
SAYFA 276
[234]
[Babacan Mehmed Ali’nin bir fıkrasıdır]
Ey benim ve kardeşlerimin ve şark ve garb ve şimâl ve cenûb taraflarını, arz ve semâvât gibi yüksek ve derin mevki‘leri bir aynada seyr ü temâşâ eden ve yaralılara merhem ve derdlilere dermân yetiştiren Üstâdım efendim,
Evvelâ dest-i şerîflerinizi bûs ederek duânızı taleb ederim. Risâle-i Nûr hakkında çok def‘a mektûb yazmaya ve her birinin fazîletlerini anlatmak ve bahsetmek için en zeki, muktedir edîbler âciz kalırlar. Nerede kaldı ki benim gibi âciz, âsî, pür-taksîr, hem de Efendimizi ta‘cîz ederim diye hayâ ettim. Çünki Risâle-i Nûr’un her biri birer elmas ve cevâhir olmakla beraber, her bir tanesi bir bahr-i ummândır. O nûrlara karşı bahis ve medih yazmak, denizin yanında bir katredir. Mâşâllâh diyebildim. Bunun için mektûb yazmaya cür’et edemem. Ve kalemim ve kalbim hiç bir şey yazamıyor. Çünki bütün talebelerin gözünün önünde bir hardal tanesi kadar olduğunu pekâlâ biliyorum.
Babacan Mehmed Ali
[235]
[Üç cesetli bir rûhun bir fıkrasıdır]
[ Yani Hâfız Alî, Sabrî, Sarı Bıçak Ali]
Otuz Birinci Mektub’un On Yedinci Lem‘ası’nın On Yedinci Notası’nın yedi mes’elesinden ikinci mes’elesi iken, Yirminci Lem‘a olan İhlâs Risâlesi’ni aldım. Kuleönü’nde kardeşim Alî Efendi ile, Yirmi Birinci Lem‘a nâmıyla projektör-misâl, geceleri gündüze çeviren, pek mübârek ve çok kıymetdâr ve gāyet müessir bir risâle ile, Yirmi İkinci Lem‘a, On Yedinci Nota’nın üçüncü mes’elesi iken Lemeât’a karışmakla, sosyalizm ve bolşevizm oyunlarıyla âlem-i insaniyetin fıtrat-ı hayât-ı hakîkiyesini unutturmak; ebedî zulümâtı, müsâvât-ı esâsiye nâmıyla kendi şahıslarını istisnâ ederek millet-i İslâmiyeyi esassızlığa attıkları gazlı bombalarıyla bir nevi‘ geceyi getirdikleri gibi, güyâ istîlâ ettiği ma‘nevî toprakta kuvve-i inbâtiyeye medâr olacak bir hayat dahi bırakmayarak ihrâk ettikleri bir anda, şu lem‘a o âlemi tenvîr ile güneşi gösterip, âb-ı hayâtıyla o yanık zemîn üzerini yeşerttiğini gösteriyor.
SAYFA 277
Muhterem Efendim,
Bir hafta mukaddem, maddeten küçük ve ma‘nen büyük bir nâme-i mergūbelerinizi, Bekir Bey vâsıtasıyla bir ordu kuvvetinde aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hesabsız şükür ve hamd olsun ki, bizim gibi âciz, zayıf, fakîr, kusûrlu kullarını, hiç bir zaman maddî ve ma‘nevî takviye-i rahmetinden baîd tutmuyor. Esen rüzgârlar muvakkaten kapı ve pencerelerden girseler de, o hânenin sâhibi derhâl kapatıyor ve ısıttırdığını gösteriyor. Gerçi çok okumuyorsak da, yazıyı aynı vaz‘iyette yazdırıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Muhterem Efendim,
Şu yazılan risâleleri nasıl buldunuz? buyuruyorsunuz. Yâ Üstâd, ne diyelim? Bizim ma‘nevî yara ve hastalıklarımızı teşhîs buyurup, öldürmemek için her nevi‘ muâleceleriyle memzûc, hem mugaddî, hem müessir tiryâklarını Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla gönderiyorsunuz. İhlâs hakkında evvelce ve bilhassa sonra ihsân buyurulan risâleleri okudukça, vücûdumun ağrıdığını ve her zerresinin titrediğini, müteaddid yaralardan tevellüd eden kurtlar oynamaya başlayınca, en ahmak ve eblehce hareketlerimi gösterdiler.
