BARLA LÂHİKASIMektub 223

263

Üçüncü mes’ele ise: Bârî Teâlâdan başkasının tasarrufu mümteni‘ olan vücûd makinesinin sâhib-i hakîkîsini bilmeyen habennekalar, tecavüzkârâne sahâbet etmekle istedikleri şekilde tasarruf ve idare etmek da‘vâsında olanların yüzüne şamar vuran bir düstûr-u mühimmedir. Her zaman herkesin bu düstûra ihtiyacı vardır.

Hulâsa: Bundan beş sene evvel Risâlete’n-Nûr’dan bir küçük risâleyi ilk def‘a mütâlaamda, çok hakāik-i Kur’âniye ve tecelliyât-ı Rabbâniye bunda cem‘ olmuş diyerek, kalb ve kālimle tasdîk etmiştim. Bundan ziyâde kıymetdâr eser olamaz deyip, elimden gelse bütün vaktimi o risâleyi okumaya hasretmek emelindeydim. Hâlbuki ahîren yekdiğerini müteâkib birbirinden yektâ, öyle hakāik-i Kur’âniye ve nûrâniye zuhûr etti ki, insanları hayrette bıraktı. İşte bu eser-i girân-bahâ dahi, o deryâ-yı Furkān-ı Hakîmden gelmiş bir sermâye-i uzmâdır, demekle ma‘rûzâtıma nihâyet veririm, Üstâdım Efendim Hazretleri

Âciz ve kusûrlu talebeniz

Muhammed Sabrî

اَدَامَ اللّٰهُ عُمْرَهُ وَخِدْمَتَهُ مُقَارِنًا بِالتَّوْفٖیقِ وَالظَّفَرِ وَاَطَابَ اللّٰهُ ثَرَاهُ وَجَعَلَ الْجَنَّةَ مَثْوَاهُ مُشَرَّفًا بِمُشَاهَدَةِ اللّٰهِ الْمَلِكِ الْغَفَّارِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ

[223]

[Sabrî’nin fıkrası münâsebetiyle Hâfız Alî’nin câmiü’l-kelim bir fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Kıymetdâr notalar hakkındaki takdîrâtta muktedir olsa idim, ben de kardeşim Sabrî gibi diyecektim. Fakat bir ağacın meyvesi hangi dalında bitse, o ağacın malı olması hasebiyle, öbür dal da, Biten meyve benim der. Kabûl ile imza ediyorum, hak ve doğrudur

Talebeniz pür-kusûr

Alî

264

[224]

[Bir Kısım Kardeşlerime Husûsî Bir Mektûbdur]

Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede, sâir evrâdı, beş cihetle Hâşiye ibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime, iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.

Birincisi: یُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِاَوْ كَمَا قَالَ; yani, Mahşerde ulemâ-yı hakîkatin sarfettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur.

İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍاَوْ كَمَا قَالَ; yani, Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında, sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.

Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşreb kardeşlerim Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki, böyle bir zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîata ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek hâlis kalemlerden akan siyah nûr ve âb-ı hayât hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız

Eğer deseniz: Hadîste âlim ta‘bîri var. Biz, bir kısmımız yalnız kâtibiz? Elcevab Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma‘nevîsi var, şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî, bu zamanın mühim büyük bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum hâlde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen, bu fakîre bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaz‘iyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır. Hadîste gösterilen ecri alırsınız.

Saîdü’n-Nûrsî

265

[225]

[Sarı Bıçak Ali’nin garîb bir fıkrasıdır]

Her an sözleri okurken diyordum: Kardeşlerim, bu sözler Saîd’in sözleri değil. Çünki ben âciz kardeşiniz, Mektûbât ve Sözler'i yazmaya başlayalı dokuz mâh oldu. Üstâdımın yanına beş-altı def‘a varıp ziyâret ettim. Her ne kadar heyecanla baktım ise, aslâ Üstâdımın şahsını göremiyordum. Bir-iki def‘a duâ ubûdiyetinde de bulundum. Hemen hayâlen geçiyor. Saatlerce konuşduğum zaman oldu. Kur’ân’ın dellâllık vazîfesinde bulunduğu şahsiyeti aslâ göremedim ve göremiyorum.

Fakat bir gece yatarken yaralarımın kuvvetinden duramayıp, hemen Yirmi Altıncı Mektub’un Birinci Mebhası’nı okuyunca, vesvese-i şeytanı susturdu. Sonra ikinci mebhasını okuyunca anladım ki, Üstâdımın üç şahsiyetinden birini görüyorum. Şöyle ki: Ne zaman yazmaya veya okumaya başlayınca, Kur’ân’a dellâlık vazîfesindeki şahsiyetini müşâhede ediyorum. Ne zaman terk ediyorum, bir daha göremiyorum.

İşte, ey kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım, ben bütün kuvvetimle diyorum ki, Saîd’in şahsını görmek isterseniz, bir kitapta değil, bir yaprak aralarında değil, hatta satır aralarında onun hakîkî şahsını görebilirsiniz. Yoksa benim gibi dokuz mahta dokuz def‘a değil, doksan def‘a ziyâret etsem, hakîkî şahsını göremeyeceğim.

Mâdem böyledir, ben bağırarak derim Hâşiye: Ey şarkda, garbda, şimâlde, cenûbdaki kardeşlerim, Saîd’in bir tek mektûbât değil ve sözü değil, bir yaprağını buldunuz. Saîd’i orada bulacaksınız.

Talebeniz

Alî

266

[226]

[Milâs’lı Halîl İbrâhîm’in fıkrasıdır]

Efendim, isterim ki Yirmi Yedinci Mektûb’un tatlı sadâları içerisinde, benim de boğuk sesim çıksın. Lâkin heyhât O ma‘den-i esrâr bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyâkım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak. Yoksa onun tavsîfinde âciz ve kāsırım. Gerçi kalbimde galeyân eden ma‘nâlar çokdur. Lâkin her nedense, lisân, hissiyâtımın tercümanı olamıyor.

Şu kadar diyebilirim ki, elimde mevcûd risâleler ve fihristede gördüğüme nazaran, Risâle-i Nûr eczâları bir şecere-i nûrâniyedir ki, dalları aktâr-ı arza neşr-i envâr ediyor. Ve ilâ nihâye edecektir. Karanlıklı bir gecede, semâdaki yıldız ve kamerler zemîn yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, Risâle-i Nûr eczâları da öyledir. Ve zulmette nûra ihtiyâç neyse, Risâle-i Nûr eczâları da odur.

O bahr-i dalâlet mevcleri arasında, sefîne-i Nûh necât verir. Her kim dâhil olsa, tûfân-ı maâsîden halâs bulur. Risâle-i Nûr eczâları, küre-i arzın mevsim-i erbaa kütübhânesinde bir bahardır. Ve bahar kadar letâfetlidir ve can-bahşdır. Ve ölmüş arza o bahar vâsıtasıyla hayat verildiği gibi, Risâle-i Nûr eczâları da ölmüş kulûblere taze hayat verir.

Risâle-i Nûr eczâları bir mürşiddir. İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel-i sâfilînden a‘lâ-yı illiyyîne yükseltir. Otuz Üçüncü Söz’ün Yirmi Dördüncü Mektûb’u ve emsâlleri, insanın ruhunda inşirâh hâsıl ediyor. Ve kalbinde Sâni‘-i Hakîm’in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risâle-i Nûr eczâları, insanın sıkıntılı vaktinde imdâdına yetişir ve teselli eder. Bu ciheti aynen gördüm. Velhâsıl Risâle-i Nûr eczâları hakkında her ne desem, yine o nûra karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Halîl İbrâhîm

267

[227]

[Sabrî Efendi’nin fıkrasıdır]

Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un kâffesini temsîl eden ve her bir kelâmı o kıymetdâr ve mergūb risâleleri ma‘nevî parmağıyla gösteren bu şâheser, âyât-ı Kur’âniye ve kelâm-ı kadîm-i Rabbâniye’nin her bir sûre ve âyâtıyla irtibâtı te’sîs ve mevzû'unu tahkîm ederek, akıl züğürtlerinin ve şuûr fukaralarının kendi ağızlarını kendi acz ve sükût parmaklarıyla mühürlenmiştir. Edille-i akliye ve nakliyeye müsteniden, cadde-i kübrâ-yı Ahmediyeyi asm irâe ve telkîn eden bu eser-i girân-bahâyı insafla okuyan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ diyeceğine aslâ şekk ve şübhe yoktur.

Sekiz seneden beri cûş u hurûş eden rahmet-i Rabbâniye ve enhâr-ı Kur’âniyenin vücûda getirmiş olduğu bahr-i muhît-i kebîr-i nûrun ta‘bîr câiz ise gāyet muhkem ve son derece rasîn bir sefînesi ve nazîrsiz bir projektör deposu olan ve her cihetle hakîkatini takdîr ve senâdan âciz bulunduğum şu eser, çoklarını îkāz ve rûhlarını tenvîr etmiştir.

Sabrî

[228]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Pencereleri tevâfuklu yazdığı zaman bunu yazmış.

Sevgili Üstâdım Efendim,

Risâle-i Nûr’u bir mistar üzerine, Sözler ve Mektûbât ayrı cild olmak üzere yazmasını Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden niyâz ile istedim. Yirmi Dördüncü Söz’ün hitâmında bir gece şöyle bir hakîkat kalbime geldi:

Cenâb-ı Hakk’ın halkettiği şeylerin umumunda fıtrî bir hüsün ciheti var. Beşerin yüzüne pek bedîhî bir cihetle gülüyorlar. Bilhassa bahar ve yaz aylarında ve bilhassa mayıs ayında otlar ve çiçeklerin nâzenîn, münakkaş yapraklarında ve bilhassa her çiçeğin ayrı ayrı kokularında öyle ibretnümâ ve hayret-bahş şeyler var ki, insan bir gülün yaprağıyla bir menekşenin kokmasıyla başını a‘lâ-yı illiyyîne çıkarması lâzım gelirken, heyhat ki istîlâ eden karanlık, başımıza geceyi getirmiş göstermiyor.

268

Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in hakîkî müfessiri ve münakkaş mistarı Risâle-i Nûr tevâfukunun her parçasında, hatta yaprağında, hatta her satırında, hatta kelimesi’nde, hatta her harfinde fıtrî bir hüsün ciheti var olduğuna, semâdaki gök, ay, yıldızlar, gece ve gündüz zemindeki zîşuûr ve hayvanât-ı muhtelife ve bahardaki birbiri arkasında gönderilen envâ‘-ı muhtelife yemişler ve çiçekler gibi îmân ettim.

Sevgili Üstâdım, nasıl bir gülün şeklinde, renginde, intizâmında koku ve gayelerinden mâadâ bir sikke-i samediyet var. İnsan ne kadar akıldan uzak olsa, Cenâb-ı Hakîm’in ve Nakkāş-ı Kerîm’in malıdır, demeye mecbûrdur. Aynı Üstâdım, Risâle-i Nûr’un ma‘nâ ve gayelerinden mâadâ bir sikke-i i‘câz-ı san‘at-ı vahdet parlıyor. Yalnız gözüyle bir parça aklı olan diyecek: هٰذَا مِنْ نُورِ كَلَامِ اللّٰهِ هٰذِهٖ رِسَالَةُ اَنْوَارِصِدْقٍ تَوْفٖیقٍ تَوَافُقِیٍّ شَاهِدٍ bağıracak. Ayakları çamurda, başını yukarı kaldıracak.

İşte Üstâdım, hakāiki cihetiyle sikke-i ehadiyeti, cilve-i rubûbiyeti ve hâtem-i samediyeti ve esmâ-yı bedîiyeti gösteren risâleleri, harfleri, kelimeleri ve satırları ve yapraklarıyla, bir bahâr-ı Ramazâniye olmak temâşâsıyla gönderiyorum. Tevâfukātın sayfa hâricinde ya evvelinde, ya sonunda tam mukābilleri var. Onların hem üzerlerine, hem sayfa kenarına م işaretiyle görebildiğim muvâfıklara işâret ettim. Hulûlüyle müşerref ve füyûzuyla müna‘am olduğumuz mübârek Ramazan’ınızı tebrîk ile ellerinizden öperim Efendim

Fakîr kusûrlu talebeniz

Alî

[229]

[Babacan Mehmed Ali’nin bir fıkrasıdır]

Efendim,

Leyl ü nehâr, güneş ve ay gibi her yerde insanların arzusuna göre ve hayvaniyetten insaniyete rûh-u beşeri çıkararak, iknâ‘ ederek ve Kur’ân-ı Hakîm’in sırrından ve siz Üstâdım Efendimin lisanınızdan sudûr eden Risâle-i Nûr’u, gücüm yettiği kadar bugünden i‘tibâren başlayarak, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle ve Kur’ân’ın feyziyle inşâallâh, yazmaya çalışacağım.

İnşâallâh duânız berekâtıyla sebât edeceğim. Belki bir gün kabûl eder de o gaybî telefondan istifâde edersem,

269

santral vazîfesini gören ve o santraldeki fişleri hak yolunda çalışanlara rabt ettiği manyeto vazîfesini gören ve her istenilen vakitte muhâbere ettiren Saîd’in ne gibi eczâlar ile muâlece yaptığını ecdadımdan kalan kitaplardan ve tefekkürden buluyorum.

Fakat Üstâdım, bu zamanda bütün anahtarları toplamışsın. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk, ilerde çalışacağımı bilir. Ve size emrolur. Ondan sonra doğrudan doğruya zât-ı âlî Efendim Hazretleriyle de muhâbere ederim. Sizden duâ, bizlerden çalışmak Efendim

Mehmed Alî

[230]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Azîz ve sevgili Üstâdım Efendim,

Hemen hemen bir buçuk aya yakın bir zaman oluyor ki, hasbe’l-kader sevgili Üstâdımdan ve kıymetli kardeşlerimden ayrılmış bulunuyorum. Bir günüm olmuyor ki, hîn-i müfarakatımda Üstâdımın telkîn buyurduğu hakāikin ve şu asrın dehşet ve gird-bâdı hengâmında muhâfaza-i îmânın azîm mükâfâtını va‘d eden iki hadîs-i şerîfin mefhûmunu unutmuş olayım. Evet, o kudsî sözleri hâtırladıkça, kendimi Üstâdımın huzûrunda görüyor ve kalben gözyaşlarımla te’mînât veriyorum.

İkinci def‘a olarak rûhuma kamçı olan Risâletü'n-Nûr’a hizmetin ve Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsine dâhil bulunmanın ne azîm ve kudsî bir hizmet ve beş cihetten ne girân-bahâ bir ticâret-i ma‘nevî olduğunu hatırlatan, âcizleri de dâhil bulunduğu hâlde, bazı kardeşler nâmına yazılan ve pek musîb bulunan lütufnâme-i âlîlerini Bekir Bey’de gördüm ve sûretini aldım. Bana gaflet geldikçe, her zaman onu okuyup Üstâdımdan dinliyorum. Zannederim ki bu pek mühim ve kıymetdâr mektûbu okuyan herhangi bir Risâle-i Nûr’un hâdimi, kendini muhâtab addederek vazîfesinin ehemmiyetini ve hizmetinin kudsiyetini Üstâdından dinliyor.

Hâlis ve ciddî arkadaşlarım nâmına Üstâdımın mektûbuna, âcizâne kalbime gelen ve Üstâdımın huzûrunda gözyaşlarımla te’mînât arz edebilmek ihtiyacıyla zebûn olduğum hislerimle cevâb vermek arzu ediyorum. Şefkat ve uhrevî

270

şefâatinden ümîdvâr olduğumuz sevgili Üstâdımız, elbette yarım Zekâî’nin bu perişan hissiyâtını, tarz-ı kitâbeti müşevveş talebesinin kusûrunu affeder.

Ey muhterem ve izn-i İlâhî ile on dördüncü asrın dinsiz feylesoflarının hamiyetsiz insafsızlarının çehresini sarartan kahramanı ve dîn-i İslâm’ın, ümmet-i Muhammed’in asm azîz müdâfi‘i sevgili Üstâdımız On dördüncü asrın devre-i bid‘alarında İslâmiyet ve insaniyet üzerinde kopan gird-bâd-ı felâket arasında, bize ve ümmet-i Muhammed’e asm açtığınız râh-ı hakîkat ve hidâyet yolunda ölürcesine çalışmak bizim en büyük gayemizdir. Bunu fıtrî ve insanî bir vazîfe biliriz. Çünki bize de izn-i İlâhî ile Risâle-i Nûr’un hizmetinde zarar gelmeyeceğini, Hazret-i Kur’ân yoluna başını ve hayatını fedâya müheyyâ bulunan ve dinsizlik cereyânının en azgın pençelerini muvâcehesinde inâyet-i hakla âciz ve zayıf bırakan Üstâdımız her an i‘lân ediyor.

Gittiğimiz yolun emîn ve selâmetli olduğuna aslâ şübhe etmiyoruz. Her ne zaman kudret ve ulviyet-i İlâhiyeyi düşünsek, o anda aczimizi, zaafımızı anlıyoruz. Her ne zaman şu zamanın cereyân-ı hazînine, müdhiş hâdisâtına baksak, ye’se, zaafa düşmek değil, en hasta kardeşimizin kalbinde ulvî bir gāye, ruhunda dinsizliğe, dalâlete diş bileyen bir aslan ruhunun mevcûdiyetini hissediyoruz.

Hem bizler her cihette maddî kuvvetten mahrûm iken, bize bu tükenmez şecâati, sa‘y u gayreti veren; şu zamanın her adımında dalâlet zehri saçan terakkıyât-ı vahşiyânesine karşı bizim kalb-i mecrûhumuza şifâ serumlarını gününe lâyık bir tarzda ihsân eden, yetiştiren; ve şu devre-i zulümâtın pençe-i rezâletinden, âlâm-ı me’yûsânesinden bizleri âzâde kılan; rûhen, kalben, ma‘nen bize ışık, ümîd ve nûr saçan ilhamların, kuvvetlerin ma‘deni, menba‘ı nedir ve nerededir? Şübhe yoktur ki, evet tarîk-i hak ve hakîkat bize cür’et ve tükenmez şecâati bahşediyor. Bizim kalb-i rûhumuza şifâ serumlarını yapan tarîk-ı hakkın âit olduğu kudret-i ezeliyenin sâhibi bulunan Hâlik-ı Kâinât’tır. Şu devre-i zulümâtın gird-bâd-ı zulmetinden bizi âzâde kılan, bize ışık ve nûr saçan kitâb-ı semâvîdir. Bizler o mukaddes kitabın hâdimi, o mukaddes kitap bizim muhâfız ve müdâfiimizdir. Evet, bizlere bu hizmet-i kudsiyede bu hakāik yolunda ölmek, vesîle-i necât ve saadettir emelini taşıyoruz

Zekâî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç