
SAYFA 282
Mülâkāt olabilmek kābil olabilir mi idi? Hidâyet yolu gösterici lem‘aları yazmaya, hem sohbet olmaya muvaffak olunabilir mi idi? Onun için bendeniz onlara da Allâh’ın hidâyeti yetişip, an karîb irşâda muhtâç bulunduklarını Rabbim bildirsin diye duâcıyım.
Şu hâlde efendimiz’e lütuf buyurulan mücevherât-ı Kur’ân-ı Hakîm’in hakāik ve dekāik tohumunun zirâat tarlası Isparta vilâyetinde meskûn ahâlinin kalbi demek olur. Me’mûr edildiğiniz vazîfe nihâyet bulmamış olmalı ki, Rûhu’l-Beyân sâhibi İsmâîl Hakkı’nın söylediği nazmında Gül açılmaz gülistân olmayınca dediği gibi, açılmıyorsunuz. Açıyoruz, söyletiyoruz, söylettiriyoruz. Her tarafa îcâb ettikçe yedinizdeki mahfûz mücevherâtı neşretmedikçe me’muriyetinize nihâyet verilmeyecektir. Derdimizin büyüklüğünü dermanımıza gönderilen Efendimin fazl u kemâlinden anlıyorum
Hâfız Zühdü
[238]
[Büyük Hâfız Zühdü’nün Risâle-i Nûr niyetiyle Üstâdı hakkında hüsn-ü zannına binâen yazdığı bir fıkrasıdır]
Ne bahtiyar yaratmış yaradan seni
Kendine numûne etmeyen, delidir deli
Cenâb-ı Hak lutf etmiş, göndermiş bize
İnsaf edelim, kendinize gelin ahâli
Kahyası değilim, o işini görmüş
Ölmezden evvel kendisi ölmüş
Zem, meth âna lâzım değildir
Hakîkati o çok güzel görmüş
Gördüğü hakîkati göstermek ister
Zihnini işgāl ettiği hep bu teşvişler
SAYFA 283
Islah-ı halka vücûd hasretmiş
Gece gündüz Allâh’tan te’sîrini diler
Hakîkat yaratmış numune-i nev-i beşer
Nefsin hastalıklarını nefisten çeker
Kabahat görmez, setreder geçer
İstimsak edeni cennete çeker
Cismi dünyada, âhiret işi
Var mı kendine benzer söyleyen bir kişi
İsmi müsemmâda dâhil Bedîüzzamân EnNursi
İki cihânda ayırmaz Zühdü müflisi
Beni kendine yâr et, diye yalvardım
Hem gözünden öptüm, kabûl dedi kandım
Hâfız Alî Efendi'ye tezkere yazdı
Uhuvvet defterine geçtiğimi inandım
Bu fırsat her zaman elimize geçmez
Nedâmet ederiz, fayda etmez
Şimendiferin hareketi belli değildir
Biletsiz insanı hem kabûl etmez
Halka duâcıyım hep var olsunlar
Söylediğim haktır kulağa koysunlar
Gösterdiğim tabip uzakta değil
Derdin dermânıdır gidip bulsunlar
SAYFA 284
Ben de dertli idim, dermanımı buldum
Nasihatlerinin çoğunu kulağıma koydum
Gün-be-gün derdim sıhhat bulmakta
Tabip hazıktır diye dellâl oldum Hâşiye
Vereme tutulmuş bütün insanlar
Tabip gönderilmiş kendilerini arar
Darb-ı mesel olmuştur
Tâli'i yâver olanın yarasını yârî sarar
Yaşım elli yedi her şeyden geçtim
Mevcut eşyâdan iyisini seçtim
Himmeti var olsun, çok himmet etti
Kûşe-i vahdeti ihtiyâr ettim
Vezinsiz, mevzunsuz biraz söyledim
Dinlenir diye gönlümü eğledim
Aruz ilmiyle alâkam yoktur
Okuyana cehlimi izhâr eyledim
Hâfız Zühdü
SAYFA 285
[239]
[Doktor Abdulbâkî’nin fıkrasıdır]
Feyiz-yâb, fazîletli, muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,
Yirmi beş devâyı mücmel, bu def‘a te’lîf-i âlîlerini istinsâh eylediğim Risâle-i Nûr hakkında bendenize te’sîr ettiği aşı, doğrudan doğruya fikir, kalb ve rûhuma bir iksîr-i şâfî olarak te’sîr eden aşının tereşşuhâtı, bir havuz teşkîl eylediği cihetle, işbu havuzun setlerini açmak, tereşşuhâtı seyelân-ı tabiîsine koymak bir mes’ele olmuştur ki, yirmi beş devâyı sath-ı arz üzerinde maddiyyûn yirmi beş bin hekim-i anglüsyon bir araya toplansa, bunları toplamak için yirmi beş bin lira sarf etmek isteyen milyoner bir fabrikatör, otuz altı sahîfelik Risâle-i Nûr’un vereceği ma‘lûmâtı ve hastanın maddî ve ma‘nevî rûhî gıda ve teselli ve tedâviyi bu Risâle-i Nûr kadar veremez.