Şu sözler bittecrübe yazılmasıyla, umûm kardeşlerimiz îkāz ediliyor. Ve her ferde kudsiyetiyle, güyâ o ferde hitâb ediyor gibi bir ulviyetle mâ-i zemzem içiriyor. İhlâsı tam, vicdânı temiz, rûhu selîm, cismi latîf, nesebi tâhir kardeşlerimiz, bu îkāz ile Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’e niyâz edip, Yâ Rabb, cümle ihvânımızı yaramaz şeylerden halâs et ve ihlâs-ı tâmme ihsân et duâlarında, sâlifü’l-arz haslet-i hamse-i âliye ve ehliyeden olmayan ve kesâfetli rûhuyla müteaddid nûru karıştıran ve zâhir hâliyle sebeb-i risâle olup umûmun duâ ve himmetlerini her an arzulayan, bu uğurda Risâle-i Nûr’a serfürû ve serfedâ edenleri, Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn, Habîb-i Ekrem asm, Kur’ân-ı Hakîm ve hizbü’l-Kur’ân hürmetine mağfiret buyurup, niyet edip taleb ettikleri hizmette muvaffak buyursun. Âmîn.
Şu mübârek risâleler, harâretli bir adamın suyu gördüğünde, ufak bir kapta ise karnına koymak, büyük göl ve deniz ise, içine girmek istediği gibi; şu zamanın nûrsuz, yakıcı şiddet-i harâretine karşı ihlâs denizini göstermekle harâreti kesmek, hem her nevi‘ cevâhir ve elmas içinde bulunduğunu beyân etmekle o denize da‘vet ediyor. Nefsin tâlib
SAYFA 278
olduğu riyâ ve hubb-u câh gibi her cihette zararlı yılanlar gibi zehirleyen, ibâdet perdesi altında dünyayı tahsîl etmek isteyip, kabir kapısında hatâsını bildiği ve teveccüh-ü nâsa muhabbetten, firavun gibi gark olurken dönmek isteyip, kimseye müyesser olmadığını daha teferruâtıyla o âlimleri bu lem‘alar öyle tenvîr ediyorlar ki, eğer murâd-ı İlâhî olsa, bu zamanın şöhretperest zındıkları da görselerdi, ellerindeki vücûdlarına zemherîr getiren buzları atıp, ihlâsla îmân edip, Kur’ân’ın elmas cevâhirlerini alırlardı.
Muhterem Efendim,
Kerâmet-i Aleviye risâlesi çok cihetlerle kerâmet olduğu gibi, Risâle-i Nûr şâkirdlerini intibâha ve teşvîke, sa‘y u gayrete, cesâret ve şecâate sevk ile, hareket ettikleri yolda yalnız olmadıklarını ve karşılarında düşmanın, yalnız onların düşmanı olmayıp, belki mâzîde duran ve bize pek yakından bakan ervâh-ı âliyenin de düşmanı olup, o âlî rûhlar önümüzde pişdâr, etrafımızda zırh gibi muhâfız ve muâvin olduklarını göstermekle, zayıflara kuvvet, havf edenlere cesâret ve şecâat, kavîlere refîk oluyor ve her zaman bu risâleye herkesin ihtiyâcını gösteriyor. Bu zamanın kisve-i ilmiye ve mümessil-i dîn ve rehber-i millet perdeleriyle ilmi eneye, dîni dünyaya ve kendileri meyhâneye düşen ulemâü’s-sû’u haber vermekle, ehl-i îmân ve irfânı insafa, ittifâka, ittihâda da‘vet ediyor.
Cümlemiz, hâk-i pây-i ekremîlerine yüzler sürer, mübârek dest ve dâmen-i kerîmânelerini öperiz Efendim.
Talebeniz Talebeniz
Hâfız Alî Küçük Ali
Kerâmetli lem‘aları letâfetli levhalarını rûh-u fakîrâneme çevirerek, kuvvet-i nûr ve câzibe-i ziyâlarıyla bendenizi celb ettiler. Kemâl-i hâhişle Alî Efendi kardeşimizin hânesine geldim. Şu üç kıt‘a lemeât-ı Kur’âniye fevkalhad bir tebşîrle yedime verildi. Nihâyetsiz sürûr ve ibtihâcla aldım. Birer def‘a okudum rûhum gıdasını aldı. Bu gibi hadsiz niam-ı bî-nihâye-i İlâhiyeye mazhariyetime dâir Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükür yaparak, şu kıymetdâr kardeşlerimin ma‘rûzâtını tasdîk ve bu âb-ı hayatın dâimâ akmasını Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd hazretleri’nden tazarru‘ ve niyâz ile arîzama nihâyet verdim Efendim.
