminci Mektûb’u yazarken vaktimin adem-i müsâadesi cihetiyle çabuk yazmaya fazlaca sa‘y ettiğimden, sathî bir nazar ve kırâat edildi. Derince düşünüp zihnimde takarrur ettiremedim ise de, müsâade-i fâzılâneleri ile şu hakîkati arza ictisâr ediyorum. Bu mektûb-u azîmü’l-mefhûm, şimdiye kadar tesyâr buyurulan umûm Nûr risâlelerinin, hulâsatü’l-hulâsa zübdesi ve menba‘-ı amîki olduğuna müşâhedemle beraber, tafsîlât ve teşrîhât husûsunda dahi zevilakıl olanlar için, ibâre-i Arabî ile tahrîr buyurulan ve yedi fıkra-i ma‘nîdâr ve Türkçe meâllerinde münderic olduğuna kanâat-i kâmilem mevcûd bulunduğunu arz ile başkaca bir arzu daha uyandırdı ve dedim:
Âh, Hudâ-yı Müteâl ve Vâhibü’l-A‘mâl ve’l-Âmâl Hazretleri tevfîkāt-ı Samedâniyesini ihsân buyursa da, üstâd-ı âlî kadrimden fenn-i ilm-i kelâmı taallüm ile tefeyyüz edebilsem, dedim. Ve bu arzu kalb-i bendeleride ile’l-ebed merkûz kalacaktır ki, bu da kıymet-i bî-pâyânını hissedip ulviyet ve kudsiyetini hakkıyla ifadede âciz bulunduğum Yirminci Mektûb-u mergūbdan mütevelliddir
Sabrî
[34]
[Yine Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Hele Birinci Söz’de Besmele'nin derece-i ehemmiyeti ve sûret-i temsîliyesi, şâyân-ı takdîr ve hayrettir. Öteden beri her kitabın ibtidâsında Besmele, Hamdele ve Salavâtın zikrinin vücûbu hoca efendilerimiz tarafından beyân edilmiş ise de, bu gibi nefsi iskât edecek bir temsîl işitilmediğinden, bu derece zihinde takarrur ve temerküz etmemişti. Şu temsîl, Besmele Sözü olan Birinci Söz’de ne kadar musîb ve ma‘nîdâr olduğunu insan olan takdîr eder
Sabrî
[35]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Üç kitaptan Yirminci Söz’ü ilk def‘a okudum. Habl-i metîn-i İlâhî ve kanun-u mübîn-i Rabbânî olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’da, şu son asırda vücûda gelen ve frenklerin medâr-ı iftihârları bulunan tahtelbahir ve tayyâre vesâire gibi eşyâya, bin üç yüz küsûr sene mukaddem işaretle ifade eylediğini öğrenerek, Kitâb-ı Mübîn’in mâzî ve müstakbelden vermekte
SAYFA 34
olduğu ihbârât-ı gaybiye ve sâdıka ve beyânât-ı hârika, dost ve düşmanı meftûn ve hayretlerde bıraktığı cihetle, bir kat daha i‘câz-ı Kur’ân’ı isbat ve te’yîd etmiştir. Yirmi Üçüncü ve Otuzuncu Sözler’in başlarından üçer, beşer sahîfe okuyabildim. Mahzen ve medfen-i mücevherâta rast gelmiş bir fakîr gibi hangi cevheri alacağımı harîsâne düşünüyorum
Sabrî
[36]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Bahr-i Mu‘cizât, Fahr-i Kâinât Efendimiz asm Hazretlerinin şu sisli asırda paslı rûhlarımızı tenvîr eden ve sâik-i hayat-ı ebediyeleri bulunan On Dokuzuncu Mektûb’un beşinci cüz’ünü alarak, üçüncüsünü iâde ettim. Fahr-i Kâinât Efendimiz’in asm mu‘cizâtından olan, parmaklarından su akıtarak orduya içirmesine dikkat ederek derin bir tefekküre daldım. O sırada kalemim boya şişesinde idi. Yazmak vazîfeme muvakkat bir fâsıla verecektim. Kalemi tuttum, mürekkebi ile yerinde koymamak için, kalemdeki mürekkeb bitinceye kadar bir-iki kelâm daha yazayım da öyle bırakayım dedim. Başladım, yarım sahîfe yazdım, kalemden boya kesilmedi. Bundaki hikmeti düşündüm, kalem kurudu. Sonra bir çok def‘alar kalemi dikkatle boyaya batırarak yazdım, Tecrübe ettim. Yarım satır, nihâyet bir satıra kâfî gelebildi. Bu da Hatîb-i Bağdadî’nin فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ sırrındaki tefekküründen mütehassıl vâkıayı andırır bir te’kîddir, i‘câz-ı Nebevîdir, dedim.
Sabrî
[37]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Evvelce takdîm kılınan arîzalarımdaki ta‘bîrât ve elfâz-ı ta‘zîmiyem ne için hak olmasın? Zîrâ şu kıymetdâr ve ehemmiyet-i nâ-mütenâhiyeyi ihtivâ ve âleme berk-i hâtıf gibi satvet-i ma‘neviye ve hakîkiyesini emsâli gibi i‘lâm ve i‘lân eden Yirmi Altıncı Mektûb-u mergūbu, yirmi günden beri muhtelif derecâtta müntesibîn-i ilmiye mütâlaa ettikleri hâlde, bugün tashîhine lüzûm görülen ve ale’t-ta‘dâd yirmi sekiz noktada ta‘dîl ve ilâve buyurulan nukat-ı mühimme, kelimât ve ta‘bîrât-ı âliyeyi zâid veya noksân diyebilecek bir kimse çıkmasın ve çıkmıyor.