Eceli yakın bir hastaya maddî bir takım tedâbîr ittihâz ile röntgen ve elektrik hekimi ve kimyevî ilaçların te’sîri muvakkat olduğu, nihâyet te’sîrinin adem-i icrâsıyla kat‘î ölüm hasta hakkında vâki‘ olacağı fennen ta‘yîn etmesiyle, hey’et-i mezkûrenin dağılması ve tedâbîr ve ilaçların ecele faydası olmadığını bilen maddiyyûn doktorlar, Sâni‘-i Hakîm’in yolcusudur derler.
Mâdem zevilhayat için er ve geç yolculuk var. Yolun zorluğunu ve karanlığın zulmetini bilen ehl-i îmân için bir nûr aramak çâresi var. O nûru intişâr eden, saâdet-i ebediye için hazırlık öğreten, Kur’ân-ı Hakîm’in dellâlı ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesinin yardımcısı olan Üstâdım Efendim Hazretlerinin bu def‘a te’lîf ettikleri risâlede, hastalığa mübtelâ olanların derecesine göre amel-i sâlihlerinin artması, seyyiâtlarının azalacağı ve bilhassa hastanın âfiyeti giderek, Allah’dan gelen hastalığa şükreden, sabreden bir mü’min kardeşin çektiği azâb ve işkence bir ecir mukābili olduğu, bir keffâretü’z-zünûb olduğunu âyet-i celîle ve hadîs-i sahîh ile kat‘î olarak isbat eden böyle bir allâmenin neşriyâtına inanmamak, Allâh’ın emrine inanmamaktır.
Biz ümmîlere, Arabca okumasını bilmeyen ve ibâreleri anlamayan biz câhillere Allâh’ın emirlerini öğretmekle mükellef ve farz-ı aynı îfâ etmesiyle müdâvim ve sünnet-i seniyeyi îzâh ve ameli icrâsını aşılayan Üstâdımıza, Rabbim uzun ömür ihsânıyla hizmet-i Kur’ân ve sırr-ı îmân hakkındaki vazîfesine muvaffakiyetini Rabbimden temennî ediyorum.
SAYFA 286
Cismimin zamanınıza yetişmesiyle, rûhumun Üstâdımdan terbiye almış olmasıyla, Rabbime hamd ü senâ ve şükürlerimi her an secdelerle niyâz ediyorum. Vâki‘ olan kusurumun affıyla duânıza muhtâç bulunduğumu arz eylerim Efendim Hazretleri.
Abdülbâkî
[240]
[Ehl-i dünyânın Risâle-i Nûr sâhibi hakkındaki asılsız üç vehimleri münâsebetiyle bir kardeşimizin ettiği suâline karşı Re’fet, Husrev, Rüşdü, Bekir ve Süleymân’ın verdikleri cevâb ve fıkralarıdır]
Üstâdımız Barla’da kimsesiz kaldığı için mütâlaa edecek kitapları olmadığından, dünyadan ümîdini kesip, âhiret noktasında, îmân cihetinde kendi nefsiyle olan mükâlemelerini, düşündüklerini çok def‘a Ey nefsim, Ey nefsim diye kaleme almış. Ne vakit o vaz‘iyetten, o belâdan kurtuldu, buraya geldi. Altı ay zarfında oradaki altı gün kadar bir şey yazmadı. Zâten neşriyât yapmıyor. Ancak kendi nefsi için nota nev‘inde kayıd ettiği mesâili, îmân cihetinde vesveseye düşmüş bazı hâs dostlarının istemelerine binâen, güçlükle onlar alıp mütâlaa ediyorlar. Yazdığı en mühim bir eseri bir müdür, vesveseli ve onun hakkında muannid bir vâliye şikâyet tarzında vermiş. O muannid vâli tedkîkātında, Bu eserde ve bunun neşriyâtında siyâsete taalluk edecek bir cihet yoktur. Sırf mesâil-i îmâniyeye âittir diye hakîkati anlamakla o müdürü tekdîr etmiştir.