Sabrî
SAYFA 279
[236]
[Hulûsî-i Sânî Mehmed Sabrî’nin mühim bir fıkrasıdır]
Üstâd-ı âlî kadrim Efendim Hazretleri,
Bu def‘aki ıyd-i fıtır ziyaretiyle teşerrüfümde bir hediye bekliyordum. Avdetimizde Alî Efendi kardeşimizden fevka’l-matlûb hediye ve onu müteâkib Kerâmet-i Aleviye, iktisâd-ı şer‘iye ve ihlâsât-ı Kur’âniye ve ahlâkiye ve müdâfaât-ı şahsiye ve ma‘neviye risâle-i ferîdelerini aldım. Bayramlık bir hediye ümîd ederken, bu ayın her gününe hesabsız hediyeler kıymetinde birer hediye ihsân kılındı.
Kalbim nûrlara, rûhum sürûrlara müstağrak olunca, bu âsâr-ı güzîde hakkında müteşekkirâne bir şeyler yazmak için kalemim lisanımı tazyîk ediyor. Lisânımda ne söylense, behtimiz tam takdîr edilemez. Evvelâ Kemâl-i acz ve medyûn-u şükrânlığımı yaz diyor ve yazdırıyor. Sâniyen İktisâd kelimesi evvelce kulağıma girdikçe, lafz-ı kelimeden başka kelime-i iktisâdın medlûlu nedir, muktezeyâtı nedir, derk edilemiyordu. Bihamdihî Teâlâ her bir nüktesinde yetmiş remizli hikmet bulunan yedi nükteyi hâvî iktisâd mecelle-i şer‘iyesinin irşâdât ve îkāzâtıyla, iktisâdın ma‘nâ-yı hakîkîsinin ne demek olduğunu anladım. Bu derse hakîkaten çok muhtâç idik. Birçok mü’minlerle beraber öğrenip hemen tatbîke başladım ve dedim: Yâ Hazret-i Üstâd خُدَا اَزْشُمَا رَاضٖی بَادْ
Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn ne zaman hâricî tehâcüm ve tecâvüzât baş gösterse, Beşîr ve Kerîm ism-i Celîlinin tecellîsi ile nesl-i risâlet meâbinden bulunan ve فَجَدّٖی رَسُولُ اللّٰهِ اَعْنٖی مُحَمَّدًا nazm-ı hakîkat-feşân ile nâzdârâne ulviyetini i‘lân eden Hazret-i Gavs-ı A‘zam ks Hazretleri’nin sarîh haber-i beşâretiyle ve bunu te’kîd ve te’yîden cedd-i eşrefi Hazret-i Alî kerremallâhü vecheh hazretlerinin de hâs bir hitâbı ve muhâtabların da aynı emel ve gāyede sarf-ı mesâî etmeleriyle beraber emârât-ı adîde ve kaviye ve alâim-i sarîha ve vâzıha ile risâletü’l-envâr hey’etini tebrîk ve tebşîr etmeleri وَاللّٰهُ یَعْصِمُكَ ilâ âhir sırrıyla sanki اِنَّمَاحِزْبُ الْقُرْاٰنِ مَعْصُومٌ فَهٰٓؤُلَٓاءِ فُلَانٌ وَفُلَانٌ ma‘lûm derecesinde kanâat-bahş bir kaziyedir.
Ma‘lûm-u fâzılâne-i üstâdâneleri olduğu vecihle, o mülhidler gayz ve intikamlarını o Resûl-ü Zîşân Aleyhissalavâtü’r-rahmân Efendimiz Hazretlerinin âlinden ve veresesinden almak istiyorlar; fakat Cenâb-ı Ahkemü’l-Hâkimîn hizbü’l-Kur’ân’a beşâret
SAYFA 280
sayfasını açtığı gibi وَاللّٰهُ عَزٖیزٌ ذُو انْتِقَامٍ sırrıyla onlardan da intikām alacak. Zîrâ kendi i‘dâm kararını kendi götüren bir cânî gibi, maksad ve gayeleriyle taban tabana zıd bulunan mücelledü’l-envârı, hem kısmen açık olduğu hâlde cihât-ı erbaaya irsâl ve îsâline Cenâb-ı Kādir-i Mutlak Hazretleri’nin Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm’a muvakkat bir müddetde firavun’u teshîr buyurduğu gibi onları teshîr etmesi, bir alâmet-i muvaffakiyet ve zaferdir. Ol Cenâb-ı Rabbü’l-İzzet Hazretlerine hesabsız hamd ve şükür olsun.
İhlâs hakkında çok azîm ve son derece ehemmiyetli bir ders-i Kur’ânî’yi takdîm ve tefhîm ile; riyâ, rekābet, kıskançlık gibi müzmin ve müz‘ic ve mühlik emrâz-ı rûhiyenin eczâ-yı cesed-i mü’minde, her bir zerresi lütf-u Bârî ile hedm ve kal‘ edip kurutan ve yekdiğeriyle çok münâsebetdâr bulunan ve ehl-i îmânı a‘lâ-yı illiyyîne çıkarmak için iki kanat mesâbesinde bulunan iki lem‘a-i hâlisaları da mütâlaa ve istinsâh ettim. Rabbime şükürler olsun, hissemi aldım. Fakat âsâr-ı Kur’âniye ve nûrâniyeden oldukları cihetle daha bir çok hakāik ve hikmet-i hafiyenin mündemic bulunduğunu tasdîk ve i‘tirâfla dedim.
Üstâd-ı âlî şânımız, Risâle-i Nûr ismiyle müsemmâ, dokuz seneden beri her birerlerimiz için inşâ buyurmuş oldukları sarây-ı îmânı bugün ta‘bîri câiz ise, bir badana ve bazı yerlerinde mürûr-u eyyâmla çatlaklık ve şitâ ve dalâletin şiddet ve dehşetiyle hücûm ve savleti ânında en ileri dereceye varan burûdetin dâhil-i sarâya nüfûz edip, nâkâbil-i tedâvi ve telâfî cerîhalar ve zararlar tevlîd etmemesi için îrâd buyurulan bu gibi bir derse, bizler cidden eşedd-i ihtiyâcla muhtaçtık. Zîrâ bizler acz ve zaafımızı düşünerek eyyâm ve ahvâlin sûret-i berrâklığına aldanarak, ne sarây-ı ma‘nevîmizde ve ne de kisve-i cismimizde bir mühimmât tedârik etmeyerek lâkaydâne bulunuyorduk. Şu mübârek Lem‘aların nûrlarıyla gaflet perdeleri yırtılarak, havanın fırtınalı ve ateşîn çok tehlikeli ve pek zulmetli olduğunu anlayarak, şu lem‘anın tavsiyesi vechiyle vücûduma bir abâ ve kalbime bir gıda ve gözüme bir fener ettim. Bu vesâyâ arasında, Ey kardeşlerim hitâb-ı müşfikāne ve nidâ-yı mütevâziânelerini okuyup işittikçe, Lebbeyk, yâ Hazret-i Üstâd, سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا icâbet-i kemterânemle Rabbime ma‘lûm olan daavâtta bulundum.
SAYFA 281
İşârât-ı Selâse nâmıyla müsemmâ es-seyfü’l-meslûl tesmiye ettiğim risâle-i ferîdelerinde, nâkâbil-i inkâr hakāik-i mürûde ve müdâfaât-ı vâkıaya karşı kimsenin şakk-ı şefe etmeye mecâli bulunmadığı pek vâzıh ve gāyet sarîh ve delâil-i kat‘iye ile müsbet müddeâsıyla sâbit ve yektâlığıyla imtiyâz etmiş bir fıkra-i hakîkattir. Bu eserde eski üstâd ta‘bîrini asıl üstâd nâm-ı âlîsine kalb ederek diyorum: Asıl Üstâdımın şu ve şuna mümâsil haklı ve hakîkatli müdâfaâtı tam yerindedir. Bu haklı beyânât-ı hârika bütün rûhlara ve bilhassa rûh-u fakîrâneme çok zevkli ve hoş geliyor. Me’zûniyet alsam çoklara göstereceğim. Hâlik-ı A‘zam’a hesabsız şükürler olsun ki, bizim gibi kusûrlu, hatâlı, âciz kullarına ihsân-ı ale’l-ihsân olarak, bir cisimde iki üstâd ihsân buyurdu. Diğer Üstâdımız ma‘rifet-i İlâhiye ve mesâil-i îmâniyeyi ta‘lîm eder. Asıl Üstâdımız celâliyle ittisâf eder. A‘dâya karşı zırhlı mücâhid-i îmân ve yeni Üstâdımız hilmiyetle ittisâf eder, yârân-ı ehl-i îmân oluruz.
