
SAYFA 253
[218]
[Yine İmamoğlu Hâfız Mustafa’nın fıkrasıdır]
Bütün Söz ve Mektûbât’ın birer mürşid-i kâmil vazîfesini gördüklerine dâir hâtıra gelen bir mektûbdur.
Üstâdım Efendim,
Bundan bir sene evvel Söz ve Mektûbât’ı istinsâh esnâsında bazı nükteler, kendi emrâz-ı kalbiyeme muvâfık bir ilaç geldiğinden, Evet, bu nükteyi altın yazı ile yazmalı, diye söylerdim
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Lem‘alar te’lîf edildi. Bütün Söz ve Mektûbât’a feyizleriyle anahtarlık yaptı. Şöyle ki: Kışın en şedîd tehlikeli ve fırtınalı zamanında, yırtıcı hayvanların en azgın ve kuvvetli zamanlarında, geniş sahrâda, çamurlu bir yolda giden bir yolcunun imdâdsız, kimsesiz o tehlikeler içinde, düşe kalka, yüzde doksan dokuz fırtına ve o yırtıcı canavarların elinde parçalanacağı ve telef olacağı hengâmda, kendini kurtarmak isteyen o yolcunun gözüne tesâdüf eden, sahrânın ortasında çelikten daha güzel, polattan daha kuvvetli yapılmış bir saraya rast gelmesi, o yolcuyu o kadar memnûn ve mesrûr eder ki, hatta o saraya daha çabuk yetişip, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmasından halâs olmak için koşarak, acelesinden ayaklarının bile yere temas etmesini istemeyen bu yolcu, kendisinin saraya girmesine vesîle olanlara, değil bütün malını vermek, belki canını fedâ eder.
İşte asrımızda Sözler ve Mektûblar, o yolcunun saraya rast gelmesiyle bütün tehlikelerden kurtulduğu gibi, ins ve cin canavarlarının tehlikelerinden kurtulmak için Sözler’in her biri, o kal‘adan daha sağlam bir tahassüngâh olduğuna yüz bin kanâatim vardır. Lillâhilhamd, o sarayın anahtar vazîfesini Lem‘aların feyziyle bulabildim. Ve o tehlikelerden bîçâre zayıf rûhumu kurtarmak için içeriye girdim. Gördüm ki, Cennet sekiz tabaka olup, hiç biri birine mâni‘ olmadığı ve benzemediği gibi, birine girdiğimde onun letâfeti, evvelki girdiğimin lezzetini giderdiği gibi, Sözler aynen öyledir.
İmamoğlu Hâfız Mustafa
SAYFA 254
[219]
[Risâle-i Nûr’un bereketine âit yağmur hâdisesini te’yîd eden Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleymân, Mustafâ Çavuş, Bekir Bey ve Şem‘î’nin bir fıkrasıdır]
Isparta’daki kardeşlerinin fıkrasındaki da‘vâyı isbat eden kuvvetli iki delîli gösteriyor.
Re’fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin yazdıkları, hârika bir sûrette yağan yağmurun Risâle-i Nûr’un bereketine husûsî baktığına, kanâatimiz geliyor. Çünki yağmur hâdisesinin, husûsî bir şekilde hizmet-i Kur’ân'a ve Risâle-i Nûr’a iki sûretle baktığını gözümüzle gördük.
Birinci Sûret: Risâle-i Nûr’un vâsıta-i neşri olan Üstâdımızın câmi‘i seddedildi. Risâle-i Nûr’u yazacak hâriçteki talebelerinin yanına gelmeleri men‘ edildi. O sırada kuraklık başladı. Yağmura ihtiyâç şedîd oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan i‘tibâren, bir dâire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstâdımız bundan pek müteessir olarak duâ ediyordu. Sonra dedi ki: Kur’ân’ın hizmetine sed çekildi. Bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itâb var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, mâdem Kur’ân’ın itâbı var Yâsîn Sûresi’ni şefâatçi yapıp Kur’ân’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.
Üstâdımız, Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye dedi ki: Sen kırk bir Yâsîn-i Şerîf oku. Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde,
Üstâdımız dâimâ i‘timâd ettiği bir hâtırasına binâen Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi'ye söyledi ki: Yâsînler tılsımı açtı, yağmur gelecek.
Aynı gecede, evvelce yağmadığı Barla dâiresi içine öyle yağdı ki, Üstâdımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesinin duvarı yağmurdan yıkıldı. Hâlbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul olan Şem‘î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler. İşte bu hâdise kat‘iyen delâlet ediyor ki, o yağmur, hizmet-i Kur’ân ile münâsebetdârdır. O rahmet-i âmme içinde bir husûsiyeti var. Sûre-i Yâsîn anahtar ve şefâatçi oldu ve yağmur da kâfî mikdarda yağdı.
SAYFA 255
İkinci Sûret: Kuraklık zamanında, yirmi-otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamış iken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda, menbaına yakın Üstâdımız, ben yani Süleymân ve ben yani Mustafâ Çavuş ve Ahmed Çavuş ve Abbâs, Mehmed, filan filan beraber cemâatle namaz kıldık. Tesbîhâttan sonra duâ için elimizi kaldırdık. Üstâdımız yağmur duâsı etti. Kur’ân’ı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında, her birimizin ellerine yedi-sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte kadar yirmi-otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duâsı ânında duâ eden her ele yedi-sekiz damla düşmesi gösteriyor ki, bunda bir sır var. Üstâdımız dedi ki: Bu bir işâret-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hakk ma‘nen diyor ki, Ben duâyı kabûl ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum. Demek sonra Sûre-i Yâsîn şefâat edecek. Ve nitekim de öyle olmuştur.
Elhâsıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umûmî rahmet içindeki Risâle-i Nûr’un bereketine dâir da‘vâ ettikleri husûsiyeti, şu iki kuvvetli delîl ile tasdîk ediyoruz.
Şem‘î Mustafâ Çavuş Bekir Bey Muhâcir Hâfız Ahmed Süleymân
[220]
[Hizmet-i Kur’âniyede elmas kalemiyle hizmetler eden Küçük Lütfü’nün ma‘nîdâr kerâmetkârâne bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok kıymetdâr Azîz Üstâdım Efendim,
Bu seferki ziyâretimde biliyorum ki, izinsiz hareket ettiğim için Üstâdımın ruhunu rencîde ettim. Maattessüf yediğim şefkat tokatı geriye avdetimde teessürâtımın def‘ ve izâlesi için Risâle-i Nûr eczâlarının hakāikinden tereşşuh eden ilhâm-ı İlâhî ile yolda gözümün önüne bir ders-i ibret olarak bir şey zuhûr ettirdi. Gördüm ki, bir hayvan necâsetinde binler böcüler bulunuyor. O pislik içinde başlarını sokmuşlar. Kıyısında bir tabur karınca gidiyor. Gittikleri yol ise o kadar doğru ki, o tek tük kalan hâricî böcülerden hiç tevehhümsüz o doğru hattan zerre kadar inhirâf etmiyorlar.
SAYFA 256
İşte aynen ehl-i dünyânın dinsizleri de bütün bütün kafalarını dalâlet bataklığına sokmuşlar, çıkaramıyorlar. Bunların hilâfına olarak ehl-i îmân bilhassa şimdiki Risâle-i Nûr’un zâkir ve muvahhid şâkirdleri öyle bir cadde ve minhâca girmişler ki, o cadde gāyet müstakîm, gāyet nûrlu, gāyet sevimli ki bütün iki tarafı elmas, inci dükkânı Bunların başında, nass-ı Kur’ândan gelen ve Kur’ân-ı Kerîm’in ve Furkān-ı Hakîm’in âyât-ı beyyinâtından intişâr eden Risâle-i Nûr’un yüz yirmi parçasından beher parçası birer mürşid-i a‘zam, birer mürşid-i ekmel, birer kal‘a-i hasîn, birer elmas kılıç olarak sâbittir. Öyleyse ey Lütfü, Risâle-i Nûr’a sıkı yapış ki, bir mürşid-i ekmel bulasın. Lisânına tevhîdi ver ki, şu muhkem kal‘aya giresin. Feyyâz-ı mutlak’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’a hâdim ol ki, o elmas kılıcı elinde tutasın.
İşte o kılıçla, hiç havfsız, başlarını sarhoşlukla o bataklığa sokan dinsizlerin kafalarına vurarak atla. Ondan sonra, فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ gibi kat‘î delîlleri Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz'den müteselsilen, bütün Risâletü’n-Nûr’un müellifi Üstâdım Saîdü’n-Nûrsî’nin yetiştiği ve serbest gezdiği şerîat-ı garrâ-yı Muhammediye asm olan hatt-ı müstakimi bâri bir parça da sen ta‘kîb et ki, başın felâh bulsun.
Şu geçen Cum‘a günü rûhumda bir sıkıntı devam ederek, Üstâdım için بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in sırrını istinsâh ediyordum. Maatteessüf emrâz-ı asabiyemin hadsiz istîlâsı, o mühim risâleyi pek ânî olarak akîm bıraktırdı. Tekrarına başladım, bir parça yazdım. Baktım ki yine satır geçmişim, evvelki yazdığım yerlere mürekkeb dökülmüş. Kendimde o sıkıntı hâlâ duruyor. Betekrar olarak abdest üstüne abdest aldım, bütün seyyiâtımı i‘tirâf ederek ortaya döktüm, istiğfâr ettim. Mübârek duâ olan salavât-ı şerîfeye başladım. Sonra kalbime geldi ki, Üstâdımdan himmet isteyeyim. Üstâdımın üstâdına dediği gibi, ben de dedim. O hâl, o vaz‘iyet hâlâ devam ediyor. Hatta kendimi intihâr derecesine kadar gelmişim. Dedim: Aman yâ Rabbî Bundaki hikmet nedir? deyip o mübârek risâleyi ertesi güne ta‘lîk ettim.
O akşam, yani Cumartesi gecesi, âlem-i menâmda, Üstâdım Atabey’in Zergendere Mescidinde imiş. Sabah namazına gidiyormuşum. Tesâdüfî bir karakol kumandanı bana dedi ki: Nereye gidiyorsun? Câmiye dedim. Beni ta‘kîben o da
SAYFA 257
câmiye girdi. Gördüm ki, Üstâdım bir karyola üstündedir. Evvelki cemâatimizden hâriç, içeride beş altı daha jandarma bulunuyor. Cemâat لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ ilâ âhir devam ediyor. O beraber girdiğimiz kumandan ise, cemâatimize karşı, Aman siz ne yapıyorsunuz? diyerek kendinin leîmliğini isbat ederek, mağruriyetinden içeriye tükürdü. O anda Üstâdım o dinsizin yüzüne tükürüp, Git yanımızdan, pis dedi, tard etti. Hemen o zaman elimi sağ tarafımdaki deliğe uzattığımda bir kasatura geldi. Hiç meslek ve meşrebimize uymayan, her cihette muhâlif hareket eden Hasan isminde bir adam elimden o kasaturayı alıp ucuyla o dinsizi göstererek, Aman efendim, aman hocam, siz yalnız emir buyurunuz, bu dinsizin imhâsına sebeb ben olacağım dedi. Ve aynı zamanda bir sağ omuzuna, bir de sol omuzuna vurdu gitti. Bütün bu dinsizler bunu görünce tevehhüme düşüp, Başımıza belâ bulduk, bizden bu hocanın yanına kimse gitmez. Ancak Edhem Çavuş Hâşiye var, onu gönderelim de, bizim için yalvarsın, yakarsın; aman biz hepsinden geçtik dediler.
O sabah bu garîb rüyayı Zühdü Efendi ve Hâfız Ahmed Efendi ağabeylerime söyledim. Hatta o gün Hâfız Ahmed, Üstâdımı ziyâret için iki bardak su ile Isparta’ya gitmek istedi. Fakîr gittiğine memnûn oldu. Rüyayı tenbîh ettim, çünki o gece gördüm. Nitekim söylememiş. Fakat çok acıklı haberinde o kadar müteessir oldum ki, o zaman anladım, ruhumdaki sıkıntı bu imiş. Hâşiye Hâşiye
Lütfü
SAYFA 258
[221]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım,
Bu asrın seli, semli revâcı, şecere-i kâinâtın meyvesi olan insanın nüve, lüb, kışır gayelerini zâil ve fânîye, zillet ve gurura, âfil firâka, zâhir bâtıla, atâlet ademe, hevâ ve vehme, hırs ve hayvaniyete, câmid ve abesiyete, başı bozukluk ve hiçliğe sevk ile, o meyvenin kısm-ı a‘zamının ölüp, ekallin de ölmek ve tefessühu ânında, mezkûr şecerenin merkez üzerine karîb, Isparta dalına ta‘lîk edilen, Hakîm-i Mutlak’ın etemm, ekmel şifâhânesi olan Kur’ân’dan nebeân eden tiryâk notalar tesmiyesiyle ve her notanın binler harfler damlalarıyla imdâda yetişerek, küre-i arz bahçesini iskā ve binler meyveler hayat bahşeden ve bu yüzden menba‘ı gibi kıyâmete kadar hârika bir kerâmet ve taklîd edilmez bir turra ile çağlayacak olan eser-i mübâreki, Elhamdülillâh istinsâh ettim.
SAYFA 259
Evet Üstâdım, nasıl ki, وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyet-i kerîmesinin binler mâsadaklarından bir mâsadakı olan nev‘-i insanın her bir ferdinde sîmâ, ses, etvâr, ahlâk gibi daha çok latîfeler ve cihâzât mevcûd iken, birbirine benzemeyip, her bir şahıs bir âlem olarak, Vâhid-i Ehad-i Samed’in malı ve masnûu ve muvazzaf me’mûru olduğunu, bilmecbûriye şuûru olana kabûl ettiriyor.
Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in hayâtdâr semeresi olan Sözler ve Mektûbâtü’n-Nûr’un her bir parçası, kendi âleminde nihâyetsiz kudreti gösteren ve her mebhaslarıyla binler âlemler içinde bir âlem olan âlem-i şuhûdun tılsım-ı acîbini tam keşif ve hall ile, her risâle bir muammânın miftâhı ve hayâtdâr ervâhı hükmündedir.
Bunun böyle daha binler ihsân-ı İlâhî ve rahmet-i Sübhâniye olsa, yazılsa, ihtiyâç görünüyor. Ve yerleri boş karanlık bir âlem gibi, o şems-i hakîkat güneşinin şuâ‘larını bekliyorlar. Dilerim Cenâb-ı Hakk’dan, böyle anûd bir zamanda, böyle Asâ-yı Mûsâ misüllü çok cihetlerle hârika fütühâta sebeb olan ve inşâallâh bundan böyle olacak olan resâil-i envârı teksîr buyursun. Âmîn
Kusûrlu talebeniz
Alî
[222]
[Sabrî’nin On Yedinci Lem‘a hakında yazdığı müdakkikāne fihristevârî bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ
ایّها الاستاد الاعظم
Bâis-i feyiz ve saâdetim sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri, Bilhassa dest ü dâmen-i kerîmânelerini öperim. Bu def‘a On Yedinci Lem‘ayı mütâlaa ve istinsâhım esnâsında rûh-u âcizîye in‘ikâs eden bazı telkînât-ı fakîrânemi ber vech-i zîr arz ve takdîm ediyorum.
Birinci Nota: Rûh ve kalbin bâkîye nâmzed emel ve arzularını ve hakîkî vazâif-i kudsiyelerini, güneş gibi zâhir ve bâriz bir sûrette göstererek zıdları olan nefs-i emmârenin fânî, hem zâil ve âkıbetinde tecziyeyi bâdî olan
SAYFA 260
dileklerini is‘âf edenin, çirkâb-ı mesâvîye boğularak, müstehakk-ı azâb-ı azîm ve ikāb-ı elîm bulunduğunu ihtâr eden şeffaf bir levha-i hakîkattir.
İkinci Nota: Mün‘im-i Hakîkî ve Rahmân-ı Sermedî’nin gayrına maîşet vesâirede ubûdiyetkârâne zillet ve hakāret göstermek, ne derece hatâ-yı azîm ve ne kadar helaket-i elîm olduğunu; ve fıtratta aynı kavânîn ve şerâiti hâiz mahlûkāta karşı da acz ve zaafını unutup firavunâne enâniyete revâc vermenin nasıl şeyn bir ahlâk ve ne kadar hatarlı bir vaz‘iyet olduğunu i‘lân eden ve bir deccal-i bî-hayâya taparcasına tezellül eden haşerâtın en dûnu derecesine sukūt ve küllî bir hâl ile ittisâf ettiklerini ihbâr ile ihtâr eden îkāznâmedir.
Üçüncü Nota: Esmârı fâniye olan eşcârın da âfile ve zevâle mahkûm olduğunu tefhîm ile saâdet-i ebediyeye cihâzât ihzârı ve sür‘atle yol alabilmek için ibret-i âhar bir ders-i ma‘nîdâr takrîr, tahkîkle hakkı irâe ve hakîkate tergîb eden bir düstûr-u bî-nazîrdir.
Dördüncü Nota: Onuncu Söz’ün fezlekesi ve Yirmi Dördüncü Söz’ün bir zübdesi olmakla beraber, hissedip ifade edemediğim pek çok hakîkat derslerini veren bir mir’ât-i Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır.
Beşinci Nota: Mehâsin-i medeniyet ve menâfi‘-i beşeriyeye hizmet eden Avrupa’ya demiyorum. Belki o dalâlet ve sefâhet mezraası ve fısk u fücûr ve rezâlet harmanı ve kendi şenâatlerini idrâk etmeyen habîs deccâl ve mel‘ûn şeytanların çukuru olan menfûr Avrupa’nın efkâr-ı âlemi tesmîm eden mülhid ve münkirlerini bihakkın ilzâm ve iskât ve hakāik-i Kur’âniye ve esâsât-ı îmâniyeyi i‘lâm ve i‘lân için elmas bir seyf-i sârim-i nûrânî ve ziyâdâr ve bî-nazîr bir mahzen-i esrârdır.
Altıncı Nota: Şu mebhas ehl-i îmânı amîk bir tefekküre sevk edecek bir mes’eledir. Hamden, sümme hamden Cenâb-ı Kibriyâ lütuf ve keremiyle ummân-ı Kur’ândan bu müşkilin de hallini teysîr ve tevfîk buyurmuştur. Şu mebhasın tahlîlindeki temsîlde nefyedicilerin esbâbı muhtelif olduğu gibi; mülhidlerin de her birerlerinin gāyeleri ayrı, emelleri ayrı, efkârları başka, çığırları başka; bi-hamdillâh ehl-i îmân ve Kur’ân şâkirdleri üç yüz elli milyon oldukları hâlde ma‘bûdları bir, maksudları bir, matlûbları bir, melce’leri bir, mence’leri bir, yolları bir olduğunu; ve intisâb edilecek habl-i metîn ancak Kur’ân-ı Hakîm olduğunu irâe ve isbat eden nevvâr bir lem‘a-i Kur’âniyedir.