Hem hocamız tarîkat zamanı olmadığını, mütemâdiyen dostlarına söylüyor. Îmânı kurtarmak zamanıdır diyor. Buna delîl, dokuz senedir hiç kimseye tarîkat ta‘lîm etmemesidir. Yalnız mezhebi Şâfiî olduğu için, namazdan sonraki tesbîhâtı biraz fazlacadır. O fazlalık da, otuz üçer tesbîhâttan sonra, mezheb-i Şafiîde sünnet olan bazen on, bazen otuz üç لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve üç def‘a salavât okumaktan ibârettir.
Husûsî ibâdetinde yanına hiç bir kimseyi bırakmaz. En hâs hizmetçisi de yanına giremez. Ve diyor ki: Ben şeyh değilim. Ancak bir hocayım. Eskiden dünyaya karıştığım için günahlarım çoktur. Onlara istiğfâr ediyorum diyor.
SAYFA 287
Üstâdımız hakkında ehl-i dünyâ ve ehl-i hüküm tarafından çok def‘a Ne ile yaşıyor? diye endişekârâne soruluyor. Bu suâl altında, Acaba başkaların hediye ve sadakaları ile mi yaşıyor? deniliyor.
Elcevab: Bizler dâimî hizmetindeyiz. Hiç bir kimsenin sadaka ve hediyesini ihtiyârıyla kabûl etmez. Mecbûr kaldığı zaman, mukābilini vermek sûretiyle alır. Barla’da köy halkı az olduğundan, men‘ edip kendini kurtarıyordu. Buraya geldikten sonra, Barla gibi Ben bir şey istemiyorum diye olan musırrâne redde muvaffak olamadı. Hâtırları kırılmayacak bazı dostların getirdikleri yemekleri birkaç def‘a yedi. Sonra birdenbire, hasta olmadığı hâlde iştihâsı tam kesildi. Bizim kanâat-i kat‘iyemiz geldi ki, başkasının hediye ve sadakasını yedirmemek için, ma‘nevî bir ihtâr ve bir inâyettir.
Evet, iki sene evvel, bütün Ramazân’da üç ekmek ve bir okka pirinç ona ve dört kedisine kâfî geldiği gibi; bir sene evvel üç francala bir Ramazân yine kâfî gelmişti. Bu Ramazân-ı Şerîf’de, otuz günde, yarım okka yoğurtla, yarım okkadan daha az pirinç ve dört kuruşluk bir francala yediğini yalnız bir-iki kupa çay içmek ve iftâr zamanında bir çay kaşığı bal yemek müstesnâ başka bir şey yemediğini bizzât müşâhede ettik. Hâşiye
Hem dâimî hizmetinde olan bir arkadaşı Rüşdü, üç okkası beş kuruşa satılan ufak balıklardan güzelce
SAYFA 288
kızartılmış üç tane getirmişti. Bunları Üstâdımıza yedirmek için ısrâr etti. Hem Rüşdü Efendi’nin hâtırını kırmamak, hem de balıkları sevdiği için yedi. O balık yüzünden beş sâat mütemâdiyen sancı çekti. Bu sancı başladıktan üç sâat sonra, Rüşdü Efendi’ye dedi ki: Husrev’deki paramdan balığın fiyatını al, sancı devam ediyor dediği hâlde, balıkların fiyatını almadığı için iki sâat daha devam etti. En nihâyet dedi ki: Aman parayı al, beni bu sancının verdiği ızdırabdan kurtar. Rüşdü Efendi balığın fiyatını aldığı dakîkada, sancı birdenbire kesildi. Biz Üstâdımızın hâlinden ve vaz‘iyetinden, bu acîb hâli aynen gördük. İşte Üstâdımız hakkında Ne ile yaşıyor? diyenler, hatâlarını tashîh etmelidirler.
Süleymân Bekir Re’fet Husrev Rüşdü
[241]
[Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm yaldızlı yazan Doktor Abdulbâkî Bey’in fıkrasıdır]
Sevgili, müşfik Üstâdım, Efendim Hazretleri,
Kıymetine nihâyet olmayan ve her vecihle medih ve takdîre ve sitâyişe şâyân bulunan Risâle-i Nûr eczâlarından bir parçası olan On Dokuzuncu Mektûb’u ve bu mektûbun mazhar olduğu intişârındaki inâyetine mâsadak olan kalemimle iki gün evvel ikmâl edip, bugün sevgili Üstâdıma takdîm ediyorum. Bu risâle hakkında azîz Üstâdıma kalbî ihtisâsâtımı arz etmek istiyorum. Fakat ne kalemim ve ne de kālimle ifadeden âcizim.
Bu risâlenin rûhumda vücûda getirdiği tebeddülâtı ta‘rîf imkânsızdır. Hakîkaten rûhumun asr-ı saâdete âit karanlıklı noktalarını aydınlatmış, kalbimin en derin mahallerine nüfûz ederek, fakîr talebenize verdiği ziyâları, nûrları ile fakîr talebenizi öyle bir hâle getirmiştir ki, bu kusûrlu talebenizin Cenâb-ı Hakk’dan istediği, o zulümâtları yararak nûrlar serpen asırda, beşeriyeti helâkden kurtarıp saâdete da‘vet eden ve elinde ve lisânındaki sonsuz mu‘cizâtıyla, yalnız beşeriyete ve dünyaya değil, bütün mevcûdâta, dünya ve âhirete kendini tanıttıran o Peygamber-i Zîşân’a asm ümmet olabilmek ve sevgili Üstâdıma talebe olabilmek kaydı altında hayatıma hâtime verilmesidir. El ve ayaklarınızdan öperim, Efendim
Abdulbâkî
SAYFA 289
[242]
[Hâfız Alî’nin On Yedinci Lem‘a’daki On İkinci Nota’da mezkûr Üstâdının münâcâtından aldığı zevk ile yazdığı münâcâtlı bir fıkrasıdır]
Yâ Rabb, benim sû’-i ihtiyârımla yirmi sene bilâ-tevakkuf gittiğim yanlış yüzümle değil, belki senin vücûb u vücûduna şehâdet eden âlem-i ekber ve asgarın her bir zerresinin üzerinde nakş-ı esmâyı bize gösteren ve ta‘rîf eden Kur’ân-ı Hakîm’ine îmân eden ve yakînen tasdîk eden ve senin va‘d ve vaîdini hak görüp kabûl ile, iki cihândan uzlet edip sırf seni arayan ve rızâna koşmak isteyen yüzümle secde ve tahiyyelerimi takdîm ediyorum. dedim ve döndüm.
Ol Habîb-i Mennân’a ve Şefîü’l-Müznibîn’e asm bîat-vâri: Ey Şefîü’l-usât, ey el-Emân-ı arasât ve ey Habîb-i Hakk Bizim gibi aczin nihâyetinde, zaafın sonunda bir ümmetin, belki senin ümmetin çokluğu ve kudsiyeti yanında yerimiz belli olmayacak kadar az ve sesimiz işitilmeyecek kadar zayıf olduğumuz hâlde, senin yaptığın binâ-yı İslâmiyete ve açdığın minhâc-ı hakîkate hizmet etmek istiyoruz. Sen bizi kabûl eyle ve ma‘nevî bayrağının altına al dedim. Sonra döndüm, halka-i zikrin birinci safını teşkîl eden enbiyâdan himmet, ikinci saf olan evliyâdan kuvvet istedim.
Kusûrlu talebeniz
Hâfız Alî
[243]
[Mesleğimizin bir medâr-ı şevki ve zevki olan tevâfukun letâifinden üç-dört numûne]
Birincisi: İktisâd Lem‘a’sı, birbirinden habersiz altı müstensihin yazdıkları altı nüshada, eliflerin elli üç adedinde tevâfukları, te’lîf ve istinsâh târîhî olan elli üçe muvâfık gelmesidir. Sonra bakdık ki, asıl müsvedde-i ûlâda çok çıkıntı ve tashîhler ile beraber, elli üç aded sırrını muhâfaza ettiğini hayretle gördük.
İkincisi: Risâlelerin fihristesi tamam yazıldıkdan sonra, birinci müsevvid, ihtiyârsız Bu güzel fihriste tamam oldu deyib yazmış. O müsevvid hesâb-ı ebcedî hiç bilmediği gibi, hiç bir şey de düşünmemiş. Bu güzel fihriste tamam oldu aynen bin üç yüz elli iki târîhini gösterip, fihristenin târîh-i te’lîf ve istinsâhını göstermesidir.
SAYFA 290
Üçüncüsü: Yirmi Üçüncü Lem‘a’nın müsveddeden tebyîz edilirken, hiç eliflerin adedini hâtıra getirmeden, yazıldıkdan sonra yüz yirmi sekizinci risâle olduğuna işareten, yüz yirmi sekiz elif olmasıdır.
Dördüncüsü: Dünkü gün Mu‘cizât-ı Ahmediye asm tashîh edilirken, küçücük, latîf iki tevâfukun on dakîka fâsıla ile vücûda gelmesidir. Şöyle ki:
İkişer arkadaş, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ile Mi‘râc’ı ayrı ayrı tashîh ediyorlardı. Mi‘râc’ın altı yüz satırı içinde birtek satır, kuru direğin ağlamasından bahsediyor. Mu‘cizât-ı Ahmediye asm yüz elli sayfa içinde bir sayfa, o bahse dâirdir. Birden o iki kısım musahhihler aynı kelimeyi söylüyorlarken, içlerinden Rüşdü Efendi intikāl etti İki kısım aynı kelimeyi söylüyoruz Baktık, fevkalâde bir sûrette iki tashîh aynı kelime üzerindedir.
On dakîka sonra, yedi mu‘cizeye mazhar yedi çocuğun bahsi tashîh edilirken, umulmadığı bir zamanda, hazır zâtların nazarında mübârek Melîha isminde beş yaşında bir çocuk geldi, oturdu. Çocukların bahsini zevk ile dinlemeye başladı. Çay verdik, çocuk bahsi bitinceye kadar içmedi. Hazır olan biz dört kişi şübhemiz kalmadı ki, sırr-ı tevâfukun birinci menba‘ı olan Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm te’lîfçe ve istinsâhça ve kırâatçe ve hârika tevâfukça kerâmetini gösterdiği gibi, bu iki küçük tevâfukla, yine o kerâmetin şuâından iki latîfeyi gösterdi.
Hem bir sene evvel bir yere giderken, arkamdan bir kadınla bir kız çocuğu geliyorlar. Ben yoldan çıktım, yolu onlara bıraktım. Baktım, beni geçmiyorlar, sıkıldım. Acele gittim, bir bahçeye girdim. Baktım, onlar da bahçeye girdiler. Hem hiddet, hem hayret ettim. Mu‘cizât-ı Ahmediye asm elimde idi. Tefe’ül gibi açtım. En evvel gözüme ilişen ve yalnız risâlede birtek def‘a zikredilen bir isim ki, aynı o kadının ismini o sahîfe içinde gördüm. Baktım, o kadını tanıdım. Fesübhânallâh, dedim. Bunlar kim olduklarını anlamak için, daha evvel kitaba baksa idim, bu hayretten kurtulacaktım. Bu hâdiseye hem ben, hem hazır olan Şâm'lı Hâfız ve hâdiseyi anlayan o kadın ve başkaları hayret ettik.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 291
[244]
[Hulûsî’nin bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ بِلَا انْقِطَاعٍ
Eyyühe’l-Üstâdü’s-Saîd,
Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şahsiyet-i ma‘neviyelerinde en âciz, en zayıf ve en menfaatsiz bir uzuv olmakla beraber, bu intisâbın verdiği kuvvetle, ma‘nevî efrâdının duâlarının ve kudsî himâyelerinin himmetine ve Rabb-i Rahîm’in kerem ü inâyetine dayanarak, nâil olduğumuz son nûrlu âsârın mütâlaa ve zavâllı muhîtimizdeki neşrinden mütevellid hâlis sürûrumuza, nihâyetsiz ma‘nevî duygularımıza tercüman ve lisân-ı aczle hissiyâtı ızhâra vâsıta, başta muhterem çok müşfik ve azîz Üstâd’a ve onun tevfîk-i Hudâ ile en kıymetli muînleri ve Risâle-i Nûr şâkirdlerinin ma‘nevî cisimlerinde dâimâ fa‘âl ve nevvâr, nâkil ve nâşirleri olan kardeşlerimize şükrân ve duâ borcumuzu iblâğ etmek emel ve niyetiyle, şu arîzacığı yazmaya başlıyorum.
Evvelâ Alevî ve gaybî kerâmetinden bahsedeceğim: Mecmûatü’l-Ahzâb’da Ercûze nâmındaki kasîde-i mübâreki Fethi Bey’de buldum. Birçok yerlerini okudum. Fazla tedkîk edemedim. Ancak Sekîne nâmı verilen ve İsm-i A‘zam’ı tazammun eden altı ismi Ferdün, Hayyün, Kayyûmün, Hakemün, Adlün, Kuddûsün Celle Celâlühû olarak buldum. Bu esmâ-yı mübârekenin vird edilmesine müsâade ve ne sûretle devam iktizâ ettiğine emrinizi istirhâm ederim.
Merhûm ceddimin Hazret-i Alî radıyallâhü anh efendimiz hazretlerine ma‘tûf ve evvelce arz ettiğim كَرَامَاتُ الْاَوْلِیَٓاءِ حَقٌّ düstûrunu tasdîk sadedindeki kerâmât hâdisesinin ifade edildiği bir zamanda, orada da bu mübârek eserin neşir edilmiş olması, cidden hayreti mûcib olmakla beraber, işlerimizin tesâdüfle alâkası olmadığını gösterecek küçük bir delîl ve Risâle-i Nûr, mu‘cize-i kübrâ-yı Ahmediye asm olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dan nebeân ettiği için i‘câzkâr hâdisât eksik olmayacağına işârettir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Bu ulvî eserin sonuna, Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına bu âciz talebenizin ismini koymakla, sıddîkınızın yazılmış ve yazılacak bütün Risâle-i Nûr lemeâtına karşı tasdîkte tereddüd etmeyeceğine işâret olduğunu, şükrânla karşıladım.
SAYFA 292
Sûre-i Rahmân’da فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyet-i celîlesindeki tekrarlar gibi, Risâle-i Nûr’un mebde’-i intişârından bu zamana kadar envâ‘-ı kerâmât ve gaybî i‘câz ızhâr edilmekte; ve bu feyizli hâdisât, Risâle-i Nûr şâkirdlerini gayrete ve himmete teşvîk eylemekle beraber, onları ma‘nevî silâhlarla techîz ederek, kuvvet-i îmânlarını tezyîde vesîle olmaktadır.
Allâh-ü Zülcelâl Kur’ân-ı Kerîm’inde, Peygamber-i Zîşân asm hadîs-i nebevîlerinde, Çihâr-ı Yâr-ı Güzîn, Sahâbe-i Kirâm ve Âl-i Beyt nâmlarına, Hazret-i Alî ra ve evlâdından Hazret-i Gavs ks kasîde-i mübârekelerinde, fitne-i âhirzamandaki en mühim ve Kur’ânî harekete remiz, delâlet, işâret, belki sarâhatle parmak bastıklarını, Risâle-i Nûr nâşiri eserlerinde gösterir ve derslerinde tekrar tekrar söylerse, tereddüd ve şübheye zerre kadar mahal ve hak kalır mı? Aslâ ve kat‘â.
Allâh’ın ihsânına yüz binler hamd ü şükürler olsun ki, münâsebet gelmişken, tahdîs-i ni‘met maksadıyla mazhar olduğum, bütün acz ve noksânıma rağmen, gördürülmekte olan kudsî hizmetin şerefi, ma‘nevî vahdetteki ihlâsın ikrâmı addedilmeye sezâ gaybî himâye ve sıyâneti, Risâle-i Nûr şâkirdleri kardeşlerime mücmelen arz ve iblâğ edeyim:
1Allâh’a ma‘lûm çok kusurlarımı bilmeyen büyük ve küçük bütün halkın hakkımdaki teveccühleri,
2İktizâ ettikçe, soruldukça, münâsebet geldikçe, pervâsızca dâimâ aldığım derslerden öğrendiğim hakîkatleri söylediğim hâlde, bütün meslektaşlarımın hakkımda muhabbet göstermeleri ve cevâb verememeleri,
3Ahkâm-ı dîniyeye gücüm yettiği kadar mutâvaat gösterdiğimi bildiklerine ve gördüklerine rağmen, ekser meslek büyüklerimin husûsiyet ve gidişlerini beğenmediğim hâlde, alenen takdîrlerini ızhâr eylemeleri,
4Elazîz’de maddeten hayli uzakta bulunmaklığıma rağmen, Risâle-i Nûr feyiz menba‘ından nebeân eden lemeâtın, izn-i hakla ârızasız gelebilmeleri,
5Eski hocalarımın âsâr-ı nûru bu âcizden dinlemeleri, vâsıtamla okumaları,
6Elhamdülillâh, buraya gelen nûrlu eserlerin, husûsiyet ve mahremiyet kayıdlarına bir derece dikkat ederek intişârına çalıştığım hâlde, yüz bin kerre şükür ve minnet ol Hâlik-ı Azîm’e, bir mâni‘ ve şer zuhûr etmemesi ilâ âhir
Açık, zâhir, bâhir ve kat‘î bir himâye ve sıyânet-i ma‘neviye netîcesi ve Risâle-i Nûr şâkirdleri arasındaki hakîkî ihlâs ve tesânüdün parlak bir tecellîsidir.
SAYFA 293
Sun‘î bir tevâzu‘ için değil, hakîkati ifade için derim ki: Bundan evvel Sabrî Efendi kardeşimize yazdığım küçük mektubumda da zikrettiğim vecihle, Risâle-i Nûr şâkirdleri vücûd-u ma‘nevîsinde, ancak küçük bir ayak parmağı kadar bir kıymeti olan bu bîçâre kardeşinizi, Hâlikımız bugünahkâr abdini nihâyetsiz in‘âm ve ihsânına lâyık görmüş ki, Risâle-i Nûr nâşirine bir talebe, Risâle-i Nûr şâkirdlerine bir kardeş, Kur’ân hâdimlerine bir arkadaş etmiştir. Arabî ve Fârisî bilmeyen, ilim ve medrese görmeyen bir âsî abdine, hikmet-i Samedâniyesiyle böyle bir ikrâmda bulunuşu, elbette bir hikmete müsteniddir. O da her hâlde Risâle-i Nûr’la alâkadâr olanlar arasındaki safvet ve ihlâs ile, Risâle-i Nûr’un ind-i İlâhîdeki derecesine ve hizmetin ulviyetine atfolunur.
İşte Risâle-i Nûr şâkirdlerinden en gayr-i nâfi‘ bir uzva, misâl olarak zikredilen bu kadar açık himâye ve sıyânet-i İlâhî vâki‘ olursa, diğer münevver unsurlara ne derece ikrâm ve inâyet olacağı kıyâs olunabilir.
Allâh’ın inâyetine, Peygamberimiz Muhammed Mustafâ Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz hazretlerinin imdâd-ı rûhânîlerine istinâd ederek, Allâh rızâsı için hizmete koşan, yekdiğerini ma‘nevî ve uhrevî kardeş tanıyan, başta müşfik Üstâd, yani Risâle-i Nûr nâşiri ile onun şâkirdlerini فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖینَ âyetlerinin sırlarının tezâhürü inşâallâh karşılayacaktır.
İktisâd hakkındaki risâle hem insanî, hem ictimâî, hem dînî, hem dünyevî çok güzel ahlâkî, çok hoş îmânî, çok değerli nûrânî bir nasihatnâmedir. Buradaki kardeşlerimizden bazılarının âsâr-ı nûr hakkındaki ihtiyârsız şu sözleri ne kadar yerindedir. Diyorlar ki: Bu mübârek eserlerden biri okununca, içimizden Bundan daha yüksek eser olamaz dediğimiz hâlde, ikincisini dinlediğimiz zaman bakıyoruz ki, bu evvelkinden daha ulvî ve nûrludur.
Ben de diyorum ki: Ey ihvân Risâle-i Nûr’un bütün cüz’lerinde öyle bir kuvvet var ki, yalnız birini dinlemeye, okumaya ve yazmaya muvaffak olan kimse, Allâh tevfîk verirse, îmânını kurtaracak hakîkatleri onda bulur.
Çünki her cüz’ün diğerleri ile ma‘nen irtibâtları vardır. Okuyana ve dinleyenlere sırran diyorlar ki: Bu okuduğun kitapta, bizdeki hakîkatlerin de uçları, kokuları, işaretleri var. Dikkat edersen görürsün, çalışırsan anlarsın, cüz’-i ihtiyârını bu emre sevk edersen Allah da muvaffakiyet verir, bulur ve bilebilirsin.
SAYFA 294
İhlâsa dâir Yirminci, Yirmi Birinci Lem‘alar; Yirminci Lem‘a muhtelif meslek ve meşrebdeki mü’minler arasındaki rekābetkârâne ihtilâfların esbâbını öyle bir teşrîhtir ki, tavsîf edebilmek için bu mübârek eseri aynen nakil eylemekten başka çâre yoktur. Allâh cümlemizi muhlis kullarından eylesin. Âmîn.
En az on beş günde bir def‘a okunması emir buyurulan Yirmi Birinci Lem‘a, evrâd edinilecek kadar ehemmiyetlidir. Ma‘lûmdur ki, kal‘a içinden fetih olunur. Bugünkü muvaffakiyete sebeb olan ihlâs kalkarsa, maâzallâh, o zaman çok vahîm netîceler tevellüd eder. En büyük düşmanımız nefsimizdir. Onu susturmak için, zannedersem şu ihtâr kâfîdir: Ey nefs-i nâdân Beni kandıramazsın. Mademki bir Peygamber-i Azîmü’l-Kadr ve bir Nebiyyullâh olan Hazret-i Yûsuf aleyhisselâm, وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖٓی اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖی demiştir. Aldatamazsın. Senden ve senin samîmî yoldaşların olan cinnî ve insî şeytan, ehl-i bid‘a ve ulemâü’s-sû’ şerlerinden Allâh’a sığınırım.
Eski Saîd lisânıyla kaleme alınmış olan Yirmi İkinci Lem‘a, zaleme gürûhunun hücûmlarına pek mükemmel müdâfaa ve elyak ve a‘lâ bir cevâbdır. فَاللّٰهُ خَیْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ
Otuz Birinci Mektub’un Yirmi Beşinci Lem‘ası, maddî ve ma‘nevî bütün hastalıklara mükemmel devâdır. Altıncı devânın iki def‘a yazılmasına merâk ettim, hâtırıma geldi. Birden yirmi beşe kadar devâları topladım, 325 oldu. Tekrar eden 6 numaralı devâyı da zammedince 331 çıktı. Söylenişte ve yazılışta ekseriyetle hazfedilen bu rakamlardaki kaldırılmış bin sayısını nazar-ı dikkate alırsak, 1325 ve 1331de İslâm âleminin başına gelmiş olan musîbetlere, bu lem‘ada mahfî işâret bulunduğuna hükmeyledim. Basîretli ve nûrlu arkadaşların, daha mahfî hakāik çıkardıklarını ümîd ediyorum. Eski talebenizden Hâfız Hüseyin Efendi’ye bu lem‘ayı babasının vefâtından birkaç gün sonra, arefe günü Hâfız Ömer Efendi’yle evine gitmek sûretiyle okumak nasîb oldu. Maddî ma‘nevî hastalıklarına ilaç veren hekîm-i hâzık azîz Üstâda çok duâ etti. Bu mübârek eserin bu zât üzerindeki te’sîrini şöyle telhîs edebiliriz. Ehibbâ ve arkadaşlarından hastalığını soranlara, Çok mükemmel bir ilaç buldum. Doktorlara ilaç parası vermekten elhamdülillâh kurtuldum. Günden güne iyi oluyorum. diyormuş.
17 Zilhicce 1353
Talebeniz Hulûsî
SAYFA 295
[245]
[Risâle-i Nûr’un birinci şâkirdlerinden İkinci Hulûsî olan Sabrî’nin Hastalar ve İhtiyârlar Risâlesi münâsebetiyle yazdığı bir fıkrasıdır]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstâd-ı âlî kadrim Efendim Hazretleri,
En son te’lîf buyurulan iki risâlenin kıymet ve derece-i ehemmiyeti müsellem olup, bu hakîr gibi nice kimseler birleşseler yine hakkıyla kıymet ve meziyetini ifade etmiş olamazlar. Şu kadar var ki, bu bâbda birkaç cümlecikler yazayım ki, kalb ve rûhum en yetişmez ve göz görmez köşelerinde zamanın mülevves kasırga ve muharrib fırtınalarıyla kirlenip paslanan ve çürüme hâline gelen o kalb çarklarını yıkayıp, yağlayıp, silip, tathîr edip işleten Risâle-i Nûr’un verilmesi, mâdem bizlere lâyık olmadığımız hâlde bir fazl-ı İlâhî ve eltâf-ı Sübhâniyedir. Binâenaleyh bir çok hatâ ve kusûrlu olmakla beraber pîşgâh-ı üstâdânelerine arz kılınan bir-iki cümlelik ma‘rûzât, şu niam-ı İlâhiye ve tevfîkāt-ı Samedâniyeye bir hamd ve şükür yerini tutsun, emel ve gāyesiyle derim ki:
Risâle-i Nûr’un hadsiz ehl-i îmânı tenvîr ve tefeyyüze sevk ve bir çok kulûb-u mecrûhayı tedâvi eylediği hengâmda, nisbeten ve bizzarûre tam istifâde edemeyen esîr-firâş hastaların, âciz ihtiyârların nâ-ümid me’yûsâne vaz‘iyetleri ve mûcib-i rikkat ve merhamet hâllerine bir nazar-ı müşfikāne ile nazar buyurarak, onların da mütesellî ve rahmet-i İlâhiyeden ümidlerini kesmemeleri ve belki şükretmelerini tefhîm ve telkîn ve hakîkat-i hâlin böyle iktizâ ettiğini bir iksîrli nâzır olan lemeât-ı Kur’âniye ve ehadîs-i Nebeviyeden zübde edilmiş hakāik-i mütenevvia ile taze bir hayat-ı ma‘neviyenin bahş edilmiş olduğunu tebşîr ile, hayat-ı uhreviyeye en yakın bir konak mahalli olan hastalık ve ihtiyârlığa hemen çoklar namzedliklerini i‘lân ediyorlar.
Şu risâlelerin zengin ve rengîn muhteviyâtı herkese hoş gelecek bir keyfiyettir. Zîrâ herkes hastalık ve ihtiyârlık makamlarına pây-ı mâl-i mihmândâr olacaktır. Ve hem hiç bir ferd tasavvur edilemez ki, gerek bizzât ve gerekse bil’izâfe hastalıktan ve ihtiyârlıktan sâlim bulunsun. Bununla beraber insanlık da‘vâsında bulunan bir kimse, alâ küll-i hâl hemcinsinin sürûruyla mesrûr, âlâmıyla müteelim ve müteessir olması kavanîn-i beşeriyet muktezayâtından olmakla, bizzât ve bi’t-tebeiye ihtiyârlık