
SAYFA 250
görünce rûhum biraz genişledi. Acaba bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir-iki gün sonra, mübârek Ramazân-ı Şerîf gecesi üçüncü hitâb olarak, yine rüyamda, memleketimizin kenarında Üstâdım Bedîüzzamân, elinde bir asâ, çoban olup dellâllığını i‘lân ediyor. Evet, ben Kur’ân’ın dellâlıyım diye bağırıyor.
Demek, bakınız ey arkadaşlar ve bütün müslümanlar Üstâdım Hazretleri değil memleketimize, bütün üç yüz elli milyon müslümana her sâat, her dakîka, her an bağırıyor. Benim gibi zâhir kulağıyla dinlemeyiniz, kalb kulağıyla dinleyelim ki, her an bağırıp çağırdığını işitelim. Mâdem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş; bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların birinin fiyatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün cevherlerden alınız deyip hemen uykudan uyandım. Ve Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü ve Beşinci Dalı'nı okumaya başladım. Ve yaralarımın birer birer kuruduğunu hissedince, Mektûbât ve Sözler’i bütün kuvvetimle yazmaya karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime ve bütün müslümanlara, bütün kuvvetimle bağırıyorum: Eyvâh Bu asrımızda, bu yaralar ile nasıl istirâhat edebiliriz, yoksa; Bu asrın doktoru ve ilaçları ise, Kur’ân’dan tereşşuh eden Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’dur. Onlara sarılınız ki kurtulasınız.
Âciz talebeniz
Ali Ulvî
[216]
[Kuleönü karyesinden İbişoğlu Demirci Mehmed’in fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım Efendim,
Kardeşim Mustafa risâleleri yazmaya başlayalı beş sene oldu. Maalesef iki senesini zâyi‘ ettik. Üç seneden beri risâleleri sâir arkadaşlarla beraber, hizmetimizin hâricinde her zaman okuyup istifâde ediyoruz. Bazı, köyümüzün ehl-i tarîkat olanları, bidâyeten arkadaşım Mustafâ’nın okuduğuna ehemmiyet vermiyorlardı.
Ben de, bu okunan Sözler hem tarîkate, hem hakîkate pek muvâfıktır. Bu zamanın yaralarına bir ilaçtır diyordum. Ve her ne zaman yeis içerisinde kalsam, arkadaşımın yanına gelir, istediğim hakîkatleri Risâle-i Nûr’dan okutur, dinler ve Risâle-i Nûr’un verdiği feyizle yaralarım tedâvi olur, giderdim. Herhangi bir mes’eleden bahsedilse
SAYFA 251
risâlelerde en iyisi vardır. Yalnız çok insanlar var ki, Sözler’in kıymetini bilmiyorlar. Ben de bütün bu söylenen lakırdılara ilaç vardır diyorum. Olanca kuvvetimle küre-i arza bağırarak derim ki: Hâriçte görülen marazlara ilaç vardır.
Ey kardeşlerim, istifâde edelim. Ve risâlelerden istifâde etmeyenler ne kadar akılsızdırlar. Çok şükürler olsun ki, böyle bir zât-ı muhtereme Cenâb-ı Hakk bizi eriştirdi. لِلّٰهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ Cenâb-ı Hakk rahmetiyle, ihsânıyla, eltâfıyla Üstâd-ı muhteremin himmetiyle ehl-i tarîkat ile birleştik. Şimdi Sözler’i çok okuyoruz. Ve onlar da çok istifâde ediyorlar, menfaatdâr oluyorlar. Sözler’in hak olduğunu tamamıyla anladılar. Hatta okumak için arkadaşımı çok zaman icbâr ediyorlar. Bir gün arkadaşım Mustafâ risâleleri yazmaklığım için beni teşvîk etti. Ben de yazmak için Yirminci Mektub’u götürdüm. İstinsâh ettiğim bu mektûbda üç tevâfuk gördüm. Satırın yukarısında iki tane nihâyetsiz var ve altında da üç dünya tevâfuku var. Bu hâlden müteessir oldum. Dünya beni salmayacak diye yazmayı bıraktım. Şimdi tekrar niyet ettim. Bu niyetimin üzerine bir rüya gördüm. Üstâd-ı muhterem siyah merkebin üzerinde râkiben yanıma geldi. Şu merkebi sağlam bir yularla bağla emir buyurdunuz. Siz Üstâdımın göstermiş olduğunuz, her tarafı zincirden olan yuları merkebe taktım. Sıkı olarak bağlattı. Kımıldanmayacak bir hâlde kaldı. Ben de anladım ki, o merkeb dünyadır. İnşâallâh duânızın himmetiyle, dünyamın bağlandığını anladım. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ deyip Üstâd-ı muhteremimin himmetiyle risâleleri yazmaya muvaffak olurum ümîdindeyim, inşâallâh.
