BARLA LÂHİKASI

276

[234]

[Babacan Mehmed Ali’nin bir fıkrasıdır]

Ey benim ve kardeşlerimin ve şark ve garb ve şimâl ve cenûb taraflarını, arz ve semâvât gibi yüksek ve derin mevki‘leri bir aynada seyr ü temâşâ eden ve yaralılara merhem ve derdlilere dermân yetiştiren Üstâdım efendim,

Evvelâ dest-i şerîflerinizi bûs ederek duânızı taleb ederim. Risâle-i Nûr hakkında çok def‘a mektûb yazmaya ve her birinin fazîletlerini anlatmak ve bahsetmek için en zeki, muktedir edîbler âciz kalırlar. Nerede kaldı ki benim gibi âciz, âsî, pür-taksîr, hem de Efendimizi ta‘cîz ederim diye hayâ ettim. Çünki Risâle-i Nûr’un her biri birer elmas ve cevâhir olmakla beraber, her bir tanesi bir bahr-i ummândır. O nûrlara karşı bahis ve medih yazmak, denizin yanında bir katredir. Mâşâllâh diyebildim. Bunun için mektûb yazmaya cür’et edemem. Ve kalemim ve kalbim hiç bir şey yazamıyor. Çünki bütün talebelerin gözünün önünde bir hardal tanesi kadar olduğunu pekâlâ biliyorum.

Babacan Mehmed Ali

[235]

[Üç cesetli bir rûhun bir fıkrasıdır]

[ Yani Hâfız Alî, Sabrî, Sarı Bıçak Ali]

Otuz Birinci Mektub’un On Yedinci Lem‘ası’nın On Yedinci Notası’nın yedi mes’elesinden ikinci mes’elesi iken, Yirminci Lem‘a olan İhlâs Risâlesi’ni aldım. Kuleönü’nde kardeşim Alî Efendi ile, Yirmi Birinci Lem‘a nâmıyla projektör-misâl, geceleri gündüze çeviren, pek mübârek ve çok kıymetdâr ve gāyet müessir bir risâle ile, Yirmi İkinci Lem‘a, On Yedinci Nota’nın üçüncü mes’elesi iken Lemeât’a karışmakla, sosyalizm ve bolşevizm oyunlarıyla âlem-i insaniyetin fıtrat-ı hayât-ı hakîkiyesini unutturmak; ebedî zulümâtı, müsâvât-ı esâsiye nâmıyla kendi şahıslarını istisnâ ederek millet-i İslâmiyeyi esassızlığa attıkları gazlı bombalarıyla bir nevi‘ geceyi getirdikleri gibi, güyâ istîlâ ettiği ma‘nevî toprakta kuvve-i inbâtiyeye medâr olacak bir hayat dahi bırakmayarak ihrâk ettikleri bir anda, şu lem‘a o âlemi tenvîr ile güneşi gösterip, âb-ı hayâtıyla o yanık zemîn üzerini yeşerttiğini gösteriyor.

277

Muhterem Efendim,

Bir hafta mukaddem, maddeten küçük ve ma‘nen büyük bir nâme-i mergūbelerinizi, Bekir Bey vâsıtasıyla bir ordu kuvvetinde aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hesabsız şükür ve hamd olsun ki, bizim gibi âciz, zayıf, fakîr, kusûrlu kullarını, hiç bir zaman maddî ve ma‘nevî takviye-i rahmetinden baîd tutmuyor. Esen rüzgârlar muvakkaten kapı ve pencerelerden girseler de, o hânenin sâhibi derhâl kapatıyor ve ısıttırdığını gösteriyor. Gerçi çok okumuyorsak da, yazıyı aynı vaz‘iyette yazdırıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Muhterem Efendim,

Şu yazılan risâleleri nasıl buldunuz? buyuruyorsunuz. Yâ Üstâd, ne diyelim? Bizim ma‘nevî yara ve hastalıklarımızı teşhîs buyurup, öldürmemek için her nevi‘ muâleceleriyle memzûc, hem mugaddî, hem müessir tiryâklarını Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla gönderiyorsunuz. İhlâs hakkında evvelce ve bilhassa sonra ihsân buyurulan risâleleri okudukça, vücûdumun ağrıdığını ve her zerresinin titrediğini, müteaddid yaralardan tevellüd eden kurtlar oynamaya başlayınca, en ahmak ve eblehce hareketlerimi gösterdiler.