SAYFA 35
Evet, şu asrın eşhâs-ı muzırrasına karşı i‘lân etmiş olduğu cihâd-ı ma‘neviyede müşâhede edilen muvaffakiyet-i fevkalâdenin, o gürûh-u hazele ve rezeleyi iskât ve ilzâm ettiğini, zerre kadar insaf ve iz‘ânı ve insaniyette hazzı olanın ikrâr ve i‘tirâf ve tasdîk etmesi, vecîbeden olduğu vâreste-i reyb u zunûndur
Sabrî
[38]
[Tevfîk’in bir fıkrasıdır]
Altın yaldız ile yazılması lâzım gelen eser-i âlînizde, Resûl-ü Müctebâ Aleyhi Ekmelü’t-Tahiyyât Efendimiz Hazretlerine dil uzatan hâin-i bî-dîn olan mülhid hâinlerin kuruyası dillerini, inâyet-i İlâhiye ve rûhâniyet-i Peygamberî asm ve şerîat kılıcı ile kesmeye muvaffak olduğunuz şu eser-i bergüzîdenizi, Cenâb-ı Hakk ind-i İlâhîsinde ve nezd-i Peygamberîde asm kabûl eylesin. Şefâat-i Nebeviyeye efendimi ve fakîri de nâil eyleyip, Sancak-ı Muhammedî asm tahtında cümlemizi ihvânlarımızla beraber haşreylesin. Âmîn
Tevfîk
[39]
[Yine Sabrî Efendi’nin bir fıkrasıdır]
Burâk-ı tevfîk ile hakāik-i semâvâta râh-ı urûcu irâe ve tefhîm için tanzîm ve tasnîf buyurulan ve her bir lem‘a-i ulviyesi, aklî ve naklî binler âyât ve alâim-i îmânı fevkalhad îzâh ve isbat eden ve bir mirkāt-ı îmân ve bir mir’ât-ı Vâcibü’l-Vücûd ve’l-Mennân olan ve sarây-ı dâr-ı bekānın elmas bir miftâhı bulunan yirmi ikinci bahr-i hakāiki inâyet-i İlâhiye ile istinsâha muvaffak oldum
Sabrî
[40]
[Şu fıkra hakîkî ve birinci bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nindir]
Mükerreren mütâlaa ve kırâat ederek, Arş kadar yüksek eserleriniz hakkında mütâlaa serdine bir kelime, hatta bir nokta ilâvesine kendimde cür’et ve kudret bulamadığımdan dolayı, bu bâbda bir mütâlaa dermeyânına imkân göremiyorum. Yalnız çok yüksek, cihân kadar kıymetdâr mübârek eserleri okuyup, cehâletimiz hasebiyle idrâk edebildiğimiz kadar istifâde ve istifâzaya çalışarak müstefîd olabilmek, bizim için pek büyük bir ni‘mettir
Hakkı
SAYFA 36
[41]
[Yine Hakkı Efendi’nin bir fıkrasıdır]
İşbu cihan-kıymetdar eserin mütâlaasında nasıl bulduğumuz istifsâr buyuruluyor. Dekāik-i hikmet ve hakāik-i ilmiye ile tezyîn ve tarsîn edilmiş olan yüksek eser hakkında bir mütâlaa serdetmek, bidâamın fevkındedir.
Hakkı
[42]
[Şu fıkra Hâfız Ali Efendi’nindir]
Efendim, Yirmi Beşinci Söz, Cenâb-ı Hakk’ın fermân-ı mübîni olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân için öyle bir vuzûh-u etemmi hâvî bir muarrif-i hakîkîdir ki, bahr-i hakāikte seyr ü seyahat eden ve hâricen çelikle mücellâ ve müstahkem ve dâhilen elmas ve akîkle müzeyyen ve müberhen ve menba‘-ı hakîkîsi olan Furkān-ı Hakîm gibi, dâimâ gençliğini ve resânetini, ziynet ve hüsnünü tezyîd ve muhâfaza eden ve hiç bir vecihle ahkâm-ı memdûhasına nakîsa getirmeyen, bir sefîne-i semâviyenin mahsûlü olup, kalbleri kışırlanarak felsefenin çıkmaz çığırlarına sapan gāfil ve âsîlere şiddetle darbe-i müdhişe ve mühlikesini çarpan ve mutî‘lere lütf-u dest-i ma‘nevîsiyle, dünyevî ve uhrevî nihâyetsiz mükâfâtını ihsân eden Cenâb-ı Hakk’ın, Zât-ı Üstâdânelerine lütuf buyurduğu Vehhâb ism-i Celîlinden tulû‘ eden nûrun lem‘asıyla ziyâlandırıp hakāik-i İlâhiyenin zerrelerini bile pırlantalar gibi görüp ve gösteren Üstâdımın hakāik denizinde seyr ü seyahatleri esnâsında isâbet eden mevcler ki, yekdiğerini müteâkib her birisi başlı başına bir mu‘cize, hatta bir katresi bile îcâdıyla i‘câzını gösterdiğini gördüğümde, مَا شَٓاءَ اللّٰهُ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیماَنِ وَهِدَایَةِ الرَّحْمٰنِ cümle-i celîlesini lisânımda vird ediyorum
Alî
[43]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Nûrları âlemi tenvîr eden, kıt‘ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü’l-meâl ve bizzât hatt-ı ekremleriyle muharrer elmas risâlesini istinsâh ve Yirmi İkinci Söz deryasına dalıyorum.
Sabrî