Azîz ve muhterem Üstâdım, şimdiye kadar kıymetdâr ve ma‘nîdâr ve cihân-değer lâyuad eser-i girân-bahâlarınızla binler yabânî ve meyvesiz ağaçları semeredâr eşcâra hakāik-i Kur’âniye aşısıyla aşıladınız ve hatta koca hamam kütüklerini şem‘alandırıp mahsûldâr bir hâlete ifrâğ buyurdunuz. Sa‘yiniz meşkûr olsun. Âmîn
Talebeniz
Hulûsî-i Sânî
M S
[237]
[Büyük Hâfız Zühdü’nün Risâle-i Nûr niyetiyle Risâle-i Nûr’un bir nâşirine dâir bir fıkrasıdır]
Üstâd-ı Ekremim,
Cenâb-ı Hakk biz Risâle-i Nûr şâkirdlerinin irşâd ve ihlâsı, ehl-i dünyânın ikrâh ve gayzını, her iki tarafın iyiliği olmak üzere bin türlü mihnet ve meşakkat-i garâib-i hâl göstere göstere, tâ Kürdistan’dan efendimi Isparta vilâyetinin halkına göndermiştir. Buradaki çektiğiniz mihnet ve meşakkat, a‘dânın hücûmu hep biz yüzündendir. Fakat ehl-i dünyâ şahs-ı âlînize ihânet etmişler ise de, Risâle-i Nûr Şâkirdlerine çok büyük lütufta bulundular ve bulunmuşlardır. Onlar da efendimizi Risâle-i Nûr şâkirdleri gibi görse ve bilseler idi, biz âcizlere efendim düşer mi ve düşürürler mi idi
SAYFA 282
Mülâkāt olabilmek kābil olabilir mi idi? Hidâyet yolu gösterici lem‘aları yazmaya, hem sohbet olmaya muvaffak olunabilir mi idi? Onun için bendeniz onlara da Allâh’ın hidâyeti yetişip, an karîb irşâda muhtâç bulunduklarını Rabbim bildirsin diye duâcıyım.
Şu hâlde efendimiz’e lütuf buyurulan mücevherât-ı Kur’ân-ı Hakîm’in hakāik ve dekāik tohumunun zirâat tarlası Isparta vilâyetinde meskûn ahâlinin kalbi demek olur. Me’mûr edildiğiniz vazîfe nihâyet bulmamış olmalı ki, Rûhu’l-Beyân sâhibi İsmâîl Hakkı’nın söylediği nazmında Gül açılmaz gülistân olmayınca dediği gibi, açılmıyorsunuz. Açıyoruz, söyletiyoruz, söylettiriyoruz. Her tarafa îcâb ettikçe yedinizdeki mahfûz mücevherâtı neşretmedikçe me’muriyetinize nihâyet verilmeyecektir. Derdimizin büyüklüğünü dermanımıza gönderilen Efendimin fazl u kemâlinden anlıyorum
Hâfız Zühdü
[238]
[Büyük Hâfız Zühdü’nün Risâle-i Nûr niyetiyle Üstâdı hakkında hüsn-ü zannına binâen yazdığı bir fıkrasıdır]
Ne bahtiyar yaratmış yaradan seni
Kendine numûne etmeyen, delidir deli
Cenâb-ı Hak lutf etmiş, göndermiş bize
İnsaf edelim, kendinize gelin ahâli
Kahyası değilim, o işini görmüş
Ölmezden evvel kendisi ölmüş
Zem, meth âna lâzım değildir
Hakîkati o çok güzel görmüş
Gördüğü hakîkati göstermek ister
Zihnini işgāl ettiği hep bu teşvişler
SAYFA 283
Islah-ı halka vücûd hasretmiş
Gece gündüz Allâh’tan te’sîrini diler
Hakîkat yaratmış numune-i nev-i beşer
Nefsin hastalıklarını nefisten çeker
Kabahat görmez, setreder geçer
İstimsak edeni cennete çeker
Cismi dünyada, âhiret işi
Var mı kendine benzer söyleyen bir kişi
İsmi müsemmâda dâhil Bedîüzzamân EnNursi
İki cihânda ayırmaz Zühdü müflisi
Beni kendine yâr et, diye yalvardım
Hem gözünden öptüm, kabûl dedi kandım
Hâfız Alî Efendi'ye tezkere yazdı
Uhuvvet defterine geçtiğimi inandım
Bu fırsat her zaman elimize geçmez
Nedâmet ederiz, fayda etmez
Şimendiferin hareketi belli değildir
Biletsiz insanı hem kabûl etmez
Halka duâcıyım hep var olsunlar
Söylediğim haktır kulağa koysunlar
Gösterdiğim tabip uzakta değil
Derdin dermânıdır gidip bulsunlar