Şu sözler bittecrübe yazılmasıyla, umûm kardeşlerimiz îkāz ediliyor. Ve her ferde kudsiyetiyle, güyâ o ferde hitâb ediyor gibi bir ulviyetle mâ-i zemzem içiriyor. İhlâsı tam, vicdânı temiz, rûhu selîm, cismi latîf, nesebi tâhir kardeşlerimiz, bu îkāz ile Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’e niyâz edip, Yâ Rabb, cümle ihvânımızı yaramaz şeylerden halâs et ve ihlâs-ı tâmme ihsân et duâlarında, sâlifü’l-arz haslet-i hamse-i âliye ve ehliyeden olmayan ve kesâfetli rûhuyla müteaddid nûru karıştıran ve zâhir hâliyle sebeb-i risâle olup umûmun duâ ve himmetlerini her an arzulayan, bu uğurda Risâle-i Nûr’a serfürû ve serfedâ edenleri, Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn, Habîb-i Ekrem asm, Kur’ân-ı Hakîm ve hizbü’l-Kur’ân hürmetine mağfiret buyurup, niyet edip taleb ettikleri hizmette muvaffak buyursun. Âmîn.

Şu mübârek risâleler, harâretli bir adamın suyu gördüğünde, ufak bir kapta ise karnına koymak, büyük göl ve deniz ise, içine girmek istediği gibi; şu zamanın nûrsuz, yakıcı şiddet-i harâretine karşı ihlâs denizini göstermekle harâreti kesmek, hem her nevi‘ cevâhir ve elmas içinde bulunduğunu beyân etmekle o denize da‘vet ediyor. Nefsin tâlib

278

olduğu riyâ ve hubb-u câh gibi her cihette zararlı yılanlar gibi zehirleyen, ibâdet perdesi altında dünyayı tahsîl etmek isteyip, kabir kapısında hatâsını bildiği ve teveccüh-ü nâsa muhabbetten, firavun gibi gark olurken dönmek isteyip, kimseye müyesser olmadığını daha teferruâtıyla o âlimleri bu lem‘alar öyle tenvîr ediyorlar ki, eğer murâd-ı İlâhî olsa, bu zamanın şöhretperest zındıkları da görselerdi, ellerindeki vücûdlarına zemherîr getiren buzları atıp, ihlâsla îmân edip, Kur’ân’ın elmas cevâhirlerini alırlardı.

Muhterem Efendim,

Kerâmet-i Aleviye risâlesi çok cihetlerle kerâmet olduğu gibi, Risâle-i Nûr şâkirdlerini intibâha ve teşvîke, sa‘y u gayrete, cesâret ve şecâate sevk ile, hareket ettikleri yolda yalnız olmadıklarını ve karşılarında düşmanın, yalnız onların düşmanı olmayıp, belki mâzîde duran ve bize pek yakından bakan ervâh-ı âliyenin de düşmanı olup, o âlî rûhlar önümüzde pişdâr, etrafımızda zırh gibi muhâfız ve muâvin olduklarını göstermekle, zayıflara kuvvet, havf edenlere cesâret ve şecâat, kavîlere refîk oluyor ve her zaman bu risâleye herkesin ihtiyâcını gösteriyor. Bu zamanın kisve-i ilmiye ve mümessil-i dîn ve rehber-i millet perdeleriyle ilmi eneye, dîni dünyaya ve kendileri meyhâneye düşen ulemâü’s-sû’u haber vermekle, ehl-i îmân ve irfânı insafa, ittifâka, ittihâda da‘vet ediyor.

Cümlemiz, hâk-i pây-i ekremîlerine yüzler sürer, mübârek dest ve dâmen-i kerîmânelerini öperiz Efendim.

Talebeniz Talebeniz

Hâfız Alî Küçük Ali

Kerâmetli lem‘aları letâfetli levhalarını rûh-u fakîrâneme çevirerek, kuvvet-i nûr ve câzibe-i ziyâlarıyla bendenizi celb ettiler. Kemâl-i hâhişle Alî Efendi kardeşimizin hânesine geldim. Şu üç kıt‘a lemeât-ı Kur’âniye fevkalhad bir tebşîrle yedime verildi. Nihâyetsiz sürûr ve ibtihâcla aldım. Birer def‘a okudum rûhum gıdasını aldı. Bu gibi hadsiz niam-ı bî-nihâye-i İlâhiyeye mazhariyetime dâir Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükür yaparak, şu kıymetdâr kardeşlerimin ma‘rûzâtını tasdîk ve bu âb-ı hayatın dâimâ akmasını Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd hazretleri’nden tazarru‘ ve niyâz ile arîzama nihâyet verdim Efendim.