Yirminci Mektub’u elimde götürürken, meydanda idi. Karşımda muhtar odası olduğundan, risâleyi saklamıştım. O gece rüyamda, Üstâd-ı muhteremimi büyük bir denizde ve denizin içerisinde sarayda gördüm. Bizim köyün insanları da o sarayın etrafında idiler. Âciz talebeniz, doru ata binerek zâtınızın yanına vardım. O adamlar bana, denizden nasıl atladığımı sordular. Ben de cevâben, At yeni nalınlı olduğundan hiç çekinmeden geldim. Hâlbuki deniz ince bir sûrette incimâd etmişti. O esnâda Üstâdım karşıma çıkarak, Ne için Sözler’i saklıyorsunuz? Bundan sonra Sözler meydanda olacak dediniz. O esnâda benden at istediniz. Ben de güzel yürüyüşlü at getirdim, o esnâda uyandım. Allâh hayretsin.
Âciz talebeniz Mehmed
SAYFA 252
[217]
[Kuleönü karyesinden elmas kalemli Mustafa’nın kıymetdâr arkadaşı Hâfız Mustafâ’nın fıkrasıdır]
Ey Feyyâz-ı Mutlak ve Vâhid-i Ehad olan Cenâb-ı Allâh’a giden tarîk-i müstakîm yolunu gösterip, pek elemli ve pek hatarlı uhrevî hayatıma sebeb olan Üstâdım Efendim,
Bundan dört mâh mukaddem, Kur’ân-ı Hakîm’in elmas, inci dükkânından pırlantaları ve vüs‘atimiz kadar uhrevî harçlığı almak üzere ziyâretinize arkadaşım Mustafâ ile varmıştık. Ne için geldiniz? diye şefkatli bir tekdîre binâen müteessirâne geriye döndük. O tekdîrden gelen şefkatli ve ücretli bir fırtınaya tutulduk. O zaman Üstâdımın iksîr-i a‘zam olan o mübârek kalbini rencîde ettiğimizi anlayınca, ikinci bir teessür bana geldi. Bu zamana kadar pek âciz, hiç-ender-hiç olan zayıf rûhum o teessürler içinde feryâd ederken, şefkatli tokat risâlesinde, bizim fırtınalı tokatımızı zikreden Üstâdımızın hakkımızda ne derece şefkatli olduğunu öğrendik. O teessürâtımız sürûra kalb oldu.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Bu mübârek Rebîü’l-evvel ayının on ikinci gecesi, mübârek bir gecede Üstâdımızın pek yakınımızda olan Isparta’ya hicreti beni o kadar memnûn ve mesrûr etti ki, o yaralar ve bereler ve teessürlerden hiç bir şey kalmadı. Elhamdülillâh, Rebîü’l-evvel ayının on ikinci gecesi, dünya ve âhiret yaratılmasına sebeb olan, dünya ve âhireti, zerreden şemse kadar bütün mükevvenâtı ziyâlandıran, kıyâmete kadar bâkî, güneş gibi nûrlu, feyizli, gıdalı şerîatı ile âhiret kapısını açan o mübârek Fahr-i Âlem asm Efendimiz’in o mübârek gecede dünyaya teşrîf buyurması, bütün mükevvenâtı memnûn edecek pek mübârek bir gecede Üstâdımın hicreti, yani Rebîü’l-evvel'in on ikinci gecesi Isparta’nın harîmine dâhil olması ve hicretinin tevâfuk ve tesâdüf gelmesi, beni yine o elmas çarşısında pırlantaları vüs‘atimiz kadar almak üzere Üstâdımızın ziyâretine yol açtı. İnşâallâh bu hicretiniz büyük fütûhâta sebeb olacaktır.
Nitekim, Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in Mekke’den Medîne’ye hicreti esnâsında, Feth-i Mekke haberinin Cibrîl-i Emîn ile nüzûlü, Peygamberimizi ve Sahâbe Efendilerimizi memnûn ettiği gibi, Üstâdımın tevâfuk eden hicreti fütûhâta sebeb olması, beni ve bütün Müslümanları memnûn ve mesrûr eyleyecektir, Efendim.
İmamoğlu Hâfız Mustafa
SAYFA 253
[218]
[Yine İmamoğlu Hâfız Mustafa’nın fıkrasıdır]
Bütün Söz ve Mektûbât’ın birer mürşid-i kâmil vazîfesini gördüklerine dâir hâtıra gelen bir mektûbdur.
Üstâdım Efendim,
Bundan bir sene evvel Söz ve Mektûbât’ı istinsâh esnâsında bazı nükteler, kendi emrâz-ı kalbiyeme muvâfık bir ilaç geldiğinden, Evet, bu nükteyi altın yazı ile yazmalı, diye söylerdim
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Lem‘alar te’lîf edildi. Bütün Söz ve Mektûbât’a feyizleriyle anahtarlık yaptı. Şöyle ki: Kışın en şedîd tehlikeli ve fırtınalı zamanında, yırtıcı hayvanların en azgın ve kuvvetli zamanlarında, geniş sahrâda, çamurlu bir yolda giden bir yolcunun imdâdsız, kimsesiz o tehlikeler içinde, düşe kalka, yüzde doksan dokuz fırtına ve o yırtıcı canavarların elinde parçalanacağı ve telef olacağı hengâmda, kendini kurtarmak isteyen o yolcunun gözüne tesâdüf eden, sahrânın ortasında çelikten daha güzel, polattan daha kuvvetli yapılmış bir saraya rast gelmesi, o yolcuyu o kadar memnûn ve mesrûr eder ki, hatta o saraya daha çabuk yetişip, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmasından halâs olmak için koşarak, acelesinden ayaklarının bile yere temas etmesini istemeyen bu yolcu, kendisinin saraya girmesine vesîle olanlara, değil bütün malını vermek, belki canını fedâ eder.
İşte asrımızda Sözler ve Mektûblar, o yolcunun saraya rast gelmesiyle bütün tehlikelerden kurtulduğu gibi, ins ve cin canavarlarının tehlikelerinden kurtulmak için Sözler’in her biri, o kal‘adan daha sağlam bir tahassüngâh olduğuna yüz bin kanâatim vardır. Lillâhilhamd, o sarayın anahtar vazîfesini Lem‘aların feyziyle bulabildim. Ve o tehlikelerden bîçâre zayıf rûhumu kurtarmak için içeriye girdim. Gördüm ki, Cennet sekiz tabaka olup, hiç biri birine mâni‘ olmadığı ve benzemediği gibi, birine girdiğimde onun letâfeti, evvelki girdiğimin lezzetini giderdiği gibi, Sözler aynen öyledir.
İmamoğlu Hâfız Mustafa
SAYFA 254
[219]
[Risâle-i Nûr’un bereketine âit yağmur hâdisesini te’yîd eden Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleymân, Mustafâ Çavuş, Bekir Bey ve Şem‘î’nin bir fıkrasıdır]
Isparta’daki kardeşlerinin fıkrasındaki da‘vâyı isbat eden kuvvetli iki delîli gösteriyor.
Re’fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin yazdıkları, hârika bir sûrette yağan yağmurun Risâle-i Nûr’un bereketine husûsî baktığına, kanâatimiz geliyor. Çünki yağmur hâdisesinin, husûsî bir şekilde hizmet-i Kur’ân'a ve Risâle-i Nûr’a iki sûretle baktığını gözümüzle gördük.
Birinci Sûret: Risâle-i Nûr’un vâsıta-i neşri olan Üstâdımızın câmi‘i seddedildi. Risâle-i Nûr’u yazacak hâriçteki talebelerinin yanına gelmeleri men‘ edildi. O sırada kuraklık başladı. Yağmura ihtiyâç şedîd oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan i‘tibâren, bir dâire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstâdımız bundan pek müteessir olarak duâ ediyordu. Sonra dedi ki: Kur’ân’ın hizmetine sed çekildi. Bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itâb var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, mâdem Kur’ân’ın itâbı var Yâsîn Sûresi’ni şefâatçi yapıp Kur’ân’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.
Üstâdımız, Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye dedi ki: Sen kırk bir Yâsîn-i Şerîf oku. Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde,
Üstâdımız dâimâ i‘timâd ettiği bir hâtırasına binâen Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi'ye söyledi ki: Yâsînler tılsımı açtı, yağmur gelecek.
Aynı gecede, evvelce yağmadığı Barla dâiresi içine öyle yağdı ki, Üstâdımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesinin duvarı yağmurdan yıkıldı. Hâlbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul olan Şem‘î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler. İşte bu hâdise kat‘iyen delâlet ediyor ki, o yağmur, hizmet-i Kur’ân ile münâsebetdârdır. O rahmet-i âmme içinde bir husûsiyeti var. Sûre-i Yâsîn anahtar ve şefâatçi oldu ve yağmur da kâfî mikdarda yağdı.
SAYFA 255
İkinci Sûret: Kuraklık zamanında, yirmi-otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamış iken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda, menbaına yakın Üstâdımız, ben yani Süleymân ve ben yani Mustafâ Çavuş ve Ahmed Çavuş ve Abbâs, Mehmed, filan filan beraber cemâatle namaz kıldık. Tesbîhâttan sonra duâ için elimizi kaldırdık. Üstâdımız yağmur duâsı etti. Kur’ân’ı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında, her birimizin ellerine yedi-sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte kadar yirmi-otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duâsı ânında duâ eden her ele yedi-sekiz damla düşmesi gösteriyor ki, bunda bir sır var. Üstâdımız dedi ki: Bu bir işâret-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hakk ma‘nen diyor ki, Ben duâyı kabûl ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum. Demek sonra Sûre-i Yâsîn şefâat edecek. Ve nitekim de öyle olmuştur.
Elhâsıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umûmî rahmet içindeki Risâle-i Nûr’un bereketine dâir da‘vâ ettikleri husûsiyeti, şu iki kuvvetli delîl ile tasdîk ediyoruz.
Şem‘î Mustafâ Çavuş Bekir Bey Muhâcir Hâfız Ahmed Süleymân
[220]
[Hizmet-i Kur’âniyede elmas kalemiyle hizmetler eden Küçük Lütfü’nün ma‘nîdâr kerâmetkârâne bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok kıymetdâr Azîz Üstâdım Efendim,
Bu seferki ziyâretimde biliyorum ki, izinsiz hareket ettiğim için Üstâdımın ruhunu rencîde ettim. Maattessüf yediğim şefkat tokatı geriye avdetimde teessürâtımın def‘ ve izâlesi için Risâle-i Nûr eczâlarının hakāikinden tereşşuh eden ilhâm-ı İlâhî ile yolda gözümün önüne bir ders-i ibret olarak bir şey zuhûr ettirdi. Gördüm ki, bir hayvan necâsetinde binler böcüler bulunuyor. O pislik içinde başlarını sokmuşlar. Kıyısında bir tabur karınca gidiyor. Gittikleri yol ise o kadar doğru ki, o tek tük kalan hâricî böcülerden hiç tevehhümsüz o doğru hattan zerre kadar inhirâf etmiyorlar.
SAYFA 256
İşte aynen ehl-i dünyânın dinsizleri de bütün bütün kafalarını dalâlet bataklığına sokmuşlar, çıkaramıyorlar. Bunların hilâfına olarak ehl-i îmân bilhassa şimdiki Risâle-i Nûr’un zâkir ve muvahhid şâkirdleri öyle bir cadde ve minhâca girmişler ki, o cadde gāyet müstakîm, gāyet nûrlu, gāyet sevimli ki bütün iki tarafı elmas, inci dükkânı Bunların başında, nass-ı Kur’ândan gelen ve Kur’ân-ı Kerîm’in ve Furkān-ı Hakîm’in âyât-ı beyyinâtından intişâr eden Risâle-i Nûr’un yüz yirmi parçasından beher parçası birer mürşid-i a‘zam, birer mürşid-i ekmel, birer kal‘a-i hasîn, birer elmas kılıç olarak sâbittir. Öyleyse ey Lütfü, Risâle-i Nûr’a sıkı yapış ki, bir mürşid-i ekmel bulasın. Lisânına tevhîdi ver ki, şu muhkem kal‘aya giresin. Feyyâz-ı mutlak’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’a hâdim ol ki, o elmas kılıcı elinde tutasın.
İşte o kılıçla, hiç havfsız, başlarını sarhoşlukla o bataklığa sokan dinsizlerin kafalarına vurarak atla. Ondan sonra, فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ gibi kat‘î delîlleri Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz'den müteselsilen, bütün Risâletü’n-Nûr’un müellifi Üstâdım Saîdü’n-Nûrsî’nin yetiştiği ve serbest gezdiği şerîat-ı garrâ-yı Muhammediye asm olan hatt-ı müstakimi bâri bir parça da sen ta‘kîb et ki, başın felâh bulsun.
Şu geçen Cum‘a günü rûhumda bir sıkıntı devam ederek, Üstâdım için بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in sırrını istinsâh ediyordum. Maatteessüf emrâz-ı asabiyemin hadsiz istîlâsı, o mühim risâleyi pek ânî olarak akîm bıraktırdı. Tekrarına başladım, bir parça yazdım. Baktım ki yine satır geçmişim, evvelki yazdığım yerlere mürekkeb dökülmüş. Kendimde o sıkıntı hâlâ duruyor. Betekrar olarak abdest üstüne abdest aldım, bütün seyyiâtımı i‘tirâf ederek ortaya döktüm, istiğfâr ettim. Mübârek duâ olan salavât-ı şerîfeye başladım. Sonra kalbime geldi ki, Üstâdımdan himmet isteyeyim. Üstâdımın üstâdına dediği gibi, ben de dedim. O hâl, o vaz‘iyet hâlâ devam ediyor. Hatta kendimi intihâr derecesine kadar gelmişim. Dedim: Aman yâ Rabbî Bundaki hikmet nedir? deyip o mübârek risâleyi ertesi güne ta‘lîk ettim.
O akşam, yani Cumartesi gecesi, âlem-i menâmda, Üstâdım Atabey’in Zergendere Mescidinde imiş. Sabah namazına gidiyormuşum. Tesâdüfî bir karakol kumandanı bana dedi ki: Nereye gidiyorsun? Câmiye dedim. Beni ta‘kîben o da
SAYFA 257
câmiye girdi. Gördüm ki, Üstâdım bir karyola üstündedir. Evvelki cemâatimizden hâriç, içeride beş altı daha jandarma bulunuyor. Cemâat لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ ilâ âhir devam ediyor. O beraber girdiğimiz kumandan ise, cemâatimize karşı, Aman siz ne yapıyorsunuz? diyerek kendinin leîmliğini isbat ederek, mağruriyetinden içeriye tükürdü. O anda Üstâdım o dinsizin yüzüne tükürüp, Git yanımızdan, pis dedi, tard etti. Hemen o zaman elimi sağ tarafımdaki deliğe uzattığımda bir kasatura geldi. Hiç meslek ve meşrebimize uymayan, her cihette muhâlif hareket eden Hasan isminde bir adam elimden o kasaturayı alıp ucuyla o dinsizi göstererek, Aman efendim, aman hocam, siz yalnız emir buyurunuz, bu dinsizin imhâsına sebeb ben olacağım dedi. Ve aynı zamanda bir sağ omuzuna, bir de sol omuzuna vurdu gitti. Bütün bu dinsizler bunu görünce tevehhüme düşüp, Başımıza belâ bulduk, bizden bu hocanın yanına kimse gitmez. Ancak Edhem Çavuş Hâşiye var, onu gönderelim de, bizim için yalvarsın, yakarsın; aman biz hepsinden geçtik dediler.
O sabah bu garîb rüyayı Zühdü Efendi ve Hâfız Ahmed Efendi ağabeylerime söyledim. Hatta o gün Hâfız Ahmed, Üstâdımı ziyâret için iki bardak su ile Isparta’ya gitmek istedi. Fakîr gittiğine memnûn oldu. Rüyayı tenbîh ettim, çünki o gece gördüm. Nitekim söylememiş. Fakat çok acıklı haberinde o kadar müteessir oldum ki, o zaman anladım, ruhumdaki sıkıntı bu imiş. Hâşiye Hâşiye
Lütfü
SAYFA 258
[221]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım,
Bu asrın seli, semli revâcı, şecere-i kâinâtın meyvesi olan insanın nüve, lüb, kışır gayelerini zâil ve fânîye, zillet ve gurura, âfil firâka, zâhir bâtıla, atâlet ademe, hevâ ve vehme, hırs ve hayvaniyete, câmid ve abesiyete, başı bozukluk ve hiçliğe sevk ile, o meyvenin kısm-ı a‘zamının ölüp, ekallin de ölmek ve tefessühu ânında, mezkûr şecerenin merkez üzerine karîb, Isparta dalına ta‘lîk edilen, Hakîm-i Mutlak’ın etemm, ekmel şifâhânesi olan Kur’ân’dan nebeân eden tiryâk notalar tesmiyesiyle ve her notanın binler harfler damlalarıyla imdâda yetişerek, küre-i arz bahçesini iskā ve binler meyveler hayat bahşeden ve bu yüzden menba‘ı gibi kıyâmete kadar hârika bir kerâmet ve taklîd edilmez bir turra ile çağlayacak olan eser-i mübâreki, Elhamdülillâh istinsâh ettim.
SAYFA 259
Evet Üstâdım, nasıl ki, وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyet-i kerîmesinin binler mâsadaklarından bir mâsadakı olan nev‘-i insanın her bir ferdinde sîmâ, ses, etvâr, ahlâk gibi daha çok latîfeler ve cihâzât mevcûd iken, birbirine benzemeyip, her bir şahıs bir âlem olarak, Vâhid-i Ehad-i Samed’in malı ve masnûu ve muvazzaf me’mûru olduğunu, bilmecbûriye şuûru olana kabûl ettiriyor.
Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in hayâtdâr semeresi olan Sözler ve Mektûbâtü’n-Nûr’un her bir parçası, kendi âleminde nihâyetsiz kudreti gösteren ve her mebhaslarıyla binler âlemler içinde bir âlem olan âlem-i şuhûdun tılsım-ı acîbini tam keşif ve hall ile, her risâle bir muammânın miftâhı ve hayâtdâr ervâhı hükmündedir.
Bunun böyle daha binler ihsân-ı İlâhî ve rahmet-i Sübhâniye olsa, yazılsa, ihtiyâç görünüyor. Ve yerleri boş karanlık bir âlem gibi, o şems-i hakîkat güneşinin şuâ‘larını bekliyorlar. Dilerim Cenâb-ı Hakk’dan, böyle anûd bir zamanda, böyle Asâ-yı Mûsâ misüllü çok cihetlerle hârika fütühâta sebeb olan ve inşâallâh bundan böyle olacak olan resâil-i envârı teksîr buyursun. Âmîn
Kusûrlu talebeniz
Alî
[222]
[Sabrî’nin On Yedinci Lem‘a hakında yazdığı müdakkikāne fihristevârî bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ
ایّها الاستاد الاعظم
Bâis-i feyiz ve saâdetim sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri, Bilhassa dest ü dâmen-i kerîmânelerini öperim. Bu def‘a On Yedinci Lem‘ayı mütâlaa ve istinsâhım esnâsında rûh-u âcizîye in‘ikâs eden bazı telkînât-ı fakîrânemi ber vech-i zîr arz ve takdîm ediyorum.
Birinci Nota: Rûh ve kalbin bâkîye nâmzed emel ve arzularını ve hakîkî vazâif-i kudsiyelerini, güneş gibi zâhir ve bâriz bir sûrette göstererek zıdları olan nefs-i emmârenin fânî, hem zâil ve âkıbetinde tecziyeyi bâdî olan
SAYFA 260
dileklerini is‘âf edenin, çirkâb-ı mesâvîye boğularak, müstehakk-ı azâb-ı azîm ve ikāb-ı elîm bulunduğunu ihtâr eden şeffaf bir levha-i hakîkattir.
İkinci Nota: Mün‘im-i Hakîkî ve Rahmân-ı Sermedî’nin gayrına maîşet vesâirede ubûdiyetkârâne zillet ve hakāret göstermek, ne derece hatâ-yı azîm ve ne kadar helaket-i elîm olduğunu; ve fıtratta aynı kavânîn ve şerâiti hâiz mahlûkāta karşı da acz ve zaafını unutup firavunâne enâniyete revâc vermenin nasıl şeyn bir ahlâk ve ne kadar hatarlı bir vaz‘iyet olduğunu i‘lân eden ve bir deccal-i bî-hayâya taparcasına tezellül eden haşerâtın en dûnu derecesine sukūt ve küllî bir hâl ile ittisâf ettiklerini ihbâr ile ihtâr eden îkāznâmedir.
Üçüncü Nota: Esmârı fâniye olan eşcârın da âfile ve zevâle mahkûm olduğunu tefhîm ile saâdet-i ebediyeye cihâzât ihzârı ve sür‘atle yol alabilmek için ibret-i âhar bir ders-i ma‘nîdâr takrîr, tahkîkle hakkı irâe ve hakîkate tergîb eden bir düstûr-u bî-nazîrdir.
Dördüncü Nota: Onuncu Söz’ün fezlekesi ve Yirmi Dördüncü Söz’ün bir zübdesi olmakla beraber, hissedip ifade edemediğim pek çok hakîkat derslerini veren bir mir’ât-i Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır.
Beşinci Nota: Mehâsin-i medeniyet ve menâfi‘-i beşeriyeye hizmet eden Avrupa’ya demiyorum. Belki o dalâlet ve sefâhet mezraası ve fısk u fücûr ve rezâlet harmanı ve kendi şenâatlerini idrâk etmeyen habîs deccâl ve mel‘ûn şeytanların çukuru olan menfûr Avrupa’nın efkâr-ı âlemi tesmîm eden mülhid ve münkirlerini bihakkın ilzâm ve iskât ve hakāik-i Kur’âniye ve esâsât-ı îmâniyeyi i‘lâm ve i‘lân için elmas bir seyf-i sârim-i nûrânî ve ziyâdâr ve bî-nazîr bir mahzen-i esrârdır.
Altıncı Nota: Şu mebhas ehl-i îmânı amîk bir tefekküre sevk edecek bir mes’eledir. Hamden, sümme hamden Cenâb-ı Kibriyâ lütuf ve keremiyle ummân-ı Kur’ândan bu müşkilin de hallini teysîr ve tevfîk buyurmuştur. Şu mebhasın tahlîlindeki temsîlde nefyedicilerin esbâbı muhtelif olduğu gibi; mülhidlerin de her birerlerinin gāyeleri ayrı, emelleri ayrı, efkârları başka, çığırları başka; bi-hamdillâh ehl-i îmân ve Kur’ân şâkirdleri üç yüz elli milyon oldukları hâlde ma‘bûdları bir, maksudları bir, matlûbları bir, melce’leri bir, mence’leri bir, yolları bir olduğunu; ve intisâb edilecek habl-i metîn ancak Kur’ân-ı Hakîm olduğunu irâe ve isbat eden nevvâr bir lem‘a-i Kur’âniyedir.
SAYFA 261
Yedinci Nota: O haşerât-ı âdiye ve süfliye ta‘bîrine lâyık dâllîn gürûhunun lafz-ı murad ve kālî olan, halkı ıslâh zu‘m-u bâtılları ile, nîm bulutlu hava gibi kâh yağan, kâh donduran, bazen tanzîm, bazen lağv edilen kararsız, sebâtsız, deniz dalgası gibi çabuk gelib geçen hurâfelerini ibtâl ve kafalarını parçalayan ve عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ düstûr-u Nebevîsiyle, insaniyetten hazzı olanların şu denî dünyada canavar gibi boğuşup durmalarının ne kadar yanlış bir hareket olduğunu edille-i kat‘iye ile isbat eden bir deryâ-yı hikmettir.
Sekizinci Nota: Hadsiz mesâil-i mühimmeyi ihtivâ ve bir çok müşkilâtı halleden ve bu âlemdeki mevcûdâtın her birinin kemâl-i zevk ve şevk ile وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ kanun-u ezelî ve ebedîsine mutî‘ ve münkād bulunduklarını, kemâl-i selâset ve i‘câzlı bir îcâz ile hayret-fezâ bir tarzda gösterip evhâm ve şübühâtı def‘ eden Kur’ânî bir mühimmât deposudur.
Dokuzuncu Nota: Beşeriyette nübüvvetin derece-i kıymet ve ehemmiyeti, ulviyet ve kudsiyeti وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ âyet-i Kur’âniye hitâb-ı İlâhîsiyle sâbit olup, mü’mine tebşîrli bir hitâb, kâfire şiddetli bir itâb dersini vererek, beşerin saâdet-i uhreviyesi için küşâd edilmiş bir tarîk-i müstakimdir.
Onuncu Nota: Âlemde ve bilhassa şu dalâlet ve zulmetli asırda insan kılıklı bir takım behâim, köhne kafaları ve semli dimağları ile Fâtır-ı Akdes hazretlerini görebilecek kalb gözü ni‘metinden mahrûm oldukları için, kāfilelerinin teksîrini isteyerek esfel-i sâfilînden yer istiyorlar. Hulâsa, ilmullâh ve ma‘rifetullâhın şerâiti neye menût ve mütevakkıfsa, öğrenmek için lafzan bir sahîfe, ma‘nen binler sahîfe değerinde olan bu ma‘rifet-i İlâhiye hazînesini hıfzetmek ve o sûrette âmil olmak lâzım ve zarûrî olduğunu bildiren bir kenz-i bî-nihâyedir.
On Birinci Nota: Kur’ân-ı Azîmüşşân, hilkat-i âlemden netice-i âleme kadar gelmiş ve gelecek bütün vekāyi‘ ve havâdisi haber verdiği gibi, semâvât ve arzdaki meşhûd ve musarrah âyât ve alâimi te’kîden ihtivâ ve beyân etmesinin fevâid-i mühimmesini beyân eder ve o kelâm-ı İlâhînin güzel ve ma‘nîdâr bir ta‘rîfi demektir.
On İkinci Nota: Şu nota, S i gibi gaflete dalmış gāfillere tam ve gāyet revnekdâr bir seyf-i îkāz olup, âcizleri gibi derd ehli kimseler, Arabî sûretini alarak hıfzedip dâimî vird edinmek için hâhişgerdirler
SAYFA 262
اَلدُّنْیَا جٖیفَةٌ وَطَالِبُهَا كِلَابٌ: mefhûmundan tam nasîbini almış bir abd, Hâlik-ı Zülcelâl’ine böyle el-Emân el-Emân der, feryâd u figān ve nedâmet gösterirse, bu hakîr gibi çirkâb-ı dünyaya dalmış, kusur ve hatîâtla batmış kimseler ne yapmalı diyerek, tefekkürât-ı hâifâne ile Üstâdının münâcâtının şiddet-i te’siriyle müteaddid def‘alar kāriîn ve sâmiîni ağlatan, ıslâh ve îkāz vazîfesini îfâ eden mürşid-i zamandır.
On Üçüncü Nota: Birinci mes’ele Bir abde vazîfesini ta‘lîm ve telkîn, ubûdiyet muktezeyâtı neden ibâret olduğunu gösteren bir levha-yı saadet olup, verese-i enbiyâdan ma‘dûd Kur’ân hâdimlerinin kuvve-i ma‘neviyelerini tahkîm ve tarsîn ve fütûra düşmemeleri ve her hâlde ihlâsın dâimâ muvaffakiyet bulunduğunu ihtâr etmekle, beşeri rif’at ve saâdete sevk eden bir dürr-ü yektâdır.
İkinci mes’ele Harekât-ı İslâmiyenin bir çok usûl ve kavâidinin elmas bir miftâhıdır.
Üçüncü mes’ele Şu dünyada hak ve hakîkatten inhirâf eden, zâhirde aldatıcı ve muvakkat lezzetli sefâhatleriyle ve hakîkatte ise çirkin ve acı oyuncaklarıyla felâket uçurumlarına koşanları tehdîd, zâhir ve hakîkatte maddî ve ma‘nevî lezâizi câmi‘ bir râh-ı müstakîme tergîb eden himâye ve merhametkâr bir mürebbîdir.
Dördüncü mes’ele Dellâl-ı Kur’ânın hizmet-i kudsiyesindeki kıymet ve ehemmiyet ve uluvv-ü himmeti yâr ve ağyârca müsellem eden bu derece ızhâr-ı tevâzu‘, mahz-ı tevâzu‘dan başka, bir de kemâl-i tevâzu‘ dersini takrîr etmekle مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ sırrına mazhariyeti esas ittihâz etmeyi öğreten bir numûne-i imtisâldir. Zîrâ bid‘at ve dalâletin revâc bulduğu zehir saçan bir asırda, hadsiz ölü kalbleri ihyâ eden bir müceddidin âsâr-ı meşhûresi, hiç bir velînin kerâmetinden geri kalmaz. مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ mefhûm-u âlîsince insaniyet ta‘rîfinin hâricinde olan kimselerin haşerât-ı muzırra nev‘inden olduklarını bildiren bir mihenk-i insaniyettir.
On Beşinci Nota’nın ikinci mes’elesi: Ref‘-i tesettür a‘mâl-i habîsâne ve vahşiyânelerini tervîc ve takviye propagandalarıyla ehl-i iffet ve nâmusu yirmi beş seneden beri boğazlarcasına rencîde ve ehl-i îmân arasına mefsedet saçan frenk meşreb zâlim ve gaddarları eritecek bir tarzda müteaddid tarîklerden serdedilen aklî ve naklî delâil ve berâhîni hâvî bir hüccetü’l-İslâmdır.
SAYFA 263
Üçüncü mes’ele ise: Bârî Teâlâdan başkasının tasarrufu mümteni‘ olan vücûd makinesinin sâhib-i hakîkîsini bilmeyen habennekalar, tecavüzkârâne sahâbet etmekle istedikleri şekilde tasarruf ve idare etmek da‘vâsında olanların yüzüne şamar vuran bir düstûr-u mühimmedir. Her zaman herkesin bu düstûra ihtiyacı vardır.
Hulâsa: Bundan beş sene evvel Risâlete’n-Nûr’dan bir küçük risâleyi ilk def‘a mütâlaamda, çok hakāik-i Kur’âniye ve tecelliyât-ı Rabbâniye bunda cem‘ olmuş diyerek, kalb ve kālimle tasdîk etmiştim. Bundan ziyâde kıymetdâr eser olamaz deyip, elimden gelse bütün vaktimi o risâleyi okumaya hasretmek emelindeydim. Hâlbuki ahîren yekdiğerini müteâkib birbirinden yektâ, öyle hakāik-i Kur’âniye ve nûrâniye zuhûr etti ki, insanları hayrette bıraktı. İşte bu eser-i girân-bahâ dahi, o deryâ-yı Furkān-ı Hakîmden gelmiş bir sermâye-i uzmâdır, demekle ma‘rûzâtıma nihâyet veririm, Üstâdım Efendim Hazretleri
Âciz ve kusûrlu talebeniz
Muhammed Sabrî
اَدَامَ اللّٰهُ عُمْرَهُ وَخِدْمَتَهُ مُقَارِنًا بِالتَّوْفٖیقِ وَالظَّفَرِ وَاَطَابَ اللّٰهُ ثَرَاهُ وَجَعَلَ الْجَنَّةَ مَثْوَاهُ مُشَرَّفًا بِمُشَاهَدَةِ اللّٰهِ الْمَلِكِ الْغَفَّارِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ
[223]
[Sabrî’nin fıkrası münâsebetiyle Hâfız Alî’nin câmiü’l-kelim bir fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Kıymetdâr notalar hakkındaki takdîrâtta muktedir olsa idim, ben de kardeşim Sabrî gibi diyecektim. Fakat bir ağacın meyvesi hangi dalında bitse, o ağacın malı olması hasebiyle, öbür dal da, Biten meyve benim der. Kabûl ile imza ediyorum, hak ve doğrudur
Talebeniz pür-kusûr
Alî