BARLA LÂHİKASIMektub 226

266

[226]

[Milâs’lı Halîl İbrâhîm’in fıkrasıdır]

Efendim, isterim ki Yirmi Yedinci Mektûb’un tatlı sadâları içerisinde, benim de boğuk sesim çıksın. Lâkin heyhât O ma‘den-i esrâr bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyâkım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak. Yoksa onun tavsîfinde âciz ve kāsırım. Gerçi kalbimde galeyân eden ma‘nâlar çokdur. Lâkin her nedense, lisân, hissiyâtımın tercümanı olamıyor.

Şu kadar diyebilirim ki, elimde mevcûd risâleler ve fihristede gördüğüme nazaran, Risâle-i Nûr eczâları bir şecere-i nûrâniyedir ki, dalları aktâr-ı arza neşr-i envâr ediyor. Ve ilâ nihâye edecektir. Karanlıklı bir gecede, semâdaki yıldız ve kamerler zemîn yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, Risâle-i Nûr eczâları da öyledir. Ve zulmette nûra ihtiyâç neyse, Risâle-i Nûr eczâları da odur.

O bahr-i dalâlet mevcleri arasında, sefîne-i Nûh necât verir. Her kim dâhil olsa, tûfân-ı maâsîden halâs bulur. Risâle-i Nûr eczâları, küre-i arzın mevsim-i erbaa kütübhânesinde bir bahardır. Ve bahar kadar letâfetlidir ve can-bahşdır. Ve ölmüş arza o bahar vâsıtasıyla hayat verildiği gibi, Risâle-i Nûr eczâları da ölmüş kulûblere taze hayat verir.

Risâle-i Nûr eczâları bir mürşiddir. İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel-i sâfilînden a‘lâ-yı illiyyîne yükseltir. Otuz Üçüncü Söz’ün Yirmi Dördüncü Mektûb’u ve emsâlleri, insanın ruhunda inşirâh hâsıl ediyor. Ve kalbinde Sâni‘-i Hakîm’in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risâle-i Nûr eczâları, insanın sıkıntılı vaktinde imdâdına yetişir ve teselli eder. Bu ciheti aynen gördüm. Velhâsıl Risâle-i Nûr eczâları hakkında her ne desem, yine o nûra karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Halîl İbrâhîm

267

[227]

[Sabrî Efendi’nin fıkrasıdır]

Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un kâffesini temsîl eden ve her bir kelâmı o kıymetdâr ve mergūb risâleleri ma‘nevî parmağıyla gösteren bu şâheser, âyât-ı Kur’âniye ve kelâm-ı kadîm-i Rabbâniye’nin her bir sûre ve âyâtıyla irtibâtı te’sîs ve mevzû'unu tahkîm ederek, akıl züğürtlerinin ve şuûr fukaralarının kendi ağızlarını kendi acz ve sükût parmaklarıyla mühürlenmiştir. Edille-i akliye ve nakliyeye müsteniden, cadde-i kübrâ-yı Ahmediyeyi asm irâe ve telkîn eden bu eser-i girân-bahâyı insafla okuyan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ diyeceğine aslâ şekk ve şübhe yoktur.

Sekiz seneden beri cûş u hurûş eden rahmet-i Rabbâniye ve enhâr-ı Kur’âniyenin vücûda getirmiş olduğu bahr-i muhît-i kebîr-i nûrun ta‘bîr câiz ise gāyet muhkem ve son derece rasîn bir sefînesi ve nazîrsiz bir projektör deposu olan ve her cihetle hakîkatini takdîr ve senâdan âciz bulunduğum şu eser, çoklarını îkāz ve rûhlarını tenvîr etmiştir.

Sabrî

[228]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Pencereleri tevâfuklu yazdığı zaman bunu yazmış.

Sevgili Üstâdım Efendim,

Risâle-i Nûr’u bir mistar üzerine, Sözler ve Mektûbât ayrı cild olmak üzere yazmasını Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden niyâz ile istedim. Yirmi Dördüncü Söz’ün hitâmında bir gece şöyle bir hakîkat kalbime geldi:

Cenâb-ı Hakk’ın halkettiği şeylerin umumunda fıtrî bir hüsün ciheti var. Beşerin yüzüne pek bedîhî bir cihetle gülüyorlar. Bilhassa bahar ve yaz aylarında ve bilhassa mayıs ayında otlar ve çiçeklerin nâzenîn, münakkaş yapraklarında ve bilhassa her çiçeğin ayrı ayrı kokularında öyle ibretnümâ ve hayret-bahş şeyler var ki, insan bir gülün yaprağıyla bir menekşenin kokmasıyla başını a‘lâ-yı illiyyîne çıkarması lâzım gelirken, heyhat ki istîlâ eden karanlık, başımıza geceyi getirmiş göstermiyor.