Sabrî

279

[236]

[Hulûsî-i Sânî Mehmed Sabrî’nin mühim bir fıkrasıdır]

Üstâd-ı âlî kadrim Efendim Hazretleri,

Bu def‘aki ıyd-i fıtır ziyaretiyle teşerrüfümde bir hediye bekliyordum. Avdetimizde Alî Efendi kardeşimizden fevka’l-matlûb hediye ve onu müteâkib Kerâmet-i Aleviye, iktisâd-ı şer‘iye ve ihlâsât-ı Kur’âniye ve ahlâkiye ve müdâfaât-ı şahsiye ve ma‘neviye risâle-i ferîdelerini aldım. Bayramlık bir hediye ümîd ederken, bu ayın her gününe hesabsız hediyeler kıymetinde birer hediye ihsân kılındı.

Kalbim nûrlara, rûhum sürûrlara müstağrak olunca, bu âsâr-ı güzîde hakkında müteşekkirâne bir şeyler yazmak için kalemim lisanımı tazyîk ediyor. Lisânımda ne söylense, behtimiz tam takdîr edilemez. Evvelâ Kemâl-i acz ve medyûn-u şükrânlığımı yaz diyor ve yazdırıyor. Sâniyen İktisâd kelimesi evvelce kulağıma girdikçe, lafz-ı kelimeden başka kelime-i iktisâdın medlûlu nedir, muktezeyâtı nedir, derk edilemiyordu. Bihamdihî Teâlâ her bir nüktesinde yetmiş remizli hikmet bulunan yedi nükteyi hâvî iktisâd mecelle-i şer‘iyesinin irşâdât ve îkāzâtıyla, iktisâdın ma‘nâ-yı hakîkîsinin ne demek olduğunu anladım. Bu derse hakîkaten çok muhtâç idik. Birçok mü’minlerle beraber öğrenip hemen tatbîke başladım ve dedim: Yâ Hazret-i Üstâd خُدَا اَزْشُمَا رَاضٖی بَادْ

Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn ne zaman hâricî tehâcüm ve tecâvüzât baş gösterse, Beşîr ve Kerîm ism-i Celîlinin tecellîsi ile nesl-i risâlet meâbinden bulunan ve فَجَدّٖی رَسُولُ اللّٰهِ اَعْنٖی مُحَمَّدًا nazm-ı hakîkat-feşân ile nâzdârâne ulviyetini i‘lân eden Hazret-i Gavs-ı A‘zam ks Hazretleri’nin sarîh haber-i beşâretiyle ve bunu te’kîd ve te’yîden cedd-i eşrefi Hazret-i Alî kerremallâhü vecheh hazretlerinin de hâs bir hitâbı ve muhâtabların da aynı emel ve gāyede sarf-ı mesâî etmeleriyle beraber emârât-ı adîde ve kaviye ve alâim-i sarîha ve vâzıha ile risâletü’l-envâr hey’etini tebrîk ve tebşîr etmeleri وَاللّٰهُ یَعْصِمُكَ ilâ âhir sırrıyla sanki اِنَّمَاحِزْبُ الْقُرْاٰنِ مَعْصُومٌ فَهٰٓؤُلَٓاءِ فُلَانٌ وَفُلَانٌ ma‘lûm derecesinde kanâat-bahş bir kaziyedir.

Ma‘lûm-u fâzılâne-i üstâdâneleri olduğu vecihle, o mülhidler gayz ve intikamlarını o Resûl-ü Zîşân Aleyhissalavâtü’r-rahmân Efendimiz Hazretlerinin âlinden ve veresesinden almak istiyorlar; fakat Cenâb-ı Ahkemü’l-Hâkimîn hizbü’l-Kur’ân’a beşâret

280

sayfasını açtığı gibi وَاللّٰهُ عَزٖیزٌ ذُو انْتِقَامٍ sırrıyla onlardan da intikām alacak. Zîrâ kendi i‘dâm kararını kendi götüren bir cânî gibi, maksad ve gayeleriyle taban tabana zıd bulunan mücelledü’l-envârı, hem kısmen açık olduğu hâlde cihât-ı erbaaya irsâl ve îsâline Cenâb-ı Kādir-i Mutlak Hazretleri’nin Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm’a muvakkat bir müddetde firavun’u teshîr buyurduğu gibi onları teshîr etmesi, bir alâmet-i muvaffakiyet ve zaferdir. Ol Cenâb-ı Rabbü’l-İzzet Hazretlerine hesabsız hamd ve şükür olsun.

İhlâs hakkında çok azîm ve son derece ehemmiyetli bir ders-i Kur’ânî’yi takdîm ve tefhîm ile; riyâ, rekābet, kıskançlık gibi müzmin ve müz‘ic ve mühlik emrâz-ı rûhiyenin eczâ-yı cesed-i mü’minde, her bir zerresi lütf-u Bârî ile hedm ve kal‘ edip kurutan ve yekdiğeriyle çok münâsebetdâr bulunan ve ehl-i îmânı a‘lâ-yı illiyyîne çıkarmak için iki kanat mesâbesinde bulunan iki lem‘a-i hâlisaları da mütâlaa ve istinsâh ettim. Rabbime şükürler olsun, hissemi aldım. Fakat âsâr-ı Kur’âniye ve nûrâniyeden oldukları cihetle daha bir çok hakāik ve hikmet-i hafiyenin mündemic bulunduğunu tasdîk ve i‘tirâfla dedim.

Üstâd-ı âlî şânımız, Risâle-i Nûr ismiyle müsemmâ, dokuz seneden beri her birerlerimiz için inşâ buyurmuş oldukları sarây-ı îmânı bugün ta‘bîri câiz ise, bir badana ve bazı yerlerinde mürûr-u eyyâmla çatlaklık ve şitâ ve dalâletin şiddet ve dehşetiyle hücûm ve savleti ânında en ileri dereceye varan burûdetin dâhil-i sarâya nüfûz edip, nâkâbil-i tedâvi ve telâfî cerîhalar ve zararlar tevlîd etmemesi için îrâd buyurulan bu gibi bir derse, bizler cidden eşedd-i ihtiyâcla muhtaçtık. Zîrâ bizler acz ve zaafımızı düşünerek eyyâm ve ahvâlin sûret-i berrâklığına aldanarak, ne sarây-ı ma‘nevîmizde ve ne de kisve-i cismimizde bir mühimmât tedârik etmeyerek lâkaydâne bulunuyorduk. Şu mübârek Lem‘aların nûrlarıyla gaflet perdeleri yırtılarak, havanın fırtınalı ve ateşîn çok tehlikeli ve pek zulmetli olduğunu anlayarak, şu lem‘anın tavsiyesi vechiyle vücûduma bir abâ ve kalbime bir gıda ve gözüme bir fener ettim. Bu vesâyâ arasında, Ey kardeşlerim hitâb-ı müşfikāne ve nidâ-yı mütevâziânelerini okuyup işittikçe, Lebbeyk, yâ Hazret-i Üstâd, سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا icâbet-i kemterânemle Rabbime ma‘lûm olan daavâtta bulundum.

281

İşârât-ı Selâse nâmıyla müsemmâ es-seyfü’l-meslûl tesmiye ettiğim risâle-i ferîdelerinde, nâkâbil-i inkâr hakāik-i mürûde ve müdâfaât-ı vâkıaya karşı kimsenin şakk-ı şefe etmeye mecâli bulunmadığı pek vâzıh ve gāyet sarîh ve delâil-i kat‘iye ile müsbet müddeâsıyla sâbit ve yektâlığıyla imtiyâz etmiş bir fıkra-i hakîkattir. Bu eserde eski üstâd ta‘bîrini asıl üstâd nâm-ı âlîsine kalb ederek diyorum: Asıl Üstâdımın şu ve şuna mümâsil haklı ve hakîkatli müdâfaâtı tam yerindedir. Bu haklı beyânât-ı hârika bütün rûhlara ve bilhassa rûh-u fakîrâneme çok zevkli ve hoş geliyor. Me’zûniyet alsam çoklara göstereceğim. Hâlik-ı A‘zam’a hesabsız şükürler olsun ki, bizim gibi kusûrlu, hatâlı, âciz kullarına ihsân-ı ale’l-ihsân olarak, bir cisimde iki üstâd ihsân buyurdu. Diğer Üstâdımız ma‘rifet-i İlâhiye ve mesâil-i îmâniyeyi ta‘lîm eder. Asıl Üstâdımız celâliyle ittisâf eder. A‘dâya karşı zırhlı mücâhid-i îmân ve yeni Üstâdımız hilmiyetle ittisâf eder, yârân-ı ehl-i îmân oluruz.

Azîz ve muhterem Üstâdım, şimdiye kadar kıymetdâr ve ma‘nîdâr ve cihân-değer lâyuad eser-i girân-bahâlarınızla binler yabânî ve meyvesiz ağaçları semeredâr eşcâra hakāik-i Kur’âniye aşısıyla aşıladınız ve hatta koca hamam kütüklerini şem‘alandırıp mahsûldâr bir hâlete ifrâğ buyurdunuz. Sa‘yiniz meşkûr olsun. Âmîn

Talebeniz

Hulûsî-i Sânî

M S

[237]

[Büyük Hâfız Zühdü’nün Risâle-i Nûr niyetiyle Risâle-i Nûr’un bir nâşirine dâir bir fıkrasıdır]

Üstâd-ı Ekremim,

Cenâb-ı Hakk biz Risâle-i Nûr şâkirdlerinin irşâd ve ihlâsı, ehl-i dünyânın ikrâh ve gayzını, her iki tarafın iyiliği olmak üzere bin türlü mihnet ve meşakkat-i garâib-i hâl göstere göstere, Kürdistan’dan efendimi Isparta vilâyetinin halkına göndermiştir. Buradaki çektiğiniz mihnet ve meşakkat, a‘dânın hücûmu hep biz yüzündendir. Fakat ehl-i dünyâ şahs-ı âlînize ihânet etmişler ise de, Risâle-i Nûr Şâkirdlerine çok büyük lütufta bulundular ve bulunmuşlardır. Onlar da efendimizi Risâle-i Nûr şâkirdleri gibi görse ve bilseler idi, biz âcizlere efendim düşer mi ve düşürürler mi idi

282

Mülâkāt olabilmek kābil olabilir mi idi? Hidâyet yolu gösterici lem‘aları yazmaya, hem sohbet olmaya muvaffak olunabilir mi idi? Onun için bendeniz onlara da Allâh’ın hidâyeti yetişip, an karîb irşâda muhtâç bulunduklarını Rabbim bildirsin diye duâcıyım.

Şu hâlde efendimiz’e lütuf buyurulan mücevherât-ı Kur’ân-ı Hakîm’in hakāik ve dekāik tohumunun zirâat tarlası Isparta vilâyetinde meskûn ahâlinin kalbi demek olur. Me’mûr edildiğiniz vazîfe nihâyet bulmamış olmalı ki, Rûhu’l-Beyân sâhibi İsmâîl Hakkı’nın söylediği nazmında Gül açılmaz gülistân olmayınca dediği gibi, açılmıyorsunuz. Açıyoruz, söyletiyoruz, söylettiriyoruz. Her tarafa îcâb ettikçe yedinizdeki mahfûz mücevherâtı neşretmedikçe me’muriyetinize nihâyet verilmeyecektir. Derdimizin büyüklüğünü dermanımıza gönderilen Efendimin fazl u kemâlinden anlıyorum

Hâfız Zühdü

[238]

[Büyük Hâfız Zühdü’nün Risâle-i Nûr niyetiyle Üstâdı hakkında hüsn-ü zannına binâen yazdığı bir fıkrasıdır]

Ne bahtiyar yaratmış yaradan seni

Kendine numûne etmeyen, delidir deli

Cenâb-ı Hak lutf etmiş, göndermiş bize

İnsaf edelim, kendinize gelin ahâli

Kahyası değilim, o işini görmüş

Ölmezden evvel kendisi ölmüş

Zem, meth âna lâzım değildir

Hakîkati o çok güzel görmüş

Gördüğü hakîkati göstermek ister

Zihnini işgāl ettiği hep bu teşvişler

283

Islah-ı halka vücûd hasretmiş

Gece gündüz Allâh’tan te’sîrini diler

Hakîkat yaratmış numune-i nev-i beşer

Nefsin hastalıklarını nefisten çeker

Kabahat görmez, setreder geçer

İstimsak edeni cennete çeker

Cismi dünyada, âhiret işi

Var mı kendine benzer söyleyen bir kişi

İsmi müsemmâda dâhil Bedîüzzamân EnNursi

İki cihânda ayırmaz Zühdü müflisi

Beni kendine yâr et, diye yalvardım

Hem gözünden öptüm, kabûl dedi kandım

Hâfız Alî Efendi'ye tezkere yazdı

Uhuvvet defterine geçtiğimi inandım

Bu fırsat her zaman elimize geçmez

Nedâmet ederiz, fayda etmez

Şimendiferin hareketi belli değildir

Biletsiz insanı hem kabûl etmez

Halka duâcıyım hep var olsunlar

Söylediğim haktır kulağa koysunlar

Gösterdiğim tabip uzakta değil

Derdin dermânıdır gidip bulsunlar

284

Ben de dertli idim, dermanımı buldum

Nasihatlerinin çoğunu kulağıma koydum

Gün-be-gün derdim sıhhat bulmakta

Tabip hazıktır diye dellâl oldum Hâşiye

Vereme tutulmuş bütün insanlar

Tabip gönderilmiş kendilerini arar

Darb-ı mesel olmuştur

Tâli'i yâver olanın yarasını yârî sarar

Yaşım elli yedi her şeyden geçtim

Mevcut eşyâdan iyisini seçtim

Himmeti var olsun, çok himmet etti

Kûşe-i vahdeti ihtiyâr ettim

Vezinsiz, mevzunsuz biraz söyledim

Dinlenir diye gönlümü eğledim

Aruz ilmiyle alâkam yoktur

Okuyana cehlimi izhâr eyledim

Hâfız Zühdü

285

[239]

[Doktor Abdulbâkî’nin fıkrasıdır]

Feyiz-yâb, fazîletli, muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Yirmi beş devâyı mücmel, bu def‘a te’lîf-i âlîlerini istinsâh eylediğim Risâle-i Nûr hakkında bendenize te’sîr ettiği aşı, doğrudan doğruya fikir, kalb ve rûhuma bir iksîr-i şâfî olarak te’sîr eden aşının tereşşuhâtı, bir havuz teşkîl eylediği cihetle, işbu havuzun setlerini açmak, tereşşuhâtı seyelân-ı tabiîsine koymak bir mes’ele olmuştur ki, yirmi beş devâyı sath-ı arz üzerinde maddiyyûn yirmi beş bin hekim-i anglüsyon bir araya toplansa, bunları toplamak için yirmi beş bin lira sarf etmek isteyen milyoner bir fabrikatör, otuz altı sahîfelik Risâle-i Nûr’un vereceği ma‘lûmâtı ve hastanın maddî ve ma‘nevî rûhî gıda ve teselli ve tedâviyi bu Risâle-i Nûr kadar veremez.

Eceli yakın bir hastaya maddî bir takım tedâbîr ittihâz ile röntgen ve elektrik hekimi ve kimyevî ilaçların te’sîri muvakkat olduğu, nihâyet te’sîrinin adem-i icrâsıyla kat‘î ölüm hasta hakkında vâki‘ olacağı fennen ta‘yîn etmesiyle, hey’et-i mezkûrenin dağılması ve tedâbîr ve ilaçların ecele faydası olmadığını bilen maddiyyûn doktorlar, Sâni‘-i Hakîm’in yolcusudur derler.

Mâdem zevilhayat için er ve geç yolculuk var. Yolun zorluğunu ve karanlığın zulmetini bilen ehl-i îmân için bir nûr aramak çâresi var. O nûru intişâr eden, saâdet-i ebediye için hazırlık öğreten, Kur’ân-ı Hakîm’in dellâlı ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesinin yardımcısı olan Üstâdım Efendim Hazretlerinin bu def‘a te’lîf ettikleri risâlede, hastalığa mübtelâ olanların derecesine göre amel-i sâlihlerinin artması, seyyiâtlarının azalacağı ve bilhassa hastanın âfiyeti giderek, Allah’dan gelen hastalığa şükreden, sabreden bir mü’min kardeşin çektiği azâb ve işkence bir ecir mukābili olduğu, bir keffâretü’z-zünûb olduğunu âyet-i celîle ve hadîs-i sahîh ile kat‘î olarak isbat eden böyle bir allâmenin neşriyâtına inanmamak, Allâh’ın emrine inanmamaktır.

Biz ümmîlere, Arabca okumasını bilmeyen ve ibâreleri anlamayan biz câhillere Allâh’ın emirlerini öğretmekle mükellef ve farz-ı aynı îfâ etmesiyle müdâvim ve sünnet-i seniyeyi îzâh ve ameli icrâsını aşılayan Üstâdımıza, Rabbim uzun ömür ihsânıyla hizmet-i Kur’ân ve sırr-ı îmân hakkındaki vazîfesine muvaffakiyetini Rabbimden temennî ediyorum.

286

Cismimin zamanınıza yetişmesiyle, rûhumun Üstâdımdan terbiye almış olmasıyla, Rabbime hamd ü senâ ve şükürlerimi her an secdelerle niyâz ediyorum. Vâki‘ olan kusurumun affıyla duânıza muhtâç bulunduğumu arz eylerim Efendim Hazretleri.

Abdülbâkî

[240]

[Ehl-i dünyânın Risâle-i Nûr sâhibi hakkındaki asılsız üç vehimleri münâsebetiyle bir kardeşimizin ettiği suâline karşı Re’fet, Husrev, Rüşdü, Bekir ve Süleymân’ın verdikleri cevâb ve fıkralarıdır]

Üstâdımız Barla’da kimsesiz kaldığı için mütâlaa edecek kitapları olmadığından, dünyadan ümîdini kesip, âhiret noktasında, îmân cihetinde kendi nefsiyle olan mükâlemelerini, düşündüklerini çok def‘a Ey nefsim, Ey nefsim diye kaleme almış. Ne vakit o vaz‘iyetten, o belâdan kurtuldu, buraya geldi. Altı ay zarfında oradaki altı gün kadar bir şey yazmadı. Zâten neşriyât yapmıyor. Ancak kendi nefsi için nota nev‘inde kayıd ettiği mesâili, îmân cihetinde vesveseye düşmüş bazı hâs dostlarının istemelerine binâen, güçlükle onlar alıp mütâlaa ediyorlar. Yazdığı en mühim bir eseri bir müdür, vesveseli ve onun hakkında muannid bir vâliye şikâyet tarzında vermiş. O muannid vâli tedkîkātında, Bu eserde ve bunun neşriyâtında siyâsete taalluk edecek bir cihet yoktur. Sırf mesâil-i îmâniyeye âittir diye hakîkati anlamakla o müdürü tekdîr etmiştir.

Hem hocamız tarîkat zamanı olmadığını, mütemâdiyen dostlarına söylüyor. Îmânı kurtarmak zamanıdır diyor. Buna delîl, dokuz senedir hiç kimseye tarîkat ta‘lîm etmemesidir. Yalnız mezhebi Şâfiî olduğu için, namazdan sonraki tesbîhâtı biraz fazlacadır. O fazlalık da, otuz üçer tesbîhâttan sonra, mezheb-i Şafiîde sünnet olan bazen on, bazen otuz üç لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve üç def‘a salavât okumaktan ibârettir.

Husûsî ibâdetinde yanına hiç bir kimseyi bırakmaz. En hâs hizmetçisi de yanına giremez. Ve diyor ki: Ben şeyh değilim. Ancak bir hocayım. Eskiden dünyaya karıştığım için günahlarım çoktur. Onlara istiğfâr ediyorum diyor.

287

Üstâdımız hakkında ehl-i dünyâ ve ehl-i hüküm tarafından çok def‘a Ne ile yaşıyor? diye endişekârâne soruluyor. Bu suâl altında, Acaba başkaların hediye ve sadakaları ile mi yaşıyor? deniliyor.

Elcevab: Bizler dâimî hizmetindeyiz. Hiç bir kimsenin sadaka ve hediyesini ihtiyârıyla kabûl etmez. Mecbûr kaldığı zaman, mukābilini vermek sûretiyle alır. Barla’da köy halkı az olduğundan, men‘ edip kendini kurtarıyordu. Buraya geldikten sonra, Barla gibi Ben bir şey istemiyorum diye olan musırrâne redde muvaffak olamadı. Hâtırları kırılmayacak bazı dostların getirdikleri yemekleri birkaç def‘a yedi. Sonra birdenbire, hasta olmadığı hâlde iştihâsı tam kesildi. Bizim kanâat-i kat‘iyemiz geldi ki, başkasının hediye ve sadakasını yedirmemek için, ma‘nevî bir ihtâr ve bir inâyettir.

Evet, iki sene evvel, bütün Ramazân’da üç ekmek ve bir okka pirinç ona ve dört kedisine kâfî geldiği gibi; bir sene evvel üç francala bir Ramazân yine kâfî gelmişti. Bu Ramazân-ı Şerîf’de, otuz günde, yarım okka yoğurtla, yarım okkadan daha az pirinç ve dört kuruşluk bir francala yediğini yalnız bir-iki kupa çay içmek ve iftâr zamanında bir çay kaşığı bal yemek müstesnâ başka bir şey yemediğini bizzât müşâhede ettik. Hâşiye

Hem dâimî hizmetinde olan bir arkadaşı Rüşdü, üç okkası beş kuruşa satılan ufak balıklardan güzelce

288

kızartılmış üç tane getirmişti. Bunları Üstâdımıza yedirmek için ısrâr etti. Hem Rüşdü Efendi’nin hâtırını kırmamak, hem de balıkları sevdiği için yedi. O balık yüzünden beş sâat mütemâdiyen sancı çekti. Bu sancı başladıktan üç sâat sonra, Rüşdü Efendi’ye dedi ki: Husrev’deki paramdan balığın fiyatını al, sancı devam ediyor dediği hâlde, balıkların fiyatını almadığı için iki sâat daha devam etti. En nihâyet dedi ki: Aman parayı al, beni bu sancının verdiği ızdırabdan kurtar. Rüşdü Efendi balığın fiyatını aldığı dakîkada, sancı birdenbire kesildi. Biz Üstâdımızın hâlinden ve vaz‘iyetinden, bu acîb hâli aynen gördük. İşte Üstâdımız hakkında Ne ile yaşıyor? diyenler, hatâlarını tashîh etmelidirler.

Süleymân Bekir Re’fet Husrev Rüşdü

[241]

[Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm yaldızlı yazan Doktor Abdulbâkî Bey’in fıkrasıdır]

Sevgili, müşfik Üstâdım, Efendim Hazretleri,

Kıymetine nihâyet olmayan ve her vecihle medih ve takdîre ve sitâyişe şâyân bulunan Risâle-i Nûr eczâlarından bir parçası olan On Dokuzuncu Mektûb’u ve bu mektûbun mazhar olduğu intişârındaki inâyetine mâsadak olan kalemimle iki gün evvel ikmâl edip, bugün sevgili Üstâdıma takdîm ediyorum. Bu risâle hakkında azîz Üstâdıma kalbî ihtisâsâtımı arz etmek istiyorum. Fakat ne kalemim ve ne de kālimle ifadeden âcizim.

Bu risâlenin rûhumda vücûda getirdiği tebeddülâtı ta‘rîf imkânsızdır. Hakîkaten rûhumun asr-ı saâdete âit karanlıklı noktalarını aydınlatmış, kalbimin en derin mahallerine nüfûz ederek, fakîr talebenize verdiği ziyâları, nûrları ile fakîr talebenizi öyle bir hâle getirmiştir ki, bu kusûrlu talebenizin Cenâb-ı Hakk’dan istediği, o zulümâtları yararak nûrlar serpen asırda, beşeriyeti helâkden kurtarıp saâdete da‘vet eden ve elinde ve lisânındaki sonsuz mu‘cizâtıyla, yalnız beşeriyete ve dünyaya değil, bütün mevcûdâta, dünya ve âhirete kendini tanıttıran o Peygamber-i Zîşân’a asm ümmet olabilmek ve sevgili Üstâdıma talebe olabilmek kaydı altında hayatıma hâtime verilmesidir. El ve ayaklarınızdan öperim, Efendim

Abdulbâkî

289

[242]

[Hâfız Alî’nin On Yedinci Lem‘a’daki On İkinci Nota’da mezkûr Üstâdının münâcâtından aldığı zevk ile yazdığı münâcâtlı bir fıkrasıdır]

Yâ Rabb, benim sû’-i ihtiyârımla yirmi sene bilâ-tevakkuf gittiğim yanlış yüzümle değil, belki senin vücûb u vücûduna şehâdet eden âlem-i ekber ve asgarın her bir zerresinin üzerinde nakş-ı esmâyı bize gösteren ve ta‘rîf eden Kur’ân-ı Hakîm’ine îmân eden ve yakînen tasdîk eden ve senin va‘d ve vaîdini hak görüp kabûl ile, iki cihândan uzlet edip sırf seni arayan ve rızâna koşmak isteyen yüzümle secde ve tahiyyelerimi takdîm ediyorum. dedim ve döndüm.

Ol Habîb-i Mennân’a ve Şefîü’l-Müznibîn’e asm bîat-vâri: Ey Şefîü’l-usât, ey el-Emân-ı arasât ve ey Habîb-i Hakk Bizim gibi aczin nihâyetinde, zaafın sonunda bir ümmetin, belki senin ümmetin çokluğu ve kudsiyeti yanında yerimiz belli olmayacak kadar az ve sesimiz işitilmeyecek kadar zayıf olduğumuz hâlde, senin yaptığın binâ-yı İslâmiyete ve açdığın minhâc-ı hakîkate hizmet etmek istiyoruz. Sen bizi kabûl eyle ve ma‘nevî bayrağının altına al dedim. Sonra döndüm, halka-i zikrin birinci safını teşkîl eden enbiyâdan himmet, ikinci saf olan evliyâdan kuvvet istedim.

Kusûrlu talebeniz

Hâfız Alî

[243]

[Mesleğimizin bir medâr-ı şevki ve zevki olan tevâfukun letâifinden üç-dört numûne]

Birincisi: İktisâd Lem‘a’sı, birbirinden habersiz altı müstensihin yazdıkları altı nüshada, eliflerin elli üç adedinde tevâfukları, te’lîf ve istinsâh târîhî olan elli üçe muvâfık gelmesidir. Sonra bakdık ki, asıl müsvedde-i ûlâda çok çıkıntı ve tashîhler ile beraber, elli üç aded sırrını muhâfaza ettiğini hayretle gördük.

İkincisi: Risâlelerin fihristesi tamam yazıldıkdan sonra, birinci müsevvid, ihtiyârsız Bu güzel fihriste tamam oldu deyib yazmış. O müsevvid hesâb-ı ebcedî hiç bilmediği gibi, hiç bir şey de düşünmemiş. Bu güzel fihriste tamam oldu aynen bin üç yüz elli iki târîhini gösterip, fihristenin târîh-i te’lîf ve istinsâhını göstermesidir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç