Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 259
Evet Üstâdım, nasıl ki, وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyet-i kerîmesinin binler mâsadaklarından bir mâsadakı olan nev‘-i insanın her bir ferdinde sîmâ, ses, etvâr, ahlâk gibi daha çok latîfeler ve cihâzât mevcûd iken, birbirine benzemeyip, her bir şahıs bir âlem olarak, Vâhid-i Ehad-i Samed’in malı ve masnûu ve muvazzaf me’mûru olduğunu, bilmecbûriye şuûru olana kabûl ettiriyor.
Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in hayâtdâr semeresi olan Sözler ve Mektûbâtü’n-Nûr’un her bir parçası, kendi âleminde nihâyetsiz kudreti gösteren ve her mebhaslarıyla binler âlemler içinde bir âlem olan âlem-i şuhûdun tılsım-ı acîbini tam keşif ve hall ile, her risâle bir muammânın miftâhı ve hayâtdâr ervâhı hükmündedir.
Bunun böyle daha binler ihsân-ı İlâhî ve rahmet-i Sübhâniye olsa, yazılsa, ihtiyâç görünüyor. Ve yerleri boş karanlık bir âlem gibi, o şems-i hakîkat güneşinin şuâ‘larını bekliyorlar. Dilerim Cenâb-ı Hakk’dan, böyle anûd bir zamanda, böyle Asâ-yı Mûsâ misüllü çok cihetlerle hârika fütühâta sebeb olan ve inşâallâh bundan böyle olacak olan resâil-i envârı teksîr buyursun. Âmîn
Kusûrlu talebeniz
Alî
[222]
[Sabrî’nin On Yedinci Lem‘a hakında yazdığı müdakkikāne fihristevârî bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ
ایّها الاستاد الاعظم
Bâis-i feyiz ve saâdetim sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri, Bilhassa dest ü dâmen-i kerîmânelerini öperim. Bu def‘a On Yedinci Lem‘ayı mütâlaa ve istinsâhım esnâsında rûh-u âcizîye in‘ikâs eden bazı telkînât-ı fakîrânemi ber vech-i zîr arz ve takdîm ediyorum.
Birinci Nota: Rûh ve kalbin bâkîye nâmzed emel ve arzularını ve hakîkî vazâif-i kudsiyelerini, güneş gibi zâhir ve bâriz bir sûrette göstererek zıdları olan nefs-i emmârenin fânî, hem zâil ve âkıbetinde tecziyeyi bâdî olan
SAYFA 260
dileklerini is‘âf edenin, çirkâb-ı mesâvîye boğularak, müstehakk-ı azâb-ı azîm ve ikāb-ı elîm bulunduğunu ihtâr eden şeffaf bir levha-i hakîkattir.
İkinci Nota: Mün‘im-i Hakîkî ve Rahmân-ı Sermedî’nin gayrına maîşet vesâirede ubûdiyetkârâne zillet ve hakāret göstermek, ne derece hatâ-yı azîm ve ne kadar helaket-i elîm olduğunu; ve fıtratta aynı kavânîn ve şerâiti hâiz mahlûkāta karşı da acz ve zaafını unutup firavunâne enâniyete revâc vermenin nasıl şeyn bir ahlâk ve ne kadar hatarlı bir vaz‘iyet olduğunu i‘lân eden ve bir deccal-i bî-hayâya taparcasına tezellül eden haşerâtın en dûnu derecesine sukūt ve küllî bir hâl ile ittisâf ettiklerini ihbâr ile ihtâr eden îkāznâmedir.
Üçüncü Nota: Esmârı fâniye olan eşcârın da âfile ve zevâle mahkûm olduğunu tefhîm ile saâdet-i ebediyeye cihâzât ihzârı ve sür‘atle yol alabilmek için ibret-i âhar bir ders-i ma‘nîdâr takrîr, tahkîkle hakkı irâe ve hakîkate tergîb eden bir düstûr-u bî-nazîrdir.
Dördüncü Nota: Onuncu Söz’ün fezlekesi ve Yirmi Dördüncü Söz’ün bir zübdesi olmakla beraber, hissedip ifade edemediğim pek çok hakîkat derslerini veren bir mir’ât-i Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır.
Beşinci Nota: Mehâsin-i medeniyet ve menâfi‘-i beşeriyeye hizmet eden Avrupa’ya demiyorum. Belki o dalâlet ve sefâhet mezraası ve fısk u fücûr ve rezâlet harmanı ve kendi şenâatlerini idrâk etmeyen habîs deccâl ve mel‘ûn şeytanların çukuru olan menfûr Avrupa’nın efkâr-ı âlemi tesmîm eden mülhid ve münkirlerini bihakkın ilzâm ve iskât ve hakāik-i Kur’âniye ve esâsât-ı îmâniyeyi i‘lâm ve i‘lân için elmas bir seyf-i sârim-i nûrânî ve ziyâdâr ve bî-nazîr bir mahzen-i esrârdır.
Altıncı Nota: Şu mebhas ehl-i îmânı amîk bir tefekküre sevk edecek bir mes’eledir. Hamden, sümme hamden Cenâb-ı Kibriyâ lütuf ve keremiyle ummân-ı Kur’ândan bu müşkilin de hallini teysîr ve tevfîk buyurmuştur. Şu mebhasın tahlîlindeki temsîlde nefyedicilerin esbâbı muhtelif olduğu gibi; mülhidlerin de her birerlerinin gāyeleri ayrı, emelleri ayrı, efkârları başka, çığırları başka; bi-hamdillâh ehl-i îmân ve Kur’ân şâkirdleri üç yüz elli milyon oldukları hâlde ma‘bûdları bir, maksudları bir, matlûbları bir, melce’leri bir, mence’leri bir, yolları bir olduğunu; ve intisâb edilecek habl-i metîn ancak Kur’ân-ı Hakîm olduğunu irâe ve isbat eden nevvâr bir lem‘a-i Kur’âniyedir.
SAYFA 261
Yedinci Nota: O haşerât-ı âdiye ve süfliye ta‘bîrine lâyık dâllîn gürûhunun lafz-ı murad ve kālî olan, halkı ıslâh zu‘m-u bâtılları ile, nîm bulutlu hava gibi kâh yağan, kâh donduran, bazen tanzîm, bazen lağv edilen kararsız, sebâtsız, deniz dalgası gibi çabuk gelib geçen hurâfelerini ibtâl ve kafalarını parçalayan ve عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ düstûr-u Nebevîsiyle, insaniyetten hazzı olanların şu denî dünyada canavar gibi boğuşup durmalarının ne kadar yanlış bir hareket olduğunu edille-i kat‘iye ile isbat eden bir deryâ-yı hikmettir.
Sekizinci Nota: Hadsiz mesâil-i mühimmeyi ihtivâ ve bir çok müşkilâtı halleden ve bu âlemdeki mevcûdâtın her birinin kemâl-i zevk ve şevk ile وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ kanun-u ezelî ve ebedîsine mutî‘ ve münkād bulunduklarını, kemâl-i selâset ve i‘câzlı bir îcâz ile hayret-fezâ bir tarzda gösterip evhâm ve şübühâtı def‘ eden Kur’ânî bir mühimmât deposudur.
Dokuzuncu Nota: Beşeriyette nübüvvetin derece-i kıymet ve ehemmiyeti, ulviyet ve kudsiyeti وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ âyet-i Kur’âniye hitâb-ı İlâhîsiyle sâbit olup, mü’mine tebşîrli bir hitâb, kâfire şiddetli bir itâb dersini vererek, beşerin saâdet-i uhreviyesi için küşâd edilmiş bir tarîk-i müstakimdir.
Onuncu Nota: Âlemde ve bilhassa şu dalâlet ve zulmetli asırda insan kılıklı bir takım behâim, köhne kafaları ve semli dimağları ile Fâtır-ı Akdes hazretlerini görebilecek kalb gözü ni‘metinden mahrûm oldukları için, kāfilelerinin teksîrini isteyerek esfel-i sâfilînden yer istiyorlar. Hulâsa, ilmullâh ve ma‘rifetullâhın şerâiti neye menût ve mütevakkıfsa, öğrenmek için lafzan bir sahîfe, ma‘nen binler sahîfe değerinde olan bu ma‘rifet-i İlâhiye hazînesini hıfzetmek ve o sûrette âmil olmak lâzım ve zarûrî olduğunu bildiren bir kenz-i bî-nihâyedir.
On Birinci Nota: Kur’ân-ı Azîmüşşân, hilkat-i âlemden netice-i âleme kadar gelmiş ve gelecek bütün vekāyi‘ ve havâdisi haber verdiği gibi, semâvât ve arzdaki meşhûd ve musarrah âyât ve alâimi te’kîden ihtivâ ve beyân etmesinin fevâid-i mühimmesini beyân eder ve o kelâm-ı İlâhînin güzel ve ma‘nîdâr bir ta‘rîfi demektir.
On İkinci Nota: Şu nota, S i gibi gaflete dalmış gāfillere tam ve gāyet revnekdâr bir seyf-i îkāz olup, âcizleri gibi derd ehli kimseler, Arabî sûretini alarak hıfzedip dâimî vird edinmek için hâhişgerdirler
SAYFA 262
اَلدُّنْیَا جٖیفَةٌ وَطَالِبُهَا كِلَابٌ: mefhûmundan tam nasîbini almış bir abd, Hâlik-ı Zülcelâl’ine böyle el-Emân el-Emân der, feryâd u figān ve nedâmet gösterirse, bu hakîr gibi çirkâb-ı dünyaya dalmış, kusur ve hatîâtla batmış kimseler ne yapmalı diyerek, tefekkürât-ı hâifâne ile Üstâdının münâcâtının şiddet-i te’siriyle müteaddid def‘alar kāriîn ve sâmiîni ağlatan, ıslâh ve îkāz vazîfesini îfâ eden mürşid-i zamandır.
On Üçüncü Nota: Birinci mes’ele Bir abde vazîfesini ta‘lîm ve telkîn, ubûdiyet muktezeyâtı neden ibâret olduğunu gösteren bir levha-yı saadet olup, verese-i enbiyâdan ma‘dûd Kur’ân hâdimlerinin kuvve-i ma‘neviyelerini tahkîm ve tarsîn ve fütûra düşmemeleri ve her hâlde ihlâsın dâimâ muvaffakiyet bulunduğunu ihtâr etmekle, beşeri rif’at ve saâdete sevk eden bir dürr-ü yektâdır.
İkinci mes’ele Harekât-ı İslâmiyenin bir çok usûl ve kavâidinin elmas bir miftâhıdır.
Üçüncü mes’ele Şu dünyada hak ve hakîkatten inhirâf eden, zâhirde aldatıcı ve muvakkat lezzetli sefâhatleriyle ve hakîkatte ise çirkin ve acı oyuncaklarıyla felâket uçurumlarına koşanları tehdîd, zâhir ve hakîkatte maddî ve ma‘nevî lezâizi câmi‘ bir râh-ı müstakîme tergîb eden himâye ve merhametkâr bir mürebbîdir.
Dördüncü mes’ele Dellâl-ı Kur’ânın hizmet-i kudsiyesindeki kıymet ve ehemmiyet ve uluvv-ü himmeti yâr ve ağyârca müsellem eden bu derece ızhâr-ı tevâzu‘, mahz-ı tevâzu‘dan başka, bir de kemâl-i tevâzu‘ dersini takrîr etmekle مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ sırrına mazhariyeti esas ittihâz etmeyi öğreten bir numûne-i imtisâldir. Zîrâ bid‘at ve dalâletin revâc bulduğu zehir saçan bir asırda, hadsiz ölü kalbleri ihyâ eden bir müceddidin âsâr-ı meşhûresi, hiç bir velînin kerâmetinden geri kalmaz. مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ mefhûm-u âlîsince insaniyet ta‘rîfinin hâricinde olan kimselerin haşerât-ı muzırra nev‘inden olduklarını bildiren bir mihenk-i insaniyettir.
On Beşinci Nota’nın ikinci mes’elesi: Ref‘-i tesettür a‘mâl-i habîsâne ve vahşiyânelerini tervîc ve takviye propagandalarıyla ehl-i iffet ve nâmusu yirmi beş seneden beri boğazlarcasına rencîde ve ehl-i îmân arasına mefsedet saçan frenk meşreb zâlim ve gaddarları eritecek bir tarzda müteaddid tarîklerden serdedilen aklî ve naklî delâil ve berâhîni hâvî bir hüccetü’l-İslâmdır.
SAYFA 263
Üçüncü mes’ele ise: Bârî Teâlâdan başkasının tasarrufu mümteni‘ olan vücûd makinesinin sâhib-i hakîkîsini bilmeyen habennekalar, tecavüzkârâne sahâbet etmekle istedikleri şekilde tasarruf ve idare etmek da‘vâsında olanların yüzüne şamar vuran bir düstûr-u mühimmedir. Her zaman herkesin bu düstûra ihtiyacı vardır.
Hulâsa: Bundan beş sene evvel Risâlete’n-Nûr’dan bir küçük risâleyi ilk def‘a mütâlaamda, çok hakāik-i Kur’âniye ve tecelliyât-ı Rabbâniye bunda cem‘ olmuş diyerek, kalb ve kālimle tasdîk etmiştim. Bundan ziyâde kıymetdâr eser olamaz deyip, elimden gelse bütün vaktimi o risâleyi okumaya hasretmek emelindeydim. Hâlbuki ahîren yekdiğerini müteâkib birbirinden yektâ, öyle hakāik-i Kur’âniye ve nûrâniye zuhûr etti ki, insanları hayrette bıraktı. İşte bu eser-i girân-bahâ dahi, o deryâ-yı Furkān-ı Hakîmden gelmiş bir sermâye-i uzmâdır, demekle ma‘rûzâtıma nihâyet veririm, Üstâdım Efendim Hazretleri
Âciz ve kusûrlu talebeniz
Muhammed Sabrî
اَدَامَ اللّٰهُ عُمْرَهُ وَخِدْمَتَهُ مُقَارِنًا بِالتَّوْفٖیقِ وَالظَّفَرِ وَاَطَابَ اللّٰهُ ثَرَاهُ وَجَعَلَ الْجَنَّةَ مَثْوَاهُ مُشَرَّفًا بِمُشَاهَدَةِ اللّٰهِ الْمَلِكِ الْغَفَّارِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ
[223]
[Sabrî’nin fıkrası münâsebetiyle Hâfız Alî’nin câmiü’l-kelim bir fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Kıymetdâr notalar hakkındaki takdîrâtta muktedir olsa idim, ben de kardeşim Sabrî gibi diyecektim. Fakat bir ağacın meyvesi hangi dalında bitse, o ağacın malı olması hasebiyle, öbür dal da, Biten meyve benim der. Kabûl ile imza ediyorum, hak ve doğrudur
Talebeniz pür-kusûr
Alî
SAYFA 264
[224]
[Bir Kısım Kardeşlerime Husûsî Bir Mektûbdur]
Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede, sâir evrâdı, beş cihetle Hâşiye ibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime, iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.
Birincisi: یُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِاَوْ كَمَا قَالَ; yani, Mahşerde ulemâ-yı hakîkatin sarfettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur.
İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍاَوْ كَمَا قَالَ; yani, Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında, sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.
Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşreb kardeşlerim Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki, böyle bir zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîata ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek hâlis kalemlerden akan siyah nûr ve âb-ı hayât hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız
Eğer deseniz: Hadîste âlim ta‘bîri var. Biz, bir kısmımız yalnız kâtibiz? Elcevab Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma‘nevîsi var, şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî, bu zamanın mühim büyük bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum hâlde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen, bu fakîre bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaz‘iyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır. Hadîste gösterilen ecri alırsınız.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 265
[225]
[Sarı Bıçak Ali’nin garîb bir fıkrasıdır]
Her an sözleri okurken diyordum: Kardeşlerim, bu sözler Saîd’in sözleri değil. Çünki ben âciz kardeşiniz, Mektûbât ve Sözler'i yazmaya başlayalı dokuz mâh oldu. Üstâdımın yanına beş-altı def‘a varıp ziyâret ettim. Her ne kadar heyecanla baktım ise, aslâ Üstâdımın şahsını göremiyordum. Bir-iki def‘a duâ ubûdiyetinde de bulundum. Hemen hayâlen geçiyor. Saatlerce konuşduğum zaman oldu. Kur’ân’ın dellâllık vazîfesinde bulunduğu şahsiyeti aslâ göremedim ve göremiyorum.
Fakat bir gece yatarken yaralarımın kuvvetinden duramayıp, hemen Yirmi Altıncı Mektub’un Birinci Mebhası’nı okuyunca, vesvese-i şeytanı susturdu. Sonra ikinci mebhasını okuyunca anladım ki, Üstâdımın üç şahsiyetinden birini görüyorum. Şöyle ki: Ne zaman yazmaya veya okumaya başlayınca, Kur’ân’a dellâlık vazîfesindeki şahsiyetini müşâhede ediyorum. Ne zaman terk ediyorum, bir daha göremiyorum.
İşte, ey kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım, ben bütün kuvvetimle diyorum ki, Saîd’in şahsını görmek isterseniz, bir kitapta değil, bir yaprak aralarında değil, hatta satır aralarında onun hakîkî şahsını görebilirsiniz. Yoksa benim gibi dokuz mahta dokuz def‘a değil, doksan def‘a ziyâret etsem, hakîkî şahsını göremeyeceğim.
Mâdem böyledir, ben bağırarak derim Hâşiye: Ey şarkda, garbda, şimâlde, cenûbdaki kardeşlerim, Saîd’in bir tek mektûbât değil ve sözü değil, bir yaprağını buldunuz. Saîd’i orada bulacaksınız.
Talebeniz
Alî
SAYFA 266
[226]
[Milâs’lı Halîl İbrâhîm’in fıkrasıdır]
Efendim, isterim ki Yirmi Yedinci Mektûb’un tatlı sadâları içerisinde, benim de boğuk sesim çıksın. Lâkin heyhât O ma‘den-i esrâr bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyâkım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak. Yoksa onun tavsîfinde âciz ve kāsırım. Gerçi kalbimde galeyân eden ma‘nâlar çokdur. Lâkin her nedense, lisân, hissiyâtımın tercümanı olamıyor.
Şu kadar diyebilirim ki, elimde mevcûd risâleler ve fihristede gördüğüme nazaran, Risâle-i Nûr eczâları bir şecere-i nûrâniyedir ki, dalları aktâr-ı arza neşr-i envâr ediyor. Ve ilâ nihâye edecektir. Karanlıklı bir gecede, semâdaki yıldız ve kamerler zemîn yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, Risâle-i Nûr eczâları da öyledir. Ve zulmette nûra ihtiyâç neyse, Risâle-i Nûr eczâları da odur.
O bahr-i dalâlet mevcleri arasında, sefîne-i Nûh necât verir. Her kim dâhil olsa, tûfân-ı maâsîden halâs bulur. Risâle-i Nûr eczâları, küre-i arzın mevsim-i erbaa kütübhânesinde bir bahardır. Ve bahar kadar letâfetlidir ve can-bahşdır. Ve ölmüş arza o bahar vâsıtasıyla hayat verildiği gibi, Risâle-i Nûr eczâları da ölmüş kulûblere taze hayat verir.
Risâle-i Nûr eczâları bir mürşiddir. İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel-i sâfilînden a‘lâ-yı illiyyîne yükseltir. Otuz Üçüncü Söz’ün Yirmi Dördüncü Mektûb’u ve emsâlleri, insanın ruhunda inşirâh hâsıl ediyor. Ve kalbinde Sâni‘-i Hakîm’in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risâle-i Nûr eczâları, insanın sıkıntılı vaktinde imdâdına yetişir ve teselli eder. Bu ciheti aynen gördüm. Velhâsıl Risâle-i Nûr eczâları hakkında her ne desem, yine o nûra karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Halîl İbrâhîm
SAYFA 267
[227]
[Sabrî Efendi’nin fıkrasıdır]
Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un kâffesini temsîl eden ve her bir kelâmı o kıymetdâr ve mergūb risâleleri ma‘nevî parmağıyla gösteren bu şâheser, âyât-ı Kur’âniye ve kelâm-ı kadîm-i Rabbâniye’nin her bir sûre ve âyâtıyla irtibâtı te’sîs ve mevzû'unu tahkîm ederek, akıl züğürtlerinin ve şuûr fukaralarının kendi ağızlarını kendi acz ve sükût parmaklarıyla mühürlenmiştir. Edille-i akliye ve nakliyeye müsteniden, cadde-i kübrâ-yı Ahmediyeyi asm irâe ve telkîn eden bu eser-i girân-bahâyı insafla okuyan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ diyeceğine aslâ şekk ve şübhe yoktur.
Sekiz seneden beri cûş u hurûş eden rahmet-i Rabbâniye ve enhâr-ı Kur’âniyenin vücûda getirmiş olduğu bahr-i muhît-i kebîr-i nûrun ta‘bîr câiz ise gāyet muhkem ve son derece rasîn bir sefînesi ve nazîrsiz bir projektör deposu olan ve her cihetle hakîkatini takdîr ve senâdan âciz bulunduğum şu eser, çoklarını îkāz ve rûhlarını tenvîr etmiştir.
Sabrî
[228]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Pencereleri tevâfuklu yazdığı zaman bunu yazmış.
Sevgili Üstâdım Efendim,
Risâle-i Nûr’u bir mistar üzerine, Sözler ve Mektûbât ayrı cild olmak üzere yazmasını Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden niyâz ile istedim. Yirmi Dördüncü Söz’ün hitâmında bir gece şöyle bir hakîkat kalbime geldi:
Cenâb-ı Hakk’ın halkettiği şeylerin umumunda fıtrî bir hüsün ciheti var. Beşerin yüzüne pek bedîhî bir cihetle gülüyorlar. Bilhassa bahar ve yaz aylarında ve bilhassa mayıs ayında otlar ve çiçeklerin nâzenîn, münakkaş yapraklarında ve bilhassa her çiçeğin ayrı ayrı kokularında öyle ibretnümâ ve hayret-bahş şeyler var ki, insan bir gülün yaprağıyla bir menekşenin kokmasıyla başını a‘lâ-yı illiyyîne çıkarması lâzım gelirken, heyhat ki istîlâ eden karanlık, başımıza geceyi getirmiş göstermiyor.
SAYFA 268
Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in hakîkî müfessiri ve münakkaş mistarı Risâle-i Nûr tevâfukunun her parçasında, hatta yaprağında, hatta her satırında, hatta kelimesi’nde, hatta her harfinde fıtrî bir hüsün ciheti var olduğuna, semâdaki gök, ay, yıldızlar, gece ve gündüz zemindeki zîşuûr ve hayvanât-ı muhtelife ve bahardaki birbiri arkasında gönderilen envâ‘-ı muhtelife yemişler ve çiçekler gibi îmân ettim.
Sevgili Üstâdım, nasıl bir gülün şeklinde, renginde, intizâmında koku ve gayelerinden mâadâ bir sikke-i samediyet var. İnsan ne kadar akıldan uzak olsa, Cenâb-ı Hakîm’in ve Nakkāş-ı Kerîm’in malıdır, demeye mecbûrdur. Aynı Üstâdım, Risâle-i Nûr’un ma‘nâ ve gayelerinden mâadâ bir sikke-i i‘câz-ı san‘at-ı vahdet parlıyor. Yalnız gözüyle bir parça aklı olan diyecek: هٰذَا مِنْ نُورِ كَلَامِ اللّٰهِ هٰذِهٖ رِسَالَةُ اَنْوَارِصِدْقٍ تَوْفٖیقٍ تَوَافُقِیٍّ شَاهِدٍ bağıracak. Ayakları çamurda, başını yukarı kaldıracak.
İşte Üstâdım, hakāiki cihetiyle sikke-i ehadiyeti, cilve-i rubûbiyeti ve hâtem-i samediyeti ve esmâ-yı bedîiyeti gösteren risâleleri, harfleri, kelimeleri ve satırları ve yapraklarıyla, bir bahâr-ı Ramazâniye olmak temâşâsıyla gönderiyorum. Tevâfukātın sayfa hâricinde ya evvelinde, ya sonunda tam mukābilleri var. Onların hem üzerlerine, hem sayfa kenarına م işaretiyle görebildiğim muvâfıklara işâret ettim. Hulûlüyle müşerref ve füyûzuyla müna‘am olduğumuz mübârek Ramazan’ınızı tebrîk ile ellerinizden öperim Efendim
Fakîr kusûrlu talebeniz
Alî
[229]
[Babacan Mehmed Ali’nin bir fıkrasıdır]
Efendim,
Leyl ü nehâr, güneş ve ay gibi her yerde insanların arzusuna göre ve hayvaniyetten insaniyete rûh-u beşeri çıkararak, iknâ‘ ederek ve Kur’ân-ı Hakîm’in sırrından ve siz Üstâdım Efendimin lisanınızdan sudûr eden Risâle-i Nûr’u, gücüm yettiği kadar bugünden i‘tibâren başlayarak, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle ve Kur’ân’ın feyziyle inşâallâh, yazmaya çalışacağım.
İnşâallâh duânız berekâtıyla sebât edeceğim. Belki bir gün kabûl eder de o gaybî telefondan istifâde edersem,
SAYFA 269
santral vazîfesini gören ve o santraldeki fişleri hak yolunda çalışanlara rabt ettiği manyeto vazîfesini gören ve her istenilen vakitte muhâbere ettiren Saîd’in ne gibi eczâlar ile muâlece yaptığını ecdadımdan kalan kitaplardan ve tefekkürden buluyorum.
Fakat Üstâdım, bu zamanda bütün anahtarları toplamışsın. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk, ilerde çalışacağımı bilir. Ve size emrolur. Ondan sonra doğrudan doğruya zât-ı âlî Efendim Hazretleriyle de muhâbere ederim. Sizden duâ, bizlerden çalışmak Efendim
Mehmed Alî
[230]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Azîz ve sevgili Üstâdım Efendim,
Hemen hemen bir buçuk aya yakın bir zaman oluyor ki, hasbe’l-kader sevgili Üstâdımdan ve kıymetli kardeşlerimden ayrılmış bulunuyorum. Bir günüm olmuyor ki, hîn-i müfarakatımda Üstâdımın telkîn buyurduğu hakāikin ve şu asrın dehşet ve gird-bâdı hengâmında muhâfaza-i îmânın azîm mükâfâtını va‘d eden iki hadîs-i şerîfin mefhûmunu unutmuş olayım. Evet, o kudsî sözleri hâtırladıkça, kendimi Üstâdımın huzûrunda görüyor ve kalben gözyaşlarımla te’mînât veriyorum.
İkinci def‘a olarak rûhuma kamçı olan Risâletü'n-Nûr’a hizmetin ve Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsine dâhil bulunmanın ne azîm ve kudsî bir hizmet ve beş cihetten ne girân-bahâ bir ticâret-i ma‘nevî olduğunu hatırlatan, âcizleri de dâhil bulunduğu hâlde, bazı kardeşler nâmına yazılan ve pek musîb bulunan lütufnâme-i âlîlerini Bekir Bey’de gördüm ve sûretini aldım. Bana gaflet geldikçe, her zaman onu okuyup Üstâdımdan dinliyorum. Zannederim ki bu pek mühim ve kıymetdâr mektûbu okuyan herhangi bir Risâle-i Nûr’un hâdimi, kendini muhâtab addederek vazîfesinin ehemmiyetini ve hizmetinin kudsiyetini Üstâdından dinliyor.
Hâlis ve ciddî arkadaşlarım nâmına Üstâdımın mektûbuna, âcizâne kalbime gelen ve Üstâdımın huzûrunda gözyaşlarımla te’mînât arz edebilmek ihtiyacıyla zebûn olduğum hislerimle cevâb vermek arzu ediyorum. Şefkat ve uhrevî
SAYFA 270
şefâatinden ümîdvâr olduğumuz sevgili Üstâdımız, elbette yarım Zekâî’nin bu perişan hissiyâtını, tarz-ı kitâbeti müşevveş talebesinin kusûrunu affeder.
Ey muhterem ve izn-i İlâhî ile on dördüncü asrın dinsiz feylesoflarının hamiyetsiz insafsızlarının çehresini sarartan kahramanı ve dîn-i İslâm’ın, ümmet-i Muhammed’in asm azîz müdâfi‘i sevgili Üstâdımız On dördüncü asrın devre-i bid‘alarında İslâmiyet ve insaniyet üzerinde kopan gird-bâd-ı felâket arasında, bize ve ümmet-i Muhammed’e asm açtığınız râh-ı hakîkat ve hidâyet yolunda ölürcesine çalışmak bizim en büyük gayemizdir. Bunu fıtrî ve insanî bir vazîfe biliriz. Çünki bize de izn-i İlâhî ile Risâle-i Nûr’un hizmetinde zarar gelmeyeceğini, Hazret-i Kur’ân yoluna başını ve hayatını fedâya müheyyâ bulunan ve dinsizlik cereyânının en azgın pençelerini muvâcehesinde inâyet-i hakla âciz ve zayıf bırakan Üstâdımız her an i‘lân ediyor.
Gittiğimiz yolun emîn ve selâmetli olduğuna aslâ şübhe etmiyoruz. Her ne zaman kudret ve ulviyet-i İlâhiyeyi düşünsek, o anda aczimizi, zaafımızı anlıyoruz. Her ne zaman şu zamanın cereyân-ı hazînine, müdhiş hâdisâtına baksak, ye’se, zaafa düşmek değil, en hasta kardeşimizin kalbinde ulvî bir gāye, ruhunda dinsizliğe, dalâlete diş bileyen bir aslan ruhunun mevcûdiyetini hissediyoruz.
Hem bizler her cihette maddî kuvvetten mahrûm iken, bize bu tükenmez şecâati, sa‘y u gayreti veren; şu zamanın her adımında dalâlet zehri saçan terakkıyât-ı vahşiyânesine karşı bizim kalb-i mecrûhumuza şifâ serumlarını gününe lâyık bir tarzda ihsân eden, yetiştiren; ve şu devre-i zulümâtın pençe-i rezâletinden, âlâm-ı me’yûsânesinden bizleri âzâde kılan; rûhen, kalben, ma‘nen bize ışık, ümîd ve nûr saçan ilhamların, kuvvetlerin ma‘deni, menba‘ı nedir ve nerededir? Şübhe yoktur ki, evet tarîk-i hak ve hakîkat bize cür’et ve tükenmez şecâati bahşediyor. Bizim kalb-i rûhumuza şifâ serumlarını yapan tarîk-ı hakkın âit olduğu kudret-i ezeliyenin sâhibi bulunan Hâlik-ı Kâinât’tır. Şu devre-i zulümâtın gird-bâd-ı zulmetinden bizi âzâde kılan, bize ışık ve nûr saçan kitâb-ı semâvîdir. Bizler o mukaddes kitabın hâdimi, o mukaddes kitap bizim muhâfız ve müdâfiimizdir. Evet, bizlere bu hizmet-i kudsiyede bu hakāik yolunda ölmek, vesîle-i necât ve saadettir emelini taşıyoruz
Zekâî
SAYFA 271
[231]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Bugün hayreti mûcib, nazarı câzib, dikkati câlib, ma‘nâsı latîf, tertîbi zarîf, tevâfuku nazîf, envârı zâhir, i‘câzı bâhir, zübde-i burhân, erkân-ı îmân bir lem‘a-i i‘câz-ı Kur’ân olan ve mübârek Husrev’in çok mükemmel bir tarzda istinsâh ettiği Yirmi Dokuzuncu Söz ile, melfûfü cidden çok mühim mes’eleleri câmi‘ ve bedî‘ cevabları hâvî On Altıncı Lem‘a’yı ve benim gibi tenbellere mükemmel bir ders-i îkāz olan mektûbu almakla bahtiyar ve çoktandır mahrûm kaldığım nûrlara kavuşmaktan mütevellid ni‘mete mazhariyetten dolayı, Cenâb-ı Hallâk-ı Rahîm’e teşekkürden âcizim.
Oradaki kardeşlerimizin beş nevi‘ ibâdet hakkındaki îzâhları ile kötü şahsiyetime değil, sırf Kur’ân’a, îmâna, nûra, hakāike müteveccih hâlime baktım. Ve kanâatlerimi yokladım, ben de aynı şeyleri düşünmüş ve kanâat getirmiştim.
1: Ehl-i dalâlete karşı mücahade: اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ یَنْصُرْكُمْ وَیُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ
2: Neşr-i hakîkatte Üstâda yardım: وَتَعَاوَنُوا عَلَی الْبِرِّ وَالتَّقْوٰی اَطٖیعُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُوا الرَّسُولَ وَاُولِی الْاَمْرِ مِنْكُمْ
3: Müslümanlara îmân cihetinde hizmet: اِنَّ الدّٖینَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖیعًا وَلَا تَفَرَّقُوا اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ gibi âyetlerle, اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ hadîs-i şerîfi.
4: Kalemle ilmi tahsîl: نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا یَسْطُرُونَ Mademki hakîkat ilmi tedrîs edilmiyor, elbette mahfî hikmetlere binâen mahdûd insanların eline geçen, kulağına giren bu nevi‘ derslerin ciddî tahsîli için, bilhassa okuması yazması olanların bizzât yazmak sûretiyle bu netîceyi bulacaklarına şübhe edilmemelidir. Bir şeyi yazmak, onu okumak, anlamak, sonra başka kâğıda nakletmektir ki, bu tarzla matlûb istifâdenin te’mîn edileceği muhakkaktır.
5: Bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçecek tefekkür: Evet, nûrlarla istifâde de böyle saatler, zannederim hepimizin meşhûdu olmuştur. Sözlerdeki hakāiki tefekkür, aynen Kur’ân’ın künûzunu ma‘nen taharrîdir ki, Fettâh ve Hakem ismi imdâda yetişerek
SAYFA 272
öyle muhayyirü’l-ukūl kapılar açıyor ki, zevkine nihâyet bulunmuyor. Perdesiz, vâsıtasız Kur’ân’a bakınca, zülâl gibi hakāikin tecellî ettiği, bulutsuz havada güneş ve böyle bir havada yıldızlarla süslenmiş semâda bedirlenmiş kamer gibi müşâhede olunuyor.
Benim gibi bir isyankârın vaz‘iyeti, hâli, kābiliyeti, isti‘dâdı aslâ müsteid değilken, Allâh-ü Zülcelâl’in nihâyetsiz kerem ve rahmeti, fazl ve inâyeti ile, iki kerre iki dört kat‘iyetinde kat‘î kanâatim gelmiştir ki, Hazret-i Gavs’ın ks ve onun Üstâdı, iki cihân fahri Nebiyy-i Efhamımız Efendimiz asm Hazretleri’nin duâ ve himmetleri Hazret-i Kur’ân’ın şâkirdleri üzerindedir.
Sû’-i ihtiyârımızla bozmazsak, bu himâyet ve sahâbet, elbette devam edecektir, kat‘î kanâat ve îmânındayım. Şu satırları bana yazdırtan âsâr-ı nûrun şeref-i vürûdları ve feyizleri, inşâallâh içinde gizlenmiş olan aşr-ı âhir-i Ramazândaki Leyle-i Kadr’in ihyâ edilmiş sevâbını verir. Ve rızâ-yı Samedânîye mazhariyetle, saâdet-i ebediyeyi kazanmaya bir vesîle olur.
Ey Üstâdımın bu fânî âlemde arkadaşları, inşâallâh âhiret âleminde de yoldaşları olacak olan azîz ve kıymetli kardeşlerim,
Şu anda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyârsız yazıyorum. Hazret-i Üstâd’ın gösterdiği yol, aynen Kur’ân’ın cadde-i kübrâsıdır. Ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütûr getirmeyelim. Sermayesi yalan ve yalancılık olan siyâset propagandaları, sû’-i kesbimizle kazanılan ve bugün tevârüs edilen fenâ şeylere karşı, kaderi ithâm derecesinde murâdullâha müdâhaleye cesâret etmeyelim. Biz abdiz. Sebeb-i hilkatimiz, seyyidimizi, yaratanımızı, rezzâkımızı bilmek ve bulmaktır. Hulâsa-i mevcûdât olan Peygamberimiz asm vâsıtasıyla inzâl ve ikrâm buyurulan Kur’ân’ın ahkâmına ve o Hazret'in asm sünnetine tevfîk-i harekete bezl-i gayret edelim. İşte o nûr elimizde mürebbî, yanımızda muarrif, aramızda nûrları neşre, mürebbî ve muarrifimizi dinlemeye çalışalım. Biz vazîfe-i ubûdiyeti yapalım, netîceyi, mükâfâtı, Hâlik-ı Rahîmimize bırakalım. Yekdiğerlerimize en büyük yardım olan duâyı da esirgemeyelim.