268

Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in hakîkî müfessiri ve münakkaş mistarı Risâle-i Nûr tevâfukunun her parçasında, hatta yaprağında, hatta her satırında, hatta kelimesi’nde, hatta her harfinde fıtrî bir hüsün ciheti var olduğuna, semâdaki gök, ay, yıldızlar, gece ve gündüz zemindeki zîşuûr ve hayvanât-ı muhtelife ve bahardaki birbiri arkasında gönderilen envâ‘-ı muhtelife yemişler ve çiçekler gibi îmân ettim.

Sevgili Üstâdım, nasıl bir gülün şeklinde, renginde, intizâmında koku ve gayelerinden mâadâ bir sikke-i samediyet var. İnsan ne kadar akıldan uzak olsa, Cenâb-ı Hakîm’in ve Nakkāş-ı Kerîm’in malıdır, demeye mecbûrdur. Aynı Üstâdım, Risâle-i Nûr’un ma‘nâ ve gayelerinden mâadâ bir sikke-i i‘câz-ı san‘at-ı vahdet parlıyor. Yalnız gözüyle bir parça aklı olan diyecek: هٰذَا مِنْ نُورِ كَلَامِ اللّٰهِ هٰذِهٖ رِسَالَةُ اَنْوَارِصِدْقٍ تَوْفٖیقٍ تَوَافُقِیٍّ شَاهِدٍ bağıracak. Ayakları çamurda, başını yukarı kaldıracak.

İşte Üstâdım, hakāiki cihetiyle sikke-i ehadiyeti, cilve-i rubûbiyeti ve hâtem-i samediyeti ve esmâ-yı bedîiyeti gösteren risâleleri, harfleri, kelimeleri ve satırları ve yapraklarıyla, bir bahâr-ı Ramazâniye olmak temâşâsıyla gönderiyorum. Tevâfukātın sayfa hâricinde ya evvelinde, ya sonunda tam mukābilleri var. Onların hem üzerlerine, hem sayfa kenarına م işaretiyle görebildiğim muvâfıklara işâret ettim. Hulûlüyle müşerref ve füyûzuyla müna‘am olduğumuz mübârek Ramazan’ınızı tebrîk ile ellerinizden öperim Efendim

Fakîr kusûrlu talebeniz

Alî

[229]

[Babacan Mehmed Ali’nin bir fıkrasıdır]

Efendim,

Leyl ü nehâr, güneş ve ay gibi her yerde insanların arzusuna göre ve hayvaniyetten insaniyete rûh-u beşeri çıkararak, iknâ‘ ederek ve Kur’ân-ı Hakîm’in sırrından ve siz Üstâdım Efendimin lisanınızdan sudûr eden Risâle-i Nûr’u, gücüm yettiği kadar bugünden i‘tibâren başlayarak, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle ve Kur’ân’ın feyziyle inşâallâh, yazmaya çalışacağım.

İnşâallâh duânız berekâtıyla sebât edeceğim. Belki bir gün kabûl eder de o gaybî telefondan istifâde edersem,

269

santral vazîfesini gören ve o santraldeki fişleri hak yolunda çalışanlara rabt ettiği manyeto vazîfesini gören ve her istenilen vakitte muhâbere ettiren Saîd’in ne gibi eczâlar ile muâlece yaptığını ecdadımdan kalan kitaplardan ve tefekkürden buluyorum.

Fakat Üstâdım, bu zamanda bütün anahtarları toplamışsın. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk, ilerde çalışacağımı bilir. Ve size emrolur. Ondan sonra doğrudan doğruya zât-ı âlî Efendim Hazretleriyle de muhâbere ederim. Sizden duâ, bizlerden çalışmak Efendim

Mehmed Alî

[230]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Azîz ve sevgili Üstâdım Efendim,

Hemen hemen bir buçuk aya yakın bir zaman oluyor ki, hasbe’l-kader sevgili Üstâdımdan ve kıymetli kardeşlerimden ayrılmış bulunuyorum. Bir günüm olmuyor ki, hîn-i müfarakatımda Üstâdımın telkîn buyurduğu hakāikin ve şu asrın dehşet ve gird-bâdı hengâmında muhâfaza-i îmânın azîm mükâfâtını va‘d eden iki hadîs-i şerîfin mefhûmunu unutmuş olayım. Evet, o kudsî sözleri hâtırladıkça, kendimi Üstâdımın huzûrunda görüyor ve kalben gözyaşlarımla te’mînât veriyorum.

İkinci def‘a olarak rûhuma kamçı olan Risâletü'n-Nûr’a hizmetin ve Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsine dâhil bulunmanın ne azîm ve kudsî bir hizmet ve beş cihetten ne girân-bahâ bir ticâret-i ma‘nevî olduğunu hatırlatan, âcizleri de dâhil bulunduğu hâlde, bazı kardeşler nâmına yazılan ve pek musîb bulunan lütufnâme-i âlîlerini Bekir Bey’de gördüm ve sûretini aldım. Bana gaflet geldikçe, her zaman onu okuyup Üstâdımdan dinliyorum. Zannederim ki bu pek mühim ve kıymetdâr mektûbu okuyan herhangi bir Risâle-i Nûr’un hâdimi, kendini muhâtab addederek vazîfesinin ehemmiyetini ve hizmetinin kudsiyetini Üstâdından dinliyor.

Hâlis ve ciddî arkadaşlarım nâmına Üstâdımın mektûbuna, âcizâne kalbime gelen ve Üstâdımın huzûrunda gözyaşlarımla te’mînât arz edebilmek ihtiyacıyla zebûn olduğum hislerimle cevâb vermek arzu ediyorum. Şefkat ve uhrevî

270

şefâatinden ümîdvâr olduğumuz sevgili Üstâdımız, elbette yarım Zekâî’nin bu perişan hissiyâtını, tarz-ı kitâbeti müşevveş talebesinin kusûrunu affeder.

Ey muhterem ve izn-i İlâhî ile on dördüncü asrın dinsiz feylesoflarının hamiyetsiz insafsızlarının çehresini sarartan kahramanı ve dîn-i İslâm’ın, ümmet-i Muhammed’in asm azîz müdâfi‘i sevgili Üstâdımız On dördüncü asrın devre-i bid‘alarında İslâmiyet ve insaniyet üzerinde kopan gird-bâd-ı felâket arasında, bize ve ümmet-i Muhammed’e asm açtığınız râh-ı hakîkat ve hidâyet yolunda ölürcesine çalışmak bizim en büyük gayemizdir. Bunu fıtrî ve insanî bir vazîfe biliriz. Çünki bize de izn-i İlâhî ile Risâle-i Nûr’un hizmetinde zarar gelmeyeceğini, Hazret-i Kur’ân yoluna başını ve hayatını fedâya müheyyâ bulunan ve dinsizlik cereyânının en azgın pençelerini muvâcehesinde inâyet-i hakla âciz ve zayıf bırakan Üstâdımız her an i‘lân ediyor.

Gittiğimiz yolun emîn ve selâmetli olduğuna aslâ şübhe etmiyoruz. Her ne zaman kudret ve ulviyet-i İlâhiyeyi düşünsek, o anda aczimizi, zaafımızı anlıyoruz. Her ne zaman şu zamanın cereyân-ı hazînine, müdhiş hâdisâtına baksak, ye’se, zaafa düşmek değil, en hasta kardeşimizin kalbinde ulvî bir gāye, ruhunda dinsizliğe, dalâlete diş bileyen bir aslan ruhunun mevcûdiyetini hissediyoruz.

Hem bizler her cihette maddî kuvvetten mahrûm iken, bize bu tükenmez şecâati, sa‘y u gayreti veren; şu zamanın her adımında dalâlet zehri saçan terakkıyât-ı vahşiyânesine karşı bizim kalb-i mecrûhumuza şifâ serumlarını gününe lâyık bir tarzda ihsân eden, yetiştiren; ve şu devre-i zulümâtın pençe-i rezâletinden, âlâm-ı me’yûsânesinden bizleri âzâde kılan; rûhen, kalben, ma‘nen bize ışık, ümîd ve nûr saçan ilhamların, kuvvetlerin ma‘deni, menba‘ı nedir ve nerededir? Şübhe yoktur ki, evet tarîk-i hak ve hakîkat bize cür’et ve tükenmez şecâati bahşediyor. Bizim kalb-i rûhumuza şifâ serumlarını yapan tarîk-ı hakkın âit olduğu kudret-i ezeliyenin sâhibi bulunan Hâlik-ı Kâinât’tır. Şu devre-i zulümâtın gird-bâd-ı zulmetinden bizi âzâde kılan, bize ışık ve nûr saçan kitâb-ı semâvîdir. Bizler o mukaddes kitabın hâdimi, o mukaddes kitap bizim muhâfız ve müdâfiimizdir. Evet, bizlere bu hizmet-i kudsiyede bu hakāik yolunda ölmek, vesîle-i necât ve saadettir emelini taşıyoruz

Zekâî

271

[231]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Bugün hayreti mûcib, nazarı câzib, dikkati câlib, ma‘nâsı latîf, tertîbi zarîf, tevâfuku nazîf, envârı zâhir, i‘câzı bâhir, zübde-i burhân, erkân-ı îmân bir lem‘a-i i‘câz-ı Kur’ân olan ve mübârek Husrev’in çok mükemmel bir tarzda istinsâh ettiği Yirmi Dokuzuncu Söz ile, melfûfü cidden çok mühim mes’eleleri câmi‘ ve bedî‘ cevabları hâvî On Altıncı Lem‘a’yı ve benim gibi tenbellere mükemmel bir ders-i îkāz olan mektûbu almakla bahtiyar ve çoktandır mahrûm kaldığım nûrlara kavuşmaktan mütevellid ni‘mete mazhariyetten dolayı, Cenâb-ı Hallâk-ı Rahîm’e teşekkürden âcizim.

Oradaki kardeşlerimizin beş nevi‘ ibâdet hakkındaki îzâhları ile kötü şahsiyetime değil, sırf Kur’ân’a, îmâna, nûra, hakāike müteveccih hâlime baktım. Ve kanâatlerimi yokladım, ben de aynı şeyleri düşünmüş ve kanâat getirmiştim.

1: Ehl-i dalâlete karşı mücahade: اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ یَنْصُرْكُمْ وَیُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ

2: Neşr-i hakîkatte Üstâda yardım: وَتَعَاوَنُوا عَلَی الْبِرِّ وَالتَّقْوٰی اَطٖیعُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُوا الرَّسُولَ وَاُولِی الْاَمْرِ مِنْكُمْ

3: Müslümanlara îmân cihetinde hizmet: اِنَّ الدّٖینَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖیعًا وَلَا تَفَرَّقُوا اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ gibi âyetlerle, اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ hadîs-i şerîfi.

4: Kalemle ilmi tahsîl: نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا یَسْطُرُونَ Mademki hakîkat ilmi tedrîs edilmiyor, elbette mahfî hikmetlere binâen mahdûd insanların eline geçen, kulağına giren bu nevi‘ derslerin ciddî tahsîli için, bilhassa okuması yazması olanların bizzât yazmak sûretiyle bu netîceyi bulacaklarına şübhe edilmemelidir. Bir şeyi yazmak, onu okumak, anlamak, sonra başka kâğıda nakletmektir ki, bu tarzla matlûb istifâdenin te’mîn edileceği muhakkaktır.

5: Bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçecek tefekkür: Evet, nûrlarla istifâde de böyle saatler, zannederim hepimizin meşhûdu olmuştur. Sözlerdeki hakāiki tefekkür, aynen Kur’ân’ın künûzunu ma‘nen taharrîdir ki, Fettâh ve Hakem ismi imdâda yetişerek

272

öyle muhayyirü’l-ukūl kapılar açıyor ki, zevkine nihâyet bulunmuyor. Perdesiz, vâsıtasız Kur’ân’a bakınca, zülâl gibi hakāikin tecellî ettiği, bulutsuz havada güneş ve böyle bir havada yıldızlarla süslenmiş semâda bedirlenmiş kamer gibi müşâhede olunuyor.

Benim gibi bir isyankârın vaz‘iyeti, hâli, kābiliyeti, isti‘dâdı aslâ müsteid değilken, Allâh-ü Zülcelâl’in nihâyetsiz kerem ve rahmeti, fazl ve inâyeti ile, iki kerre iki dört kat‘iyetinde kat‘î kanâatim gelmiştir ki, Hazret-i Gavs’ın ks ve onun Üstâdı, iki cihân fahri Nebiyy-i Efhamımız Efendimiz asm Hazretleri’nin duâ ve himmetleri Hazret-i Kur’ân’ın şâkirdleri üzerindedir.

Sû’-i ihtiyârımızla bozmazsak, bu himâyet ve sahâbet, elbette devam edecektir, kat‘î kanâat ve îmânındayım. Şu satırları bana yazdırtan âsâr-ı nûrun şeref-i vürûdları ve feyizleri, inşâallâh içinde gizlenmiş olan aşr-ı âhir-i Ramazândaki Leyle-i Kadr’in ihyâ edilmiş sevâbını verir. Ve rızâ-yı Samedânîye mazhariyetle, saâdet-i ebediyeyi kazanmaya bir vesîle olur.

Ey Üstâdımın bu fânî âlemde arkadaşları, inşâallâh âhiret âleminde de yoldaşları olacak olan azîz ve kıymetli kardeşlerim,

Şu anda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyârsız yazıyorum. Hazret-i Üstâd’ın gösterdiği yol, aynen Kur’ân’ın cadde-i kübrâsıdır. Ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütûr getirmeyelim. Sermayesi yalan ve yalancılık olan siyâset propagandaları, sû’-i kesbimizle kazanılan ve bugün tevârüs edilen fenâ şeylere karşı, kaderi ithâm derecesinde murâdullâha müdâhaleye cesâret etmeyelim. Biz abdiz. Sebeb-i hilkatimiz, seyyidimizi, yaratanımızı, rezzâkımızı bilmek ve bulmaktır. Hulâsa-i mevcûdât olan Peygamberimiz asm vâsıtasıyla inzâl ve ikrâm buyurulan Kur’ân’ın ahkâmına ve o Hazret'in asm sünnetine tevfîk-i harekete bezl-i gayret edelim. İşte o nûr elimizde mürebbî, yanımızda muarrif, aramızda nûrları neşre, mürebbî ve muarrifimizi dinlemeye çalışalım. Biz vazîfe-i ubûdiyeti yapalım, netîceyi, mükâfâtı, Hâlik-ı Rahîmimize bırakalım. Yekdiğerlerimize en büyük yardım olan duâyı da esirgemeyelim.

273

Zehre, Katre, Habbe ve zeylinin Arabî bir nüshası bu fakîre ihdâ buyurulmuş, bir gün tercümesinin de yapılacağına işâret olunmuştu. Demek zamanı geldi ve benim gibi Arabî bilmeyen kardeşlerimin ma‘nevî arzuları, Zehre’nin tercümesine vesîle oldu. Çok muhtasar olarak duygularımı arz edeceğim.

1. Nota: فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime-i tevhîdi ile Ma‘bûd-u Hakîkîye bağlanmayı,

2. Nota: اَللّٰهُ اَكْبَرُ اللّٰهُ اَكْبَرُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ tekbîr-i ekberi ile kibriyâ ve azamet sâhibi ancak Allâh-ü Zülcelâl ve’l-Kemâl olduğunu,

3. Nota: كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ nass-ı azîmiyle, mâdem her şey helâk olacak. Ey zayıf insan, bundan senin, şemse nisbet bir zerre bile olmayan hayatının da hissesi olduğunu anla. Aklını başına topla. Yaradılışındaki hikmeti düşün, haddini bil. Ömür ve hayatını, sana saâdet-i ebediyeyi te’mîn edecek şeylerle geçir hakîkatini,

4. Nota: قُلْ یُحْیٖیهَا الَّذٖٓی اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلٖیمٌ كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ gibi âyetlerle müeyyed olduğu üzere ba‘de’l-mevt ثُمَّ نُفِخَ فٖیهِ اُخْرٰی فَاِذَاهُمْ قِیَامٌ یَنْظُرُونَ âyetinin sırrı zâhir olacak o hesab gününde, Mâlik-i Yevmiddîn’in huzûrunda, mahlûkāt ve mevcûdâtın en kıymetdârı olan insanın aynen halk olunarak bulundurulacağını,

5. Nota: Avrupa’nın sûrî medeniyetinin hakāik-i Kur’âniye ile butlânını وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖینَ âyetinin bir muhâvere şeklinde tedrîsini,

6. Nota: كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلٖیلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثٖیرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ gibi âyetlerle, hem îmân tâcını giyen hizbullâhın galebesini, hem zâhir insan sûretinde halk olunan müşrikînin ve onların bir nev‘i olan, her şeyi inkâr edenlerin Kur’ân nazarındaki kıymetlerini,

7. Nota: وَلَا تَنْسَ نَصٖیبَكَ مِنَ الدُّنْیَا وَتَعَاوَنُوا عَلَی الْبِرِّ وَالتَّقْوٰی اِنَّ اللّٰهَ یَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ gibi âyâtın maânîsini hatırlattığını,

8. Nota: Sonunda zikir olunan dört âyet-i celîlenin bir nevi‘ tefsîri,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç