BARLA LÂHİKASI

254

[219]

[Risâle-i Nûr’un bereketine âit yağmur hâdisesini te’yîd eden Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleymân, Mustafâ Çavuş, Bekir Bey ve Şem‘î’nin bir fıkrasıdır]

Isparta’daki kardeşlerinin fıkrasındaki da‘vâyı isbat eden kuvvetli iki delîli gösteriyor.

Re’fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin yazdıkları, hârika bir sûrette yağan yağmurun Risâle-i Nûr’un bereketine husûsî baktığına, kanâatimiz geliyor. Çünki yağmur hâdisesinin, husûsî bir şekilde hizmet-i Kur’ân'a ve Risâle-i Nûr’a iki sûretle baktığını gözümüzle gördük.

Birinci Sûret: Risâle-i Nûr’un vâsıta-i neşri olan Üstâdımızın câmi‘i seddedildi. Risâle-i Nûr’u yazacak hâriçteki talebelerinin yanına gelmeleri men‘ edildi. O sırada kuraklık başladı. Yağmura ihtiyâç şedîd oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan i‘tibâren, bir dâire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstâdımız bundan pek müteessir olarak duâ ediyordu. Sonra dedi ki: Kur’ân’ın hizmetine sed çekildi. Bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itâb var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, mâdem Kur’ân’ın itâbı var Yâsîn Sûresi’ni şefâatçi yapıp Kur’ân’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.

Üstâdımız, Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye dedi ki: Sen kırk bir Yâsîn-i Şerîf oku. Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde,

Üstâdımız dâimâ i‘timâd ettiği bir hâtırasına binâen Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi'ye söyledi ki: Yâsînler tılsımı açtı, yağmur gelecek.

Aynı gecede, evvelce yağmadığı Barla dâiresi içine öyle yağdı ki, Üstâdımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesinin duvarı yağmurdan yıkıldı. Hâlbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul olan Şem‘î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler. İşte bu hâdise kat‘iyen delâlet ediyor ki, o yağmur, hizmet-i Kur’ân ile münâsebetdârdır. O rahmet-i âmme içinde bir husûsiyeti var. Sûre-i Yâsîn anahtar ve şefâatçi oldu ve yağmur da kâfî mikdarda yağdı.

255

İkinci Sûret: Kuraklık zamanında, yirmi-otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamış iken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda, menbaına yakın Üstâdımız, ben yani Süleymân ve ben yani Mustafâ Çavuş ve Ahmed Çavuş ve Abbâs, Mehmed, filan filan beraber cemâatle namaz kıldık. Tesbîhâttan sonra duâ için elimizi kaldırdık. Üstâdımız yağmur duâsı etti. Kur’ân’ı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında, her birimizin ellerine yedi-sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte kadar yirmi-otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duâsı ânında duâ eden her ele yedi-sekiz damla düşmesi gösteriyor ki, bunda bir sır var. Üstâdımız dedi ki: Bu bir işâret-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hakk ma‘nen diyor ki, Ben duâyı kabûl ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum. Demek sonra Sûre-i Yâsîn şefâat edecek. Ve nitekim de öyle olmuştur.

Elhâsıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umûmî rahmet içindeki Risâle-i Nûr’un bereketine dâir da‘vâ ettikleri husûsiyeti, şu iki kuvvetli delîl ile tasdîk ediyoruz.

Şem‘î Mustafâ Çavuş Bekir Bey Muhâcir Hâfız Ahmed Süleymân

[220]

[Hizmet-i Kur’âniyede elmas kalemiyle hizmetler eden Küçük Lütfü’nün ma‘nîdâr kerâmetkârâne bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Çok kıymetdâr Azîz Üstâdım Efendim,

Bu seferki ziyâretimde biliyorum ki, izinsiz hareket ettiğim için Üstâdımın ruhunu rencîde ettim. Maattessüf yediğim şefkat tokatı geriye avdetimde teessürâtımın def‘ ve izâlesi için Risâle-i Nûr eczâlarının hakāikinden tereşşuh eden ilhâm-ı İlâhî ile yolda gözümün önüne bir ders-i ibret olarak bir şey zuhûr ettirdi. Gördüm ki, bir hayvan necâsetinde binler böcüler bulunuyor. O pislik içinde başlarını sokmuşlar. Kıyısında bir tabur karınca gidiyor. Gittikleri yol ise o kadar doğru ki, o tek tük kalan hâricî böcülerden hiç tevehhümsüz o doğru hattan zerre kadar inhirâf etmiyorlar.

256

İşte aynen ehl-i dünyânın dinsizleri de bütün bütün kafalarını dalâlet bataklığına sokmuşlar, çıkaramıyorlar. Bunların hilâfına olarak ehl-i îmân bilhassa şimdiki Risâle-i Nûr’un zâkir ve muvahhid şâkirdleri öyle bir cadde ve minhâca girmişler ki, o cadde gāyet müstakîm, gāyet nûrlu, gāyet sevimli ki bütün iki tarafı elmas, inci dükkânı Bunların başında, nass-ı Kur’ândan gelen ve Kur’ân-ı Kerîm’in ve Furkān-ı Hakîm’in âyât-ı beyyinâtından intişâr eden Risâle-i Nûr’un yüz yirmi parçasından beher parçası birer mürşid-i a‘zam, birer mürşid-i ekmel, birer kal‘a-i hasîn, birer elmas kılıç olarak sâbittir. Öyleyse ey Lütfü, Risâle-i Nûr’a sıkı yapış ki, bir mürşid-i ekmel bulasın. Lisânına tevhîdi ver ki, şu muhkem kal‘aya giresin. Feyyâz-ı mutlak’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’a hâdim ol ki, o elmas kılıcı elinde tutasın.

İşte o kılıçla, hiç havfsız, başlarını sarhoşlukla o bataklığa sokan dinsizlerin kafalarına vurarak atla. Ondan sonra, فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ gibi kat‘î delîlleri Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz'den müteselsilen, bütün Risâletü’n-Nûr’un müellifi Üstâdım Saîdü’n-Nûrsî’nin yetiştiği ve serbest gezdiği şerîat-ı garrâ-yı Muhammediye asm olan hatt-ı müstakimi bâri bir parça da sen ta‘kîb et ki, başın felâh bulsun.

Şu geçen Cum‘a günü rûhumda bir sıkıntı devam ederek, Üstâdım için بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in sırrını istinsâh ediyordum. Maatteessüf emrâz-ı asabiyemin hadsiz istîlâsı, o mühim risâleyi pek ânî olarak akîm bıraktırdı. Tekrarına başladım, bir parça yazdım. Baktım ki yine satır geçmişim, evvelki yazdığım yerlere mürekkeb dökülmüş. Kendimde o sıkıntı hâlâ duruyor. Betekrar olarak abdest üstüne abdest aldım, bütün seyyiâtımı i‘tirâf ederek ortaya döktüm, istiğfâr ettim. Mübârek duâ olan salavât-ı şerîfeye başladım. Sonra kalbime geldi ki, Üstâdımdan himmet isteyeyim. Üstâdımın üstâdına dediği gibi, ben de dedim. O hâl, o vaz‘iyet hâlâ devam ediyor. Hatta kendimi intihâr derecesine kadar gelmişim. Dedim: Aman yâ Rabbî Bundaki hikmet nedir? deyip o mübârek risâleyi ertesi güne ta‘lîk ettim.

O akşam, yani Cumartesi gecesi, âlem-i menâmda, Üstâdım Atabey’in Zergendere Mescidinde imiş. Sabah namazına gidiyormuşum. Tesâdüfî bir karakol kumandanı bana dedi ki: Nereye gidiyorsun? Câmiye dedim. Beni ta‘kîben o da

257

câmiye girdi. Gördüm ki, Üstâdım bir karyola üstündedir. Evvelki cemâatimizden hâriç, içeride beş altı daha jandarma bulunuyor. Cemâat لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ ilâ âhir devam ediyor. O beraber girdiğimiz kumandan ise, cemâatimize karşı, Aman siz ne yapıyorsunuz? diyerek kendinin leîmliğini isbat ederek, mağruriyetinden içeriye tükürdü. O anda Üstâdım o dinsizin yüzüne tükürüp, Git yanımızdan, pis dedi, tard etti. Hemen o zaman elimi sağ tarafımdaki deliğe uzattığımda bir kasatura geldi. Hiç meslek ve meşrebimize uymayan, her cihette muhâlif hareket eden Hasan isminde bir adam elimden o kasaturayı alıp ucuyla o dinsizi göstererek, Aman efendim, aman hocam, siz yalnız emir buyurunuz, bu dinsizin imhâsına sebeb ben olacağım dedi. Ve aynı zamanda bir sağ omuzuna, bir de sol omuzuna vurdu gitti. Bütün bu dinsizler bunu görünce tevehhüme düşüp, Başımıza belâ bulduk, bizden bu hocanın yanına kimse gitmez. Ancak Edhem Çavuş Hâşiye var, onu gönderelim de, bizim için yalvarsın, yakarsın; aman biz hepsinden geçtik dediler.

O sabah bu garîb rüyayı Zühdü Efendi ve Hâfız Ahmed Efendi ağabeylerime söyledim. Hatta o gün Hâfız Ahmed, Üstâdımı ziyâret için iki bardak su ile Isparta’ya gitmek istedi. Fakîr gittiğine memnûn oldu. Rüyayı tenbîh ettim, çünki o gece gördüm. Nitekim söylememiş. Fakat çok acıklı haberinde o kadar müteessir oldum ki, o zaman anladım, ruhumdaki sıkıntı bu imiş. Hâşiye Hâşiye

Lütfü

258

[221]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Azîz Üstâdım,

Bu asrın seli, semli revâcı, şecere-i kâinâtın meyvesi olan insanın nüve, lüb, kışır gayelerini zâil ve fânîye, zillet ve gurura, âfil firâka, zâhir bâtıla, atâlet ademe, hevâ ve vehme, hırs ve hayvaniyete, câmid ve abesiyete, başı bozukluk ve hiçliğe sevk ile, o meyvenin kısm-ı a‘zamının ölüp, ekallin de ölmek ve tefessühu ânında, mezkûr şecerenin merkez üzerine karîb, Isparta dalına ta‘lîk edilen, Hakîm-i Mutlak’ın etemm, ekmel şifâhânesi olan Kur’ân’dan nebeân eden tiryâk notalar tesmiyesiyle ve her notanın binler harfler damlalarıyla imdâda yetişerek, küre-i arz bahçesini iskā ve binler meyveler hayat bahşeden ve bu yüzden menba‘ı gibi kıyâmete kadar hârika bir kerâmet ve taklîd edilmez bir turra ile çağlayacak olan eser-i mübâreki, Elhamdülillâh istinsâh ettim.

259

Evet Üstâdım, nasıl ki, وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyet-i kerîmesinin binler mâsadaklarından bir mâsadakı olan nev‘-i insanın her bir ferdinde sîmâ, ses, etvâr, ahlâk gibi daha çok latîfeler ve cihâzât mevcûd iken, birbirine benzemeyip, her bir şahıs bir âlem olarak, Vâhid-i Ehad-i Samed’in malı ve masnûu ve muvazzaf me’mûru olduğunu, bilmecbûriye şuûru olana kabûl ettiriyor.

Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in hayâtdâr semeresi olan Sözler ve Mektûbâtü’n-Nûr’un her bir parçası, kendi âleminde nihâyetsiz kudreti gösteren ve her mebhaslarıyla binler âlemler içinde bir âlem olan âlem-i şuhûdun tılsım-ı acîbini tam keşif ve hall ile, her risâle bir muammânın miftâhı ve hayâtdâr ervâhı hükmündedir.

Bunun böyle daha binler ihsân-ı İlâhî ve rahmet-i Sübhâniye olsa, yazılsa, ihtiyâç görünüyor. Ve yerleri boş karanlık bir âlem gibi, o şems-i hakîkat güneşinin şuâ‘larını bekliyorlar. Dilerim Cenâb-ı Hakk’dan, böyle anûd bir zamanda, böyle Asâ-yı Mûsâ misüllü çok cihetlerle hârika fütühâta sebeb olan ve inşâallâh bundan böyle olacak olan resâil-i envârı teksîr buyursun. Âmîn

Kusûrlu talebeniz

Alî

[222]

[Sabrî’nin On Yedinci Lem‘a hakında yazdığı müdakkikāne fihristevârî bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ

ایّها الاستاد الاعظم

Bâis-i feyiz ve saâdetim sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri, Bilhassa dest ü dâmen-i kerîmânelerini öperim. Bu def‘a On Yedinci Lem‘ayı mütâlaa ve istinsâhım esnâsında rûh-u âcizîye in‘ikâs eden bazı telkînât-ı fakîrânemi ber vech-i zîr arz ve takdîm ediyorum.

Birinci Nota: Rûh ve kalbin bâkîye nâmzed emel ve arzularını ve hakîkî vazâif-i kudsiyelerini, güneş gibi zâhir ve bâriz bir sûrette göstererek zıdları olan nefs-i emmârenin fânî, hem zâil ve âkıbetinde tecziyeyi bâdî olan

260

dileklerini is‘âf edenin, çirkâb-ı mesâvîye boğularak, müstehakk-ı azâb-ı azîm ve ikāb-ı elîm bulunduğunu ihtâr eden şeffaf bir levha-i hakîkattir.

İkinci Nota: Mün‘im-i Hakîkî ve Rahmân-ı Sermedî’nin gayrına maîşet vesâirede ubûdiyetkârâne zillet ve hakāret göstermek, ne derece hatâ-yı azîm ve ne kadar helaket-i elîm olduğunu; ve fıtratta aynı kavânîn ve şerâiti hâiz mahlûkāta karşı da acz ve zaafını unutup firavunâne enâniyete revâc vermenin nasıl şeyn bir ahlâk ve ne kadar hatarlı bir vaz‘iyet olduğunu i‘lân eden ve bir deccal-i bî-hayâya taparcasına tezellül eden haşerâtın en dûnu derecesine sukūt ve küllî bir hâl ile ittisâf ettiklerini ihbâr ile ihtâr eden îkāznâmedir.

Üçüncü Nota: Esmârı fâniye olan eşcârın da âfile ve zevâle mahkûm olduğunu tefhîm ile saâdet-i ebediyeye cihâzât ihzârı ve sür‘atle yol alabilmek için ibret-i âhar bir ders-i ma‘nîdâr takrîr, tahkîkle hakkı irâe ve hakîkate tergîb eden bir düstûr-u bî-nazîrdir.

Dördüncü Nota: Onuncu Söz’ün fezlekesi ve Yirmi Dördüncü Söz’ün bir zübdesi olmakla beraber, hissedip ifade edemediğim pek çok hakîkat derslerini veren bir mir’ât-i Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır.

Beşinci Nota: Mehâsin-i medeniyet ve menâfi‘-i beşeriyeye hizmet eden Avrupa’ya demiyorum. Belki o dalâlet ve sefâhet mezraası ve fısk u fücûr ve rezâlet harmanı ve kendi şenâatlerini idrâk etmeyen habîs deccâl ve mel‘ûn şeytanların çukuru olan menfûr Avrupa’nın efkâr-ı âlemi tesmîm eden mülhid ve münkirlerini bihakkın ilzâm ve iskât ve hakāik-i Kur’âniye ve esâsât-ı îmâniyeyi i‘lâm ve i‘lân için elmas bir seyf-i sârim-i nûrânî ve ziyâdâr ve bî-nazîr bir mahzen-i esrârdır.

Altıncı Nota: Şu mebhas ehl-i îmânı amîk bir tefekküre sevk edecek bir mes’eledir. Hamden, sümme hamden Cenâb-ı Kibriyâ lütuf ve keremiyle ummân-ı Kur’ândan bu müşkilin de hallini teysîr ve tevfîk buyurmuştur. Şu mebhasın tahlîlindeki temsîlde nefyedicilerin esbâbı muhtelif olduğu gibi; mülhidlerin de her birerlerinin gāyeleri ayrı, emelleri ayrı, efkârları başka, çığırları başka; bi-hamdillâh ehl-i îmân ve Kur’ân şâkirdleri üç yüz elli milyon oldukları hâlde ma‘bûdları bir, maksudları bir, matlûbları bir, melce’leri bir, mence’leri bir, yolları bir olduğunu; ve intisâb edilecek habl-i metîn ancak Kur’ân-ı Hakîm olduğunu irâe ve isbat eden nevvâr bir lem‘a-i Kur’âniyedir.

261

Yedinci Nota: O haşerât-ı âdiye ve süfliye ta‘bîrine lâyık dâllîn gürûhunun lafz-ı murad ve kālî olan, halkı ıslâh zu‘m-u bâtılları ile, nîm bulutlu hava gibi kâh yağan, kâh donduran, bazen tanzîm, bazen lağv edilen kararsız, sebâtsız, deniz dalgası gibi çabuk gelib geçen hurâfelerini ibtâl ve kafalarını parçalayan ve عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ düstûr-u Nebevîsiyle, insaniyetten hazzı olanların şu denî dünyada canavar gibi boğuşup durmalarının ne kadar yanlış bir hareket olduğunu edille-i kat‘iye ile isbat eden bir deryâ-yı hikmettir.

Sekizinci Nota: Hadsiz mesâil-i mühimmeyi ihtivâ ve bir çok müşkilâtı halleden ve bu âlemdeki mevcûdâtın her birinin kemâl-i zevk ve şevk ile وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ kanun-u ezelî ve ebedîsine mutî‘ ve münkād bulunduklarını, kemâl-i selâset ve i‘câzlı bir îcâz ile hayret-fezâ bir tarzda gösterip evhâm ve şübühâtı def‘ eden Kur’ânî bir mühimmât deposudur.

Dokuzuncu Nota: Beşeriyette nübüvvetin derece-i kıymet ve ehemmiyeti, ulviyet ve kudsiyeti وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ âyet-i Kur’âniye hitâb-ı İlâhîsiyle sâbit olup, mü’mine tebşîrli bir hitâb, kâfire şiddetli bir itâb dersini vererek, beşerin saâdet-i uhreviyesi için küşâd edilmiş bir tarîk-i müstakimdir.

Onuncu Nota: Âlemde ve bilhassa şu dalâlet ve zulmetli asırda insan kılıklı bir takım behâim, köhne kafaları ve semli dimağları ile Fâtır-ı Akdes hazretlerini görebilecek kalb gözü ni‘metinden mahrûm oldukları için, kāfilelerinin teksîrini isteyerek esfel-i sâfilînden yer istiyorlar. Hulâsa, ilmullâh ve ma‘rifetullâhın şerâiti neye menût ve mütevakkıfsa, öğrenmek için lafzan bir sahîfe, ma‘nen binler sahîfe değerinde olan bu ma‘rifet-i İlâhiye hazînesini hıfzetmek ve o sûrette âmil olmak lâzım ve zarûrî olduğunu bildiren bir kenz-i bî-nihâyedir.

On Birinci Nota: Kur’ân-ı Azîmüşşân, hilkat-i âlemden netice-i âleme kadar gelmiş ve gelecek bütün vekāyi‘ ve havâdisi haber verdiği gibi, semâvât ve arzdaki meşhûd ve musarrah âyât ve alâimi te’kîden ihtivâ ve beyân etmesinin fevâid-i mühimmesini beyân eder ve o kelâm-ı İlâhînin güzel ve ma‘nîdâr bir ta‘rîfi demektir.

On İkinci Nota: Şu nota, S i gibi gaflete dalmış gāfillere tam ve gāyet revnekdâr bir seyf-i îkāz olup, âcizleri gibi derd ehli kimseler, Arabî sûretini alarak hıfzedip dâimî vird edinmek için hâhişgerdirler

262

اَلدُّنْیَا جٖیفَةٌ وَطَالِبُهَا كِلَابٌ: mefhûmundan tam nasîbini almış bir abd, Hâlik-ı Zülcelâl’ine böyle el-Emân el-Emân der, feryâd u figān ve nedâmet gösterirse, bu hakîr gibi çirkâb-ı dünyaya dalmış, kusur ve hatîâtla batmış kimseler ne yapmalı diyerek, tefekkürât-ı hâifâne ile Üstâdının münâcâtının şiddet-i te’siriyle müteaddid def‘alar kāriîn ve sâmiîni ağlatan, ıslâh ve îkāz vazîfesini îfâ eden mürşid-i zamandır.

On Üçüncü Nota: Birinci mes’ele Bir abde vazîfesini ta‘lîm ve telkîn, ubûdiyet muktezeyâtı neden ibâret olduğunu gösteren bir levha-yı saadet olup, verese-i enbiyâdan ma‘dûd Kur’ân hâdimlerinin kuvve-i ma‘neviyelerini tahkîm ve tarsîn ve fütûra düşmemeleri ve her hâlde ihlâsın dâimâ muvaffakiyet bulunduğunu ihtâr etmekle, beşeri rif’at ve saâdete sevk eden bir dürr-ü yektâdır.

İkinci mes’ele Harekât-ı İslâmiyenin bir çok usûl ve kavâidinin elmas bir miftâhıdır.

Üçüncü mes’ele Şu dünyada hak ve hakîkatten inhirâf eden, zâhirde aldatıcı ve muvakkat lezzetli sefâhatleriyle ve hakîkatte ise çirkin ve acı oyuncaklarıyla felâket uçurumlarına koşanları tehdîd, zâhir ve hakîkatte maddî ve ma‘nevî lezâizi câmi‘ bir râh-ı müstakîme tergîb eden himâye ve merhametkâr bir mürebbîdir.

Dördüncü mes’ele Dellâl-ı Kur’ânın hizmet-i kudsiyesindeki kıymet ve ehemmiyet ve uluvv-ü himmeti yâr ve ağyârca müsellem eden bu derece ızhâr-ı tevâzu‘, mahz-ı tevâzu‘dan başka, bir de kemâl-i tevâzu‘ dersini takrîr etmekle مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ sırrına mazhariyeti esas ittihâz etmeyi öğreten bir numûne-i imtisâldir. Zîrâ bid‘at ve dalâletin revâc bulduğu zehir saçan bir asırda, hadsiz ölü kalbleri ihyâ eden bir müceddidin âsâr-ı meşhûresi, hiç bir velînin kerâmetinden geri kalmaz. مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ mefhûm-u âlîsince insaniyet ta‘rîfinin hâricinde olan kimselerin haşerât-ı muzırra nev‘inden olduklarını bildiren bir mihenk-i insaniyettir.

On Beşinci Nota’nın ikinci mes’elesi: Ref‘-i tesettür a‘mâl-i habîsâne ve vahşiyânelerini tervîc ve takviye propagandalarıyla ehl-i iffet ve nâmusu yirmi beş seneden beri boğazlarcasına rencîde ve ehl-i îmân arasına mefsedet saçan frenk meşreb zâlim ve gaddarları eritecek bir tarzda müteaddid tarîklerden serdedilen aklî ve naklî delâil ve berâhîni hâvî bir hüccetü’l-İslâmdır.

263

Üçüncü mes’ele ise: Bârî Teâlâdan başkasının tasarrufu mümteni‘ olan vücûd makinesinin sâhib-i hakîkîsini bilmeyen habennekalar, tecavüzkârâne sahâbet etmekle istedikleri şekilde tasarruf ve idare etmek da‘vâsında olanların yüzüne şamar vuran bir düstûr-u mühimmedir. Her zaman herkesin bu düstûra ihtiyacı vardır.

Hulâsa: Bundan beş sene evvel Risâlete’n-Nûr’dan bir küçük risâleyi ilk def‘a mütâlaamda, çok hakāik-i Kur’âniye ve tecelliyât-ı Rabbâniye bunda cem‘ olmuş diyerek, kalb ve kālimle tasdîk etmiştim. Bundan ziyâde kıymetdâr eser olamaz deyip, elimden gelse bütün vaktimi o risâleyi okumaya hasretmek emelindeydim. Hâlbuki ahîren yekdiğerini müteâkib birbirinden yektâ, öyle hakāik-i Kur’âniye ve nûrâniye zuhûr etti ki, insanları hayrette bıraktı. İşte bu eser-i girân-bahâ dahi, o deryâ-yı Furkān-ı Hakîmden gelmiş bir sermâye-i uzmâdır, demekle ma‘rûzâtıma nihâyet veririm, Üstâdım Efendim Hazretleri

Âciz ve kusûrlu talebeniz

Muhammed Sabrî

اَدَامَ اللّٰهُ عُمْرَهُ وَخِدْمَتَهُ مُقَارِنًا بِالتَّوْفٖیقِ وَالظَّفَرِ وَاَطَابَ اللّٰهُ ثَرَاهُ وَجَعَلَ الْجَنَّةَ مَثْوَاهُ مُشَرَّفًا بِمُشَاهَدَةِ اللّٰهِ الْمَلِكِ الْغَفَّارِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ

[223]

[Sabrî’nin fıkrası münâsebetiyle Hâfız Alî’nin câmiü’l-kelim bir fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Kıymetdâr notalar hakkındaki takdîrâtta muktedir olsa idim, ben de kardeşim Sabrî gibi diyecektim. Fakat bir ağacın meyvesi hangi dalında bitse, o ağacın malı olması hasebiyle, öbür dal da, Biten meyve benim der. Kabûl ile imza ediyorum, hak ve doğrudur

Talebeniz pür-kusûr

Alî

264

[224]

[Bir Kısım Kardeşlerime Husûsî Bir Mektûbdur]

Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede, sâir evrâdı, beş cihetle Hâşiye ibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime, iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.

Birincisi: یُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِاَوْ كَمَا قَالَ; yani, Mahşerde ulemâ-yı hakîkatin sarfettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur.

İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍاَوْ كَمَا قَالَ; yani, Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında, sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.

Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşreb kardeşlerim Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki, böyle bir zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîata ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek hâlis kalemlerden akan siyah nûr ve âb-ı hayât hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız

Eğer deseniz: Hadîste âlim ta‘bîri var. Biz, bir kısmımız yalnız kâtibiz? Elcevab Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma‘nevîsi var, şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî, bu zamanın mühim büyük bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum hâlde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen, bu fakîre bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaz‘iyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır. Hadîste gösterilen ecri alırsınız.

Saîdü’n-Nûrsî

265

[225]

[Sarı Bıçak Ali’nin garîb bir fıkrasıdır]

Her an sözleri okurken diyordum: Kardeşlerim, bu sözler Saîd’in sözleri değil. Çünki ben âciz kardeşiniz, Mektûbât ve Sözler'i yazmaya başlayalı dokuz mâh oldu. Üstâdımın yanına beş-altı def‘a varıp ziyâret ettim. Her ne kadar heyecanla baktım ise, aslâ Üstâdımın şahsını göremiyordum. Bir-iki def‘a duâ ubûdiyetinde de bulundum. Hemen hayâlen geçiyor. Saatlerce konuşduğum zaman oldu. Kur’ân’ın dellâllık vazîfesinde bulunduğu şahsiyeti aslâ göremedim ve göremiyorum.

Fakat bir gece yatarken yaralarımın kuvvetinden duramayıp, hemen Yirmi Altıncı Mektub’un Birinci Mebhası’nı okuyunca, vesvese-i şeytanı susturdu. Sonra ikinci mebhasını okuyunca anladım ki, Üstâdımın üç şahsiyetinden birini görüyorum. Şöyle ki: Ne zaman yazmaya veya okumaya başlayınca, Kur’ân’a dellâlık vazîfesindeki şahsiyetini müşâhede ediyorum. Ne zaman terk ediyorum, bir daha göremiyorum.

İşte, ey kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım, ben bütün kuvvetimle diyorum ki, Saîd’in şahsını görmek isterseniz, bir kitapta değil, bir yaprak aralarında değil, hatta satır aralarında onun hakîkî şahsını görebilirsiniz. Yoksa benim gibi dokuz mahta dokuz def‘a değil, doksan def‘a ziyâret etsem, hakîkî şahsını göremeyeceğim.

Mâdem böyledir, ben bağırarak derim Hâşiye: Ey şarkda, garbda, şimâlde, cenûbdaki kardeşlerim, Saîd’in bir tek mektûbât değil ve sözü değil, bir yaprağını buldunuz. Saîd’i orada bulacaksınız.

Talebeniz

Alî

266

[226]

[Milâs’lı Halîl İbrâhîm’in fıkrasıdır]

Efendim, isterim ki Yirmi Yedinci Mektûb’un tatlı sadâları içerisinde, benim de boğuk sesim çıksın. Lâkin heyhât O ma‘den-i esrâr bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyâkım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak. Yoksa onun tavsîfinde âciz ve kāsırım. Gerçi kalbimde galeyân eden ma‘nâlar çokdur. Lâkin her nedense, lisân, hissiyâtımın tercümanı olamıyor.

Şu kadar diyebilirim ki, elimde mevcûd risâleler ve fihristede gördüğüme nazaran, Risâle-i Nûr eczâları bir şecere-i nûrâniyedir ki, dalları aktâr-ı arza neşr-i envâr ediyor. Ve ilâ nihâye edecektir. Karanlıklı bir gecede, semâdaki yıldız ve kamerler zemîn yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, Risâle-i Nûr eczâları da öyledir. Ve zulmette nûra ihtiyâç neyse, Risâle-i Nûr eczâları da odur.

O bahr-i dalâlet mevcleri arasında, sefîne-i Nûh necât verir. Her kim dâhil olsa, tûfân-ı maâsîden halâs bulur. Risâle-i Nûr eczâları, küre-i arzın mevsim-i erbaa kütübhânesinde bir bahardır. Ve bahar kadar letâfetlidir ve can-bahşdır. Ve ölmüş arza o bahar vâsıtasıyla hayat verildiği gibi, Risâle-i Nûr eczâları da ölmüş kulûblere taze hayat verir.

Risâle-i Nûr eczâları bir mürşiddir. İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel-i sâfilînden a‘lâ-yı illiyyîne yükseltir. Otuz Üçüncü Söz’ün Yirmi Dördüncü Mektûb’u ve emsâlleri, insanın ruhunda inşirâh hâsıl ediyor. Ve kalbinde Sâni‘-i Hakîm’in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risâle-i Nûr eczâları, insanın sıkıntılı vaktinde imdâdına yetişir ve teselli eder. Bu ciheti aynen gördüm. Velhâsıl Risâle-i Nûr eczâları hakkında her ne desem, yine o nûra karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Halîl İbrâhîm

267

[227]

[Sabrî Efendi’nin fıkrasıdır]

Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un kâffesini temsîl eden ve her bir kelâmı o kıymetdâr ve mergūb risâleleri ma‘nevî parmağıyla gösteren bu şâheser, âyât-ı Kur’âniye ve kelâm-ı kadîm-i Rabbâniye’nin her bir sûre ve âyâtıyla irtibâtı te’sîs ve mevzû'unu tahkîm ederek, akıl züğürtlerinin ve şuûr fukaralarının kendi ağızlarını kendi acz ve sükût parmaklarıyla mühürlenmiştir. Edille-i akliye ve nakliyeye müsteniden, cadde-i kübrâ-yı Ahmediyeyi asm irâe ve telkîn eden bu eser-i girân-bahâyı insafla okuyan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ diyeceğine aslâ şekk ve şübhe yoktur.

Sekiz seneden beri cûş u hurûş eden rahmet-i Rabbâniye ve enhâr-ı Kur’âniyenin vücûda getirmiş olduğu bahr-i muhît-i kebîr-i nûrun ta‘bîr câiz ise gāyet muhkem ve son derece rasîn bir sefînesi ve nazîrsiz bir projektör deposu olan ve her cihetle hakîkatini takdîr ve senâdan âciz bulunduğum şu eser, çoklarını îkāz ve rûhlarını tenvîr etmiştir.

Sabrî

[228]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Pencereleri tevâfuklu yazdığı zaman bunu yazmış.

Sevgili Üstâdım Efendim,

Risâle-i Nûr’u bir mistar üzerine, Sözler ve Mektûbât ayrı cild olmak üzere yazmasını Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden niyâz ile istedim. Yirmi Dördüncü Söz’ün hitâmında bir gece şöyle bir hakîkat kalbime geldi:

Cenâb-ı Hakk’ın halkettiği şeylerin umumunda fıtrî bir hüsün ciheti var. Beşerin yüzüne pek bedîhî bir cihetle gülüyorlar. Bilhassa bahar ve yaz aylarında ve bilhassa mayıs ayında otlar ve çiçeklerin nâzenîn, münakkaş yapraklarında ve bilhassa her çiçeğin ayrı ayrı kokularında öyle ibretnümâ ve hayret-bahş şeyler var ki, insan bir gülün yaprağıyla bir menekşenin kokmasıyla başını a‘lâ-yı illiyyîne çıkarması lâzım gelirken, heyhat ki istîlâ eden karanlık, başımıza geceyi getirmiş göstermiyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç